"Dünyanın enerji dengesizliği iklim acil durumunun temel göstergesi"

-
Aa
+
a
a
a

Fiba Yenilenebilir Enerji'nin sunduğu Açık Yeşil'de Ümit Şahin ve Ömer Madra, Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2025 “State of the Climate” raporundan yola çıkarak iklim krizinin geldiği son noktayı, artan sıcaklıkları, enerji dengesizliğini ve felaketlerin giderek daha sık ve şiddetli hale gelişini değerlendiriyorlar.

""
Dünya Meteoroloji Örgütü: 2025 İklim Durum Raporu
 

Dünya Meteoroloji Örgütü: 2025 İklim Durum Raporu

podcast servisi: iTunes / RSS

Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor, ben Ümit Şahin.

Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.

Ü.Ş.: ...ve destekçimiz Zeynep Can’a teşekkür ediyoruz programa başlarken. Evet, bugün ağırlıklı olarak iklimin durumundan bahsedeceğiz ancak bu kez haberlerden ziyade bir rapor üzerinden ilerleyeceğiz. Çünkü 2025 yılına dair, iklim krizinin son durumunu ortaya koyan ve merakla beklenen Dünya Meteoroloji Örgütü’nün “State of the Climate” raporu yayımlandı ve bu yılki tablo da ne yazık ki pek iç açıcı değil.

Ona geçmeden önce, vakit kalmayabilir diye iki-üç çarpıcı haberi baştan vermek istiyorum. Bunlardan biri Türkiye ile ilgili. Carbon Brief’te, iklim felaketlerinin iklim değişikliğiyle ilişkisini inceleyen ve düzenli olarak güncellenen bir sayfa bulunuyor. Bu çalışmalar, “attribution” yani aşırı hava olaylarının iklim değişikliğiyle ne ölçüde bağlantılı olduğunu ortaya koyan analizler. Türkçede “atfetme çalışmaları” olarak ifade ediliyor.

Sıkça dile getirilen “Orman yangınları ya da seller eskiden de oluyordu, bunun iklim değişikliğiyle ilgisi nereden belli?” sorusuna, son yıllarda bu tür olasılık hesaplarıyla yanıt veriliyor. Daha önce Açık Yeşil’de de konuştuğumuz gibi, bu analizler mevcut iklim koşullarıyla, sanayi öncesi döneme göre daha serin bir dünyada aynı olayın görülme olasılığını karşılaştırıyor.

Türkiye de bu yıl bu listeye girmiş durumda. 2025 yılında Türkiye’de yaşanan ve yaklaşık 80 bin hektarın üzerinde alanın yandığı, geçen yıl Temmuz ayında gerçekleşen büyük orman yangınlarının, iklim değişikliği nedeniyle 10 kat daha olası hale geldiği belirtiliyor. Carbon Brief’in güncel listesinde bu bilgi yer alıyor.

Detaylara girmeyeceğim ancak yapılan hesaplamalara göre, eğer dünya sanayi öncesine göre 1,3 derece daha serin olsaydı, bu tür bir yangının görülme olasılığı yaklaşık 100 yılda birdi; bugün ise bu olasılık 10 yılda bire düşmüş durumda. Ayrıca yalnızca görülme sıklığı değil, şiddeti de artıyor. Bazı hesaplamalar, iklim değişikliği nedeniyle yangınların şiddetinde yaklaşık %18 oranında artış olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak, geçen yıl yaşadığımız büyük orman yangınlarının iklim değişikliğiyle güçlü bir bağlantısı olduğu ortaya konuyor.

Ö.M.: Evet, çok iç açıcı sayılmaz doğrusu.

Ü.Ş.: Ama artık bunların hâlâ tartışılıyor olmaması gerekiyor. Bunlar çoktan netleşmişti ancak biz her sene aynı şeyleri yeniden konuşmak zorunda kalıyoruz. Artık bu çalışmaların insanlar, özellikle de bilim insanları tarafından daha fazla duyulması gerekiyor.

Bir başka haber de yine benzer doğrultuda, ancak bu kez Carbon Brief’ten değil, başka bir çalışmadan. ABD'de özellikle kış aylarında Pasifik bölgesinde çok büyük sıcak dalgaları yaşandı. Ortalama 17 dereceye ulaşan, kış mevsiminde görülmesi beklenmeyen sıcaklıklar kaydedildi. Bununla ilgili yapılan bir atıf çalışması ise oldukça net bir sonuç ortaya koyuyor: İklim değişikliği olmasaydı, böyle bir olayın gerçekleşme olasılığı bulunmuyordu.

Ö.M.: Evet, sıfıra yakın bir olasılıktan ve yaklaşık 43 dereceye varan anomalilerden bahsediliyor, santigrat olarak.

Ü.Ş.: Evet, kış ortasında böyle değerlerin görülmesi gerçekten imkânsız sayılabilecek bir durum. Dolayısıyla “bunlar eskiden de oluyordu” söylemini artık sürdürmemek gerekiyor.

Bir başka haber de oldukça çarpıcı ki geçen hafta vakit olmadığı için değinememiştik. Orman yangınları açısından, dünyanın farklı bölgelerinde aynı anda sıcak, kuru ve rüzgârlı koşulların görüldüğü yani yangın için ideal hava şartlarının oluştuğu gün sayısı son 45 yılda, yaklaşık 1980’den bu yana üç katına çıkmış durumda. Eskiden dünya genelinde aynı anda yaklaşık 22 bölgede bu koşullar görülürken, bugün bu sayı 60’a kadar yükselmiş. Bu da yangın riskinin küresel ölçekte ne kadar arttığını gösteriyor.

Yine hızlıca değinelim; 2025 yılında, iklim değişikliğine bağlı felaketlerden doğrudan etkilenen kişi sayısının 87 milyona ulaştığı belirtiliyor. Bu veriyi de Mongabay’de yayımlanan bir haberde görüyoruz. Özetle, iklim felaketleri konusunda artık şaşıracak pek bir şey kalmadı.



Ö.M.: Bir de oldukça dehşet verici bir haberi ben ekleyeyim. The Guardian’da Damien Carrington’ın aktardığına göre, “efsanevi” ya da “epik” olarak nitelendirilen, nehirler arasında göç eden tatlı su balıklarının sayısında büyük bir düşüş yaşanmış. Bu düşüş oranı %81’e ulaşmış durumda.

Söz konusu olan, milyarlarca balığın gerçekleştirdiği, kimi zaman 10 bin–11 bin kilometreyi bulan efsanevi göçler. Ancak bu göçlerin artık sona erme noktasına geldiği belirtiliyor. Bu da iklim değişikliğinin etkilerine dair oldukça çarpıcı bir başka gösterge.

Ü.Ş.: ABD'den bir haber daha ekleyeyim. 195 Amerikan kentinin istatistiklerine bakılmış ve ortalama olarak, 1970–1997 dönemine kıyasla kış mevsiminin yaklaşık 9 gün kısaldığı bulunmuş. Bu tür hesaplamalar daha çok ABD'de yapılıyor ancak Türkiye’de de benzer bir analiz yapılsa muhtemelen benzer, hatta daha olumsuz sonuçlar çıkabilir.

Sonuçta kış dediğimiz mevsim zaten yaklaşık 90 gün ve dolayısıyla 9 günlük bir kısalma oldukça ciddi bir değişime işaret ediyor.

Ö.M.: Yani yaklaşık %10’luk bir kısalma söz konusu.

Ü.Ş.: Evet, %10 kısalmış. Daha ne olsun? Tamamen ortadan kalkmasını mı bekliyoruz, bilmiyorum.

Ö.M.: Herhalde onu bekliyorlar.

Ü.Ş.: Durum bu. Şimdi isterseniz State of the Climate raporuna geçelim. Bu, Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2025 raporu.

Raporun başında çok çarpıcı bir veri var: En sıcak 11 yılın tamamı son 11 yıl içinde yaşandı yani her yıl yeni bir rekor kırılmaya devam ediyor.

2025 yılı en sıcak yıl olmadı; bu unvan hâlâ 2024’e ait ancak 2025, kullanılan veri setine göre ya ikinci ya da üçüncü en sıcak yıl olarak kayıtlara geçiyor.

Ö.M.: Bunun da aslında tek başına çok bir önemi yok; asıl çarpıcı olan, en sıcak 11 yılın art arda yaşanmış olması. Dünya yüzeyinde kayıtlara geçen en sıcak 11 yılın tamamı bu son 11 yıla ait.

Ü.Ş.: Evet, atmosferdeki karbondioksit miktarı sanayi öncesi dönemin %152’sine ulaşmış durumda yani yaklaşık 424 ppm seviyesine çıkmış.

Buna ek olarak, metan ve diazot monoksit gibi diğer iki önemli sera gazının da hızla arttığı raporda vurgulanıyor. Özellikle metan, normalde dalgalı seyreden bir gaz iken artık daha doğrusal bir artış eğilimine girmiş durumda. 2015–2024 dönemi bu açıdan oldukça dikkat çekici.

Karbon döngüsüne baktığımızda ise son 10 yılda salınan karbondioksitin yaklaşık %50’sinin atmosferde kaldığı görülüyor. Okyanuslar %29’unu, karasal bitkiler ise %21’ini emiyor. Yani saldığımız karbonun yarısı doğrudan atmosferde birikmeye devam ediyor. Bu oranın geçmişte %48 civarında olduğu düşünülürse, artışın sürdüğü açıkça görülüyor.

Sıcaklık tarafında, 2025 yılı en sıcak ikinci ya da üçüncü yıl olarak kaydediliyor. Son üç yılın ortalaması ise 1,5 dereceye ulaşmış durumda. Ancak daha çarpıcı olan, 1991–2020 ortalamasına göre bile küresel sıcaklıkların yaklaşık 0,8 derece artmış olması yani insanların doğrudan deneyimlediği yakın dönem ortalamasına göre bile ciddi bir artış söz konusu.

Okyanuslarda da benzer bir tablo var. Yüzey sıcaklıkları aynı döneme göre yaklaşık 0,4 derece artmış durumda. Ayrıca okyanusların toplam ısı içeriğinde de yeni bir rekor kırılmış.

Bu noktada “enerji dengesizliği” kavramı devreye giriyor. Basitçe ifade etmek gerekirse, Güneş’ten Dünya’ya gelen enerji ile uzaya geri yansıtılan enerji arasında artık bir eşitsizlik var. Gelen enerji tam olarak geri dönemediği için sistemde fazladan enerji birikiyor ve bu da ısınmaya yol açıyor.

2024 yılında bu birikim yaklaşık 24 zettajoule olarak hesaplanmış. Bu kavramı somutlaştırmak için yapılan karşılaştırmalar oldukça çarpıcı. Örneğin, bazı hesaplamalara göre bu enerji, saniyede yaklaşık 11 Hiroşima büyüklüğünde atom bombasının patlamasına eşdeğer. 2022’de bu sayı 7 civarındaydı yani artış hızlanıyor.

Bir başka benzetmeye göre ise, yalnızca okyanuslarda biriken enerji (yaklaşık 15 zettajoule), her yıl yaklaşık 3,4 milyar olimpik yüzme havuzunu buharlaştırabilecek bir enerjiye karşılık geliyor. Bu da gezegenin enerji dengesinin ne ölçüde değiştiğini çok net bir şekilde ortaya koyuyor.

Ö.M.: Yaklaşık 3,4 milyar olimpik yüzme havuzu dolusu suyu buharlaştırabilecek bir enerjiye karşılık geliyor, evet. 

Ü.Ş.: Bu, yalnızca okyanuslarda biriken ek ısıyla mümkün oluyor yani gerçekten akıl almaz bir büyüklükten bahsediyoruz.

Üstelik iyi ki bu enerjinin büyük kısmı okyanuslarda depolanıyor. Eğer bu birikim okyanuslarda değil de doğrudan atmosferde gerçekleşseydi, yüzey sıcaklıkları çok daha hızlı ve çok daha sert artardı.

Toplam fazla enerjinin yalnızca yaklaşık %5’i karalarda ve atmosferde kalıyor. Ama dikkat çekici olan şu: Sadece bu %5’lik pay bile yaklaşık 1,5 derecelik ısınmayı yaratmaya yetiyor. Geri kalan büyük kısmın okyanuslarda biriktiğini düşündüğümüzde, sistemin aslında ne kadar büyük bir enerji yükü altında olduğunu daha net görebiliyoruz.

Ö.M.: Yani ortada “küresel ısınma yok”, “iklim değişikliği yok” gibi bir durum söz konusu değil.

Ü.Ş.: Evet, böyle anlatınca sanki çok teknik ya da “fazla bilimsel” konuşuyormuşuz gibi geliyor ama bunlar artık tartışmalı ya da teorik konular değil.

Ö.M.: Donald Trump öyle söylüyor zaten; 'hepsi palavra' diyor.

Ü.Ş.: Diyor ama kendisi de aslında farkında. Yani Grönland’ın ya da Kuzey Buz Denizi’nin erimesinden elde edilecekler meselesi apayrı bir konu; ona da geleceğim çünkü o konuda da çok çarpıcı bir haber var ama önce birkaç küçük veri daha ekleyelim: Rapora göre, 2012 ile 2025 arasında deniz seviyesindeki artış hızı yılda yaklaşık 5 mm’ye çıkmış durumda yani kabaca her iki yılda 1 cm yükselme anlamına geliyor. 1993’ten bu yana yani son yaklaşık 30 yılda, küresel deniz seviyesi toplamda 11 cm yükselmiş.

Bu yükselmenin yaklaşık yarısı, okyanusların ısınmasına bağlı genleşmeden kaynaklanıyor yani su ısındıkça hacminin artması etkili oluyor. Bunun dışında buzulların erimesi ve okyanus asitleşmesindeki artış da raporda vurgulanıyor.

Son olarak şunu da ekleyelim: Arktik deniz buzu açısından 2012 yılı, minimum seviyenin görüldüğü yıl olarak biliniyordu ancak 2025 yılı bu rekoru da geride bırakmış durumda.

Ö.M.: Evet, ben de görmemiştim onu. Bu arada tabii, insan gerçekten ürküyor; bu yılki veriler inanılmaz. Bunlar medyada da neredeyse hiç yer almıyor. Dolayısıyla konuşmak ve vurgulamak biraz da bize düşüyor.

Birleşmiş Milletler de artık işlevlerini giderek kaybeden, hatta geleceği tartışılan bir yapı hâline gelmişken, en üst düzey meteoroloji ajansı olan Dünya Meteoroloji Örgütü’nün bu yıllık Küresel İklim Durumu Raporu yayımlandı, senin de söylediğin gibi.

Raporda yazarlar ilk kez, dünyanın enerji dengesizliğini iklim acil durumunun temel göstergesi olarak ele alıyorlar yani artık bu meselenin tartışılacak bir tarafı kalmadığını açıkça ortaya koyuyorlar.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres de bu konuda her zamanki gibi oldukça duyarlı bir tutum sergiliyor.

Ü.Ş.: Maalesef de görev süresinin sonlarına yaklaştı.

Ö.M.: İnsanlık, kayıtlara geçen en sıcak 11 yılı geride bırakmış bulunuyor ve şöyle diyor António Guterres, “Tarih 11 kez kendini tekrarladığında bu artık bir tesadüf değildir; bu bir harekete geçme çağrısıdır” diyor. Çok önemli bir uyarı. İnsanlığın önündeki tek yolun bilime ve sağduyuya güvenmek ve acilen iklim için harekete geçmek olduğunu da bu sözlerle vurguluyor.



Ü.Ş.: Evet, bugünün en çarpıcı haberine gelelim: ABD'de, North Carolina eyaletinde Fransız enerji şirketi Total’in yapmayı planladığı 1300 MW’lık bir denizüstü rüzgâr santralı projesi varmış. Oldukça büyük bir proje; kapasite olarak neredeyse bir nükleer reaktör büyüklüğünde.

Ancak Trump yönetimi bu projenin lisansını iptal etmiş ve üstelik iptal nedeniyle oluşan zararı karşılamak için şirkete yaklaşık 1 milyar dolar ödeme yapılmış yani proje yapılmasın diye şirkete doğrudan para verilmiş.

Şirketin Bald Head Island yakınlarında kiraladığı alan ve yaptığı harcamalar da bu kapsamda karşılanmış. Bunun karşılığında ise şirkete, rüzgâr santralı yerine doğal gaz projelerine yönelmesi ve fosil yakıt faaliyetlerini sürdürmesi önerilmiş ve şirket de bunu kabul etmiş.

Ö.M.: Bu sabah da kısaca değinmiştik ama bir kez daha altını çizelim. The Guardian köşe yazarı George Monbiot, iklim ve ekoloji alanında önde gelen isimlerden biri olarak yeni bir yazı kaleme aldı. Şöyle diyor, "Kapitalizmin serbest piyasayla özdeşleştirilmesi, insanlık tarihinin en başarılı yalanlarından biridir. Kaynakların tarih boyunca ve bugün de süren yağmalanması; buna direnenlere karşı seferber edilen polis güçleri, ordular ve ölüm mangaları; kârın daha zayıf ülkelerden güçlü ülkelere aktarılması; işçilerin bastırılması; tüketicilerin aldatılması; rantın sömürülmesi ve maliyetlerin gezegene yüklenmesi…" Bütün bunların özgürlükle ilgisi olmadığını vurguluyor Monbiot ve 
“serbest piyasa” ve “özgür piyasa” söyleminin bu nedenle bir yanılsama olduğunu, hatta gerçekte son derece zorlayıcı ve pahalı bir sistem olduğunu söylüyor; zaten gerçek anlamda bir serbest piyasanın varlığına dair çok az işaret bulunduğunu da ekliyor.

Bu çerçevede, dünyadaki askeri gücün önemli bir bölümünün, özellikle petrolden elde edilen kârın bankalara, hissedarlara, emtia tüccarlarına, varlık yöneticilerine, hedge fonlara ve özel şirketlere aktarılmasını sağlamak için kullanıldığını ifade eden George Monbiot, aynı amaçla lobiciler, medya ve sosyal medya algoritmalarından oluşan bir “ikna altyapısı”nın devreye sokulduğunu; en sert, en saldırgan liderlerin öne çıkarıldığını belirtiyor ve bunun sebebi olarak da bu tür liderlerin insani bedeli ne olursa olsun sermayenin yararına petrol ve diğer emtia akışını sürdürecek olmalarını gösteriyor.

George Monbiot yazısını ise şu tespitle bitiriyor: "Fosil yakıt gücünün yoğunlaşması, siyasi gücün de yoğunlaşmasına yol açıyor. Fosil yakıtlara bağımlılığımız daha az olsaydı, belki ne Trump, ne Putin, ne ayetullahlar ne de Netanyahu gibi liderler bu konumda olurdu". Sonuç olarak, fosil yakıtların dünyayı otokrasiye doğru ittiğini; bu kaynaklara olan talebimizi azaltırsak mevcut baskı düzeninin büyük bir kısmını da ortadan kaldırabileceğimizi savunuyor ve daha yeşil, daha temiz, daha ucuz, daha insancıl ve daha adil bir dünya ihtimaline işaret ediyor.

Ü.Ş.: Evet, bu da bugün için son söz olsun. Programdan çıkarken özel bir kayıt dinleyelim. Dün ya da iki gün önce NPR’da, Tiny Desk konserleri serisinde yayımlandı. Dünyanın en ünlü yeni müzik topluluklarından Kronos Quartet’in seslendirdiği, ilk kez çalınan ve kaydedilen bir parça bu. Endonezyalı besteci Peni Candra Rini’nin “Hujan" ("Yağmur") adlı eseri, iklim değişikliğine bir ağıt niteliğinde. Biz de Açık Yeşil’den çıkarken bu kaydı NPR’dan dinleyelim. Gelecek hafta görüşmek üzere, hoşçakalın.

Ö.M.: Hoşçakalın.