Dünya Mirası Adalar'da Nevin Sungur, öğretmen, yazar, ressam, tiyatro yazarı ve yönetmeni, oyuncu ve köşe yazarı Belcuhi Berberyan ile tiyatro serüvenini, yazarlığını, Adalar'ı, hayvan sevgisini ve yaşam öyküsünü konuşuyor.
Nevin Sungur: Herkese merhabalar. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programı başlıyor, ben Nevin Sungur. Teknik masada Andrei Gritcu bulunuyor. Destekçimiz sevgili Sera Tolgay’a da çok teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Bugün Derya yok maalesef, taşınma telaşında. Epeyce bir koşturması var. Kolay gelsin dileklerimizi iletelim kendisine.
Bugünkü konuğum son derece renkli, hayat becerisi ve enerjisi çok yüksek bir hanımefendi, Belcuhi Berberyan. Hoşgeldiniz efendim.
Belcuhi Berberyan: Hoş bulduk,
N.S.: Nasılsınız?
B.B.: Teşekkür ederim, heyecanlıyım.
N.S.: Bugün sıcaklarda sizi Şişli’den getirdim buraya.
B.B.: Acayip sıcaktı. Evde belli olmuyor ama sokağa çıkınca korkunç bir şey.
N.S.: İlk sıcaklar bugün başladı değil mi? Biraz uzun sürdü.
B.B.: Maalesef öyle. Ada’da tabii fazla hissedilmez.
N.S.: Ada’da da sıcaktı ama tabii betonun içinden gelen başka oluyor.
B.B.: Öğleden sonra poyraz çıkar, hafif rüzgar, deniz.
N.S.: Doğru söylüyorsunuz. Elbette dinleyicilerimiz arasında sizi tanımayan yoktur ama adettendir, ben kısa bir giriş yapıp sizi tanıtacağım. Ondan sonra da sohbetimize başlayalım diyorum.
O kadar çok titriniz var ki nereden başlayacağını bilemiyor insan. Öğretmen, yazar, ressam, tiyatro yazar ve yönetmeni, oyuncu, köşe yazarı diye uzayıp gidiyor ama aslen öğretmen okulu mezunusunuz. İlkokul öğretmenliğinden emekli oldunuz. Altı tane de kitabınız var.
B.B.: Gazetecilik de yaptım.
N.S.: Onu da söyleyeceğim. Kitaplarınızın sürekli yeni basımları oluyor sanırım. İster Ağla İster Gül. Ermenistan'da bir Türkiye'li. Burgazada Sevgilim, Agos'taki Kaplumbağa,Aram Gürgüz, Yeşilçam'ın En Üretken Müzik Yönetmeni, İçimiz Isınsın Biraz. Kitaplarınızla, özellikle de İçimiz Isınsın Biraz kitabınızla ilgili sorularım olacak birazdan. Hakikaten tebrik ediyorum sizi.

Tiyatro dedik, sevgili rahmetli eşiniz Arto Berberyan'la başladığınız bir tiyatro serüveniniz var. Orada tiyatro yazarlığı, yönetmenliği ve kostümcülüğü yaptınız. Sonra da kendinizi bir gün Türk filmlerindeki gibi sahnede buldunuz değil mi? Verdiğiniz bir röportajda okudum. Siz sahne arkasında ezber yapıyorsunuz ama anneniz izin vermiyor sahneye çıkmaya.
BB: Gençlik yıllarımda annem izin vermedi, benim sahneye çıkmamı yasakladı. Kardeşim çıkardı. Ayrıca bu tiyatro yeteneğimizi annemden almışız. Annem gençliğinde birinden bahsederken birdenbire o oluverirdi karşımızda farkına varmadan. Çocukluğunda evlerinin antresinde mahalle tiyatrosu yaparlarmış. Ama bana yasaklamıştı.
N.S.: Neden acaba?
BB: Ben öğretmen olduğum için onu anlıyorum. Böyle her şeyi beceren çok zeki çocukları eğitmek için sen de belli bir kültür düzeyinde olmalısın ya da onları frenlemelisin. Onun elinden ancak frenlemek geliyordu çünkü benimle başa çıkamayacaktı biliyorum. Ben anaokulundan itibaren sahnelerdeydim ama tam sahneye çıkacak yaşa geldiğimde annem yasakladı.
N.S.: Ama sonra bir gün fırsat ayağınıza geldi.
B.B.: Tiyatrocu kocayla evlenince öyle oldu.
N.S.: Adalı Dergisi'nde düzenli olarak yazıyorsunuz. Paros Dergisi, Türk Haber Gazetesi’nde yazılar yazıyorsunuz. Bir taraftan da hem gazeteye, hem de Paros Dergisi’ne bulmaca sayfası hazırlıyorsunuz.
B.B.: Evet, bu galiba birazcık algı meselesi. Mesela benim babam öldüğü ana kadar bulmaca yaptı. İnanılmaz bulmaca meraklısıydı. Ada'da herkes onu tanırdı. Bir köşede oturmuş, elinde bulmacaları, yukarıdan aşağı beş, soldan sağa dört diye diye bulmaca yapardı. Biz de öyle görmüştük, alışmıştık. Ben uyanıklık yapıp babama bulmaca falan hazırlardım. Oradan bir alışkanlık kalıyor. Ama şimdi bayağı bulmaca sayfası hazırlıyorum. Bir bulmaca defterim var, o hep yanımda durur. Televizyon izlerken mesela birdenbire ilginç bir kelime duyarsam “Bu kelimeyi sorayım" diye hemen onu not ederim. Bazen birileri karşıma çıkıp, “Geçen ayki bulmacada soldan sağa üstünün cevabı neydi?” diye soruyor. Çünkü cevaplar bir ay sonra çıkıyor.
N.S.: Bulmacalar hafızayı geliştiriyor değil mi?
B.B.: Evet, Alzheimer'ı engelliyormuş. Artık belli bir yaşa gelince sonumuz ne olacak diye düşünmeye başlıyorsun. Bunamayacağım herhalde yani.
N.S.: Yok, maşallah, maşallah. Gerçekten sizin evinize uğramaz.
B.B.: Gazetecilik de oyun yazmakla başladı. Eşim Arto Berberyan'la evlendikten sonra artık tiyatronun yolları bana açıldı. Ama tabii benim kadersizliğimden 12 Eylül 1980 darbesi oldu, beş yıl sahneler kapalıydı, 1985'ten sonra açıldı. Benim için tiyatroya başlamak için geç bir yaştı. Çok daha genç yaşta başlamalıydım ama “Şükür hiç yoktan iyidir” dedim.
Tiyatroda eşimin sağ koluydum. Bir kere kostümleri ben yapardım. Ayrıca kendisi oyun yazdığı zaman verirdi elime, “Şunlara iki sayfa replik diyalog yaz karşılıklı,” derdi. Yani elim alışıktı benim. Hepsi birbirine bağlı çünkü bunların. Çocukken sonrasında eşim hiç kendisine yakışmayan bir hastalıktan 55 yaşında felç oldu. Onun o felçli döneminde tiyatro araştırmacısı olan kardeşim Boğaz Çalgıcıoğlu ile birlikte onu sahneden mahrum etmedik. O felçli haliyle yeni oyun sahnelettik. Biz yapıyorduk ama o yönetiyor gibiydi. Düşünebiliyor musun, o yaşta Yedikocalı Hürmüz’ü oynadım, Benim canım çıkıyor ama en verimli, ekibin de güzel oturduğu bir dönemde ölüverdi. Bir oyun yarım kaldı. Dans Tiyatrosu tarzında bir oyundu. Bir ara da onlara heveslenmişti. Ama inanılmaz şeyler yapardı. Kenter Tiyatrosu’nu filan kiralardık. Kendisi sağlamken parası da boldu. Bastırırdı parayı, tutardı. Şimdi artık öyle imkanlar yok insanların elinde. Birkaç böyle dans tiyatrosu şeklinde oyun da yapmıştık. Bu da onlardan biriydi. Don Kişot'la bir Ermeni efsanesini Kaç Kişot Don Nazar adıyla birleştirip böyle bir çapraz bağlamıştık. Tabii ben yazmıştım onu da. 19 kişi gibi kalabalık bir ekiple sahneleniyor.
O dönemde derneklerimiz vardı ve onların sahnelerini rahatça kullanabiliyorduk. Kendisi meslek olarak iç mimar olduğu için kendi marangozlarını, kendi adamlarını. dekorasyonda kullandığı insanları oyunlarında da kullanırdı. Sahneyi büyütmüş, yandan çıkıntılar falan yapmıştı. Dolayısıyla o oyun orada sahnelenebilecekti. Oyunun daha birinci perde yerleşmemiş, rejisi yapılmamışken gidiverdi. Tabii ekip ortada kaldı ve ne yapacağız dediler. Ben her şeyi o kadar iyi biliyorum ki ben yazmışım zaten, seslendirmeleri bile ben yapmışım. Sesimi değiştirerek kadın sesi, erkek sesi, çocuk sesi, hayvan sesi yani muhtelif sesleri bana konuştururdu. Bu arada çocuk masalları seslendirmişliğim de vardır. Dolayısıyla ekip ortada böyle kalıverince dedim ki, "Siz devam edin, ben geleceğim.” Ekibi ortada bırakamazsın, acayip masraflar da yapılmış falan. Ay ben sazı elime aldım gidiyorum.

N.S.: Ben şimdi müdahale edeceğim. O dönemden sonra adınız Berberyan Kumpanyası oldu değil mi?
B.B.: Ben koydum o adı. Bir de ne oldu biliyor musunuz? İnsanlar kadın olduğun için yönetmen olmamı kabul edemediler. Dernek, “Bu ekibin başına kim geçecek?” diye yönetim kurulu toplantısı yaptı ve beni en çok kışkırtan oydu; ben geçeceğim dedim. O kadar şaşırdılar ki… Ben kafama koydum ve sonra ekibi devraldım. Bir iki oyun yönettim ama işte tekrar oyunlar falan diyip duruyorlardı.
N.S.: Epeyce eleştirdiler sizi o zaman.
B.B.: Haksız eleştiriler. En sonunda dedim ki, "Ben oyun yazarım o zaman.” Çünkü yazabileceğimi biliyordum. Kınalı Ah Kınalı'yı yazdım. Sonra Vah Kınalı'yı yazdım. İnsanlar bir türlü bu isimleri de beceremediler. Ben isim koyma özürlüyüm galiba. İki oyun da çok büyük sensasyon yarattı. Yani inanılmaz. Mesela 85 kere oynadı. 100 yıllık bu amatör tiyatroda rekordur bu. Hiçbir oyun asla 85 kere oynayamaz.
NS: Sonra sıkılıp bıraktınız galiba.
B.B.: Evet, ekip de sıkıldı. “Başka bir şey yapalım artık,” dediler. Sonra Grand Majestic Gazinosu diye böyle gazinolu bir oyun yaptık. Şarkıcılar, dansçılar çıktı. O da 20 küsur kere oynadı. Yazma meselesi öyle başladı.
N.S.: Tekrar yazmaya döneceğiz de, burada hemen şunu konuşalım istiyorum. Bu Berberyan Kumpanyası ile en son sahnelenen oyun Ha Kurtuluş Ha Kınalı oldu.
B.B.: Bu oyun hala oynanıyor. Bugün de oyunları var Bakırköy Berberyan Sahnesi’nde. Kardeşim yönetiyor. Ekipteki iyi elemanlardan biri olan ve bir şekilde artık aile gibi olduğumuz Serda Aslan’la birlikte oturup bir oyun yazdılar. Ekip de fikir vererek yardım etti. Ama şöyle bir şey oldu orada da: Aradan 20 yıl geçmişti ve Kınalılar o kadar büyük sansasyon yaratmıştı ki. Vakıflarımız yeniden kıpırdanıp, “Hadi biz artık bir oyun yapalım” moduna girdiklerinde ne yapılacak? En çok sansasyon yaratan oyun Kınalı oyunu. Hemen bana geldiler, dediler ki, "Bir Kınalı daha yazsana”. Ben her yerde bunu söylüyorum, öyle düğmeye basınca, “Attırıversene bir Kınalı oyunu” gibi oyun mu yazılır?
Ayrıca da ben bu 20 yıl içinde ülkemizin genel durumundan kaynaklanan ve cemaatin de aynı minvalde etkilenmesinden son derece rahatsızım. Bütün kültürel etkinlikleri, sanatsal etkinlikleri sindirme politikası söz konusu. Dernek kalmadı. Bakırköy'de Dadyan Okulu'nun bir derneği var, oraya gidiyorlar. Burada artık burnumuzun dibinde bir dolu dernek sahnemiz vardı bizim, onlar hepsi yok oldu. Onlar hepsi ranta yenildiler. Ne oldu? Vakıf malları iade edilince orada hemen gökdelenler, alışveriş merkezleri falan yapılmaya başlandı. Çünkü tiyatro vakıflara para getiren bir şey değil. Ama kültürü yok ettiler. Ben de elimi eteğimi çektim bir şekilde, evet küstüm, cemaate küstüm.
İnsanlar zannettiler ki ben ekibe küskünüm. Oysa onlar benim akrabam gibiler artık. Birlikte yaşlandık. Çocukken tanıdığım kocaman kadın olmuş, adam olmuş insanlar var. Dolayısıyla “Ben yapmayacağım” dedim. Önceleri çok bel bağladılar bana ama elim gitmedi. Bir türlü de onlara anlatamadım. Biraz da kırıldılar, kardeşim bile bana kırıldı mesela. “Bu kadar elini çekmemeliydin, çektin” dedi. Provalarına bile gitmedim.
N.S.: Ama şimdi oyunu gördünüz. Beğendiniz mi?
B.B.: Oyunu gördüm, galaya gittim. Tamam, derli toplu bir şey, aksamadan da bitti. Başı, ortası, sonu var. Benim için önemli olan o.
N.S.: Peki bu oyunlar cemaat için mi yoksa genel cemaat dışından da gelen oluyor mu?
B.B.: Tabii ki cemaat dışı için de yapılıyor. Benim gençlik yıllarımda Ermenice oyunlar yapılırdı. Ama biz cemaat olarak dilden de uzaklaşmaya başladık. Ermenice bilen çok az kişi kaldı. Mesela benim dönemimde ilkokuldan itibaren bütün dersler Ermenice idi. Şimdi bütün dersler Türkçe. Ermenice dil dersi gibi, İngilizce dersi gibi. Dolayısıyla kimse doğru dürüst Ermenice bilmiyor ve Ermenice oyuna da gelmiyorlar.
Ben Kınalılar'da, iki oyunda da hile yaptım. Oyun bir evin bahçesinde geçiyor. Bir Süryani komşu koydum karşıya. Adalarda en çok gördüğüm şeylerden biriydi. Mecburen aralarında Ermenice konuşuyorlar ama komşuya da Türkçe açıklama yapıyorlar. Böylece seyirci de anlamış oluyor. Altyazı geçirir gibi kendimce öyle bir hile yaptım. Ama ne oldu? İki tane sempatik aile kavramı oluştu. Onlar şimdi bu oyunla o aileleri sürdürdüler. İşte çocuklar büyümüş, evlenmiş, torunları olmuş filan. Bu şekilde yine o iki aile olarak devam ediyor. Birinci perde kışlık evdeki Kurtuluş’ta geçiyor ve bir yılbaşı kutlaması oluyor: Ha Kınalı ha Kurtuluş. Çünkü ikisi de aynı halt biliyorsunuz. Dolayısıyla ikinci perdede de Kınalı’ya gidiyorlar.
Şöyle bir şey var bu oyunlarda; çok mesaj içerikli. İzleyicinin umduğu kahkaha tufanı yok. Ama çok ciddi mesajlar var. “Bilinmesi gereken şeyler bunlar, işinize gelirse” şeklinde bir oyun çıktı ortaya.
N.S.: Bu mesajlara dair paylaşabileceğiniz bir şey olabilir mi?
B.B.: Mesela hastanenin, vakıfların genel durumu. Adalar’daki belediyenin aksattığı şeyler, dışarıdan gelen insanların düzensizliği yani bir sürü şey. Onlar hayatı içine alarak mesaj şeklinde bir oyun çıkardılar ortaya. Şimdilik iyi gidiyor. Tamam zaten onlar da Kınalılar oyunu gibi bir beklenti içine girmemişlerdi. Ekip yeniden oyun yapmak istedi, pek güzel ama şöyle bir şey de var; bana dediler ki, "Biz sana onları çektirmezdik”. Ben kendimi biliyorum, dayanamazdım ki... Ben bifiil marangozun başında duran; boyayı, fırçayı alıp boyayı süren yani her şeyin içinde olan bir insandım. Ben nasıl onlar boyasınlar, yapsınlar diyebilirdim ki... Cemil Candaş'ta oynadılar. Dünyanın paralarını verdiler.
N.S.: Ama sonuç güzel oldu.
B.B.: Sonuç güzel oldu ama benim küskünlüğüm bunlara değmez çünkü biz amatörüz, biz para kazanmıyoruz. Biz de para alıyor olsak helal edeceğim. Masrafımı yaparım, paramı da alırım ama amatörlük para almadan, gönlünü koymak demektir. Profesyonel tiyatrocular ne yaparlarsa yapsınlar, kaç paralık iş koymak istiyorlarsa ortaya koysunlar. Bizim işimiz öyle değil; biz yüreğimizi koyuyoruz, icabında cenazemizi bırakıp gidiyoruz. Fedakarlıkla bu işi yapıyoruz. Yıllarca yapa geldik ve on para almadan ve de cepten harcayarak...
N.S.: Daha önce verdiğiniz röportajlarda, “İyi ki ruhum böyle, iyi ki amatör bir ruhum var” diyorsunuz. Kitaplarınızı da bu ruhla yazdınız değil mi?
B.B.: Evet, aynen öyle. Kitaplarımı da o ruhla yazdım. Dolayısıyla mesela Burgazada beş baskı yaptı. Kitaplarımı okuyan insanlar, “Ben kitap okumazdım ama senin kitabını okuyabiliyorum,” diyorlar. Çünkü gördüğünüz gibi çenem bol. Bunu kaleme dökünce karşılıklı sohbet gibi oluyor. “Sanki yanımdasın da sesini duyuyorum gibi,” diyorlar bana.
N.S.: Evet, çok sıcak kaleminiz gerçekten.
B.B.: Hoşuma gidiyor çünkü inanın bana, iyi ki ruhum amatör yoksa çok hayal kırıklığına uğrardım yazarlıktan. O da para getirmeyen bir şey. Zaten ülkemizde normal standartlarda telif hakkı %10 ama bazı yayınevleri anlaşmaya bağlı %8,5 verirler. Senin kitabın 200 lira ise 20 lirasını sana verseler ne olacak, vermeseler ne olacak. Böyle oluyor yani.

N.S.: İçimiz Isınsın Biraz adlı kitabınızınüçüncü baskısı çıktı.
B.B.: İlk göz ağrım o benim.
N.S.: Çok güzel hikayeler var içinde gerçekten.
B.B.: Bakın, onu yazmaya nasıl başladım biliyor musunuz? Ben gördüğün gibi çok konuşuyorum, gördüğüm şeyleri kapıyor hemen beynim ve bunu anlatıyorum. Adalardan hikayeler de var çünkü çocukluğum orada geçmiş. “Biliyor musun bir gün ne oldu? Bak ben küçüktüm şöyle oldu böyle oldu,” diye eşime anlatırdım bunları. O da bana durmadan "Kızım yaz bunları,” derdi. Ben anlatırdım ama yapı olarak biraz tembelim, üşenirdim. Eşim öldükten sonra, “Bir dakika, ben bu anlattıklarımı yazı vereyim bari” dedim. Bu kitap öyle çıktı.
N.S.: ...veşimdi üçüncü baskısını özellikle istediniz.
B.B.: Özellikle yeniden basın istedim çünkü ülkemizde genel bir hayvan sevgisizliği söz konusu ve bu kitap da hayvanlarla ilgili. İstiyorum ki okullara verilsin bunlar, çocuklar okusun. Çocuklarımız artık kitap okumuyorlar ama en azından bunu okusunlar. Beni çağırsınlar, bana soru sorsunlar. Kitaptaki benim hayvan ilişkilerimin hepsi gerçek. Yaşadıklarımı anlatayım onlara istiyorum. Mutlak sevginin nasıl bir şey olduğunu öğrensin çocuklarımız istiyorum. Onun için yeniden bastırdım bu kitabı.
N.S.: Çok güzel hikayeler var içinde gerçekten. Kediyi kurtardığınız hikaye mesela. Sizinle ilgili de şöyle deniyor; “Adadaki kedi köpekten tutun karıncalarla, farelerle ve hatta pavuryalarla çeşitli yaşanmışlıkları olan ablamızın hayvan öykülerini derlediği kitabı”. “İnsanların hayvanlarla olan ilişkisini anlatmak istiyorum çocuklara,”diyorsunuz.
B.B.: Çünkü koşulsuz sevgiyi hayvanlardan öğrenebiliriz. Yalnız hayvanlar koşulsuz severler, insan koşulsuz sevmez. Ben çok belgesel izlerim. Her canlı birbirini yiyor. Bana diyor ki vejetaryen misiniz? Hayır, değilim ama o başka. Yani her canlı yemek için başka bir canlıyı öldürüyor ama insan yemekten başka şeyler için de öldürüyor. Sevgi için, zevk için, para için, kıskançlık için, her şey için öldürüyor. Dolayısıyla kötü olan insandır. Bir aslan aç değilse eğer, sen koyun sürüsünün içine sok öyle oturur ama aç ise yer, bir tane yer, doyunca yemez. İnsan öyle değil ki… Gözü aç, doymuyor insan.
O yüzden bu kitabın özellikle okullarda okutulmasını istiyorum. Hiçbir beklentim yok, kazancım yok. Zaten ilk çıktığında da, "Bana vereceğiniz parayı barınaklara bağışlayın,” demiştim. Yine öyle bir amacım var. Taksim'deki Esayan Lisesi benim mezun olduğum lise ve kitaptan 50 tane aldı. Bekliyorum beni çağırsınlar diye.
N.S.: Yeni bir kitap projesi var mı?
B.B.: Yeni bir kitap projesi var. Yarım bir kitabım var. 90 sayfa falan yazdım. Aslında hazır bir kitabım da var dergide daha önce yayınlanmış. Ölmüş gitmiş insanlarla ilgili mesela. Adaların Ümit Oğuzoğlu, Yorguli gibi önemli tipleriyle ilgili yazılar yazmıştım. Onları derleyip bir kitap haline getirdik. Adı da inşallah Anlar, Anı Olurlar olacak ama daha çıkamıyor çünkü buna konsantre oldular şimdi. Bir de öğrencilerimi yazıyorum.
N.S.: Ne güzel. Aslında tarih yazıyorsunuz siz.
B.B.: Bana diyorlar ki bazen “Hayatını yazsana”. Ya hayatım zaten benim kitaplarım içinde. Siz benim kitaplarımı okuyun, hayatımı da öğrenirsiniz.
N.S.: Adaları da öğrenirsiniz.
B.B.: Adaları da öğrenirsiniz. O çocuklar gerçekten o kitabı okumalılar. Ada ile ilgili bir şey yapacak olanlar Burgazada Sevgilim kitabını okumalılar. Yeminle söylüyorum, ben para kazanmıyorum.
N.S.: Ondan eminiz. Amatör ruhla yapıyorsunuz, ondan hiçbir şüphemiz yok.
B.B.: Yani sakın zannetmesinler ki "Aman kitap satsın para kazanayım,” diye söylüyorum.

N.S.: Sizi tanıyanlar zaten böyle olmadığınızı biliyorlar, hiç merak etmeyin. Çok hızlı geçiyor sizinle zaman. En son Derya ile 2018 yılında yapmışsınız programı.
B.B.: O zaman konu neymiş?
N.S.: Atları konuşmuşsunuz yine. İçimiz Isınsın adlıkitabınızı konuşmuşsunuz. Yine dolu dolu bir program olmuş. Aslında o zaman da, “Çağırsanız ben yine gelirim” demişsiniz. Sizi tekrar davet etmemiz biraz zaman almış.
B.B.: Benim konum bitmez gerçekten. Bazen yazı yazan insanlar fazla konuşkan olmazlar ama ben hem konuşuyorum hem yazıyorum.
N.S.: Çok teşekkürler. Ayağınıza sağlık.
B.B.: Ben teşekkür ederim.
N.S.: Adalara da bekleriz sizi ayrıca.
B.B.: İnşallah gelirim. Böyle bir vesileyle olur da çağırırsanız gelirim. Adalar Müzesi'nde ‘Adalar’da Tiyatro’ konulu bir etkinlik yaptık geçen yaz mesela. İlginçti, güzeldi.
N.S.: Tamam, yine bekleriz. Çok teşekkürler. Bugün güzel sanatları, tiyatroyu, hayvanları konuştuk. Bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz. Yeniden buluşmak üzere. Adalar hepimizin!


