Ekonomi Politik’te Ali Bilge, Türkiye’de artan altın üretimi ve Hazine’nin altına dayalı borçlanmasını ele alırken, bu politikaların servet transferine dönüşmesini, kamu maliyesine getirdiği riskleri ve doğa üzerindeki yıkıcı etkilerini tartışıyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.:Ekonomi Politik’te esas olarak neyi ele alalım bugün?
A.B.: Dünyada ve Türkiye’de altınla ilgili hususlara zaman zaman değiniyoruz. Hep gündemde olan bu konuyu biraz toparlayalım: Türkiye’de altın sektörü üzerinde bir yoğunlaşma yaşıyoruz. Türkiye’nin altın rezervleri yükseliyor; dünyada altın toplayan sayılı ülkelerdeniz, ilk üçe giriyoruz. Türkiye Merkez Bankası, Türkiye dışında tutulan altınları geçtiğimiz yıllarda içeriye getirdi. Türkiye’de muazzam doğa-iklim katliamına da sebebiyet veren bir şekilde altına hücum dönemi yaşıyoruz. Bunlardan bahsedelim ve ilaveten Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi’nin altına dayalı borçlanmalarını konu edinen özgün bir çalışmadan da ağırlıklı bahsedeceğim.

Türkiye’de altına dayalı borçlanmasıyla ilgili olarak ilk düşünceler ANAP iktidarlarının döneminde başladı. O dönemde rahmetli Adnan Kahveci altına dayalı borç araçlarını gündeme getirmişti çünkü altın birikimlerinin çoğu mali sistem içinde değildi; yastık altı diye tabir edilen kişilerin ve kurumların elindeydi. Yastık altında bulunan altın ‘nasıl ekonomiye katılabilir, nasıl mobilize edilir, nasıl kaynak yaratılabilir’ diye düşünce ve proje geliştiren, enerji sarf eden bir kişiydi Adnan Bey. Kendisiyle bu konuda bir röportaj yaptığımı da hatırlıyorum.
Türkiye’de altınla ilişkin önemli bir sıçramayı da 90’ların başlarında gördük, Türkiye’de altın rezervlerine sahip olmadığı ifade edilirdi. Ancak altın rezerv tespit etme yöntemlerindeki teknolojik gelişmeler, arama tekniklerini değişmesi sonucunda Türkiye’de altın madeninin bulunduğu anlaşıldı. Yabancı şirketlerin ilgisi de yoğunlaşmaya başladı ve hemen sonrasında Dünya Altın Konseyi, Türkiye’ye geldi, temsilcilik açtı. Tüm bunlar altın yatırımına olan ilgiyi arttırdı.
Ancak esas bakılması gereken 2002 sonrasında, AKP iktidarları döneminde izlenen maden politikası ve altın üzerine yaşanan gelişmelerdir. Türkiye elbette altın ile ilgili gelişmelerde dünyadaki gelişmelerden de etkilendi. 2008 iktisadi bunalımından sonra Dolar’ın rezerv para olmasına ilişkin tartışılmalar hararetlendi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Dolar’ın hakimiyeti sarsılmaya başladı. Euro’nun da 2000 yılında devreye girmesiyle birlikte 21. yüzyılda yeni rezerv paraların sisteme gireceği tartışmaları ve Asya ülkelerinin, Çin’in bu bağlamda girişimleri başladı. Nitekim BRICS ülkeleri kendi aralarındaki ticareti dolardan farklı şekilde yapmaya başladılar. ‘Asya para sepeti’ gibi çalışmalar yapıldı, Yuan cinsinden borçlanma ve ticaret gibi hususlar devreye girdi.
Birinci ve ikinci Trump döneminde gümrük tarifelerinin yarattığı belirsizlikler ve 2008 krizinin tetiklediği hususlar altına olan ilgiyi dünya yüzeyinde arttırdı. Altına olan talep arzın çok üstünde seyretmeye başladı. Merkez bankaları da Ukrayna savaşının dünya ekonomisinde başta enerji olmak üzere desen değişikliğine yol açması sebebiyle altın toplamaya başladılar. Ülkeler rezervlerini, kaynaklarını altın üzerinden değerlendirmeye başladılar.
Türkiye de ciddi iç ve dış borcu olan bir ülke olarak rezervlerinde değişikliğe gitti. Elbette bunun başka siyasi sebepleri de var; yaptırımlar da önemli rol oynuyor, Ukrayna savaşı ve malum nedenlerden ötürü hem İran’ın, hem de Rusya’nın altınlarına el konmuş durumda. Yaptırımlarda bir neden de - korku olarak - merkez bankalarının dışarıdaki altınları ülkelerine çekmesine yol açıyor. Aynı zamanda da altın üretimi başta Çin olmak üzere dünyada artmaya başladı. Ortak dostumuz olan Prof. Yılmaz Akyüz, Birleşmiş Milletler’in UNTACD dünya raporlarını hazırlayan ekibin başıydı, altındaki gelişmeleri izlemem hususunda beni uyardığını hatırlıyorum.
Türkiye’ye geldiğimizde ise Türkiye önce yabancıların altın aradığı gözde ülkelerden biri oldu, bu alanda yapılacak yatırımlara ve üretimlere muazzam teşvikler çevre ve iklim yıkımı pahasına verilmeye başlandı. Hem üretim, hem de ithalat artmaya başladı. Özellikle 2017 yılından sonra çok yüksek seviyede bir altın ithalatı görüyoruz ve aynı zamanda yurt içi altın üretimini de görüyoruz. Sonuçta altın ithalatı dış açıkta ve cari açıkta çok ciddi bir sorun olmaya başladı. 2023’te bazı sınırlamalar kotalar getirdiler ancak bu durumda yasa dışı kaçakçılığı artırdı. Yakın dönemi böyle özetlemek mümkün.
Bugün dikkat çekmek istediğim Hazine’nin altına dayalı borçlanmasının artmasıdır. Bu gelişmeyi ortaya net bir şekilde ortaya koyan arkadaşımız da Prof. Dr. Hakkı Hakan Yılmaz. Prof. Yılmaz, Hazine’nin altına dayalı borçlanmasının risklerini kaleme alan bir çalışma yayınladı. Altına dayalı kira sertifikası, altın tahvilinin iç borç stoku içindeki payının 2017’den itibaren hızla arttığını belirledi. İç borç stoğu içinde altına dayalı borçlanmanın %15’e yaklaşmış olduğu ortaya çıktı.
İç borç stoğu içerisindeki altına dayalı kıymetlerin, varlıkların olmasının ve hacim olarak artmasının elbette bir maliyeti oluyor. Hakan Yılmaz arkadaşımız bunu da hesaplamış; Ocak 2026’da iç borç stoğu içindeki altına dayalı borçlanmanın payı 2/1000’lerden %15’lere uzanırken, bu borçlanmanın altın karşılığının 600 ton olduğunu ve cari dolar kuruyla da 110 milyar Dolar’a karşılık geldiğini ortaya koyuyor.
Makalede Yılmaz, Hazine’nin 2021’de 141,6 ton, 2024’te 131,8 ton altına dayalı borçlanma yapmasının çok yüksek boyutlarda olduğuna ve ciddi riskleri barındırdığını dikkat çekiyor. Altına dayalı borçlanmanın yapıldığı dönem içinde dünyada altın fiyatlarında yüksek artışlar olması bu varlıkların risk taşıdığını gösteriyor; altın fiyatlarındaki artışlar borcunuzu artırıyor, katlıyor.
Hakan Yılmaz, borçlanmada altına dayalı varlıkların ağırlığının artmış olmasının kaliteli bir borçlanma olmadığına işaret ediyor. Türkiye dünyada altına dayalı borçlanma yapan nadir ülkelerden biri ve birincisi. Ülkenin borç yükünü ve borcun maliyetini artıran bu risklerin ilerideki dönemlerde, borcun ödenmesi, tasfiyesi geldiğinde çok olumsuzlar yaratacağını, yüksek bir maliyet olacağını bugünden görmek gerekiyor. Detaylara girmek ve dinleyiciyi rakamlara boğmak istemiyorum, ilgileneler için makalenin bağlantısını vereceğim.
Türkiye’de AKP iktidarları döneminde sürekli bir servet transferi yaşandı ve yaşanıyor. Birincisi, bu servet transferi varlıklı sınıflar arasında el değiştirme yoluyla oluyor; ikincisi, kamusal servetin bireysel servetlere dönüşümü ile oluyor ki altın işinde de böyle. Türkiye’de altın işinde ‘beşli çete’ diye bahsedilen iktidara yakın grupların ve yabancıların çok önemli rolü var. Bunlar bir havuz oluşturuyorlar ve buna ‘maden havuzu’, ‘altın havuzu’ deniyor. Çoğunlukla işlemler bu kişi ve şirketler etrafında dönüyor.

Bir de şu var; hatırladığım eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz açıklamıştı. Merkez Bankası, dış riskler vb. nedenler ile dışarıdaki altınları ülke içinde getiriyor, altın topluyor ancak aynı zamanda Türkiye’de üretilen altınları da satın alıyor. Geçtiğimiz yıllarda yapılan yasa değişikliği ile Merkez Bankasışirketlerin ürettiği altını öncelikle satın alma hakkına sahip. Bu uygulama Kasım 2025 itibarıyla geçici olarak durduruldu ancak bu uygulamanın amacı altın üreticilerine bir satış garantisi verilmesiydi. Ürettiğinin alıcısı hazır!Bu garanti aynı zamanda servet geliştirme ve transfer aracı oluyor.
Ayrıca yerli yabancı altın üreticileri neredeyse sıfır vergi ödüyorlar. Hem satış garantisi var, hem de vergi yok denecek durumda. Dar mükellef kurumlar dediğimiz yabancı şirketler, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na sattığı altından aldığı parayı Dolar’a çevirip ülkelerine gönderiyorlar. Yabancılar ülke içinde sadece işçilik bedeli ödüyorlar, iktisadi değimle katma değeri sadece işçi ücretleri oluyor. Altın işindeki yerli ve yabancı şirketler de doğru dürüst vergi ödemiyorlar. Bu servet transferi değil de nedir?
Ö.M.: Hakan Yılmaz’ın çalışması yayınlandı mı?
A.B.: Kendi portalında yayınlandı, program sitemize konduğunda link vereceğim.
Hakan kendi değimiyle ciddi bir ‘kazı’ yapmış ve kazının sonucunda çıkan tablo da böyle. Türkiye, son yıllarda iç borçlanmasının önemli bir kısmını altına dayalı enstrümanlar, araçlar üzerinden gerçekleştiriyor. Dünyada altın fiyatlarının yükselmesi sonucunda bu borçlanmanın yüksek bir maliyeti olacağı görülüyor.
Bu enstrümanları elinde bulunduran kesimler daha da zenginleşiyor, bu kesimlerin refahı artıyor, çok iyi para kazanıyorlar.

KKM benzeri bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye de altın politikası ve altına dayalı borçlanma politikası bir servet transfer uygulaması haline gelmiş durumda. Tüm bunların yarattığı tahribat gelecek nesillerin üzerinde olacak. Bunu biz ödüyoruz çünkü bu işi yapanlar vergi bile ödemiyorlar.
Ö.M.: KKM dediğiniz ‘kur korumalı mevduat’ değil mi?
A.B.: Evet, KKM uygulaması büyük bir yara açtı ülkeye, çok yanlış bir borçlanma aracı oldu. Sonuçta KKM’ler ile servet transferi yapıldı. Altına dayalı enstrümanlar üzerinden yapılan ödemelerde bir servet transferidir - vadesi gelince bunları ödüyorsunuz. Bu uygulamanın nasıl bütçeleştirildiği de önemli; faiz ödemleri bütçede faiz gideri olarak geçiyor ama ana para ödemeleri istatistiklerde gözüküyor - arkadaşımız makalede buna da işaret ediyor.
Ö.M.: KKM sistemi 2025’te sona erdi değil mi?
A.B.: Tasfiye ediliyor, sonuna yaklaşıldı diye biliyorum.
Ö.M.: 2021-25 arasında yanlış hatırlamıyorsam uygulandı, bayağı 45 aya yakın süre uygulanmış bir sistemdi Wikipedia’dan baktığımda.
A.B.: Evet. KKM çok büyük bir iktisadi tahribat yarattı, gelir dağılımı ve bölüşüm üzerinde katliama yol açtı. Bu tür uygulamalar ile zenginliklere servet ve gelir aktarımı yapılmış oluyor, zenginleştirme aracı olarak kullanılıyor.Altına dayalı borçlanma da arkadan geliyor.
Türkiye’de nereye baksak, hangi sektöre baksak servet transferi olduğunu görüyoruz; servet transfer politikası iktisat politikasının temeli oldu. Bu politikaların en önemli bedeli de iklimde yaşanıyor; Anadolu platosunda muazzam tahribata yol açıyor, madenler için zeytinlikler kesiliyor, kömür çıkarılıyor.
Ö.M.: İliç faciası.
A.B.: Evet, o facianın da yıl dönümüne yaklaştık değil mi? Altın işi ile uğraşanlar, yabancılarla işbirliği yapıyorlar, yabancılara teknolojik nedenlerle ihtiyaç var. Çin’deki en büyük altın madeninin Kanada ortaklığıyla olduğunu öğrendim. Sincan bölgesinde, Sincan Türklerinin/Müslümanlarının asitler içerisinde çalıştığı bölgedeki en büyük altın madenini Çin, Kanada’yla ortak işletiliyormuş. Kanada altın işinde uzman bir ülke; ülke içinde altın aramıyor ama Türkiye’de ve dünyada da pek çok yerde Kanada firmaları faaliyet gösteriyor. Yabancılar dar mükellef kurumlar ödüllendiriliyor, paralarını zaten hemen transfer ediyorlar, üretimi de kolayca satıyorlar, Türkiye’de de - günlük değimle söylenen - yandaş yerli şirketler altın işinde en büyük payı alan kesimler oluyor.

Ö.M.: İliç’teki de bir Kanada şirketiydi değil mi? Anagold Madencilik idi yanlış hatırlamıyorsam?
A.İ.: Evet, Kanada. Kanada’nın altın arama ve üretiminde teknolojik üstünlüğü bulunuyor. Dünyanın pek çok ülkesinde bu firma ve diğerleri altın üretiyor, yerli ortaklıklar kuruyor vs.
Türkiye’de de gittikçe altın sahaları genişletiliyor, tahsisler yapılıyor. Bu tahsislere baktığımızda yıllardan beri hem müteahhitlik sektöründe, hem maden sektöründe ve pek çok alanda korunan şirketlerin altın işinde de gözetildiğine tanık oluyoruz.
Makale sonuç olarak altına dayalı borçlanmanın diğer enstrümanlara göre, TL cinsinden borçlanma maliyetine göre de daha pahalı olduğu ortaya konuyor. Hakan Yılmaz, bunun pek çok yönüne doğan ve doğabilecek sakıncalarına dikkat çekiyor. Altınla dayalı borçlanma doğru bir borçlanma mıdır? Maliyeti diğerlerine göre daha yüksek bir borçlanma mıdır? Bu uygulama ile zengin kesimlere servet transferi yapılmakta mıdır? Bu uygulamanın serbest transfer aracı haline gelmiş olduğu anlaşılıyor.
Dünyada Merkez bankaları altın topluyorlar; Polonya bildiğim kadarıyla üçüncü sırada ama Rusya’nın dibinde. Gerilimler bitmiyor, İran ile her an savaş çıkabilir, Ukrayna’da barış olmadı, her yerde çatışmalar ve savaşlar ülkeleri altına yöneltiyor.
Türkiye’nin farkı, altına dayalı borçlanmanın toplam iç borç içinde payının yükselmiş olması. Türkiye, iç ve dış borçlanma yapmadan ayakta kalamaz. İç ve dış açıklarımız çok yüksek, borçlanma yapılabilir ise “ekonomi iyi gidiyor” deniyor ama borçlanmanın maliyeti ve kalitesi çok önemli, borçlanma kalitesi diye bir alan var. Türkiye’nin altınla borçlanması kaliteli bir borçlanma mıdır?Maliyetlere baktığımızda böyle bir şey gözükmüyor, kaliteli bir servet transfer aracı gibi görülüyor.
Ö.M.: Merkez Bankası başkanları derken, Donald Trump da şimdi kendisine uygun olmayan, uygun şekilde davranmayan Merkez Bankası başkanını da görevden alma planları içinde. İşin ilginç tarafı, yerine getirmeyi düşündüğü kişinin de yeni aday olarak bu Epstein dosyasıyla çok yakından ilgili Kevin Warsh olduğu da işi daha da karmaşıklaştıran bir durum. Merkez Bankası’na yeni aday bayağı ciddi Epstein adasında yer almış birisi.
A.B.: Bu Epstein adasına gitmeyen kalmamış yani!
Ö.M.: Evet, o konu üzerinde zaman zaman durma fırsatı buluyoruz. Bir de Melania adlı propaganda filminin yapımcısı Brett Ratner ile de çok yakın ilişkisi varmış duyduğum kadarıyla bu yeni adayın. Dolayısıyla giderek karmaşıklaşan bir sürecin içinde olduğumuzu daha da hissediyoruz.
Ö.Ö.: Yeni bir film daha yolda diyorsunuz?
Ö.M.: Evet yeni bir film! Kesinlikle öyle görünüyor.
A.B.: Aslında hep aklımda ama bir türlü yapamadım; Federal Rezerv Bank’ı anlatalım bir gün dinleyicilerimize.
Ö.M.: Evet, kesinlikle.
Ö.Ö.: O biraz karmaşık.
A.B.: FED başkanının böyle bir figür olmasının yüksek magazinel değeri olması ile birlikte parasal politikalar üzerindeki etkisini inceleyebiliriz. ‘Epstein’ adasına gidenler/gitmeyenler ve para politikası’ diye bir başlık atmak mümkün olabilir.
Ö.M.: Epstein’in de zaten çok acayip şirketlerle bağlantıları ortaya çıkıyor, biraz da ondan bahsetmek lazım. CP Morgan’ın, Deutsche Bank’ın rolleri de var. Çok karışık bir iş, bakalım konuşuruz herhalde.
A.B.: Peki, size iyi yayınlar!
Ö.M.: Çok teşekkür ederiz, görüşmek üzere.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


