Son İstanbul Adalar’a Dokunmayın!

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, araştırmacı Turgut Kartal ile Adalar'a getirilmesi planlanan lüks otomobil konvoyu girişimi üzerinden kamusal alanların metalaştırılmasını, motorlu araçsız yaşam kültürünü, sürdürülebilir turizmi ve Adalar'ın geleceğine yönelik tehditleri değerlendiriyor.

""
Son İstanbul Adalar’a Dokunmayın!
 

Son İstanbul Adalar’a Dokunmayın!

podcast servisi: iTunes / RSS

Derya Tolgay: Herkese merhaba, Dünya Mirası Adalar programcılarından Derya Tolgay ben. 

Nevin Sungur: Merhaba, ben Nevin Sungur. 

Turgut Kartal: Merhaba, ben Turgut Kartal. 

D.T.: Merhaba, hoşgeldin Turgut. 

T..K: Hoşbulduk. 

D.T.: Teknik masada da Andrei Gritscu bizimle ve destekçimize çok teşekkür ediyoruz.  

Şimdi hayli absürt, şaşırtıcı bir haberle başlıyoruz çünkü bizi epeydir meşgul ediyor. Yaşam mucizesi olarak hayranlıkla bakılan, motorlu araçsız ve yaya statüsündeki Türkiye’nin tek ilçesi Adalar’ın yüzyıllardır değişmeyen daracık yollarına şimdi bir araba konvoyu sokulmak isteniyor. Şöyle ki Haziran ayında düzenlenmesi planlanan bir özel etkinlik kapsamında güçlü motor sesi, yüksek hızı, gösterişli imajı ve özellikle de kırmızı rengiyle bir çoğunuzun markasını tahmin edeceği bu lüks otomobil grubunun araçlarının çıkarma gemileriyle Adalar’a getirmek istendiğini ve organizasyon için de kamu kurumlarına başvurular yapıldığını öğrendik.

Adalar’ın motorlu araçsızlığı 1930'larda Mustafa Kemal Atatürk'ün üzerinde hassasiyetle durduğu Adalar’ı yayalaştırma vizyonuyla şekillendi. Yıllar içinde de buralar arabasız yaşam kültürüyle dünyaca tanınan bir yer haline geldi. İşte bu kimliğiyle bilinen Adalar’a böyle bir otomobil konvoyunun gelmesi ciddi bir tartışma yarattığı için bugün bu konuyu ele almaya karar verdik. Konuğumuz Turgut Kartal ile kapsamlı bir şekilde bu konuyu konuşacağız.

Kendisini takdim etmeden önce kısa bir çerçeve çizelim istiyorum: Dünyanın giderek büyük bir ticarethaneye dönüştüğü zamanlardan geçiyoruz. Üniversitelerde birer birer felsefe, sosyal bilim bölümleri kapanıyor. Kurumlar kamusal fayda yerine piyasa mantığıyla yönetiliyor. Kentlerde her mekan artık bir yaşam alanı gibi değil de arsa, imar değeri vb. yüksek bir yer gibi bakılıyor. Bir hastane ya da üniversite bir gecede kapatılıyor, taşınıyor ve bulundukları alanlar otel ya da rezidanslara dönüşüyor. Adalarda da kamusal alan işgali ve metalaştırılması gibi örnekleri yaşıyoruz.

Biliyorsunuz uzun süredir Büyükada Rum Yetimhanesi üzerine programlar yapıyoruz, durumu takip ediyoruz. Geçen sene yazar Gündüz Vassaf, Europa Nostra üyesi İlhan Nebioğlu ve Dünya Mirası Adalar olarak biz Papa Leon'un Türkiye ziyareti vesilesiyle tarihi büyük ada Rum yetimhanesinin korunması için uluslararası destek çağrısında bulunmuş, Papa'ya açık bir mektup yazılmıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde Patrik Bartholomeos Adalar Müzesi'nde Büyükada Rum Yetimhanesi sergisi açılışında yaptığı konuşmada yapının dinlerarası diyalog ve ekoloji alanında uluslararası bir merkeze dönüştürülmesi için yürütülen girişimlerin sonuçsuz kaldığını ve binanın otel olarak yapılacağını açıkladı. Bu başlı başına ayrı bir program konusu, bunu daha sonra konuşacağız.

Adalar’ın kaynağı çok kısıtlı; ekolojik anlamda da. Bu yüzden yılmak yok, defalarca yaptığımız gibi program yapmaya devam edeceğiz değil mi Nevin?

N.S.: Elbette. Sonuçta bu ülkede her adımımız için bir mücadele sürdürmek zorundayız. Mücadele etmeden bir şeyler elde edilemiyor ne yazık ki. Bu yüzden de konuyu takip etmeye devam edeceğiz 

D.T.: Şimdi istersen konuğumuzu tanıtmaya başlayalım, ne dersin? 

N.S.: Bu senin bahsettiğin etkinlikle ilgili bir şeyler söylemek istiyorum: Bir grup zengin insanın gelip burada bir şov yapma meselesi çok can sıkıcı gerçekten. Kitabın ortasından girme lafı son zamanlarda çok kullanılılır oldu, ben de öyle yapayım. Bu etkinliğin Işıklar Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve sanırım sahibi de olan Uğur Işık ve arkadaşlarının düzenlemek istediği bir organizasyon olduğunu duyduk. Bu arada ismini zikrettiğimiz için kendisine söz hakkı doğuyor. Tabii ki bizim programımız herkese olduğu gibi ona da açık, katılımını rica ediyoruz. Ne oluyor ne bitiyor, bütün bunlar bir söylentiden mi ibaret bize bir anlatsın. 



Böyle bir konvoyla buraya çıkarma yapmak istediklerini ve bu çekimlerle de Adalar’ın dünya çapında reklamını yapmak istediklerini söylüyorlar. Adaların böyle bir reklama ihtiyacı var mı? Adalılar ne düşünüyor? Burada yaşayan insanların fikrini sordular mı? Biz kendisiyle tanışmak isteriz. Buradan davetimiz olsun Uğur Bey'e lütfen. 

D.T.: Evet, davet etmiş oluyoruz kendisini.    

N.S.: Sen demin çok güzel bir giriş yaptın. Bugün konuğumuz Turgut Kartal. Merhaba Turgut, hoşgeldin yayınımıza. 

T.K.: Hoşbulduk. 

N.S.: Hem kent, hem toplumsal araştırmacı diye geçiyor ismin. Sen nasıl tanımlamak istersin kendini? Şu anda Belçika'dasın değil mi? 

T.K.: Evet. 

N.S.: Kentsel hareketlilik, kültürel miras, katılımcı yönetim ve kent kuramı konularıyla ilgilenen bir araştırmacısın. Daha önce Boğaziçi'nde okudun. Şimdi de Brüksel Özgür Üniversitesi'nde kent çalışmaları alanında yüksek lisans yapıyorsun. 

D.T.: ...ve Adalı. 

N.S.: Evet, bu çok önemli. Şimdi buradan başlayalım o zaman. Senin özel ilgi alanın, çalışma alanın olan bu konunun neresinden başlamak istersin? 

T.K.: Aslında kentsel hareketlilik başta olmak üzere, kentçi ulaşım başta olmak üzere belli konularla ilgileniyorum ama kentlere birbiriyle etkileşim halinde olan büyük bir sistemler bütünü gibi bakmak lazım. O yüzden aslında kent içi ulaşım dediğimizde, katılım dediğimizde, kültürel miras dediğimizde bunlar aslında hep birbiriyle etkileşen süreçler ve daha büyük bir çerçevede bir yere oturuyor. Bu nedenle ilgimi sınırlı tutmuyorum. 

Adalar hayatımın büyük bir kısmını geçirdiğim ve üzerimde çok etkisi olan bir mekan olduğu için orada gelişen durumlarla da yakından ilgiliyim. Derya'nın yaptığı girişte bugün karşı karşıya olduğumuz durumun çok önemli bir yere oturduğunu düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz kapitalizmin aşamasını neoliberalizm olarak nitelendiriyoruz. Bu sistemde artık devletlerin, kamu kurumlarının dengeleyici, kısıtlayıcı bir unsur değil de sermayenin yolunu açan bir kolaylaştırıcı konuma; kamu kurumlarının kamu yararını bir kenara koyup bir avuç ultra zenginin çıkarlarını önceleyecek bir yere geldiğini görüyoruz. Bunun mekansal izdüşümü de halka ait alanların, kamusal alanların sermayeye bir şekilde kiralanarak ya soylulaştırılması ya da kentten ve halktan koparılması.

Bunun küçüklü büyüklü örnekleri var: Yerel yönetimlerin kaldırımları, yayaların yürümesine değil de lokantaların masa koymasına ayırması; valelerin araç park etmeye göz yumması; futbol da bildiğimiz gibi büyük bir sektör, orada paranın dönmesini sağlayan futbol maçları için yollar kapatılırken yani kent felç edilebilirken, bir protesto yapılmak istendiğinde çok sert müdahalelerle cevap verilmesi, o yolun ne pahasına olursa olsun açık tutulmaya çalışılması ya da özelleştirmelerle bir zamanlar kamusal niteliği olan Salıpazarı Rıhtımı, Taşkızak Tersanesi, Söğütlüçeşme deprem toplanma alanları gibi alanların çok büyük sermaye grupları tarafından Galataport AVM, Tersane İstanbul AVM, Terminal Kadıköy AVM vb. gibi kâr odaklı mekanlara dönüştürülmesi bu sürecin Türkiye'deki mekansal yansımaları aslında.

Adalar’da yaşanan bir sürü süreç, özellikle bu son duyumlarını aldığımız lüks otomobillerle Adalar’ı bir vitrin olarak kullanma amacının da bunun bir başka örneği olduğunu söyleyebiliriz.  

D.T.: Burada küçük bir not da ekleyelim. Adalar Belediyesi ile yapılan görüşmede henüz kendilerine bir izin için gelinmediğini ama gelindiği takdirde de böyle bir şeye izin verilmeyeceğini söylediler. Umarım diğer kurumlar da benzer şekilde davranır. Hangi kurumlar onlar? İlçe Tarım mesela. Çok ilginç bu kurum, neden yetkili onu hiç anlayamıyorum. Atların gitmesinde de, azmanbüslerin gelmesinde de İlçe Tarım Müdürlüğü ilgili kurumdu. Nedir buradaki sihirli şey gerçekten de bilen biri bizi bilgilendirirse seviniriz. Onun dışında Kaymakamlık, Emniyet bir açıklama yapar ise çok iyi olur. 

T.K.: Aslında bu bahsettiğimiz kurumlar arasında kimlerin yetkili olduğu tartışması da neoliberalizminin bugün vardığı aşamanın çok önemli bir göstergesi daha. Çünkü hepimizin aslında bildiği gibi, yerel yönetimler halkla birebir temas içinde olan, halkın ilk temas ettiği devlet kurumudur; halkın en çok yönetime katılabileceği devlet kurumlarıdır.

Son birkaç 10 yıldır diyelim yerel yönetimlerin merkezi yönetimler karşısında yetkisinin azaltılmasını da bir trend olarak görüyoruz: Ya bütçeleri kısılıyor ya da birçok konuda sermayeye muhtaç edilerek işbirliği yapar hale getiriliyor ve genel olarak çok daha merkezi yetki bir sistemi geçiliyor. Aslında yerel yönetim bu tarz bir etkinliğe sıcak bakmıyor olabilir ama bu konuda en son söz sahip olan kurumların merkezi yönetime ait kurumlar olmasının bir sebebini de buna bağlayabiliriz aslında. 

N.S.: Olan bitenlerle ilgili elimizde çok fazla örnek var ama tanımı biraz daha oturtmak adına sormak istiyorum: Bir alan ne zaman yaşam alanı olmaktan çıkıp tüketim nesnesine dönüşmeye başlıyor? 

T.K.: Herhangi bir şekilde monetize edilecek bir parasal materyal karşılık düşünülecek şekilde sayısallaştırılmaya çalışıldığında onun aslında ticari değerinin veya temsil değerinin kullanım değerinden daha çok öne çıktığı bir durumda aslında bu metalaştırmanın en teorik noktadan özeti diyebiliriz.

Sembolik sistemin sezgisel bir modeli

Fransız filozof Jean Baudrillard'ın 'Sign Value Theory' adını verdiği bir temsil değeri teorisi vardır. Şunu demek istiyor: “Bir mal artık sadece işlevi, kullanım değeri için değil; temsil ettiği anlam için de değerli olabiliyor.” Mesela Adalar’a bir takım pahalı oyuncaklar getirilip orası bir vitrin gibi kullanıldığında aslında lüks arabaların temsil değeri yaya alanının ve Adalar’ın kullanım değerinin üstünde tutulmuş oluyor. Yaya alanlarının sakin, yaşanabilir, herkese açık olması gibi çok büyük bir kullanım değeri var yani çok fazla insana, bir sürü insana hizmet eden herkesin faydalanabileceği bir kullanım değeri var. Ama bir takım statü sembollerinin, burada lüks arabaların temsil değeri bundan daha değerli, daha parasal karşılığı olan bir şey gibi görülüyor. Böyle açıklayabiliriz aslında. 

N.S.: Diyelim ki bu insanlar geldi böyle bir şov yaptılar. Peki bu nasıl bir erozyonun başlangıcı olabilir size göre? 

T.K.: Öncelikle bizim kent çalışmalarında soylulaştırma, İngilizcesi gentrification olan bir tabir var. Aslında bunun pratikteki karşılığı Adalar’ın karakterinin sadece ultra zengin bir azınlığa hizmet edecek şekilde değişmesine sebep olabilir.

Adalar’da çok ciddi bir şekilde kıyıların halka kapatılması sorunu var. Para verilerek girilebilmesi, aslında o hizmeti karşılayabilecek insanların sadece ulaşabileceği bir yere dönüştürülmesi gibi bir tehdit zaten var. Yine Büyükada'daki Rum Yetimhanesi'nin otele dönüştürülmesi de hepimizin karşılayamayacağı, hepimizin ulaşamayacağı bir hizmet ve lüksün orada artık başlaması var. Ne Ada sakinlerinin, ne de yılda bir kez zar zor parasını denkleştirip Adaları görmeye gelen 16 milyon İstanbul halkının masraflarını karşılayamayacağı ya da masraflarını karşılayabilse bile dışlanmış hissedebileceği, kendine ait hissetmeyebileceği bir yere dönüşebilir.  

D.T.: Ben burada bir müdahelede bulunayım. Nevin, demin diyelim ki oldu falan dedin ya, şimdi Adalılar olarak buna zaten çok bir sert çıkış var. Paranın her yere girebileceğini sanan zihniyeti kamusal hafızaya karşı açılmış adeta ısrarcı bir prestij savaşı gibi görüyoruz. Çünkü bu kişilerle görüşüldü ve anlatılmaya çalışıldı. Adalar’a bir aracın girmemesi gerektiğine dairdi.

Burada bir mücadele var. Belki de bize dünyadaki mücadeleden, mücadele ile kazanılan kamusal alanlardan bahsedebilirsin. Mesela Jeff Bezos ve Venedik örneği ya da bugün tekrardan açılan Bilgi Üniversitesi, birçok yerde tekrar kazanılan kamusal alanlar gibi. O kadar da yelkenleri suya indirmeyelim. Bunun için mücadele ve sanırım sayı çokluğu gerekiyor. Ne dersin? 

T.K.: Aslında Venedik örneği çok iyi oldu çünkü çok yakın zamandan bir örnek ve aslında küresel ölçekte hepimizin gözünün önünde olmuş bir örnek.

Bildiğimiz gibi 2025'te dünyanın en büyük oligarklarından, dünyanın en zengin insanlarından biri Jeff Bezos, bir düğün yapmak için Venedik'i, bu meşhur hepimizin bildiği İtalya'nın en önde gelen kentlerinden biri olan Venedik'i, adeta bütün şehri kiralıyor. Şehrin önemli kamusal miras alanlarını halka kapatıp, şehrin kanallarında kendisi ve konukları için geçit törenleri, görkemli aktiviteler düzenlemek istiyor. Hatta yanılmıyorsam şehirde bütün ulaşım, kanallar üzerindeki taksi teknelerle sağlanıyor. Jeff Bezos bütün bu tekneleri konukları için kiralıyor.Yani aslında şehri felç ediyor şehrin sakinleri için. Kentin sermaye tarafından sömürülmesine, yaşam alanlarının ticari bir mala indirgenmesine, Venedik'e sahne dekoru muamelesi yapılmasına karşı olan halk da buna karşı ayaklanıyor.

Aslında Jeff Bezos'un amacı en önemli kamusal miras alanlarını kendisi için, sadece kendi keyfi için kullanmakken, halk da Jeff Bezos'tan geri alıyor bunları. Jeff Bezos'un düğün fotoğraflarını çektirmek istediği ünlü Rialto Köprüsü'nü işgal ediyorlar. Eğer Jeff Bezos geri adım atmazsa kanalları şişme oyuncaklarla doldurarak düğünü engelleyeceklerini söylüyorlar. Düğün eninde sonunda yapılıyor olabilir ama Bezos düğünü şehir merkezindeki bir mekandan daha kuytu, daha fazla polis yığması mümkün ve halkın ulaşması zor bir yere taşımak ve çok sıkı güvenlik kontrolleri eşliğinde yapmak zorunda kalıyor.

Aslında geri adım attırılabiliyor gerçekten. Bunların önünde hiçbir engel de yok değil. Sadece organize olmak, örgütlenmek, bütün katılımcı mekanizmalar kapalı olsa bile doğrudan aksiyon alarak sesini duyurmakla engellenebiliyor.  

Bu arada halka ve aktivizme gelen çeşitli eleştirileri de burada ben ele almak istiyorum.Örneğin Venedik Belediye Başkanı, halkı şehrin kalkınmasını ve şehre kaliteli turistlerin gelmesini engellemekle suçluyor. Benim gördüğüm kadarıyla Adalar’a yapılacak bu lüks tüketim ürünü çıkartmasını da bir sürü insan yine benzer şekillerde savunmaya çalışıyor. Bunun Adalar’ın reklamı olacağını, tanıtımına katkıda bulunacağını, kaliteli turist çekeceğini, böylece ekonomik olarak kalkındıracağını söylüyor. Ben bu konuya da değinmek isterim.

Kişisel görüşüm zaten kullanılan dilden bile şehrin pazarlanması gereken bir metaye indirgenmek istendiği ve bir sürü insanın da bunu hiç fark etmeden kabul ettiği anlaşılıyor. Adaları pazarlamak dediğinde ben bir durup düşünüyorum. Bu bir ürün mü, bir ürünü mü pazarlıyoruz? Bunun yanında zaten daha çok parası olan turisti kaliteli olarak nitelendirmek, toplumu kaliteli insanlar ve kalitesiz olarak ayırmak bence ahlaken de çok yanlış bir şey. Bu basbayağı elitizm. Bir insanın bunu söylerken bu kadar rahat olmaması gerekiyor bence. 



Bunun dışında, ekonomide, 'Trickle Down Economics' (Damlama Ekonomisi) diye bir konsept vardır. Bence bunun getirdiği bir takım yanılgılar var ve aslında benzer yanılgılar bu durumda da paylaşılıyor.

Damlama Ekonomisi, sermayeye sağlanan vergi indirimleri, mali teşvikler, özelleştirme gibi bir takım imtiyazların yatırım ve istihdam yaratma yoluyla halka da, bölge sakinlerine de refah getireceğini öne sürüyor. Ama gerçekte bütün refah ve kar, lüks markalar, etkinlik organizatörleri, mülk sahiplerinin elinde oluyor. Orada yaşayan insanlar ve kent sakinleri ise sadece olumsuz etkilerini tecrübe ediyor.

Bu durumda Adalılar ve İstanbul halkı tarafından gürültü, insan akını, çevre kirliliği gibi durumlar tecrübe edilecek. Yani aslında biz Adalılar olarak ve toplum olarak böyle etkinliklerin faydasını değil, zararını göreceğiz. Orada yaratılan refah, yaratılan kazanç, oradaki kar Adalar'da kalmayacak. Bir takım sermaye odakları tarafından Adalar’ın dışına çıkacak ya da yeniden yatırılacak.

Bunun yanında bir de kendi tezim üzerine çalışırken karşıma çıkan İnsani Gelişme Vakfı'nın 2021 yılında yaptığı bir araştırmadan bahsetmek istiyorum. Aslında oldukça yeni bir zamanda yapılan bu araştırma, İnsani Gelişmişlik Endeksi dediğimiz bir şeyi ilçe bazında, İstanbul'un ilçelerinde bir sürü faktörü bir araya getirerek hesaplanan bir hayat kalitesi endeksi diyebiliriz. Yönetişim, eğitim, sosyal yaşam, çevre, ulaşım, toplumsal cinsiyet gibi faktörler incelenerek hesaplanıyor. Alt endekslerinden biri de ekonomik durum endeksi. Gelir durumu, işsizlik oranları, işletmelerin iş hacmi, satış miktarı, aslında bir sürü ekonomik faktörü bir araya getiriyor. 922 adet ilçe arasında ekonomik durum endeksinde Adalar ilçesi 16. sırada. Sizce Adalar kalkınmaya ihtiyacı olan bir yer mi?  

D.T.: Bu veriler çok kıymetli. Bir de şu var; yarından itibaren dokuz günlük bir bayram tatili başlıyor ve ücretsiz taşıma var. Biraz önce lüksten bahsettik. Bir tarafta da kebapçılar ve sadece günü birlik gelenler. Aslında bu bir kırılma. Bir yanda lüksün karşısında diğeri olmasından öte, bu iklim krizi, kaynakların azalması ve gelir adaletsizlıiğinin Orta Çağ'ı aratmayacak zamanlarındayız.



İklim krizi ve ekonomik eşitsizliklerin gölgesinde bu gösterişli lüks tüketim, yalnızca prestij için değil; aynı zamanda biraz utanç göstergesi olarak da algılanmaya başladı dünyanın birçok yerinde. Fakat bu ücretsiz taşımanın da getirdiği o kadar sorunlar var ki... Bir kere insanlar istiap haddi dışında yani gemilere doldurulup boşaltılıyor adeta. Sağlıklı bir ulaşım değil. İnsana yakışan bir ulaşım değil. Burada onları karşılayacak bir altyapı yok. Bu ziyaretçi planının olmaması lüks ve lüks olmayan, sadece kebapçı, lahmacuncuyla ortada hiçbir gri alanın oluşmadığı böyle bir ayrışmayı da getiriyor.  Bir ziyaretçi planı yani plan gerekiyor. Tamamen plansız bir ada. Bunun için ne dersin? 

T.K.: Evet, ben de aslında biraz ona değinmek istiyordum. 

D.T.: Biz vakti geçmişiz galiba. 

N.S.: Daha uyarı gelmedi, sus. 

T.K.: Ne zaman isterseniz, kısa keseriz. 

N.S.: Çok kısaca toparlarız sonra. 

T.K.: Aslında Adalar’ın ekonomik kalkınmaya daha çok turiste veya zengin turiste ihtiyacı yok. Adalar’ın sürdürülebilir turizme ve bir de talep ve kullanım yönetimine ihtiyacı var. Bir de şunu da belirtmek istiyorum; aslında Adalar’ın kaderi Türkiye'nin ve İstanbul'un geri kalanının kaderiyle de bir arada görülmesi gereken bir şey.

İstanbul’da 1950'den beri yeni bir cazibe alanı, insanların yaşadığını hissettiği, rahat ve mutlu hissettiği bir kentsel alan yaratılmamış. Dolayısıyla bugün ne zaman imkanlar gelişse, ne zaman toplu ulaşım bedava olsa hala İstanbul sakinleri 1950 öncesi İstanbul'un sınırlarının içine akın ediyor. Boğaz'a, tarihi yarımadaya, Kadıköy'e, Üsküdar'a akın ediyor ve bu alanlar aşırı yükleniyor. 

Yapılması gereken şey, İstanbul'da ve Türkiye'de yaşanabilir, yaşamaya değer, insanların rahat, mutlu ve huzurlu hissettiği alanların İstanbul satına yayılmasını, Türkiye satına yayılmasını sağlamak. Adalar’ın kurtuluşu da buradan geçiyor bence. Adaların kurtuluşu aslında daha fazla sosyal adalet, daha fazla mekansal adalet ve insanların talepleri, ihtiyaçları konusunda  sesini daha fazla duyurabilmesinden geçiyor. Ben böyle düşünüyorum. 

D.T.: Çok teşekkürler. Güzel topladık. O zaman iyi bayramlar, güzel bayramlar dilekleriyle hep beraber bitirelim.  

N.S.: Evet, herkese iyi bayramlar. Bu arada destekçimiz Pakize Nur Solak’a da çok teşekkür ediyoruz. Katıldığın için sana da çok teşekkür ediyoruz Turgut. Haziran ayında yapılması planlanan bu organizasyonun da takipçisi olacağız. Sadece biz değil bütün Adalılar aslında bunu takip edecek. Görüşmek üzere. 

D.T.: Doktora çalışman bittiğinde de tekrar konuk almak isteriz. Çok kolay gelsin. Adalar hepimizin!