Terör Makinesi

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Trump yönetimi, tüm otoriter devletlere özgü o tanıdık terör mekanizmasını pekiştiriyor. Şimdi direnmeliyiz. Eğer beklersek, çok geç olacak.

""

Sokaklarımızda terör estiren maskeli haydutları daha önce gördüm. Onları Arjantin’deki “Kirli Savaş” sırasında gördüm; askerî cunta tarafından 30 bin erkek, kadın ve çocuk “kaybedildi.” Mağdurlar gizli hapishanelerde tutuldu, vahşice işkence gördü ve öldürüldü. Bugün bile birçok aile, sevdiklerinin akıbetini bilmiyor.

Onları El Salvador’da gördüm; ölüm mangaları ayda 800 kişiyi öldürürken. Onları, José Efraín Ríos Montt diktatörlüğü altındaki Guatemala’da gördüm. Onları Augusto Pinochet’nin Şili’sinde ve Saddam Hüseyin’in Irak’ında gördüm. Onları, Ayetullahların yönetimi altındaki İran’da gördüm; orada iki kez tutuklandım ve hapse atıldım, bir kez de kelepçelerle sınır dışı edildim. Onları Hafız Esad’ın Suriye’sinde gördüm. Onları Bosna’da gördüm; Müslümanların toplama kamplarına sürüldüğü, infaz edildiği ve toplu mezarlara gömüldüğü yerde.

Bu zorbaları iyi tanıyorum. Hapishanelerinde tutuklu oldum, sorgu odalarında saatler geçirdim. Onlar tarafından dövüldüm. Sınır dışı edildim ve birçok durumda ülkelerine girişim yasaklandı. Neyin geldiğini biliyorum.

Terör, diktatörlükleri güçlendiren motordur. Muhalifleri ortadan kaldırır. Eleştirenleri susturur. Hukuku tasfiye eder. Sokaklardan insanların kaçırıldığı ya da kurşunlanarak öldürüldüğü anlarda başını başka yöne çeviren, kendini kurtarmak için ihbar eden, perdeleri indirip, kendi dar tavşan deliklerine çekilen, tek bir şey için çaresizce dua eden—rahat bırakılmak— ürkek ve korkmuş işbirlikçilerden oluşan bir toplum yaratır.

Terör işe yarar.

Kayıp Halka / İllustrasyon: Mr. Fish

Demir kapılar henüz tamamen kapanmadı. Hâlâ protestolar var. Medya, 7 Ocak’ta Minneapolis’te Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanı Jonathan Ross tarafından Renee Nicole Good’un cinayeti de dâhil olmak üzere, devletin işlediği vahşetleri hâlâ belgeleyebiliyor. Ama kapılar hızla kapanıyor. Trump’ın göçmenlere karşı yürüttüğü kampanya başladığından bu yana ICE, 300 binden fazla kişiyi sınır dışı etti, yaklaşık 69 bin kişiyi gözaltında tuttu — ayrıca dördü ölümle sonuçlanan 16 silahlı olaya karıştı.

ICE, yani Amerikanlaştırılmış Gestapo, doğuyor.

Renee Nicole Good’un ICE ajanı Jonathan Ross tarafından vurulup öldürüldüğü yerde kanla kaplı bir hava yastığı görülüyor / Fotoğraf: Alex Kormann - The Minnesota Star Tribune via Getty Images

Direniş kolektif olmak zorundadır. Yalnızca bireysel haklarımızı değil, ekonomik, sosyal ve siyasal haklarımızı da savunmalıyız — onlar olmadan güçsüzüz. Direniş, ticaretin ve devletin işleyiş mekanizmasını aksatacak şekilde örgütlenmek demektir. Mahallelerde devriye gezerek yaklaşan ICE baskınlarını haber verip gözaltıları engellemek demektir. Gözaltı merkezlerinin önünde protesto etmek demektir. Grevler demektir. Sokakları ve otoyolları kapatmak, binaları işgal etmek demektir. Fotoğrafik kanıt sağlamak demektir. Yerel siyasetçiler ve polis üzerinde, ICE ile işbirliği yapmayı reddetmeleri için sürekli baskı kurmak demektir. Gözaltına alınanların ailelerine hukuki destek, gıda ve maddi yardım sağlamak demektir. Tutuklanmayı göze almak demektir. Devletin insanlık dışılığına karşı ülke çapında bir itaatsizlik kampanyası demektir.

Eğer başarısız olursak, açık toplumumuzun sönmekte olan alevleri tamamen söndürülecek.

Otoriter devletler adım adım inşa edilir. Hiçbir diktatörlük, sivil özgürlükleri yok etme planını açıkça ilan etmez. Özgürlük ve adaletten söz ederken, özgürlük ve adaleti mümkün kılan kurumları ve yasaları birer birer ortadan kaldırır. Rejimin muhalifleri — sistemin içindekiler dâhil — zaman zaman direniş girişimlerinde bulunur. Geçici engeller koyarlar, ancak kısa sürede tasfiye edilirler.

Aleksandr Soljenitsin, “Gulag Takımadaları”’nda Sovyet zorbalığının pekişmesinin “gizli ve fark edilmeden gerçekleşmesinin hayati önemde olması nedeniyle yıllara yayıldığını” yazar. Bu süreci, “kuralları çağdaşları için tamamen anlaşılmaz olan, görkemli ve sessiz bir solitaire oyunu; hatlarını ancak bugün kavrayabildiğimiz bir oyun” olarak tanımlar.

“Eğer her Güvenlik görevlisi, gece birini tutuklamak için dışarı çıktığında sağ dönüp dönmeyeceğinden emin olamasaydı ve ailesiyle vedalaşmak zorunda kalsaydı her şey nasıl olurdu?” diye sorar Soljenitsin. “Ya da örneğin Leningrad’da olduğu gibi kitlesel tutuklamalar sırasında — kentin neredeyse dörtte biri tutuklanmışken — insanlar inlerine çekilip, alt kattaki kapının her çarpışında, merdivenlerdeki her adımda korkudan betleri benizleri atarak beklemek yerine, artık kaybedecek hiçbir şeyleri kalmadığını anlayıp, alt kattaki holde balta, çekiç, maşa ya da ellerine ne geçerse onunla yarım düzine kişiden oluşan cesur bir pusu kursalardı ne olurdu? Ne de olsa o mavi berelilerin geceleri iyi bir amaçla dışarı çıkmadığını önceden biliyordunuz. Ve önceden, bir boğaz kesicinin kafasını yaracağınızdan emin olabilirdiniz. Peki ya sokakta tek bir şoförle bekleyen o Kara Maria? Ya sürülüp götürülseydi ya da lastikleri patlatılsaydı? O zaman ‘Organlar’ çok kısa sürede görevli ve araç sıkıntısı çekerdi ve Stalin’in tüm kana susamışlığına rağmen, lanetli makine dururdu!”

Czesław Miłosz da “Tutsak Akıl”’da zorbalığın nasıl sinsice ilerlediğini, nasıl adım adım yerleştiğini belgeleyerek anlatır; öyle ki sonunda entelektüeller yalnızca rejimin kendini yücelten sloganlarını tekrarlamakla kalmaz, tıpkı önde gelen üniversitelerimizin antisemitizmin kalesi olduklarına dair asılsız suçlamalar karşısında geri adım atıp rejimin absürtlüğünü benimsemesi gibi, onun mantıksızlığını da içselleştirirler.

Üretilmiş korku, öz-kuşku yaratır. Bir toplumu — çoğu zaman farkında olmadan — hem dışarıdan hem içeriden uyum göstermeye zorlar. Yurttaşları, çevrelerindeki insanlarla şüphe ve güvensizlik içinde ilişki kurmaya koşullandırır. Örgütlenme, topluluk ve muhalefet için hayati olan dayanışmayı yok eder.

Tarihçi Robert Gellately, “Hitler’i Desteklemek: Nazi Almanyası’nda Rıza ve Zorlama” adlı kitabında, Nazi Almanyası’ndaki devlet terörünün her yerde hazır ve nazır bir gözetimden değil, bir “ihbar kültürü” yaratmasından dolayı etkili olduğunu savunur.

Komşularını ve iş arkadaşlarını ispiyonla, hayatta kal. Bir şey görürsen, söyle.

Koşullar kötüleştikçe, hayatta kalma telaşına kapılan yerleşik kurumlar, bizi uyaranları susturur.

“Toplumlar çökmeden önce, olup biteni gören akıllı ve düşünen insanlardan oluşan bir tabaka ortaya çıkar,” diye yazar Soljenitsin. “Ve onlarla nasıl da alay edildi! Nasıl da küçümsendiler!”

Faşizmin yükselişine dair erken uyarıları büyük ölçüde görmezden gelinen Avusturyalı yazar Joseph Roth, meslektaşlarına safça “Avrupa vicdanının kalıntılarına” seslenmeyi bırakmalarını söylemişti. Buna rağmen, kitapları 1933 baharında Nazi kitap yakmaları sırasında ateşlere atıldı. Şimdilik kitap yakmıyoruz; ancak 2021’den bu yana devlet okullarında yaklaşık 23 bin kitap yasaklandı.

Otoriter devlet, cadı avlarına akılsızca yardım eden kurumları adeta yamyamca tüketir. Yerlerine sahte kurumlar koyar: sahte yasamacılar, sahte mahkemeler, sahte gazeteciler, sahte entelektüeller ve sahte yurttaşlarla dolu yapılar. Columbia Üniversitesi, bu bilinçli kendini yakmanın parlayan bir örneğidir. Hiçbir şey, sunulduğu gibi değildir.

Şehirlerimizin sokaklarında, işaretsiz araçlarla dolaşan maskeli ICE ajanları tarafından gerçekleştirilen şiddet içeren kaçırma vakaları giderek artıyor. İnsanlar araçlarından sürüklenerek çıkarılıyor ve dövülüyor. Okulların ve kreşlerin önünde tutuklanıyorlar. İşyerlerine baskın yapılıyor,yere yatırılıyor, kelepçeleniyor, minibüslere bindirilip götürülüyor ve El Salvador gibi ülkelerdeki toplama kamplarına gönderiliyorlar. Yeşil kart başvurusu ya da vizeyi sonuçlandırmak için yapılan bir görüşme nedeniyle mahkemeye çıktıklarında da yakalanıyorlar.

Gözaltına alındıktan sonra, 200’den fazla gözaltı merkezinden oluşan bir labirentin içinde kayboluyorlar; ailelerinden, avukatlarından ve mahkemelerden gizlenmek için bir tesisten diğerine aktarılıyorlar. Bir zamanlar Amerika Birleşik Devletleri’nde herkes için anayasal bir hak olan adil yargılanma, artık mevcut değil.

Hannah Arendt, “Totalitarizmin Kaynakları”’nda şöyle yazar: “Herkes için eşit olmayan yasalar, haklara değil ayrıcalıklara dönüşür; bu da ulus-devletlerin doğasıyla çelişir. Devletlerin, vatansızları hukuki kişiler olarak ele alamadıklarına dair kanıtlar ne kadar açık hale gelirse ve polis kararnameleriyle keyfi yönetim ne kadar genişlerse, devletlerin tüm yurttaşları hukuki statülerinden yoksun bırakıp onları her şeye kadir bir polis gücüyle yönetme cazibesine direnmesi o kadar zorlaşır.”

Adaletin nasıl çarpıtıldığına dair bir örnek olarak, FBI Minneapolis’teki yerel kolluk kuvvetleriyle işbirliği yapmayı reddediyor ve Jonathan Ross’a karşı cezai suçlamalar yöneltilmesini mümkün kılacak her türlü delile erişimi engelliyor.

Devlet tarafından silahsız yurttaşların öldürülmesi, cezasızlıkla gerçekleştiriliyor.

ICE, 2025’in başından bu yana gücünü iki kattan fazla artırarak 22 bin ajana çıkardı — dört ay içinde 220 bin başvurudan 12 bin yeni personel işe alındı. Önümüzdeki bir yıl içinde 100 milyon dolar daha harcayarak daha fazla personel almayı planlıyor; bu, sınır ve iç güvenlik için ayrılan 170 milyar dolarlık bütçenin bir parçası. Bu bütçenin 75 milyar doları ICE’a ayrılmış durumda ve dört yıla yayılacak. Yetersiz eğitilmiş ve çoğu zaman gelişigüzel denetimlerden geçirilmiş bu yeni personelin yıllık maaşları 49.739 ila 89.528 dolar arasında olacak; buna üç yıla bölünmüş 50 bin dolarlık bir imza bonusu ve 60 bin dolara kadar öğrenci kredisi geri ödemesi de eklenecek.

ICE, ülke genelinde 23 kasaba ve şehirde yeni gözaltı merkezleri inşa ediyor. Tam kapasiteye ulaştığında, Amerikan tarihinin en büyük sınır dışı operasyonu kapsamında kapı kapı dolaşacağını vaat ediyor.

Kurşun geçirmez yelekler içinde kapıları kırma, otomatik silahlarla dehşete kapılmış kadınlara ve çocuklara ateş açma yetkisiyle sarhoş olmuş ICE ajanları, hayal ettikleri gibi savaşçı değil, zorbadır. Silah eğitimi, zalimlik ve vahşet dışında pek az becerileri vardır. Devlet için çalışmaya devam etmek niyetindedirler. Devlet de onları çalıştırmaya devam etmek istemektedir.

Bunların hiçbiri bizi şaşırtmamalı. ICE’ın ve askerileştirilmiş polisimizin kullandığı baskı teknikleri, Irak, Afganistan, Suriye, Libya ve İşgal Altındaki Filistin’de, daha önce ise Vietnam’da mükemmelleştirildi. Good’u öldüren ICE ajanı Irak’ta makineli tüfekçiydi. Chicago’daki bir gece baskını — helikopterden sarkarak, korkuya kapılmış ailelerle dolu bir apartman kompleksine giren ajanlar — Felluce’deki bir gece baskınından farksızdır.

Martinikli oyun yazarı ve siyasetçi Aimé Césaire, “Sömürgecilik Üzerine Söylev”’de, emperyalizm ve sömürgeciliğin vahşi araçlarının eninde sonunda ülke içine geri döndüğünü yazar. Buna emperyal bumerang denir.

Césaire şöyle yazar:

Ve sonra bir gün burjuvazi dehşet verici bir bumerang etkisiyle uyanır: gestapolar iş başındadır, hapishaneler dolar, işkenceciler tezgâhların başında yeni yöntemler icat eder, geliştirir, tartışır.

İnsanlar şaşırır, öfkelenir. ‘Ne tuhaf!’ derler. ‘Ama boşver — bu Nazizm, geçer!’ derler. Beklerler, umut ederler; kendilerinden gerçeği gizlerler: bunun barbarlık olduğunu, en yüce barbarlık, günlük barbarlıkların hepsini özetleyen taçlandırılmış barbarlık olduğunu; bunun evet Nazizm olduğunu, ama onun kurbanları olmadan önce işbirlikçileri olduklarını; bu Nazizm kendilerine yönelmeden önce ona tahammül ettiklerini, onu akladıklarını, gözlerini kapadıklarını, meşrulaştırdıklarını, çünkü o zamana kadar yalnızca Avrupalı olmayan halklara uygulanmış olduğunu; bu Nazizmi beslediklerini, ondan sorumlu olduklarını ve Batı’nın Hristiyan uygarlığının tüm yapısını kızıl sularında boğmadan önce, onun her çatlağından sızdığını, aktığını, damladığını görmezden geldiklerini.

Bir demokrasinin son nefesleri ile bir diktatörlüğün ortaya çıkışı arasındaki fetret döneminde, ulus gaslightinge(bir kişiyi ya da toplumu gerçeklik algısından şüphe duyar hâle getiren sistematik bir manipülasyon biçimidir. Yalanın sürekli tekrarıyla, apaçık gerçekler inkâr edilir; mağdurun “yanılıyor olabilirim” diye düşünmesi sağlanır) maruz kalır. Hukukun üstünlüğüne saygı gösterildiği söylenir. Demokratik yönetimin dokunulmaz olduğu söylenir. Bu yalanlar, kendi köleliklerine doğru kol kola sokularak yürütülenleri yumuşatır.

“Çoğunluk sessizce oturur ve umut etmeye cüret eder,” diye yazar Soljenitsin.

“Madem suçlu değilsin, seni nasıl tutuklayabilirler ki? Bu bir hatadır!” Korkuya kapılanlar şöyle der: Belki Trump ve avanesi sadece hamasi konuşuyordur. Belki söylediklerini gerçekten kastetmiyorlardır. Belki beceriksizdirler. Belki mahkemeler bizi kurtarır. Belki bir sonraki seçimler bu kâbusu bitirir. Belki bu aşırılığın sınırları vardır. Belki en kötüsü geride kalmıştır.

Bu kendini kandırmalar, darağaçları gözlerimizin önünde kurulurken direnmemizi engeller.

Otoriter devletler, işe en savunmasız olanları, en kolay şeytanlaştırılabilenleri hedef alarak başlar: belgesiz göçmenleri, üniversite kampüslerinde soykırımı protesto eden öğrencileri, antifa’yı, sözde “radikal solu”, Müslümanları, yoksul renkli insanları, entelektüelleri ve liberalleri. Bir grubu indirirler, sonra bir sonrakini. Uzun bir mum sırasını, birer birer söndürürler; ta ki kendimizi karanlıkta, güçsüz ve yapayalnız bulana kadar.


* Chris Hedges'ın 'The Machinery of Terror' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.