Pelin Esmer'le 23. Radyo Şenliği'ndeyiz. Apaçık Radyo’nun sinema diline nasıl sızdığından, İran sinemasının geleceğine, ödül törenlerindeki politik konuşmaların sanata etkisinden, anlatmanın sağaltıcı gücüne kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Eraslan Sağlam: Karamsar olmamak için hiçbir sebebimizin olmadığı, umutlu olmanın naiflik olarak algılandığı bu dünyada, bize "aslında öyle de değil" gibi hissettiriyorsunuz. Bu inanılmaz bir duygu. Pelin Esmer, hoş geldiniz.
Pelin Esmer: Hoş bulduk.
İlksen Mavituna: Hoş geldin Pelin.
P. E: Hoş bulduk İlksen.
E. S: İlksen Mavituna ile stüdyoda heyecan verici bir sohbetin göbeğindeyiz. Çünkü ben size ve yaptığınız işlere bayılıyorum.
P. E: Ben de size. Şöyle baştan karşılıklı övgülerimizi yapalım.
E. S: Estağfurullah, amacım o değil ama gerçek duygum bu. Tekrar tebrik ediyorum. Apaçık Radyo'yla ya da daha doğrusu Açık Radyo'yla tanışma hikayeniz nedir?
P. E: Ben üniversiteyi yeni bitirdiğim ve sinemaya adım attığım zamanlarda sizinle tanıştım. Sinemacılığımla paralel giden ve üzerimde çok izi olan bir süreç bu. Filmlerimde de bu izler hissedilebilir. Siz 1996'da kuruldunuz değil mi? Ben de 1997 civarı tanıştım. Üniversiteyi bitirmiş, sinemacı olmak için heveslenen biri için çok şaşırtıcı bir şeydiniz.
E. S: Artık şaşırmıyor musunuz?
P. E: Hiç şaşırmıyorum; hala çok heyecanlanıyorum ama şaşırmıyorum çünkü o kadar köklendiniz ki...
E. S: Önceki söyleşimizde size bir şey sormuştum, tekrar yönelteceğim çünkü bu bana çok heyecan verici geliyor. Kendi işlerimde genellikle kurduğum bir cümledir: "İlham kaynağımdır ve Açık Radyo’dan cesaret alarak yapıyorum." Bir şey yapacağım zaman korkmuyorum; gözümü dikip Apaçık Radyo’ya bakıyorum.
P. E: Onay mercii gibi, değil mi? Anne baba gibi...
E. S: Evet, aynen öyle. Size şunu sormuştum: Bir radyo istasyonunun varlığı sinema dilinize sızıyor ve sizi etkiliyor mu?
P. E: Kesinlikle etkiliyor. Bu tam tarif edilebilecek bir şey değil ama benim için bir bilgi bu. Her şeye "açık" radyosunuz; kedisinden köpeğine, zeytin ağacından içeride suçsuz yatanına, İran'da ölenine kadar... O kadar sınırsız ve "kim olursan ol gel"cisiniz ki bu çok evrensel bir ihtiyaç. Sinema da benim için böyle. Cinsiyetten, dilden, mekandan bağımsız; nerede anlatılırsa anlatılsın birilerinin bir yerine değecek hikayeler... Bu "herkese açıklık" hali noktasına benzeşiyoruz.
E. S: Bir oyun yönetmeni olarak bazen arabayla giderken radyoda bir cümle kuruluyor ya da bir tını duyuyoruz. "Tamam, bu oyun çıktı galiba" diyoruz. Hayatımın en matrak hikayelerinden biri şudur: Seren Yüce, Rüzgarda Salınan Nilüfer filminde benimle çalışmak istediğinde yüzümü hiç görmemişti. Sadece radyodaki sesimden yola çıkarak "Bu rolü o oynayabilir" demiş.
P. E: İşte sinemaya böyle sızmışsınız, sesten sızmışsınız. Bravo.
E. S: Derdim kendimi anlatmak değil ama içtenlikle yapılan bir yayın bir şekilde her şeye sızıveriyor. Yazdığımıza, çektiğimize, dansımıza giriyor. Müzik camiasına baktığımızda da bunu görüyoruz.
P. E: Kesinlikle. Daha somut bir etkisinden bahsedeyim: Öyle edebiyat programları takip ediyorum ki merak edip o kitabı okuyorum; o kitaptaki bir şey dert edindiğim bir şeye karşılık geliyor ve oturup yazabiliyorum. Müzik de aynı şekilde; çok farklı müzisyenleri buradan tanıyıp filmlerimde kullandım. Bir de hiç yalnız hissettirmiyorsunuz. Bizim işimiz hem çok kalabalık hem de çok yalnız bir iş. Her an yorulabileceğiniz bu uzun soluklu süreçte müthiş bir eşlikçisiniz.
İ. M: Ben bu noktada bir şey eklemek istiyorum. "Radyo eserlerini nasıl etkilemiştir?" diye düşünürken aklıma hikayelerin çokluğu geliyor. Örneğin bir filmindeki otel restoranındaki o hikaye trafiği bana radyoyu hatırlatıyor. O kadar sahiciydi ki... Ben o anlamda senin filmlerini bir "radyo filmi" gibi de düşünüyorum.
P. E: Çok güzel bir benzetme. Çünkü orada da aslında hikayeden çok "anlatmanın" derdi vardır, tıpkı sizdeki gibi. Hepimizin bir anlatası var; bir dinleyen bulabildiğimiz takdirde hayatımızın anlamını buna bağlıyoruz.
İ. M: Hayati hikayeler anlatılıyor.
P. E: Hikayenin kendisinden ziyade anlatmanın kendisi hayati galiba.
E. S: Anlatabiliyor olmak delirmemizin önüne geçiyor. Bu anlamda radyonun sağaltıcı bir etkisi var. Pelin, son zamanlarda sinema dünyasında ödül törenlerindeki konuşmalar filmlerin bile önüne geçer oldu. Bu politik ya da politik olmayan çıkışların filmi gölgelemesi hakkında ne düşünüyorsun?
P. E: Hiç riskli bir soru değil, iyi ki sordunuz. Evet, biraz tuhaf ama bu bir ihtiyaçtan doğuyor. Artık dünya çok sıkışmış durumda. Eskiden ödül aldığımda "birilerine adamak" isterdim ama o kadar çok dert var ki hangisini sayacağımı şaşırırdım. Şimdi ise o mikrofonu aldığımızda, başka yerimiz kalmadığı için her şeyi söylemek istiyoruz. Fakat bunun filmin önüne geçmesini ben de istemem; sanatın tartışılması daha kalıcıdır.
Dünya aynı anda karardı. Eskiden sadece belli bölgeler sıkıntılıydı, şimdi 34 ülkede savaş var, diktatörlerin elindeyiz ve kötülükte eşitlendik. Adaleti mumla aradığımız bu dönemde, beklentimizi sanatçılara yüklüyoruz. Bu insani ama tehlikeli bir istek. Sanatı biraz özgür ve rahat bırakmak taraftarıyım, yoksa kısa ömürlü olur.
E. S: Olanca enerjimizi sanatın en yararlı haline harcamalıyız. Bu anlamda İran sinemasının geleceği için çok endişeliyim. O bizim için "zor koşullarda da yapılır" dedirten bir ilham kaynağıydı ama sıcak savaşın yıkıcılığında nasıl devam edecekler bilemiyorum.
P. E: Ben de öyle. Her gün güne başlarken "şu senaryoyu yazayım" diyorum ama Ömer Bey’i (Madra) dinlediğimde defteri kapatıyorum. Bazen çalışabilmek için onu daha geç dinlemeye başlıyorum. Sonra sizin programınıza gelince bir denge kuruluyor; "bak hala üretilebiliyor" diyorum.
E. S: Zaten hepimiz o "Açık Gazete" ile "Açık Dergi" arasındaki o boşlukta yaşamıyor muyuz?
P. E: Aynen öyle. İran örneğine dönersek; biz burada "sıcak savaş yok" derken bile film yapmayı düşünmekte zorlanırken, oradakiler can derdinde. İnşallah canlarını kurtarırlarsa üretmeye devam edecekler.
İ. M: Müzik dinleyelim mi? Pelin, tesadüf mü bilmiyorum ama tam bu konuya uygun bir seçim yapmışsın: "No Bahari".
P. E: Bu parçayı seçtim çünkü Abbas Kiyarüstemi’nin ölmeden önce dinlemek istediği parçaydı. O veda görüntüsü çok etkileyicidir. Onun da ruhu şad olsun, konu bizi tam oraya getirdi.
E. S: Gerçekten bu parçayı seçtiğinizi bilmiyordum, tam bir "hissikablelvuku" durumu.
E. S: Lütfen bizi ve desteğinizi unutmayın. Pelin Esmer ile birlikte desteğinizi rica etmek üzere buradayız: 0212 343 41 41.
İ. M: Ömer Bey sabah Galeano’dan referansla bugün için "Işık Günü" demişti. Bir odayı tamamen dolduracak şeyi getirene her şeyini vereceğini söyleyen bir babanın hikayesini anlatır; biri odaya bir mum koyar ve her yer ışıkla dolar. Az önce dinlediğimiz şarkı da "yeni bir baharı" anlatıyor.
P. E: Şarkının sözlerinde şöyle der: "Bize vefat ettikten sonra bir ömür daha lazım, çünkü bu ömrü umut etmekle geçirdik."
E. S: Şirazi’nin muazzam sözleri... Peki, şu sıralar neler yapıyorsun?
P. E: İşe Yarar Bir Şey dönemini artık ufak ufak kapatıyoruz; dijital platform sürecinden sonra tamamen seyirciye teslim edip yeni patikalara dalacağım. Biraz "şuursuzca" bir cesaretle yeni bir şeyler karalamaya başladım. Umarım çekebilirim. Artık arayı o kadar açmak istemiyorum; son filmle araya yedi sene girdi. Bizim sette olmamız, üretmemiz lazım.
İ. M: Heyecanla bekliyoruz. Mekan arayışlarının bile ne kadar titiz ve uzun sürdüğünü biliyorum. Umarım güzel tesadüflerin olduğu bir dönem olur.
P. E: İnşallah.
E. S: Pelin Esmer, iyi ki geldin, bize çok iyi geldin.
P. E: Siz de iyi ki varsınız. Dinleyenler lütfen destek olsun; 0212 343 41 41.
Dikkat edin, bağımlılık yapabilir ama bu "iyi" bir bağımlılıktır.
E. S: Dinleyici Destek Projesi özel yayınında Pelin Esmer’i ağırladık. Akıl ve ruh açıcı bir sohbet oldu. Çok teşekkürler. Şimdi sıra sizde, desteklerinizi bekliyoruz. 0212 343 41 41.

