New York'un ilk sosyalist, Müslüman ve Güney Asya kökenli belediye başkanı olan 34 yaşındaki Zohran Mamdani, yeni yılın ilk dakikalarında New York’taki tarihi City Hall Subway Station’da düzenlenen törenle görevine başladı.
Sevgili New Yorklular, bugün yeni bir dönem başlıyor.
Bu kutsal yemini etme ayrıcalığının ağırlığını yüreğimde hissederek, bana gösterdiğiniz güven karşısında büyük bir tevazu duyarak ve New York şehrinin 111. ya da 112. belediye başkanı olarak hizmet etmekten onur duyarak karşınızdayım. Ama burada tek başıma durmuyorum.
Burada sizinle birlikte; Ocak ayının ayazına rağmen, yeniden alevlenen umut ateşiyle ısınarak Aşağı Manhattan’da toplanmış on binlerce kişiyle birlikte duruyorum.
Flushing’deki dar mutfaklarından, Doğu New York’taki berber dükkânlarından; LaGuardia’da park etmiş taksilerin ön konsollarına dayalı cep telefonlarından; Mott Haven’daki hastanelerden ve El Barrio’daki kütüphanelerden—çok uzun zamandır yalnızca ihmal görmüş yerlerden bizi izleyen sayısız New Yorkluyla birlikte duruyorum.
Çelik burunlu çizmeler giymiş inşaat işçilerinin, bütün gün çalışmaktan dizleri sızlayan helal gıda arabalı satıcıların yanında duruyorum. Koridordaki yaşlı çifte bir tabak yemek taşıyan komşuların; acelesi olsa bile metro merdivenlerinde yabancıların bebek arabalarını taşımaya yardımcı olan; ve ne kadar zor görünürse görünsün, günbegün bu şehre “evim” demeyi seçen herkesin yanında duruyorum.
Yaklaşık iki ay önce bugün için oy kullanan bir milyondan fazla New Yorklunun yanında duruyorum; ama aynı kararlılıkla oy vermeyenlerin de yanındayım. Bu yönetime kuşkuyla ya da küçümsemeyle bakanların, ya da siyasetin onarılamaz biçimde bozulduğunu düşünenlerin var olduğunu biliyorum.
Ve biliyorum ki zihinleri değiştirecek olan yalnızca eylemdir; ama size şunu taahhüt ediyorum: Eğer bir New Yorkluysanız, ben sizin belediye başkanınızım. Aynı fikirde olup olmamamızdan bağımsız olarak sizi koruyacağım, sizinle birlikte sevineceğim, sizinle birlikte yas tutacağım ve bir an bile sizden saklanmayacağım.
Bugün burada bulunan emek ve hareket liderlerine; bu tören biter bitmez New Yorklular için yeniden mücadeleye dönecek aktivistlere ve seçilmiş temsilcilere; ve yeteneklerini bizimle paylaşan sanatçılara teşekkür ediyorum.
Vali Hochul’a teşekkür ederim. Ayrıca Belediye Başkanı Adams’a da teşekkür ederim: Dorothy’nin oğlu, Brownsville’in bir evladı; bulaşık yıkayarak başladığı yoldan şehrimizin en yüksek makamına kadar yükselmiş biri olarak bugün burada olduğu için. Kendisiyle aramızda pek çok görüş ayrılığı yaşadık; ama beni, bir asansörde mahsur kalmak isteyeceği belediye başkanı adayı olarak seçmiş olması her zaman beni duygulandıracaktır.
Meclis üyesi olarak Kongrede temsil edilme ayrıcalığını yaşadığım iki dev isme teşekkür ederim: Nydia Velázquez’e ve bu törenin muhteşem açılış konuşmacısı Alexandria Ocasio-Cortez’e. Bu anın yolunu sizler açtınız.
Bugün yeminimi kendisinin huzurunda etmekten büyük onur duyduğum ve liderliğini örnek almak istediğim kişi olan Senatör Bernie Sanders’a teşekkür ederim.
Meclisteki ekiplerime, kampanya ekibime, geçiş sürecindeki çalışma arkadaşlarıma ve şimdi City Hall’da liderlik etmekten büyük heyecan duyduğum ekibime teşekkür ederim.
Beni yetiştiren, bu dünyada nasıl var olunacağını öğreten ve beni bu şehre getiren, Anne ve Babama teşekkür ederim. Kampala’dan Delhi’ye uzanan aileme teşekkür ederim. Ve eşim Rama’ya… En iyi arkadaşım olduğu ve bana gündelik hayatın içindeki güzelliği her zaman gösterdiği için teşekkür ederim.
Ve her şeyden önemlisi, New York halkına teşekkür ederim.
Böyle bir an nadiren gelir. Dönüştürme ve yeniden kurma fırsatını bu denli güçlü biçimde elde ettiğimiz anlar çok seyrektir. Daha da nadiri, değişimi harekete geçiren kolların halkın kendi ellerinde olmasıdır.
Ancak şunu da biliyoruz: Geçmişte, büyük olasılıkların doğduğu anlar, çoğu kez sınırlı bir hayal gücüne ve daha da sınırlı bir iradeye feda edildi. Verilen sözlerin peşinden gidilmedi; değişebilecek olanlar yerinde saydı.
Kentimizin yeniden şekillenmesini en çok arzulayan New Yorklular için yük ağırlaştı, bekleyiş uzadı. Bu konuşmayı yazarken bana, bu anın beklentileri düşürme zamanı olduğu; New York halkına azla yetinmeyi, hatta daha da azını beklemeyi telkin etmem gerektiği söylendi.
Ben bunu yapmayacağım.
Sıfırlamak istediğim tek beklenti, beklentilerin küçüklüğüdür. Bugünden sonra yönetimi genişleten, iddialı ve cesur bir anlayışla yürüteceğiz. Her zaman kazanamayabiliriz; fakat asla denemeye cesaret edememiş olmakla anılmayacağız.
Büyük devlet döneminin bittiğini iddia edenlere sesleniyorum: City Hall, New Yorkluların yaşamını iyileştirmek için gücünü kullanmaktan artık geri durmayacak.
Uzun zamandır, mükemmelliği özel sektörde ararken, kamu hizmetinden sıradanlığı kabullenir olduk. On yıllar süren umursamazlık nedeniyle demokrasiye olan güveni zedelenmiş, devletin rolünü sorgulayan kimseyi suçlayamam.
Bu güveni başka bir yolu seçerek yeniden kuracağız: Devletin yalnızca çaresizlerin son sığınağı olmadığı, nitelikli ve güçlü kamusal hizmetin istisna değil kural olduğu bir yol.
Binlerce baharatı ustalıkla kullanan aşçılardan, Broadway sahnesine adım atanlardan, Madison Square Garden’daki oyun kurucumuzdan nasıl en iyisini bekliyorsak; devlette görev yapanlardan da aynısını istemeliyiz.
Sokaklarımızın yalnızca isimlerinin bile, onlara ev sahipliği yapan sektörlerin yenilikçiliği ile özdeşleştiği bu şehirde, City Hall (Belediye Binası) sözünü hem kararlılıkla hem de somut sonuçlarla eş anlamlı hâle getireceğiz.
Bu işe koyulurken, her kuşağın sorduğu o soruya yeni bir yanıt verelim: New York kime ait?
Tarihimizin büyük kısmında Belediye’nin tavrı açıktı: City Hall, sadece zenginlerin ve nüfuz sahiplerinin yeriydi; gücün dikkatini çekmek için hiç zorlanmayanların. Sonuçlarıyla yüzleşen ise çalışan halk oldu.
Aşırı kalabalık sınıflar, asansörleri çalışmayan kamu konutları. Çukurlarla kaplı yollar, yarım saat geç kalan — hatta hiç gelmeyen — otobüsler. Yerinde sayan ücretler ve hem tüketiciyi hem emekçiyi soyan şirketler.
Buna rağmen, denklemin kısa süreliğine değiştiği anlar da yaşandı. On iki yıl önce, Bill de Blasio şu anda bulunduğum yerde duruyor ve kentimizi ikiye bölen ‘ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri sona erdirme’ vaadinde bulunuyordu.
1990’da David Dinkins, bugün benim ettiğim yeminle aynı yemini etti ve her birimizin onurlu bir yaşamı hak ettiği, New York adlı o muhteşem mozaiği yüceltme sözü verdi.
Ve ondan neredeyse altmış yıl önce, Fiorella La Guardia, açlar ve yoksullar için “çok daha büyük ve çok daha güzel” bir şehir kurma hedefiyle göreve başladı.
Bu belediye başkanlarının bazıları diğerlerinden daha fazla başarı elde etti; ama hepsi ortak bir inançta birleşiyordu: New York, yalnızca ayrıcalıklı bir azınlığa ait olmak zorunda değildi. Metroyu işletenlere, parklarımızı temizleyenlere; bizi biryaniyle, beef patty ile, picanha ile, çavdar ekmeğinde pastırmayla doyuranlara da ait olabilirdi.
Devlet en çok emek verenler için en cesur biçimde çalışmayı göze alsaydı, bu inancın gerçeğe dönüşebileceğini de biliyorlar. Önümüzdeki yıllarda yönetimim bu mirası yeniden canlandıracak. Belediye; güvenlik, yaşanabilirlik ve refahı merkezine alan bir program ortaya koyacak — temsil ettiği insanlara benzeyen, kurumsal açgözlülükle mücadelede tereddüt etmeyen ve başkalarının aşılmaz gördüğü zorluklar karşısında geri çekilmeyen bir yönetimle.
Bunu yaparken, o kadim soruya kendi cevabımızı da vermiş olacağız: New York kime ait?
Dostlarım, bu cevabı Madiba’dan ve Güney Afrika Özgürlük Bildirgesinden alabiliriz:
New York, “içinde yaşayan herkesindir.”
Birlikte, şehrimiz için yeni bir hikâye yazacağız. Bu, yalnızca yüzde 1 tarafından yönetilen tek bir şehrin hikâyesi olmayacak; zenginle yoksulu karşı karşıya koyan iki şehrin hikayesi de.…
Bu, sekiz buçuk milyon ayrı evrenden oluşan bir hikâye olacak; her biri umutları ve korkuları olan bir New Yorklu, her biri birbirine bağlanmış.
Bu hikâyenin yazarları Peştuca ve Mandarince, Yidiş ve Kreol konuşanlar olacak. Camilerde, sinagoglarda, kiliselerde, gurdwaralarda, mandirlerde ve tapınaklarda ibadet edecekler. Ve pek çoğu hiç dua etmeyecek.
Brighton Beach’in Rus Yahudi göçmenleri, Rossville’ın İtalyanları, Woodhaven’ın İrlandalı aileleri… Çoğu, yanlarında yalnızca daha iyi bir yaşam hayaliyle gelmişti; ama o hayal giderek soldu.
Marble Hill’in, metro geçerken duvarları sarsılan sıkışık dairelerinde yaşayan gençler… St. Albans’ta, onlarca yıl süren düşük ücretli emeğe ve ayrımcı konut politikalarına rağmen kazanılmış bir hayatın simgesi olan evlerde yaşayan Siyah aileler… Ve Bay Ridge’te, evrensellik iddiasında bulunup kendilerini dışlayan bir siyasete artık mahkûm edilmeyecek Filistinli New Yorklular…
Bu sekiz buçuk milyon insanın pek azı basit ve hazır kalıplara sığacak. İçlerinde, bir yıl önce Trump’a oy vermiş, sonra bana yönelmiş; kendi partilerinin düzeni tarafından hayal kırıklığına uğratılmaktan bıkmış Hillside Avenue ve Fordham Road seçmenleri de bulunacak.
Çoğunluk, gücü elinde tutanlardan alışık olduğumuz dili kullanmayacak. Bu değişimi memnuniyetle karşılıyorum. Çünkü çok uzun zamandır, “nezaketin düzgün gramerine” hâkim olanlar, zalimce gündemlerini örtmek için görgü kurallarını kullandı.
Bu insanların pek çoğu düzen tarafından yüzüstü bırakıldı. Ancak bizim yönetimimizde talepleri görmezden gelinmeyecek. Umutları, hayalleri ve beklentileri kamuda açıkça temsil edilecek. Geleceği onlar kuracak. Ve uzun süredir birbirinden ayrı duran bu toplulukları, bu şehirde yeniden bir araya getireceğiz.
Katı bireycilik anlayışının soğukluğunu, kolektivizmin sıcaklığıyla değiştireceğiz. Kampanyamız New York halkının dayanışmaya duyduğu özlemi gösterdiyse, bu hükümet de onu büyütecek. Çünkü ne yediğiniz, nasıl ibadet ettiğiniz ya da nereden geldiğiniz fark etmeksizin, bizi en iyi tanımlayan kelimeler hepimizin paylaştığı iki kelimedir: New Yorklular.
Yıllardır aksayan emlak vergisi sistemini New Yorklular onaracak. Ruh sağlığı krizini ele alan ve polisin asıl görevine odaklanmasını sağlayan yeni bir Toplum Güvenliği Dairesini New Yorklular hayata geçirecek. Kiracıları sömüren ev sahiplerine karşı duracak, küçük esnafı bürokrasinin zincirlerinden kurtaracak olan da New Yorklular olacak. Ve ben, onlardan biri olmaktan onur duyuyorum.
Geçen Haziran ön seçimi kazandığımızda, bu hayallerin ve onları taşıyan insanların birdenbire ortaya çıktığını söyleyenler çoktu. Oysa birinin yok saydığı yer, bir başkasının evidir. Bu hareket; taksi duraklarından, Amazon depolarından, DSA toplantılarından ve kaldırım başı domino oyunlarından yükselen sekiz buçuk milyon ‘yer’den doğdu.
Gücü elinde tutanlar bu mekânlara uzun süre bakmadı bile; bildikleri kadarıyla da onları ‘hiçbir yer’ olarak yaftaladılar. Ama bu şehirde — beş bölgenin her köşesinin güç taşıdığı bu şehirde — ne ‘hiçbir yer’ vardır ne de ‘hiç kimse’. Burada sadece New York vardır; sadece New Yorklular vardır.
Sekiz buçuk milyon New Yorklu bu yeni çağı sözleriyle hayata geçirecek. Yüksek sesli olacak. Alışılmadık olacak. Sevdiğimiz New York’un ta kendisi gibi olacak.
Bu şehre ne kadar süredir “evim” dediğiniz fark etmeksizin, o sevgi hayatınızı şekillendirmiştir. Benimkini de şekillendirdiğini biliyorum.
On iki yaşımdayken Razor scooterımla sokaklarda hız rekoru kırdığımı düşündüğüm şehir burasıydı. Hayatımın en hızlı dört bloğu idi. AYSO maçlarının devre arasında pudra şekerli donutlar yiyip profesyonel futbolcu olmayacağımı anladığım şehir de burasıydı.
Koronet Pizza’da iki koca dilimi iştahla yediğim; Ferry Point Park’ta arkadaşlarımla kriket oynadığım; 1 numaralı trene binip BX10’a aktarma yapmama rağmen yine de Bronx Science’a geç kaldığım şehir.
Bu kapıların hemen dışında açlık grevine girdiğim; Atlantic Avenue’dan hemen sonra duran bir N treninde sıkışıp kaldığım; 26 Federal Plaza’dan babamın çıkmasını sessiz bir korkuyla beklediğim şehir.
İlk randevumuzda Rama adında güzel bir kadını McCarren Park’a götürdüğüm ve Pearl Street’te Amerikan vatandaşı olmak için bambaşka bir yemin ettiğim şehir. New York’ta yaşamak, New York’u sevmek; dünyada eşi benzeri olmayan bir şeyin emanetçileri olduğumuzu bilmektir. Başka nerede aynı sokakta çelik davulun sesini duyabilir, sancocho’nun kokusunu içine çekebilir ve kahveye 9 dolar ödeyebilirsin?
Benim gibi Müslüman bir çocuğun her pazar bagel ve lox yiyerek büyüyebileceği başka hangi şehir var? Bu sevgi, yolumuzu aydınlatacak. New Deal’in (Yeni Düzen) dilinin doğduğu bu şehirde, kentin devasa imkânlarını ona evim diyen emekçilere geri vereceğiz. İnsanların yeniden sevdikleri bir hayatı yaşayabilmesini sağlayacak, aynı zamanda çok kişiyi saran yalnızlığı kırarak bu kentin insanlarını birbirine yaklaştıracağız.
Çocuk bakımı masrafları gençlerin aile kurma hayallerini boğamayacak; zira en zenginleri vergilendirip herkes için evrensel çocuk bakımını sağlayacağız. Kira denetimine tabi konutlarda yaşayanlar, bir sonraki zamdan korkmayacak; kiraları donduracağız.
Otobüse binmenin kendisi artık bir mucize olmayacak; ne zam korkusu olacak ne de geç kalma endişesi. Çünkü otobüsleri hızlı ve ücretsiz yapacağız.
Bu politikalar yalnızca ücretsiz hale getirdiğimiz maliyetlerle ilgili değil; özgürlükle doldurduğumuz hayatlarla ilgilidir. Bu şehirde özgürlük çok uzun zamandır yalnızca onu satın alabilenlere aitti. Bizim Belediyemiz bunu değiştirecek. Bu vaatler hareketimizi City Hall’a taşıdı; şimdi de bizi bir kampanyanın sloganlarından, siyasette yeni bir çağın gerçeklerine taşıyacak.
İki pazar önce, kar usulca yağarken, Astoria’daki Moving Image Müzesi’nde 12 saat geçirdim; her bölgeden New Yorkluları dinledim, bana kendilerine ait olan şehri anlattılar. Van Wyck Otoyolu’ndaki inşaat saatlerini ve EBT uygunluğunu, sanatçılar için uygun fiyatlı konutları ve ICE baskınlarını konuştuk.
TJ adında bir adamla konuştum; birkaç yıl önce bir gün, ne kadar çok çalışırsa çalışsın burada asla ilerleyemeyeceğini fark ettiğinde kalbinin kırıldığını söyledi. Samina adında Pakistanlı bir teyze ile konuştum; bu hareketin çok nadir bulunan bir şeyi beslediğini söyledi: insanların kalplerindeki yumuşaklığı. Urduca şöyle dedi: “logon ke dil badalgyehe.”(İnsanların kalpleri değişti.)
Sekiz buçuk milyon New Yorkludan yalnızca 142’si. Ve yine de, karşımda oturan herkesin ortaklaştığı şey şuydu: Bu an, yeni bir siyaseti ve iktidara yeni bir yaklaşımı gerektiriyor. Biz de her gün, bu şehri bir önceki günden daha fazla insanına ait kılmak için çalışırken, bundan daha azını sunmayacağız.
Bu sabah arkamdaki binada göreve başlayan bu yönetimden ne beklemeniz gerektiğini şimdi açıkça ifade ediyorum.
City Hall’un kültürünü “hayır”dan “nasıl?”a dönüştüreceğiz. Demokrasimizi satın alabileceğini düşünen hiçbir milyardere ya da oligarka değil, tüm New Yorklulara hesap vereceğiz.
Utanç duymadan ve güvensizlik yaşamadan yöneteceğiz; inandıklarımız için özür dilemeyeceğiz. Demokratik bir sosyalist olarak seçildim ve demokratik bir sosyalist olarak yöneteceğim. “Radikal” damgası yemekten korkarak ilkelerimden vazgeçmeyeceğim. Nitekim Vermont’tan değerli bir senatörün bir zamanlar söylediği gibi: ‘Radikal olan, çoğunluğa hayatın temel ihtiyaçlarını çok görürken, her şeyi küçük bir azınlığa sunan bir düzendir.’
Her gün, hiçbir New Yorklunun bu temel ihtiyaçlardan herhangi birine erişiminin fiyatlar yüzünden elinden alınmaması için çalışacağız. Ve bütün bunlar boyunca, Jason Terrence Phillips’in — daha çok bilinen adıyla Jadakiss ya da J to the Muah’ın — sözleriyle söyleyecek olursak, ‘Dışarıda olacağız!’ Çünkü bu, New York’un hükümetidir; New Yorklular tarafından ve New Yorklular için.
Bitirmeden önce, bugün burada olan ya da bizi herhangi bir yerden izleyen, mümkün olan herkesten benimle birlikte ayağa kalkmasını rica ediyorum.
Şimdi ve bundan sonraki her gün, bizimle birlikte durmanızı istiyorum. City Hall bu işi tek başına başaramaz. Ve New Yorkluları, kendilerine hizmet etme ayrıcalığına sahip olanlardan daha fazlasını talep etmeye teşvik ederken, sizleri de kendinizden daha fazlasını talep etmeye çağıracağız. Bir yıldan uzun süre önce başlattığımız bu hareket, seçimimizle sona ermedi. Bu öğleden sonra da bitmeyecek.
Bu hareket; birlikte vereceğimiz her mücadelede yaşayacak; birlikte göğüsleyeceğimiz her tipi ve her selde yaşayacak; her mali zorluğu kemer sıkmayla değil, iddiayla ve cesaretle birlikte aşmamızda yaşayacak; emekçilerin aleyhine değil, onların çıkarları doğrultusunda değişimi birlikte kovalamamızın her anında yaşamaya devam edecek.
Artık zaferi, haberleri kapatmak için bir davet gibi görmeyeceğiz. Bugünden itibaren zaferi çok basit bir şekilde anlayacağız: Hayatları dönüştürme gücüne sahip olan ve her birimizden, her gün emek talep eden bir şey olarak.”
Birlikte başardıklarımız beş bölgenin tamamına yayılacak ve çok daha ötesinde yankı bulacak. Bizi izleyen çok kişi var. Solun yönetip yönetemeyeceğini bilmek istiyorlar. Kendilerini kuşatan sorunların çözülebilip çözülemeyeceğini görmek istiyorlar. Yeniden umut etmenin doğru olup olmadığını bilmek istiyorlar.
Öyleyse, amacın rüzgârını arkamıza alarak ve birlikte durarak, New Yorkluların herkesten daha iyi yaptığı bir şeyi yapacağız: Dünyaya örnek olacağız.
Eğer Sinatra’nın söylediği doğruysa, herkesin New York’ta ve aslında her yerde de başarılı olabileceğini kanıtlayalım. Bir şehir halka ait olduğunda; karşılanamayacak kadar küçük hiçbir ihtiyaç, iyileştirilemeyecek kadar hasta hiçbir insan, New York’u evi gibi hissedemeyecek kadar yalnız hiç kimse olmadığını gösterelim.
Bu iş sürüyor. Bu iş kalıcı. Ve dostlarım, bu iş daha yeni başlıyor.
Teşekkür ederim.
1 Ocak 2026
* Zohran Mamdani’nin göreve başlama konuşması Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

