Onur Ünsal bu haftaki Açık Dergi: Portreler’in konuğu! Moda Sahnesi’nin kolektif yapısından, 5 yıldır kapalı gişe oynayan "Babamı Kim Öldürdü" oyununa, yazar Edouard Louis’yle sıra dışı ilişkisinden Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi'ne kadar pek çok konuyu masaya yatırıyoruz.
İlksen Mavituna: Apaçık Radyo’nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Onur Ünsal ile birlikteyiz. Hoş geldin Onur.
Onur Ünsal: Merhaba, hoş bulduk.
İ. M: Seni görmek çok güzel. Sahnede görmek ayrı bir keyif ama gerçek hayatta da burada olman hakikaten bir onur. Son 3-4 yıldır Kent Takvimi'nde Edouard Louis serilerinden bahsederken ismini o kadar çok andık ki... Dinleyicilerimiz muhakkak görsün diye sık sık anonslar yapıyoruz. Geçen Kasım’dan beri ciddi bir maraton halindesin. Louis’yi konuşacağız, o bizim de hayran olduğumuz figürlerden biri.
O. Ü: Benim de öyle.
İ. M: Senin sahne maratonun da ayrıca hayranlık verici. Oraya geçmeden önce; evet, tiyatro ve sinema oyuncusu Onur Ünsal diyelim ama bir yandan da uzun süredir sinemada değilsin. Moda Sahnesi büyük bir proje ve kolektif bir ruhla yürüttüğünüz meşakkatli bir iş. Bir nevi "spor olarak" tiyatro...
O. Ü: Tam olarak spor olarak.
İ. M: Büyük bir efor ama çeşitli söyleşilerinde de belirttiğin gibi, bir ekipsiniz ve o yükü birlikte sırtlıyorsunuz.
O. Ü: Vallahi öyleyiz. 12 kişi başladık, 8 kişi devam ediyoruz. Bizde birimler ortak; gişecimiz, rejisörümüz, sahne tasarımcımız, ofisimiz hep bir arada. Bu iş bölümü ortaklığı müthiş bir güven hissettiriyor. Hayatta başka bir şey yapmak istemiyor insan, onlarla çok mutluyum.
İ. M: Ekip olmanın önemini ben de kendi ekibimden biliyorum. Onlar olmazsa hayata tutunmak çok zor.
O. Ü:Öyle... Şimdi bakıyorum, tiyatro şu an çok revaçta, herkes yapıyor. Bazıları tek başına ya da iki üç kişi; hem oynuyor hem bilet kesiyor hem iadeyle uğraşıyor. Ekonomik imkânlar kısıtlı olunca her şeye koşuyorlar, bu çok zor. Özellikle işin sanat kısmıyla yöneticilik kısmını birbirinden ayıramıyorsan beynin "error" veriyor. Ben bu konuda şanslıyım. Boş durduğum her an arkadaki ekibi düşünüp, "Herkes canla başla çalışırken sen niye duruyorsun?" diyerek kendimi kamçılıyorum.
İ. M: Peki Onur, şu an kaç oyun oynuyorsun? Ben üç tanesini rahat sayabiliyorum.
Onur Ünsal: İnsani olması adına dörtten üçe indirdim. Şu anda Dıkşın, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri ve Babamı Kim Öldürdü ile devam ediyorum.
İ. M: Big Shoot (Dıkşın) sanırım en seyrek olanı?
O. Ü:Evet, o ayda bir oynuyor.
İ. M: Özellikle Koffi’yi konuşmak istiyorum; çünkü pek çok konvansiyonu zorlayan bir yapısı var. İzleyen için de oynayan için de zor.
O. Ü: Ben panik atağımı Koffi ile geliştirdim diyebilirim. Koffi oynamaya çıkmak dünyanın en zor eylemlerinden biri. Çünkü sahnede hiç kimsenin "politik doğruculuğuna" iyi gelmeyecek, çirkin şeyler yapıyorsun; küfür, seksistlik, ırkçılık... Bunları öyle bir yedirmen lazım ki seyirci salonu terk etmesin. Hem ironiyi anlatacaksın hem kendini sevdireceksin hem de o leş şeyleri yapacaksın. Bir anlam bütünlüğü de yok, Koffi bir sınav gibi.
İ. M: Herkesin cesaret edebileceği bir iş değil. Ekip olmanın "toksik" yanı da bu mu acaba? "Onurcuğum Koffi oynuyoruz" denince ne hissettin?
O. Ü: Kemal Aydoğan yapıyor işte... Ben "Emin miyiz abi?" diyorum, o "Eminim" diyor. Peki diyoruz, oynuyoruz. Her seferinde yeni bir seyirciye karşı aynı mücadeleyi veriyorum. Keşke filmi olsa da çekip gitsek ama tiyatroda her seferinde ilk iki sayfa "Biz nereye geldik?" dedirtiyor. Koffi kimsenin kanaatini okşamıyor; Marx’a da Hegel’e de kurşun sıkıyor. Ben bunu "progresif caz" faaliyetine benzetiyorum; melodisi ne, hata mı yaptı, dans mı edilecek belli değil. Perspektifi sürekli kaydırıyor.
İ. M: Bu kararlılıkla oynamaya devam etmeniz çok kıymetli. Sanatın "yabancı" bir şey olduğunu, hemen tüketilmemesi gerektiğini hatırlatıyorsunuz.
O. Ü: Kesinlikle. Sanatla temasta önce şok olursun, hayret edersin. Hemen anladığın şeye tam sanat diyemeyiz. Günümüzde her şey "içerik" dünyasına döndü; 7 saniyede bir dopamin salgılatmak üzerine kurulu. Oysa sanattaki o yabanilik ve hemen içimize alamama hali çok değerli. Bizi mutlu eden şeylerin bizi kandırdığına dair bir algımız olmalı.
İ. M: Edouard Louis maratonuna dönersek... Babamı Kim Öldürdü çıkalı beş yıl oldu. Louis’yi beş yıl boyunca oynamak seni yormuyor mu? Kendisiyle tanıştın da, aranızda bir husumet oluşmadı mı?
O. Ü: Edouard’ı uçaktan aldığımda "Seni oynamak istemiyorum, çok saçma bir faaliyet" dedim. Shakespeare oynamak daha mantıklı; en azından kurgu. Ama birinin otobiyografisini o kişinin önünde oynamak... O da bana "Ben diye bir şey kalmadı ki, herkes beni bir platform olarak kullanıp kendi sosyolojisini döküyor" dedi. Oyunu izleyince bazı yerleri unuttuğunu söyledi, "Oğlum bu senin hayatın, nasıl unutursun?" dedim.
İ. M: Moda Sahnesi’nin Edouard Louis eşleşmesi bana harika geliyor. Sizin siyasi dertlerinizle metnin evrenselliği çok örtüşüyor. Bu metinler radarınıza nasıl girdi?
O. Ü: Almanya’daki bir arkadaşımız haber verdi, Kemal Abi metni görünce bayıldı ve Ayberk Erkay’dan çevirmesini istedi. Edouard çok iyi bir düşünür; École Normale Supérieure mezunu, ciddi bir felsefe altyapısı var. Sadece bizi üzüp gitmiyor; acılarımızı daha iyi bir dünyaya gitmek için nasıl değerlendirebileceğimizi gösteriyor. Dünyayı değiştirmek istiyor, bizi melodrama boğmuyor.
İ. M: Kolektif olmak ve bir mevzi edinmekten bahsettin. Moda Sahnesi'nin 13 yılı geride bırakması bu anlamda çok önemli.
O. Ü: Mevzi edinmek ve orada birileriyle olmak gerekiyor, yoksa anonimleşip yok oluyorsun. Neoliberalizm topluluğa alerjiktir, kişileri ödüllendirmeyi sever. Ama topluluk bir güçtür. Bir araştırmaya göre 20 yılı aşan bağımsız tiyatro sayısı çok az. Bizim 50 yıl gitmemiz, bir ekol oluşturmamız lazım. İnsanlar oraya girdiğinde şahsi karmaşasını değil, oranın davasını görmeli.
İ. M: Sahne dışında neler heyecanlandırıyor seni? Masumiyet Müzesi dizisi yayına girdi sanırım?
O. Ü: Evet, Orhan Pamuk ile tanışmak ve o eseri derinlemesine çalışmak çok eğlenceliydi. Zeynep Günay ile çalışmaktan da çok mutluyum. Orhan Pamuk'ta o yazarlık obsesyonunu canlı görmek çok kafa açıcıydı. Adam sana kendini sevdirmekle uğraşmıyor, kendi dünyasında. Bir de halı saha var tabii; hayatımda en kötü yaptığım şey ama 10 senedir uğraşıyorum. Şimdi bir lige de girdik, "Gazozuna" tadında ama tüm tribimizi yaşıyoruz. Yoga da hayatıma girdi, 40 yaşına gelince beden "dur" demeye başlıyor.
İ. M: Sahnede o kadar iş yapıp aynı zamanda o performansı sergilemek müthiş bir kondisyon...
O. Ü: İnan nasıl yaptığımı bilmiyorum, o an adrenalinle oluyor. Oyun bitince kuliste çöküyorum. Uyumakta zorlanıyorum; o yükselmiş halin inmesi sabah 3-4'ü buluyor. "Spor olarak tiyatro" dedik ya, yazarlarda da varmış bu; sabah kalkıp bilek ısıtmak için boş yazı yazanlar varmış. Her şey bir nevi antrenman.
İ. M: Çok teşekkürler Onur, yine konuşmalara doyamadık.
O. Ü: Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.

