Işık, Enerji ve Adalet: Sanatın Dönüştürücü Etkisi

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Londra SOAS'dan Ela Demiral ile Olafur Eliasson’un 'Little Sun' projesinden yola çıkarak, enerjiye erişim, iklim krizi ve ekolojik adalet arasındaki ilişkiyi ele alıyor; sanatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda deneyimsel ve dönüştürücü bir alan olarak nasıl işlediğini tartışıyor.

""
Işık, Enerji, Adalet: Sanatın Dönüştürücü Etkisi
 

Işık, Enerji, Adalet: Sanatın Dönüştürücü Etkisi

podcast servisi: iTunes / RSS

Bu söyleşide, enerjiyi yalnızca bir altyapı meselesi değil, yaşamın, bedenin ve adaletin parçası olarak yeniden düşünmeye çalışıyoruz. Olafur Eliasson’un 'Little Sun' projesi üzerinden, sanatın deneyim üretme gücünün iklim krizi, enerjiye erişim ve eşitsizliklerle nasıl kesiştiğini tartışıyoruz. Bu hat boyunca, ışığın yalnızca görmeyi değil; yaşama biçimlerimizi, ritimlerimizi ve toplumsal ilişkilerimizi de nasıl şekillendirdiğini birlikte düşünmeye davet ediyoruz.

“Enerjiye erişimi yalnızca bir altyapı meselesi değil, doğrudan yaşamın ve adaletin parçası olarak yeniden düşünmemiz gerekiyor.”

Utku Perktaş: Merhabalar, Antroposen Sohbetler’ne hoş geldiniz. Ben Utku Perktaş. Bugün aslında daha önce birkaç kez konuştuğumuz bir hattı biraz daha derinleştirerek konuşmaya devam edeceğiz. Dinleyicilerimizin aşina olduğu bir hat bu.

Konuğum Londra’dan, SOAS University of London’ta öğrenimine devam eden sevgili Ela Demiral. Ela ile daha önce iki program yapmıştık ve gerçekten çok dolu dolu programlar olmuştu. Bugün de onların bir devamı olacak.

Bugünkü programda Olafur Eliasson üzerinden düşüneceğiz. Onun işleri üzerinden baktığımızda, sanatın sadece estetik bir üretim olmadığını; aynı zamanda dünyayı nasıl algıladığımızı dönüştüren bir deneyim alanı olduğunu görüyoruz.

Işık, renk, su ve mekân gibi çok temel unsurlarla çalışmasına rağmen Eliasson’un yaptığı işler bizi çok daha büyük sorularla karşı karşıya bırakıyor: Doğayla ilişkimiz ne? İklim krizini nasıl deneyimliyoruz? Ve belki de en önemlisi, bu krizin içinde kendimizi nasıl konumlandırıyoruz?

Aslında içinde bulunduğumuz Antroposen — bu “insan çağı” — içinde bu çok önemli bir soru ve bunu belli ölçüde görebilmek için bir aynaya da ihtiyacımız var. Bu tür sanatçılar aracılığıyla biz o aynayı elde ediyor gibiyiz.

Daha önceki programlarda Antroposen ve sanat ilişkisini konuşmuştuk sevgili Ela'yla ve bugün ise bu hattı biraz daha genişleteceğiz. İklim krizi ile enerjiye erişim meselesini birlikte düşünmeye çalışacağız. Dolayısıyla bu girişi çok uzatmadan — çünkü ilginç sorularımız var ve ilginç cevaplar da olacağını düşünüyorum — Ela’ya hoş geldin demek istiyorum.

Ela, tekrar hoş geldin. Yine buradasın, beraberiz. Ben yine heyecanlıyım; dolu dolu, güzel bir program olacağını düşünüyorum. Birlikte güzel üretiyoruz. Eksik olma, vakit ayırıyorsun ve geliyorsun, çok teşekkür ediyorum. Ne var ne yok? Nasıl gidiyor Londra’da öğrenim hayatı, gündelik yaşam, sanat ortamı… Sözü sana bırakıyorum. Hoşgeldin.

Ela Demiral: Hoşbuldum. Tekrar burada olmak çok güzel. Geçen bölümde Edward Burtynsky üzerine konuşmuştuk. İlk bölümde ise daha çok müzeler odağında ilerlemiştikBu sefer ise aslında çok ilginç bir sosyal sorumluluk projesini, bir sanatçı üzerinden ele alıyoruz; 'Little Sun’ı konuşacağız.

Little Sun benim için çok özel çünkü ben Olafur Eliasson’un sergisini İstanbul Modern’de gezmiştim. Aramızda da birçok kişinin bu sergiyi görmüş olduğunu düşünüyorum. O sergide Olafur’un özellikle ışığı nasıl kullandığı beni çok etkilemişti. Ama açıkçası o noktada onun sanatsal kimliği zihnimde tam olarak oturmamıştı. Daha sonra sevgili arkadaşım Duygu Barlas, “Sanatın Yolculuğu” eğitiminde beni iki önemli işle tanıştırdı: Little Sun ve The Weather Project.

Bu iki eser, Olafur’un kariyerinde beni en çok etkileyen işler oldu. Çünkü Little Sun gerçekten muhteşem bir proje. Hem bilimi, hem mühendisliği, hem de sanatı bir araya getiriyor. Ve bir sanat eserini, insanların hayatına doğrudan dokunan bir şeye dönüştürüyor.

Peki bu nasıl oluyor? Little Sun, enerjiye erişimin kısıtlı olduğu bölgelerde—örneğin Etiyopya’da—insanlara dağıtılan güneş enerjili lambalardan oluşuyor. Bu küçük cihazlar gün içinde güneş ışığıyla şarj oluyor ve akşam saatlerinde ışık sağlıyor. Özellikle çocuklar bu lambaları boyunlarına takarak gün içinde taşıyorlar. Güneş altında birkaç saat dolaşmaları, akşam saatlerinde uzun süre kullanabilecekleri bir ışık kaynağına dönüşüyor.

Ama burada mesele sadece teknik bir çözüm değil. Tasarımın, yani design thinking’in gücü de çok önemli. Çünkü bu lambalar sadece işlevsel değil, aynı zamanda estetik olarak da çekici. Çocuklar sarı renkte, güneşi andıran objeleri boyunlarında taşıyorlar. Dolayısıyla Olafur Eliasson’un burada yaptığı şey, yalnızca bir sanat eseri üretmek değil; bilimi, tasarımı ve aktivizmi bir araya getirerek insanların hayatına doğrudan dokunan bir etki yaratmak ve bence tam da bu yüzden, onun sanatını konuşurken bu çok katmanlı yaklaşımı özellikle düşünmemiz gerekiyor.

U.P.: Çok teşekkürler Ela. Gerçekten çok güzel bir giriş oldu.

Aslında program öncesinde biraz fikir alışverişinde bulunuyoruz ama program bittikten sonra deşifre metni de Apaçık Radyo’nun internet sitesinde yayınlanacak. Oraya görselleri de ekleyeceğiz, bazı ayrıntıları da genişleteceğiz. Bakalım nasıl bir üretimle bu programı ortaya çıkaracağız — ben de açıkçası heyecanlanıyorum.

İznin olursa, aklımdaki ilk soruyla başlamak istiyorum. Belki de en temel yerden girebiliriz diye düşünüyorum. Ela, sence iklim krizi ile enerjiye erişim arasında nasıl bir bağ var? Belki buradan başlayabiliriz ne dersin?

E.D.: Aslında bu yayından önce de—ve seni tanıdığım için—Kıvılcım Kocabıyık’ın çalışmalarını takip ediyordum. Senin de içinde bulunduğun Yuvam Dünya’nın içeriklerine de aşinaydım. Özellikle Instagram’da paylaşılan o kısa, yoğun içerikler—enerjiye erişim, kuraklık gibi konular—ben spesifik olarak araştırma yapmasam bile hayatıma giriyordu. Aslında bugün sosyal medyanın böyle bir etkisi var; birçok insan gibi ben de bu meselelerle o şekilde temas etmeye başladım. Tabii bireysel çabalarım oluyor. Günlük hayatımda dikkat etmeye çalışıyorum bazı şeylere. Ama işin küresel boyutunu, özellikle enerjiye erişim meselesini, açıkçası çok da derinlemesine düşünmemiştim.

Olafur Eliasson’un bu projesiyle birlikte düşünmeye başladım aslında. Çünkü “Afrika’da kuraklık var”, “Afrika’da enerji yok” gibi ifadeleri sık sık duyuyoruz. Ama bunun ne kadar derin bir iklim adaletsizliğine işaret ettiğini, enerjiye erişimin hâlâ ne kadar büyük bir sorun olduğunu çoğu zaman fark etmiyoruz. Bir anlamda, sahip olduğumuz şeylerin kıymetini ancak yokluğunu gördüğümüzde anlayabiliyoruz. Bu durum özellikle iklim meselelerinde çok belirgin. Olafur’un projesini incelemeye başladığımda Etiyopya örneğiyle karşılaştım. Çünkü Little Sun 2012 yılında Etiyopya’da başlatılıyor.

Neden Etiyopya? Çünkü bugün hâlâ ülkenin yaklaşık yarısı elektriğe erişemiyor. 2025–2026 gibi bir dönemde bu, gerçekten çok çarpıcı bir durum. Günlük hayatın büyük bir kısmı elektriksiz yürütülüyor ve bunun özellikle çocuklar üzerinde ciddi etkileri var.

Olafur Eliasson’un kendi sanatsal pratiğinde ışık çok merkezi bir yerde. Hem doğal hem yapay ışığın nasıl deneyimlendiği üzerine çalışan bir sanatçı. Örneğin The Weather Project ile Tate Modern’in Turbine Hall’una dev bir güneş yerleştirerek, Londra’nın o kasvetli atmosferine bir tür yapay güneş getirmişti. Ama bu, aslında her şeye erişimi olan bir bağlamda bir sanat deneyimiydi.

Etiyopya’ya baktığımızda ise durum tamamen değişiyor. Burada Olafur, güneşi bu kez bir deneyim nesnesi olarak değil; taşınabilir, gündelik hayatta kullanılabilir bir ışık kaynağı olarak yeniden düşünerek insanların evine taşıyor. Bu yüzden onun pratiği gerçekten çok disiplinler arası. Mesela Louisiana Museum of Modern Art’ndaki işleri de beni çok etkilemişti—mekânın içinde adeta yapay bir peyzaj kuruyordu. Ama özellikle ışıkla yaptığı işlere ve Little Sun projesine baktığımızda, burada çok net bir sosyal etki odağı görüyoruz.

Bence Olafur Eliasson sadece bir sanatçı değil; aynı zamanda iklim adaletsizliği konusunda güçlü bir aktivist. Çünkü ışığı yalnızca estetik bir araç olarak kullanmıyor—onu aynı zamanda bir müdahale biçimine, bir aktivizme dönüştürüyor.

U.P.: O zaman buradan soruyu biraz daha farklı bir yerden düşünebileceğimizi düşünüyorum. Olafur Eliasson’un pratiğinde “enerji” dediğimiz şey sadece teknik bir mesele değil gibi görünüyor. Aynı zamanda algısal ve deneyimsel bir mesele olarak da karşımıza çıkıyor. Yani burada enerji, yalnızca üretim, tüketim ya da erişim üzerinden tanımlanan bir şey değil; aynı zamanda nasıl hissettiğimiz, nasıl algıladığımız ve dünyayla nasıl ilişki kurduğumuzla da ilgili.

Bu noktada şunu sormak isterim: Olafur Eliasson’un pratiğinde ışık ve enerji nasıl bir rol oynuyor ve daha geniş bir yerden bakarsak — sence bu yaklaşım sanatın iklim kriziyle kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor mu? Dönüştürüyor ise senin perspektifinden bu dönüşüm nasıl gerçekleşiyor?

E.D.: Bence Olafur Eliasson’un her işi insanlar üzerinde aynı etkiyi bırakmıyor - bu benim şahsi düşüncem. Çünkü bir galeri mekânında bir eseri görmekle, bir eseri yaşamak arasında çok büyük bir fark var. Bunu ilk yayında da konuşmuştuk aslında.

Peki bir eseri “yaşamak” ne demek? Etiyopya örneğine baktığımızda—büyük olasılıkla Little Sun’a sahip olan birçok insan daha önce bir sergiye gitmedi, Olafur’un işlerini galeride deneyimlemedi. Belki de hiçbir sanat eseriyle bu tür bir ilişki kurmadı. Ama burada Olafur’un yaptığı şey çok kritik: işi galeri mekânından çıkarıyor ve doğrudan insan hayatına taşıyor. “Bir eserle bir hayatı değiştirebilir miyim?” sorusunu soruyor. Bu yüzden Little Sun, klasik bir sanat eserinden ziyade bir sosyal etki projesine dönüşüyor. Kendi web sitesi kuruluyor, bağışçı ağları oluşturuluyor. Proje sürekli nasıl geliştirilebilir diye düşünülüyor.

İlginç olan şu: Little Sun aynı zamanda Batı’da — örneğin İngiltere’de ya da New York’ta — müze mağazalarında satılan bir objeye de dönüşüyor. Ama Etiyopya’ya gittiğimizde bu ürün ücretsiz dağıtılıyor. Dolayısıyla Little Sun, aslında küresel ölçekte bir bağlantı noktası haline geliyor.

Bu noktada Edward Burtynsky örneğini de düşünebiliriz. Onun da sanatı iklim meselesiyle ilişkilendirme biçimi, benzer şekilde güçlü bir etki yaratıyor. Bu tür yaklaşımlar, sanatın iklim adaletiyle kurduğu ilişkinin ne kadar dönüştürücü olabileceğini gösteriyor. Ama benim için bu işin en hassas noktası şu: Fotoğraflara baktığınızda, insanların yüzlerinde gerçekten bir mutluluk görüyorsunuz. O “enerji” dediğimiz şey, teknik bir kavram olmaktan çıkıyor. Bir lambanın, bir insanın hayatında ne kadar büyük bir fark yaratabildiğini görüyorsunuz. Yani burada bir sanat eseri, aktivizmle birleşiyor. Ve bu birleşim, insanların hayatında somut, olumlu bir etki yaratıyor.

Bugün dünyada iklim kriziyle ilgili pek çok büyük ölçekli çözüm konuşuluyor: Barajlar, altyapı projeleri, enerji yatırımları… Ama bunların bireysel hayatlara nasıl dokunduğunu her zaman bu kadar net göremiyoruz. Oysa düşünün; Etiyopya’da bir çocuk okula gidiyor ve biri ona boynuna Little Sun takabileceğini söylüyor. Artık akşamları ışığı var. Ödevini yapabiliyor. Bu çok doğrudan bir etki ve tam da bu yüzden Olafur’un mühendisliği, sanatı ve aktivizmi ele alış biçimi aslında tek bir bütün oluşturuyor.

U.P.: Güzel. Aslında Little Sun’a iyi bir geçiş yaptık ama benim sorduğum soruyla da burada somut bir karşılık kurduğunu görüyorum. İstersen bu soruyu biraz daha buradan açalım ve Little Sun üzerinden biraz daha detaylandıralım çünkü bir anlamda bu proje; sanatın, tasarımın ve teknolojinin bir araya geldiği, ama aynı zamanda çok doğrudan bir ihtiyaca dokunan bir iş gibi görünüyor yani yalnızca kavramsal bir üretim değil; aynı zamanda gündelik hayatın içinde karşılığı olan, hatta somut bir fayda üreten bir yapıdan bahsediyoruz.

Bu noktada şunu merak ediyorum: Sence Little Sun tam olarak bu kesişim alanını — sanat, tasarım ve teknoloji arasındaki ilişkiyi — nasıl kuruyor ve bu doğrudan ihtiyaçla kurduğu bağ, onu diğer sanat işlerinden nasıl ayırıyor?

Buna bir “iş” olarak da bakabiliriz aslında ama burada beni asıl düşündüren şey şu: Little Sun’ı yalnızca bir tasarım ürünü ya da bir teknoloji çözümü olarak görmek yeterli mi yoksa bunu daha geniş bir yerden — sosyal ve deneyimsel bir müdahale olarak mı okumak gerekiyor? Yani mesele sadece bir objenin üretilmesi değil; o objenin insanların hayatına nasıl girdiği, nasıl deneyimlendiği ve neyi dönüştürdüğü. Bu açıdan baktığımızda Little Sun’ı nasıl konumlandırmalıyız? Biraz daha detaylandırırsak, bu proje bize tam olarak ne söylüyor? İstersen buradan projeye biraz daha derinlemesine girebiliriz. Sonrasında da senin önereceğin bir hikâye üzerinden ben de kendi görüşlerimi eklemek isterim.

E.D.: Deneyimsel” dediniz ve bence Olafur Eliasson’u tek bir kelimeyle anlatmak gerekirse bu olurdu.

Mesela ben İstanbul Modern’de birçok sergiye gidiyorum ama bana kağıt üzerinde “sadece sarı ışıkla dolu bir odadan bu kadar etkileneceksin” deseler, açıkçası inanmazdım çünkü genelde sanat tarihinde daha karmaşık, daha katmanlı işler görmeye alışığız ama o sarı odaya girdiğimde — gerçekten çok farklı bir şey oldu: Damarlarımı görmeye başladım yani kendi bedenimi, hiç alışık olmadığım bir biçimde algıladım. Bu, benim için çok güçlü bir deneyimdi.

Daha sonra Olafur’un kaleidoskopik işleriyle karşılaştım. İstanbul Boğazı’yla kurduğu o görsel ilişki gerçekten çok etkileyiciydi — mekânla kurduğu harmoni çok güçlüydü. Bence Olafur, insan deneyimini nasıl ele alacağını çok iyi bilen bir sanatçı. Ve özellikle Türkiye’ye gelmiş olması çok değerliydi. Çünkü çağdaş sanatın bu tür deneyimsel ve tartışmalı alanlarına bazen uzaktan bakabiliyoruz. Ama Türkiye’de de giderek gelişen, verimli bir sanat ortamı var. Bu tür karşılaşmalar bu yüzden önemli.

Olafur’u deneyim üzerinden düşündüğümüzde, onun insan hayatı üzerindeki etkisinin çok doğrudan olduğunu görüyoruz ve bunu iklim krizi bağlamında düşündüğümüzde daha da anlamlı hale geliyor. Bugün biz Little Sun üzerinden Etiyopya’daki bir adaletsizliği konuşabiliyorsak, bu biraz da Olafur’un kurduğu o deneyimsel ve düşünsel köprü sayesinde.

U.P.: Çok güzel. Şimdi burada Little Sun deyince, sen bunu anlatırken benim aklımda şöyle bir şey oluştu: Işık aslında sadece görmemizi sağlayan bir şey değil. Aynı zamanda bir araya gelmeyi, güvenlik hissini ve sosyal bağ kurmayı da mümkün kılan bir unsur. Belki de bu yüzden enerjiye artık yalnızca bir altyapı meselesi olarak bakmak yetersiz kalıyor.

Bu bakış açısıyla düşündüğümüzde, Little Sun projesi ve onun temsil ettiği yaklaşım, enerji meselesini doğrudan yaşamın kendisiyle ilgili bir konuya dönüştürüyor.

Buradan biraz farklı bir yere geçmek istiyorum — biraz daha biyolojiye. Çünkü “ışık” dediğimiz şey yalnızca dış dünyayı aydınlatmıyor. Aynı zamanda bizim içsel ritimlerimizi de düzenliyor. Yani enerjiyle kurduğumuz ilişki, bedenimizin işleyişini doğrudan etkiliyor. Bunu sirkadiyen ritim kavramıyla açıklıyoruz.

Şimdi burada sana şunu sormak istiyorum: Işığa erişimin bu içsel düzeni—yani canlıların biyolojik ritimlerini—etkilemesi üzerinden düşündüğümüzde, enerjiye erişimi yalnızca bir altyapı meselesi olarak değil, bedenle ilgili bir mesele olarak yeniden tanımlamak mümkün mü? Sen bu “sirkadiyen ritim” meselesini daha önce konuştuğumuzda nasıl yorumlamıştın? Bu sana nasıl bir düşünce alanı açtı?

İstersen buradan başlayalım. Sonrasında ben de bu tartışmaya kendi perspektifimden katkı sunmak isterim. Ne dersin?

E.D.: Öncelikle bu metinle karşılaşmam benim için de ilginç oldu çünkü Olafur üzerine biraz daha derinleşmek, konuyu nasıl farklı açılardan anlayabiliriz diye düşünürken bu meseleyle karşılaştım.

Türkiye’de mesela hep yaz saati–kış saati uygulaması üzerinden konuşuyoruz; bunun gündelik hayatımızı nasıl etkilediğini tartışıyoruz. Ama sonra şunu fark ettim: Olafur’un projesinde çocukların okula gidip gelme saatleri de önemli bir mesele. Çünkü okuduğum kadarıyla, bu çocukların evde ödev yapabilecekleri koşullar yok. Aynı eğitimi alsalar bile, eve gittiklerinde ciddi bir eşitsizlik oluşuyor ama bu eşitsizlik sadece ödev yapmakla sınırlı değil; aslında çocukların gelişimini de etkiliyor.

Bu noktada sizin katkınızın çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü biz çoğu zaman şunu çok doğal kabul ediyoruz: Gün içinde doğal ışığa maruz kalmak, akşam eve geldiğimizde ışığı açıp ders çalışmak, uyku saatlerimizi buna göre düzenlemek… Bunlar bizim büyürken alıştığımız şeyler ama bunun insan gelişimini nasıl etkilediğini çok da sorgulamıyoruz ve ben burada Olafur Eliasson’un bu soruna nasıl bir müdahale geliştirdiğini gerçekten merak ettim.

U.P.: Aslında ben de buradan biraz açarken şuna değinmek istiyorum Ela: Biz biyolojide canlıların çevreyle olan ilişkisini inceleriz ve buna da 'Ekoloji' diyoruz. Ama bugün geldiğimiz noktada, insan olarak bu ilişkiye müdahale ediyoruz. Ve bu müdahale belli ölçüde eşitsizlikler üretiyor. İnsanın yani Homo sapiens’in gezegeni dönüştüren bir etkisi var ve bu artık çok açık. Dolayısıyla ekolojiyi sadece “ilişkiler ağı” olarak değil, aynı zamanda bir eşitlik meselesi olarak da düşünmemiz gerekiyor. Ben bunu “eşitliğin ekolojisi” olarak ifade etmeye çalışıyorum.

Şimdi buradan sirkadiyen ritim meselesine gelirsek: Işık sadece görmemizi sağlayan bir araç değil. Aynı zamanda bedenimizin zamanını ayarlayan bir unsur. Uyku, hormonlar, metabolizma, hatta ruh hâlimiz — bunların hepsi bu ritimle bağlantılı ve bu yalnızca insanlar için değil; bütün canlılar için geçerli. Özellikle vücut sıcaklığını çevreye göre düzenleyen canlılar için ışık çok daha belirleyici. Ne zaman hareket edecekleri, ne zaman beslenecekleri, ne zaman dinlenecekleri… bunların hepsi ışığın döngüsüne bağlı. Dolayısıyla ışığa erişim yalnızca “aydınlıkta olmak” anlamına gelmiyor.

Benim bakış açımdan bu, sağlıklı uyumak, dengeli bir biyolojiye sahip olmak, iyi hissetmek ve üretken olabilmek anlamına geliyor. Bugün burada bir araya gelip üretken bir sohbet yapabiliyorsak, bunun bile gün içinde maruz kaldığımız ışıkla ilişkisi var. Kapalı, karanlık bir günde aynı performansı gösteremeyebiliriz. Bu yüzden enerjiye erişimi sadece bir altyapı meselesi olarak değil, doğrudan bedenle ilgili bir mesele olarak düşünmek gerekiyor. 

Biraz daha geniş bir çerçeveden bakarsak: Enerjiye eşitsiz erişim, aslında biyolojik anlamda da eşitsizlikler üretiyor. Eğer ekolojiyi daha geniş bir bağlamda ele alırsak, bu eşitsizliklerin canlıların yaşam ritimleri üzerinde de etkili olduğunu görebiliriz. Bu yüzden ışıkla kurduğumuz ilişki — insan olarak, ama aynı zamanda tüm canlılar olarak — çok kritik ve bu ilişkinin gezegen üzerinde nasıl dağıldığı, nasıl değişkenlik gösterdiği, biyolojik eşitsizlikleri anlamak açısından da önemli bir çerçeve sunuyor diye düşünüyorum. Ben kendi perspektifimden böyle okuyorum ve bilmiyorum, sana nasıl geliyor?

E.D.: Peki bu eşitsizlik gerçekten bu tür — görece küçük ama etkili — müdahalelerle kırılabilir mi? Mesela Little Sun gibi girişimler üzerinden düşündüğümüzde: Bu tür çabalar tek başına yeterli olabilir mi yoksa daha büyük ölçekli, yapısal dönüşümlere — daha kapsamlı politikalar ve altyapı yatırımlarına mı ihtiyaç var? Sen bu dengeyi nasıl görüyorsun?

U.P.: Yani şöyle… Aslında eşitsizlik, bu tür müdahalelerle belli ölçüde kırılabilir. Çünkü sonuçta ruh hâlimizi etkileyen, bizi iyi hissettiren adımlar atabilmek—bu tür projelerin önemli katkılarından biri. Little Sun gibi girişimler, insanların gündelik hayatında doğrudan bir fark yaratabiliyor ama galiba burada asıl mesele, bu tür tekil müdahalelerin ötesine geçebilmek yani daha tutarlı, sürdürülebilir bir şekilde ışığa — dolayısıyla enerjiye — erişimi mümkün kılmak.

Adaletsizliği gerçekten ortadan kaldırmak için, sürekliliği olan bir sistem kurmak gerekiyor. Sanırım uzun vadede bize iyi gelecek olan şey de bu: Geçici çözümler değil, kalıcı ve kapsayıcı bir erişim modeli oluşturmak.

E.D.: Bu projeyi incelerken şunu düşündüm: Evet, çok büyük bir olumlu etkisi var ama bu etkinin sürdürülebilir olması gerekiyor.

Little Sun 2012 yılında başlatılıyor ve bugün 2026 yılındayız. Bu süreçte Etiyopya’nın yaşadıklarına baktığımızda, tablo oldukça karmaşık. Örneğin 2020 yılında yaşanan Tigray Savaşı, çok ciddi bir insani kriz yarattı ama bu süreç, küresel ölçekte yeterince görünür olamadı. Çünkü hemen ardından bir pandemi yaşandı, başka politik gelişmeler oldu ve bazı olaylar adeta görünmez hale geldi. Dolayısıyla proje 2012’de başlıyor ama aradan geçen sürede ülkenin içinde bulunduğu koşullar da sürekli değişiyor.

Bugün baktığımızda, evet bazı gelişmeler var. Örneğin büyük ölçekli hidroelektrik projeleri ve baraj yatırımları söz konusu ama bunların da doğrudan kuraklık ve iklim koşullarından etkilendiğini görüyoruz. Yani sanki bir zincir var ve bu zincir kolay kolay kırılmıyor.

Bu noktada Olafur Eliasson gibi aktörlerin yaptığı müdahaleler çok kıymetli ama aynı zamanda sınırlı. Sanki bu zinciri tamamen kırmak değil de, onun içinde bir gedik açmak gibi. Bu yüzden şu soruyu sormaya başladım: Bu tür küçük ama etkili çalışmalar nasıl sürdürülebilir hale getirilebilir? Nasıl daha uzun vadeli, kalıcı bir etki yaratabilirler?

U.P.: Burada galiba biraz şöyle düşünmek gerekiyor: “Işık” ya da “enerji” dediğimiz şeyi sadece “kimde elektrik var, kimde yok?” sorusuna indirgemek yeterli değil; asıl mesele, insanların ve toplumların sağlıklı bir yaşam sürdürüp sürdüremediği. Yani burada temel bir adaletsizlik var. Ve bu adaletsizliği giderecek adımların, hem altyapı düzeyinde hem de senin bahsettiğin daha geniş toplumsal problemler düzeyinde ele alınması gerekiyor çünkü mesele şu sorulara dayanıyor: Kim kendini güvende hissediyor? Kim sağlıklı bir yaşam sürdürebiliyor? Kim kamusal hayata katılabiliyor? Önce bunları sağlamak gerekiyor. Ama bunu yaparken, yalnızca büyük ölçekli çözümlerle değil; aynı zamanda insanların gündelik hayatına dokunan, onları güçlendiren küçük ölçekli projelerle de ilerlemek mümkün.

Little Sun bu anlamda bana göre önemli bir örnek çünkü bu tür projeler, insanların kendilerini daha iyi hissetmelerine, hayata bağlanmalarına, üretken olmalarına ve kamusal hayata katılmalarına katkı sağlayabiliyor. Belki de bu tür girişimlerin artması, “güvende hissetme” ve “katılım” gibi temel parametrelerin güçlenmesine destek olur. Sonuçta enerjiye yalnızca bir kaynak olarak değil, bir hak olarak bakmaya başladığımızda, bu tür projeler de bu hakkın daha adil bir şekilde dağıtılmasına katkı sunabilir. Ben biraz bu çerçeveden düşünüyorum.

E.D.: Beni en çok düşündüren noktalardan biri de aslında “yardım” meselesi oldu çünkü özellikle İngiltere’de son dönemde çok tartışılan bir konu bu: “Bu kadar yıl geçti, bu kadar yardım yapıldı—neden hâlâ bu toplumlar dış yardımlarla ayakta kalıyor? Neden kendi ekonomik yapılarını kuramadılar?” Özellikle SOAS University of London gibi alan çalışmalarının yoğun olduğu bir ortamda, bu konular sürekli konuşuluyor. Ama çoğu zaman kesin bir sonuca da varılamıyor.

Benim Little Sun üzerinden fark ettiğim şey ise şu oldu: Sanatın burada çok özel bir gücü var çünkü “yardım” dediğimiz şey bazen insanı iyi hissettirmeyen biçimlerde sunulabiliyor. Hepimizin zihninde canlanabilecek bir imge var: Bir yardım görevlisinin elinde bir su şişesi ve karşısında küçük bir çocuk… Bu tür görseller çok sarsıcı ama aynı zamanda bir hiyerarşi de kuruyor.

Oysa yardımın, insanı güçlendiren ve iyi hissettiren bir boyutunun da olması gerektiğini düşünüyorum çünkü yardıma ihtiyaç duymak, hafif bir duygu değil ve Little Sun burada farklı bir şey yapıyor.

Ben Little Sun’ı elime aldığımda bunu hissettim: Hafifti, dayanıklıydı ve kullanımı çok basitti. Bu çok önemli bir detay. Çünkü çocuklar bunu boyunlarında taşıyorlar — onlar için bir yük değil. Aksine, sürekli yanlarında taşıyabilecekleri bir nesneye dönüşüyor ve bu nesne, yalnızca işlevsel değil; aynı zamanda anlam taşıyan bir objeye dönüşüyor. Bu da onları belli ölçüde iyi hissettiren bir şeye evriliyor.

U.P.: O zaman yavaş yavaş programın sonuna geliyoruz gibi. Aslında senin söylediğin bir noktadan hareketle bir kapanış sorusu sormak istiyorum: Enerjiye erişimi bir hak ve aynı zamanda bir ekolojik adalet meselesi olarak düşündüğümüzde ki burada “adalet” çok temel bir bileşen, sanat ve kültürel üretim bu alanda nasıl bir rol oynayabilir? Olafur Eliasson’u, Little Sun’ı ve genel olarak bu yaklaşımı düşündüğümüzde, sen de sanatın içinde olan ve bu alanda derinleşen biri olarak, bu soruya nasıl bakıyorsun? Senin perspektifin benim için gerçekten önemli, ne söylersin?

E.D.: Şöyle bir şey var: Özellikle SOAS University of London bağlamında konuşacak olursam, biz bu konular üzerine çok düşünen bir kurumun içindeyiz çünkü çok ağır bir kolonyal geçmişten gelen bir bilgi birikimiyle hareket ediyoruz. Bu yüzden sanat, kültür, edebiyat ve aktivist figürler üzerine oldukça derin tartışmalar yürütülüyor.

Bu tartışmalar çoğu zaman protestolarla da kendini gösteriyor — kampüs çevresinde yapılan eylemlerle, kamusal alandaki müdahalelerle ama burada bence çok önemli bir nokta var. Örneğin “Nijerya Modernizmi” sergisine gittiğimde — daha önce de bahsetmiştim — bazı şeyleri ilk kez görünür kıldı benim için. Benzer şekilde Edward Burtynsky’nin işleri de iklim adaletsizliğini çok çarpıcı bir biçimde görünür hale getiriyor ama Olafur Eliasson’u düşündüğümüzde, burada biraz daha farklı bir şey görüyoruz çünkü onun işi, yalnızca görünür kılmakla kalmıyor—doğrudan insan hayatı üzerinde bir etki yaratıyor.

Bir sanatçının, Etiyopya’da zor koşullarda yaşayan insanların hayatına somut bir müdahalede bulunabildiğini görüyoruz. Üstelik bunu bir sanat eseri aracılığıyla yapıyor ve bu eseri kamusal alana açıyor.

Burada “kamusallık” kavramı çok önemli hale geliyor. Evet, sanat bazen müzayede evlerinde büyük rakamlarla gündeme geliyor. Örneğin Osman Hamdi Bey’in eserlerinin yüksek fiyatlara satıldığını görüyoruz ama Olafur örneğinde şunu fark ediyoruz: Bir sanat eserinin değeri ya da “başarısı”, her zaman bu rakamlarla ölçülmek zorunda değil. Bazen bir eser, insan hayatı üzerinde bıraktığı etkiyle anlam kazanıyor.

Bugün 2012’den 2026’ya geldiğimizde hâlâ onun üzerine konuşabiliyorsak, bu uzun vadeli etkisinin bir göstergesi ve muhtemelen bundan yüz yıl sonra da bu proje bir yerlerde konuşulmaya devam edecek.

U.P.: Çok teşekkür ediyorum Ela. Programın sonuna gelirken, ben de şöyle bir kapanış düşünmüştüm: Enerjiye erişimi bir hak ve aynı zamanda bir ekolojik adalet meselesi olarak düşündüğümüzde, sanat ve kültürel üretimin bu alandaki rolü gerçekten çok önemli hale geliyor çünkü mesele artık sadece enerji üretmek değil; aynı zamanda şu soruları sormak: Hangi coğrafyada insanlar nasıl bir yaşam sürdürüyor? Kendilerini nasıl hissediyorlar? Ne tür adaletsizliklere maruz kalıyorlar? Bunları yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Bugün aslında enerjiye erişimden ekolojik adalete uzanan bir hat üzerinde bir söyleşi gerçekleştirmeye çalıştık. Ben çok teşekkür ediyorum sana; vakit ayırdın, katkı sundun. Programın sonuna geldik.