“COP’lar giderek hiçbir yere varmayan bir müzakere döngüsüne dönüşüyor”

-
Aa
+
a
a
a

Fiba Yenilenebilir Enerji'nin sunduğu Açık Yeşil’de Ümit Şahin ve Ömer Madra, Santa Marta’da düzenlenen Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansı’nın ardından ortaya çıkan yeni iklim diplomasisi hattını değerlendiriyor; fosil yakıtların yalnızca iklim krizindeki değil, savaşlardan plastik kirliliğine ve küresel ticaret düzenine uzanan etkilerini tartışırken, COP süreçlerinin tıkanmasına karşı gelişen “istekliler koalisyonu”nu, Tuvalu’nun öncülüğünü ve Antalya’daki COP31’e uzanan yeni yol haritalarını ele alıyorlar.

""
Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansı’nın ardından...
 

Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansı’nın ardından...

podcast servisi: iTunes / RSS

Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Benim Ümit Şahin.

Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.

Ü.Ş.: Destekçimiz Zümrüt Burul'a teşekkür ediyoruz programa başlarken. Geçen hafta Santa Marta'dan Fosil Yakıtları'dan Uzaklaşma Konferansı'ndan canlı olarak konuşmuştuk.

Ö.M.: Evet, iki program yapmayı başardık, takip ettik.

Ü.Ş.: Şimdi bitti, döndük. Santa Marta’da neler oldu, ne sonuçlar alındı? Bugün biraz bunu konuşacağız yani Santa Marta takibine devam edeceğiz. Ama ona girmeden önce ilginç bir haber var. Ömer Abi, istersen onunla başlayalım.

Ö.M.: Evet, onunla başlayalım. Sabahleyin sadece bir cümleyle değinme fırsatı bulabilmiştik Açık Gazete programında. Şimdi biraz daha ayrıntısına girebiliriz. Gayet önemli aslında.

Karar gazetesinde yer alan habere göre, Nature dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma var. “Büyük Pasifik Çöp Yaması” diye adlandırılan, plastik atıklardan oluşan dev bir ada söz konusu. Araştırmada, bu bölgeden atmosfere taşınan renkli mikroplastiklerin güneş ışığını, şeffaf parçacıklarla kıyaslandığında 75 kat daha fazla emdiği ve küresel ısınmayı doğrudan etkilediği ortaya konuyor. Küresel ısıtma da diyebiliriz buna.

Havada asılı kalan bu mikroskobik plastik parçacıkların ısıtıcı etkisinin, en güçlü hava kirleticilerinden biri olan kurumun %16’sına ulaştığı belirtiliyor. Bu da bilim dünyasını iklim modellerini yeniden gözden geçirmeye ve güncellemeye sevk etmiş durumda.

Ü.Ş.: Yani kimin aklına gelir açıkçası? Ben mesela başlığı gördüğümde, denizdeki plastiklerin doğrudan bir ısıtma etkisi yaptığını düşündüm önce ama haberi okuyunca anlıyoruz ki mesele denizde değil; denizden havaya karışan mikroplastikler.

Bu parçacıklar atmosfere yükselip havada asılı kalıyor; aerosoler gibi davranıyorlar ama klasik aerosollerin aksine soğutucu değil, tam tersine ısıtıcı bir etki yaratıyorlar. “Black carbon” dedikleri kurum gibi yani. Gerçekten çok acayip, bunu düşünüp incelemeleri bile başlı başına çok ilginç.

Ö.M.: Çok önemli ama tabii kaygı verici olmaya da devam ediyor. “Büyük Pasifik Çöp Yaması” deniyor buna.

Ü.Ş.: Bir de özellikle renkli mikroplastikler yani beyaz ya da şeffaf olsalar, demek ki etkileri bu kadar yüksek olmayacak.

Ö.M.: Evet, o zaman tam tersine albedo etkisi yaratacak belki de.

Ü.Ş.: Belki.

Ö.M.: Araştırmanın en çarpıcı bulgularından biri de plastiklerin rengiyle ısı emilimi arasındaki ilişki aslında. Geçmişte yapılan araştırmaların çoğunda plastikler şeffaf varsayıldığı için etkilerinin ihmal edilebilir düzeyde olduğu düşünülüyormuş ama yeni analizler, atmosferdeki kırmızı, sarı, mavi ve siyah pigmentli plastiklerin güneş ışınlarını, tıpkı koyu renkli kıyafetlerin ısıyı çekmesi gibi hapsettiğini gösteriyor. Yani çok sık konuşulur ya; yazın açık renk giyilir diye.

Ü.Ş.: Yani mesela aklıma şöyle bir şey geldi: Koyu lacivert bir polar ceketi havaya silkelediğinizde, etrafa yayılan mikroplastikler de muhtemelen benzer bir etki yaratıyordur. Yani bunun ille de denizden yayılması gerekmiyordur herhalde.

Ö.M.: Aynen öyle, aynen öyle. Verilere göre renkli plastikler, şeffaf olanlarla kıyaslandığında ışığı yaklaşık 75 kat daha fazla emiyormuş ve atmosferin ısınmasına doğrudan katkıda bulunuyorlarmış.

Haberde bir de “nanoplastikler” diye bir bölüm var. Yani artık küçücük parçalar bunlar; insanın beynine, menisine, rahmine, vücudun her tarafına karışabildiği söylenen parçacıklar ve bu küçük boyutlu parçalar devasa bir ısınma etkisine yol açabiliyor.

Üstelik sadece okyanus kaynaklı da değil, senin biraz önce işaret ettiğin gibi Ümit, katı atık sahalarından ve araç lastiklerinin aşınmasından da kaynaklanıyor. Benim de sık sık üzerinde durma fırsatı bulduğum bir noktaydı bu. Arabaların, traktörlerin ve kullanılan bütün araçların lastikleri… Üstelik bunlar koyu renkli plastikler.

Saç telinden bile ince olan nanoplastikler, hafif yapıları sayesinde atmosferde çok daha uzun süre asılı kalabiliyormuş. Ayrıca bu parçacıkların, kütlelerine oranla mikroplastiklerden çok daha fazla güneş enerjisi soğurduğu tespit edilmiş. Böylece ortaya çıkan ısınma etkisinin, atmosferdeki en güçlü kirleticilerden biri olan kurumun yani siyah karbonun etkisinin %16’sına ulaştığı belirtiliyor. Bu da oldukça ciddi bir oran tabii.

Dolayısıyla iklim modellerinin yeniden gözden geçirilmesi ve yeni modellemelerin geliştirilmesi gerektiği de özellikle vurgulanıyor.

Ü.Ş.: Bu haberi görünce hemen programdan önce bizim Sedat’a, Sedat Gündoğdu’ya yolladım. Biliyorsunuz, Türkiye’de plastikler üzerine çalışan en önemli akademisyenlerden biri. O da “Evet, biliyorum,” dedi. Hatta kutuplarda yapılmış bir çalışmadan da bahsetti. Renkli plastiklerin buzulların erimesini de hızlandırdığı ortaya konmuş.

Ö.M.: Hatta hatırlatınca ben de onu okuduğumu hatırladım; bir cümleyle değinme fırsatımız olmuştu.

Ü.Ş.: Çok acayip gerçekten.

Ö.M.: Çok acayip, evet.

Ü.Ş.: Evet, Santa Marta’ya geçelim. Santa Marta’da da tabii plastiklerden bahsedildi; böyle bir bağlantı da kurmuş olalım. Geçen hafta daha çok benim izlenimlerim üzerinden gitmiştik. Konferansta neler oldu, neler konuşuldu, biraz onları anlatmaya çalışmıştım.

Bugün ise biraz daha “Bu konferans nedir, nereden çıktı, neden yapıldı?” sorularına odaklanalım istiyorum. Çünkü ilk bakışta insan gerçekten şöyle düşünüyor: COP’lar zaten varken, ayrıca “Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansı” diye bir şeye neden ihtiyaç duyuldu? Bunun mantığı ne? Biraz bunu anlatmaya çalışacağım. Bir de geçen hafta Çarşamba günü konferans henüz sonuçlanmamıştı biz Açık Yeşil’i yaptığımızda. Dolayısıyla sonunda ne çıktı, hangi sonuçlar ortaya çıktı, biraz onlardan da bahsedelim isterseniz.

Dün İstanbul Politikalar Merkezi olarak bu konuda bir webinar da yaptık. Mahir Ilgaz ve Duygu Kutlay da katıldı. Herhalde bugün ya da yarın YouTube’da IPM’nin sayfasında yayımlanır; daha detaylı bilgi isteyenler oraya da bakabilirler.

Şimdi, neden böyle bir konferans yapıldı? Birinci neden, aslında iklim politikalarının çok geniş bir alana yayılması yani iklim politikaları dediğinizde bunun içine uyum da giriyor, dayanıklılık da giriyor, finansman meselesi de giriyor; pek çok başlık var. Fosil yakıtların iklim krizindeki payı %75–80 civarında ama geri kalan başka konular da sürekli gündeme geliyor: Ormansızlaşma, tarım, arazi kullanımı gibi.

Bu konferans ise doğrudan iklim krizinin ana kaynağına yani fosil yakıtlara odaklanmayı amaçlıyor. Ama bunu yalnızca iklim politikaları çerçevesinde de ele almıyor. Çünkü fosil yakıt deyince aklımıza sadece yakılması gelmemeli; plastikten kimyasal üretimine, pestisitlerden gübrelere kadar uzanan çok geniş bir alan var. Mesela Hürmüz Boğazı krizi sırasında en çok “gübre krizi çıkacak, gıda krizine yol açacak” deniyordu çünkü gübre de sonuçta fosil yakıttan üretiliyor. Dolayısıyla burada amaç, fosil yakıtların bütün etkilerine ve zararlarına odaklanmak.

Bir diğer neden de COP’larda yıllardır gördüğümüz tıkanıklık yani ne zaman bir ilerleme olsa, ne zaman fosil yakıt lafı edilse başta Suudi Arabistan, Rusya ve son yıllarda ABD olmak üzere bazı ülkeler süreci bloke ediyor. COP’lar giderek hiçbir yere varmayan bir müzakere döngüsüne dönüşüyor.

Bu nedenle COP’ların tamamen dışında ama aynı zamanda iklim rejimiyle temas halinde olan bir “istekliler koalisyonu” oluşturma fikri ortaya çıkıyor yani fosil yakıtlardan çıkışı gerçekten isteyen ülkelerin bir araya gelip dışarıdan baskı yaratması hedefleniyor. Birazdan bu koalisyonun hangi ülkelerden oluştuğundan da bahsederiz.

Bir diğer önemli mesele de enerji güvenliği, hatta belki “enerji güvencesi” demek daha doğru. Son gelişmelerle birlikte fosil yakıt bağımlılığı artık doğrudan bir güvencesizlik krizine dönüşmüş durumda. Mesela bugün dünya ülkeleri Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrole bağımlı olmasaydı, böyle büyük krizler de ortaya çıkmayacaktı. Yenilenebilir enerjiye geçiş ve fosil yakıtlardan uzaklaşma, aynı zamanda savaşları ve jeopolitik krizleri azaltabilecek bir şey olarak görülüyor.

Peki bunun tarihçesi ne? İlginç olan şu: Fosil yakıtlardan uzaklaşmaya dönük bu yaklaşım aslında oldukça yeni. İklim kriziyle ilgili uluslararası toplantılar 1980’lerden beri yapılıyor; 1992’de Rio’da Çerçeve Sözleşme kabul edildi, sonra Paris Anlaşması geldi. Ama bütün bu süreç boyunca konuşulan şey hep “emisyon azaltımı” oldu. Yani sera gazı emisyonları konuşuldu ama bu emisyonların ana kaynağı olan fosil yakıtların adı neredeyse hiç anılmadı.

Fosil yakıtların ilk kez açık biçimde gündeme gelişi 2015’te, Paris Anlaşması’ndan hemen önce Pasifik ada ülkelerinin Fiji’nin Suva kentinde yayımladığı Suva Deklarasyonu’yla oluyor. Burada fosil yakıtların genişletilmesine karşı bir moratoryum öneriliyor. İklim alanındaki pek çok ilerlemede olduğu gibi burada da öncülüğü Pasifik ada ülkeleri yapıyor.

Paris Anlaşması’nda yine fosil yakıtlardan söz edilmiyor. Ama 2017’de önce En Az Gelişmiş Ülkeler Grubu fosil yakıtlardan çıkış çağrısı yapıyor. Hemen ardından da sivil toplum örgütlerinin Lofoten toplantısında yayımladığı deklarasyonda ilk kez “fosil yakıt üretiminden uzaklaşma” ifadesi kullanılıyor. Bugün artık çok kullanılan “Transitioning Away From Fossil Fuels” yani TAF kavramı da aslında ilk kez burada ortaya çıkıyor.

2019’da Peter Newell ve Andrew Simms’in Climate Policy dergisinde yayımlanan makalesi geliyor. Burada “Fosil Yakıtların Yayılmasını Önleme Anlaşması” fikri ortaya atılıyor. Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması örnek alınıyor ve küçük bir ülke grubunun başlattığı süreçlerin zamanla küresel etki yaratabileceği savunuluyor. Montreal Protokolü, kara mayınları anlaşmaları gibi örnekler veriliyor.

Ardından 2020’de Fossil Fuel Non-Proliferation Treaty girişimi kuruluyor. Kumi Naidoo ve Tzeporah Berman’ın öncülük ettiği bu girişim aslında sadece altı yıllık. Şu anda destekleyen ülke sayısı hâlâ çok az; çoğu Pasifik ada ülkesi olmak üzere yaklaşık 18 ülke var. Ama Kolombiya burada çok kritik bir rol oynuyor ve şu anda bu sürecin öncülerinden biri.

Sonrasında 2021’de Nobel ödüllü 101 bilim insanı hızlı ve adil bir fosil yakıt çıkışı çağrısı yapıyor. Ardından binlerce bilim insanının imzaladığı başka bildiriler geliyor. Aynı yıl COP26’da ilk kez kömürün kademeli azaltılması karara giriyor. Bu da fosil yakıtların, dolaylı da olsa, ilk kez COP kararlarında yer alması anlamına geliyor.

Ve nihayet 2023’te Dubai’de yapılan COP28’de enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan “adil, düzenli ve hakkaniyetli şekilde uzaklaşma” kararı kabul ediliyor. Yani 2015’te başlayan bir fikir, sekiz yıl sonra COP kararına dönüşmüş oluyor.

Bu arada çok önemli bir başka gelişme de Uluslararası Adalet Divanı’nın 2025’te yayımladığı görüş. Açık Yeşil’de bunu çok konuşmuştuk. Divan, devletlerin fosil yakıt üretimi, tüketimi, arama ruhsatları vermesi ve fosil yakıt sübvansiyonları sağlaması dahil olmak üzere gerekli önlemleri almamasının uluslararası hukuka aykırı bir fiil teşkil edebileceğini söylüyor. Yani açıkça, bunun bir hukuki sorumluluk doğurduğunu ifade ediyor.

Ö.M.: Evet, açıkça.

Ü.Ş.: Yani uluslararası hukuka aykırıdır diyor.

Ö.M.: Evet, bu da tabii — araya girebilir miyim izninle — genel olarak içinde bulunduğumuz dünya ortamının en temel sorunlarından birine işaret ediyor gibi geliyor bana. Çünkü uluslararası hukuk sisteminin kurallarına uyulmaması meselesi; başta İsrail ve ABD’nin Gazze’ye, İran’a ve Lübnan’a yönelik saldırılarında da gördüğümüz bir durum.

Şimdi aynı şeyi iklim meselesinde de görüyoruz tabii. Donald Trump’ın sık sık tekrarladığı gibi, “İklim değişikliği diye bir şey yok, tamamen saçma” yaklaşımı hâlâ etkili olabiliyor. Oysa burada son derece ciddi ve kritik bir konudan bahsediyoruz. Dolayısıyla bu kuralların bağlayıcı olması gerektiği düşünülse de bunlara uyulmaması aslında uluslararası sistemin de çökmekte olduğunu gösteriyor bir bakıma.

Ü.Ş.: Evet, yani ciddi ciddi unuttuk devletlerin insan haklarıyla bağlı olduğunu. Sanki böyle bir şey hiç yokmuş gibi davranılıyor. Ne zamana döndük Ömer Abi? 18. yüzyıla mı, 17. yüzyıla mı? Nereye döndük yani? Fransız Devrimi öncesine falan döndürdüler neredeyse.

Ö.M.: Öyle de bakılabilir. Bir de tabii Nazizmin hâkim olduğu, 1939’da başlayan II. Dünya Savaşı sürecine ve sonrasında Birleşmiş Milletler’in kurulmasına yol açan döneme benzerlikler taşıyor maalesef. Nazilerin ve faşistlerin egemen olduğu bir dünyayı hatırlatan tarafları var. Fosil yakıt meselesi de burada çok çok önemli bir yerde duruyor.

Ü.Ş.: Evet, bu bloke eden ülkeler nedeniyle geçen sene COP30’da Belém’de fosil yakıtlardan uzaklaşma yol haritası karar metnine giremedi ancak 85 ülke tarafından desteklendi ve Brezilya, resmi müzakerelerin dışında bir süreç yürütmeye başladı bu yol haritasını hazırlamak için. İşte bu yol haritasını da şimdi Antalya’daki COP31’e sunacaklar.

Bu “85 ülke” meselesi biraz karışık aslında. Hangisi tam destekledi, hangisi çekimser kaldı çok net değil ama sürekli bir “85 ülke” ifadesi dolaşıyor. Yalnız bu ülkelerin hepsi Santa Marta’da yoktu. Santa Marta’da 59 ülke ve Avrupa Birliği vardı; yani Avrupa Birliği'ni de sayarsak 60 diyebiliriz. Dolayısıyla burada da biraz fire olduğu anlaşılıyor. Bazıları küçük ülkeler, bazıları ise muhtemelen hâlâ kararsız ülkeler.

Bir de şu “24 ülke” meselesi vardı, onu da netleştirelim. Bu yol haritası tartışmaları sürerken Belém’de ayrıca 24 ülke “fosil yakıtlardan adil geçiş” üzerine bir Belém Bildirisi yayımladı. İçlerinde Avustralya, Avusturya, Danimarka gibi ülkelerle birlikte ada devletleri ve Kolombiya da vardı. Yani aslında iç içe geçmiş farklı ülke grupları oluşmuş durumda.

Bunların yanında iki önemli ittifak daha var. Birincisi, 2017’de kurulan “Powering Past Coal Alliance” yani Kömürü Geride Bırakma İttifakı. Tamamen kömürden çıkış hedefiyle kurulmuş ve şu anda 62 üyesi var. İkincisi ise biraz önce sözünü ettiğimiz Fossil Fuel Non-Proliferation Treaty girişimi; onun da 18 üye ülkesi bulunuyor. Bir de 2021’de Glasgow’da kurulan BOGA, yani “Beyond Oil and Gas Alliance” var. Onun üye sayısı daha az, 11 ülke. Ama sonuçta bütün bu küçük ülke grupları öncülük ederek süreci bugünkü noktaya taşıdılar.

Şimdi son birkaç dakikada Santa Marta’dan ne çıktığını özetleyelim. Arada çok sayıda politika önerisi geliştirildi; bunların bir kısmını geçen hafta konuşmuştuk. Halkların Zirvesi’nden, akademik konferanstan ve devletler arası görüşmelerden pek çok öneri çıktı ama sonuçta ortak imzalı tek bir deklarasyon yayımlanmadı. Bunun yerine süreç tanımlandı.

Birincisi, Santa Marta’da başlayan Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansları devam edecek. İkinci konferansın da 2027 başında İrlanda ve Tuvalu tarafından düzenlenmesi planlanıyor. Tuvalu kısmı tabii ilginç. Santa Marta’ya toplam yaklaşık bin 500 kişi katılmıştı; devlet temsilcileri, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları… Tuvalu’nun nüfusu ise zaten yaklaşık 10 bin. Dolayısıyla muhtemelen devletler arası kısmı Tuvalu’da, diğer bölümleri ise İrlanda’da yapılır diye tahmin ediyorum.

Bu arada İrlanda ve Tuvalu’nun devreye girmesiyle birlikte, Santa Marta’yı düzenleyen Kolombiya ve Hollanda’yla beraber dört ülkelik bir çekirdek grup oluştu. Buna Birleşik Krallık, Danimarka, Brezilya, Fransa ve Marshall Adaları’nın da katılması planlanıyor. Yani süreç Birleşmiş Milletler koordinasyonunda değil; öncü ülkelerin koordinasyonunda ilerleyecek gibi görünüyor ve burada çıkan sonuçlar, TAF yol haritasının hazırlanması için Brezilya başkanlığına ve COP31 sürecine aktarılacak. Dolayısıyla Antalya’yı da doğrudan ilgilendiren bir süreçten söz ediyoruz.

Son olarak üç ana çalışma başlığı oluşturuldu. Bundan sonraki süreç üç ayrı çalışma grubu üzerinden ilerleyecek: Birincisi, kapsamlı ulusal ve bölgesel fosil yakıtlardan uzaklaşma yol haritalarının hazırlanması yani artık yalnızca emisyon azaltım hedefleri değil, ülkelerin somut fosil yakıttan çıkış planları da sorgulanmaya başlanacak. “Yol haritanız nedir?” sorusu giderek daha fazla gündeme gelecek. Kolombiya mesela bunu hazırlamış durumda bile.

İkincisi, ulusal ticaret politikalarının fosil yakıtlardan uzaklaşma hedefleriyle uyumlu hale getirilmesi. Geçen hafta da konuşmuştuk; dünya deniz taşımacılığının %40 ila 50’si yalnızca petrol, kömür ve LNG taşıyan tankerlerden oluşuyor yani fosil yakıtlardan uzaklaşma yalnızca enerji sistemini değil, küresel ticaret sistemini de dönüştürecek.

Üçüncü başlık ise geçiş sürecini zorlaştıran sübvansiyonlar, borç mekanizmaları ve çeşitli finansal engeller üzerine olacak. Ayrıca bir de Küresel Enerji Dönüşüm Bilim Paneli kuruldu. Bu panelin de her yıl rapor yayımlaması planlanıyor. Durum şu anda bu. Oldukça yeni bir sürece giriyoruz.

Ö.M.: Yeni bir sürece giriyoruz. Önümüzdeki günlerde Tuvalu’da yapılacak konferans için bir başlık önerisi de benden: “Alofa.”

Alofa, Tuvalu dilinde hem aşk, hem de varoluş anlamına geliyor. Adaların güzelliğini övmek için söyledikleri şarkılarda ve danslarda da bu kelime kullanılıyor. Anlamı da çok güzel aslında: “Hepimiz bir kulübenin çatısı altında bir araya gelir, birlikte yaşarız.”

Ü.Ş.: O da aslında gezegenin kendisi gibi. Santa Marta’da Tuvalulu bir bakan da vardı; gerçekten çok etkileyici konuşmalar yaptı. Tuvalu ilginç bir şekilde, belki de ilk sular altında kalacak ülke olmasından kaynaklı, bu konuda büyük bir öncülük yapıyor.

Ömer Abi hatırlar mısın? 2009’daki Kopenhag COP’unda da konferansı durdurmuşlardı bir noktada.

Ö.M.: Evet, engel olmuşlardı.

Ü.Ş.: Gizli mektup ortaya çıkınca falan… Tuvalu gerçekten müthiş bir performans sergilemeye devam ediyor. Umarım bütün bu çabalar bir yere varır çünkü varmazsa işimiz gerçekten zor diyelim ve bugünkü programı kapatalım. Müziğe zaman kalmadı ama gelecek hafta devam edeceğiz. Açık Yeşil’de gelecek hafta görüşmek üzere.

Ö.M.: Görüşmek üzere, hoşçakalın.