"Anayasasını uygulamayan bir ülkeyle Avrupa Birliği ne kadar devam eder?"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik'te Ali Bilge, Türkiye–Avrupa Birliği Gümrük Birliği’nin 30. yılında gelinen noktayı, anlaşmanın neden “antik” hale geldiğini ve Mercosur ile yapılan serbest ticaret anlaşmasının Türkiye açısından yarattığı yeni dezavantajları ele alıyor.

""
Ekonomi Politik: 09 Şubat 2026
 

Ekonomi Politik: 09 Şubat 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

Ö.M.: Bugünkü Ekonomi Politik’te neyi ele alıyoruz öncelikle?

A.B.: Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yaptığı Gümrük Birliği 30. yılında. İlave olarak Avrupa Birliği, Mercosur ile serbest ticaret anlaşması imzaladı, bunları konuşalım. Ama önce geçen hafta Ankara’da benim de konuşmacı olarak katıldığım bir anma toplantısı oldu. Bu anma toplantısı, Hasan Ersel için yapıldı. Açık Radyo’nun kadim dinleyicileri çok iyi bilirler Hasan Ersel’i, radyonun kurucularındandır, Ömer Madra’nın Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden sınıf ve mesai arkadaşıdır. Hasan Ersel, Açık Radyo ile ilişkimin kurulmasını sağlayan kişidir, o önermişti radyoya. Ayrıca 30 yıl yayınladığım derginin de akademik kurul üyesiydi. Kendisinden çok şey öğrendiğim bir insandır.

Ö.M.: Açık Radyo’da hem düzenli ekonomiyle ilgili program yaptı, hem de onun dışında klasik müziğe ve bambaşka konulara açılan çok büyük bir çeşit zenginliğine sahip, çok değerli bir arkadaşımızdı rahmetli.

A.B.: Evet, çok katmanlı bir kişiliği vardı. İktisat, entelektüel kişiliğinin omurgasını oluşturmasıyla beraber; klasik müzik, havacılık, seçim sistemleri dahil çok çeşitli alanlarda üretim yapan çok iyi bir entelektüeldi, her konuyu konuşabildiğimiz bir kişiydi.

Hasan Hoca üç alanda görev yapt; akademik alanda üniversitelerde çalıştı, kamuda Merkez Bankası ve Sermaye Piyasası Kurumu’nda çok önemli görevleri oldu ve aynı zamanda özel sektörde de üst düzey görev aldı. Ancak akademiden hiçbir zaman kopmadı. Toplantıda sizin de tanıdığınız isimler, kürsü arkadaşları Nuri Yıldırım, Ercan Uygur ve Şevket Pamuk ile birlikte İnsan Tunalı ve ben konuşmacılardan biriydim. Mülkiyeliler Birliği, düzenleyici kuruluştu. Hocanın, Siyasaldan öğrencisi Selim Soydemir de paneli yönetti.

Toplantıda Hasan Ersel hocanın üretimlerini, muazzam kapasitesini, alan genişliğini anlattık; pek çok meziyetlerinden bahsettik. Hasan Ersel, Açık Radyo’nun önemli yapı taşlarından biriydi, uzun yıllar Açık Radyo’da hem ekonomi, hem klasik müzik alanında yayın yaptı, hem de görüşleriyle katkıda bulundu. Hasan Ersel’i hem Açık Radyo’da, hem de akademide;; tüm entelektüel hayat içerisinde her zaman saygıyla anıyoruz.

Ö.M.: Evet Hasan’a bir günaydın daha diyelim.

A.B.: Bugünkü konumuz olan Gümrük Birliği’ne geçmeden önce Ersel için yapılan panelde değinmeyi unutmuşum; Hasan Hoca ile birlikte 2007 yılında Gümrük Birliği’nin Türkiye Sanayisi Üzerine Etkileri isimli, içinde çeşitli makalelerin yer aldığı bir kitabı yayına hazırlamıştık. Bu çalışmayı da belirterek Gümrük Birliği meselesine giriş yapalım.

Avrupa Birliği - Türkiye gümrük birliği için Türk anı parası.

Türkiye 1995 Mart’ında Avrupa Birliği ile bir Gümrük Birliği Anlaşması yaptı. Anlaşma, 1996 başından itibaren yürürlüğe girdi, 30 yıldır devam eden bir gümrük birliği anlaşmamız bulunuyor ancak normal şartlarda bu tür anlaşmaların 10-15 yılda bir güncellenmesi gerekiyor ki duruma göre daha erken de olabiliyor. İlk anlaşma imzalandığında, anlaşmanın inşasında yapım mimari hatalarından kaynaklanan sorunlar vardı, bunların üzerinde durulmadı, Nasıl olsa yakında Avrupa Birliği’ne üye oluruz, tam üyelik görüşmeleri başladığında bu sorunlar halledilir,” diye bakılmıştı.

Ö.Ö.: Kutlamalar yapılmıştı, çocuktum ama ben hatırlıyorum.

A.B.: Evet, şenlikler oldu.

Ö.M.: Gayet tabii.

Ö.Ö.: Balonlar filan uçurulmuştu, Avrupa Birliği’ne girilmiş gibi bir intiba yaratılmıştı.

A.B.: O dönemi yakından takip etmiştim, Bir an evvel anlaşma olsun,” diye üzerinde durulmadı, ciddi sorunlar bulunuyordu. Zaten Gümrük Birliği Anlaşması pek çok alanı da kapsamıyor. Kapsam alanı da üyelikle birlikte genişler diye düşünüldü. Ayrıca küresel iktisadi ve siyasal hayat değişiyor, ülkelerin karşılıklı yükümlülükleri değişiyor. Geçen süre içinde pek çok şey Türkiye’nin aleyhine işlemeye başladı.

Türkiye lehine işleyen hususlar da elbette oldu. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yakında üye olacağı düşünüldüğü için anlaşmadan sonraki 10 - 15 yılda Türkiye’ye ciddi yabancı sermaye akışı gerçekleşti. Bu dönem, AKP’nin iktidara geldiği 2002 ve sonrasına da denk geldi, yabancı sermaye akışında büyük bir patlama oldu. “Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek” diye ciddi bir yabancı sermaye girişi oldu. 2001 krizi sonrasında uygulanan istikrar programı geniş halk kitlelerinin iktisadi çöküşüne neden oldu fakat hem iç, hem de dış sermaye için ülke çok elverişli hale geldi. Bunlar AKP’nin yıllarca iktidar olmasının basamaklarıdır.

Başlangıçtan itibaren Gümrük Birliği, işlenmiş tarım ürünleri dışında tarımı, hizmet sektörünü, kamu alımları gibi alanları kapsamıyordu; bunlar bilahare gündeme gelecek hususlardı.

Nihayetinde kısa bir süre sonra 2010’larda dendi ki, Bu anlaşmada aleyhimize işleyen hususlar, sorunlar var, bu pürüzleri giderelim.” 2014’te Avrupa Birliği, “Bu konuda Dünya Bankası’ndan bir rapor isteyelim, sorunları tespit edelim, neleri düzeltmemiz gerekiyor anlayalım,” dedi. Böyle bir rapor geldi ve sonrasındaki yıllarda sayısını hatırlayamayacağımız onlarca, yüzleri geçen görüşmeler yapıldı, karşılıklı etki analizleri yayınlandı.

Türkiye ve dünya, iktisadi ve siyasal anlamda değişiyordu. 2000’lerin başında Türkiye eksik zayıf hukukunu Avrupa Birliği’ne uyarlama sevdasıyla başladığı serüvene, kısıtlı demokrasisini genişletme sevdasıyla başladığı bu serüvene çok kısa sürede ara verdi. 2014’ten sonra Türkiye başka bir havaya büründü ve otokratik bir sürece girdi. Yeni siyasal rejim olan otokrasi, hukuk sistemini hızla çok geriletti; Avrupa Konseyi’nin, Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına ve imzaladığı anlaşmalara aykırı tutum ve davranışlarda bulunmaya başladı. Ayrıca Türkiye, iç hukukuna, yüksek yargının kararlarına da uymamaya başladı; Türkiye demokrasiden uzaklaştı.

Süreç içerisinde Kıbrıs, Avrupa Birliği’ne dahil oldu; Yunanistan ile yaşanan kadim sorunlar, 50 küsur yıldır devam eden Kıbrıs sorunu çözülmedi, ilaveten doğu Akdeniz petrol ve doğal gaz sorunları eklendi. Beraberinde Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkileri, Rusya’ya Avrupa Birliği’nin ambargo uygulaması, ambargonun Türkiye üzerinden Rusya lehine delinmesi gibi faktörler süreci engelledi, bitirdi. Tam hatırlamıyorum ama 2018’den sonra sona erdi, görüşmeler sürdürülmemeye başladı.

2021’de tekrar başlatılma kararı alındı ama sonuçta 30 yılda “antika” haline gelmiş bir mrük Birliği Anlaşması’na sahibiz. Hem ilk aşamadaki yapısal hatalar devam etti; tarım ve hizmetler sektörü ile kamu alımları gümrük birliği kapsamına alınmadı, hem de Avrupa Birliği’nin yaptığı serbest ticaret anlaşmaları da Türkiye aleyhine işlemeye, sorunları daha da artırmaya başladı. Gümrük Birliği eskimişti, revize edilmesi gerekiyordu, modernize edilmesi gerekiyordu, başlangıçtan itibaren eksik taraflarının giderilmesi gerekiyordu ama bunlar olmadı, sorunlar daha da katmerlendi.

Nitekim geçtiğimiz haftalarda iş dünyasından ciddi yükselmeler söz konusu oldu ama iş dünyasının yükselmeleri otokraside çok cılız oluyor, korkuyorlar. Yükselmenin nedeni, Avrupa Birliği’nin Mercosur ve Hindistan ile yaptığı serbest ticaret anlaşmalarıdır yani kayıplar daha da artacak endişesi. Çok eskimiş bir Gümrük Birliği Anlaşması elinizde bulunuyor, üstelik kapsama alanı dar, Türkiye’nin lehine işlemeyen alanlar çoğaldı, Avrupa Birliği’nin serbest ticaret anlaşması yapması ile Türkiye çok dezavantajlı konuma sürüklendi.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile öyküsü 1963’ten beri devam ediyor ama bugün Avrupa Birliği ile kalan tek çıpası, bağlantısı Gümrük Birliği..

2014’ten itibaren Türkiye, günlük dilde tek adam rejimi olarak adlandırılan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak tanımlanan otokratik rejime geçtikten sonra demokrasiyle, iç ve dış hukukla, üyesi olduğu/imzaladığı uluslararası anlaşmalarla bağlarını koparması sonucunda Avrupa Birliği ile yolculuğu donmuş, fiilen bitmiş durumda. Avrupa Birliği ile aramızda sadece bir Gümrük Birliği Anlaşması var ve bu anlaşma da Türkiye’nin lehine işlemeyen bir anlaşma haline gelmiş durumda.

Avrupa Birliği, Serbest ticaret anlaşmalarıyla kendi lehine önlemler alıyor çünkü Trump gibi bir faktör var; ikide bir gümrük tarifeleriyle artık günlük oynuyor, gümrük savaşlarıyla kısıtlamalar getiriyor. Dolayısıyla Avrupa Birliği de serbest ticaret anlaşmalarıyla tedbirler alıyor, birliğin ticari alanını genişletiyor, bunu aynı zamanda Çin ile rekabet edebilmek için de yapıyor, kapsama alanını genişletiyor. Mercosur ve Hindistan ile de bu nedenle serbest ticaret anlaşmaları yapıldı. Mercosur görüşmeleri 25 yıl sürdü, çok büyük bir nüfusu kapsıyor. Mercosur ile Avrupa Birliği’nin nüfusunun toplamı 700 milyonluk bir tüketici kitlesini kapsıyor. GSYH’larının toplamı da dünyanın %20’sinden biraz büyük.

İsterseniz biraz serbest ticaret anlaşmaları nedir? Nasıl işler ? Avrupa Birliği’nin serbest ticaret anlaşmalarından kaynaklanan Türkiye aleyhine durumlar nasıl oluştuğuna bakalım.

Ö.M.: İşin ekonomisinin yanı sıra bir de siyasi ve hukuki yönüne de bir iki cümle ile değinmek iyi olabilir diye düşündüm; Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Heyeti bugün başlıyor yanılmıyorsam, 9-11 Şubat tarihleri arasında İstanbul, İzmir ve Ankara’yı kapsayan üst düzey bir ziyaret gerçekleştirecek. Onu da bu minvalde okumakta yarar var. Bianet’in haberinde vardı; konseyden yapılan açıklamada, ziyaret kongre tarafından 27 Mayıs 2025’te kabul edilen ve Türkiye belediye başkanlarının görevden alınmasına ilişkin bildirinin devamı niteliğinde olduğu belirtiliyormuş. Ziyaret de önceki temasların, Mayıs, Haziran ve Eylül’deki temasların ardından planlanıyor. İBB Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Büyükçekmece Belediye Başkanı Kongre Üyesi Hasan Akgün ile İzmir Belediye Başkanı ve Kongre Üyesi, Başkan Yardımcısı Tunç Soyer’i de ziyaret etmeleri bekleniyor. Böyle bir şey var ama sonuç alınabiliyor mu? Pek bir şey söylenemez doğrusu.

A.B.: Siz dünyanın en büyük metropollerinden birinin başkanını evini basarak içeri atıyorsunuz, bir seneyi bulmak üzere hapisteki süresi ve üstelik İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, seçilmesine garanti gözüyle bakılan ana muhalefetin Cumhurbaşkanı adayıdır. Sayısız belediye başkanı ve belediyelerde görevli üst düzey bürokrat halen hapiste bulunmaktadır. Ana muhalefet partisine sürekli yükleniyorsunuz, olası seçimleri engellemek ve lehinize sonuçlandırmak için adaleti hiçe sayıyorsunuz.

Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay davalarında uluslararası ve iç hukuka uyulmuyor, alt mahkemeler Anayasa Mahkemesi’ni dinlemiyor. Böyle bir ortamda Avrupa Birliği ile doğru bir iletişim süreci işletmeniz mümkün olmuyor. Anayasasını uygulamayan bir ülkeyle AB ne kadar devam edebilir ki? 

Üstelik Avrupa Birliği birlik içinde çok ciddi sorunlarla boğuşuyor, Mercosur Anlaşması’nın kararını nitelikli çoğunlukla alabildiler, henüz Avrupa Parlamentosu’nda da onaylanmadı. Fransa, çiftçileri olumsuz etkileneceği için karşı çıkıyor ama anlaşma büyük nitelikli bir çoğunlukla, 29’a karşı 21’le geçti.

Bu arada dünya hali çok değişti, Trump faktörü devreye girdi, gümrük savaşları nedeniyle, Avrupa Birliği serbest ticaret anlaşmaları ile kendisini korumaya çalışıyor, serbest ticaret anlaşmalarıyla sonuçlandırıyor, arttırıyor.

Türkiye sorunlu bir ülke, Avrupa Birliği ile tek kanalda eskimiş gümrük anlaşması ile devam ediyor. Peki neden devam ediyor? Avrupa Birliği neden önemli? Çünkü aralarında ihmal edilmeyecek ekonomik bir ilişki var. Avrupa Birliği, ekonomik olarak en büyük ticaret ortağımız, en büyük ticareti Avrupa Birliği ülkeleriyle yapıyoruz. 2025 yılında 230-235 milyar dolar civarında bir ticaret hacmine ulaşılmış. Türkiye, iktisadi olarak bu bölge ile teneffüs ediyor, Avrupa Birliği’nde ciddi bir nüfusumuz var, yıllardır devam eden ilişkiler ağı var. Ancak 30 yıldır ‘sündürdüğünüz’ anlaşmanın yenilenmesini bile başaramamış durumdasınız, bu süreç aleyhinize çalışıyor. Avrupa Birliği bugüne kadar 40’a yakın serbest ticaret anlaşması yapmış durumda. Türkiye’nin normal şartlarda Avrupa Birliği’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelerle de benzer anlaşmalar yapması lazım ama bunlar olmuyor.

Türkiye, Gümrük Birliği’ne dahil; ancak Avrupa Birliği, serbest ticaret anlaşması yaptığında Türkiye yapılan serbest ticaret anlaşması kapsamına giremiyor! Üye değil.

Türkiye, Mercosur ülkelerine gümrükle mal satabiliyor, onlar ise bize gümrüksüz girebiliyor. Arjantinli bir firma Türkiye’ye gümrüksüz mal satabiliyor ancak Türk firması gümrükle mal satıyor. Birinci dezavantaj buradan kaynaklanıyor.

İkincisi Mercosur ülkeleri artık Avrupa Birliği’ne gümrüksüz mal satacak; buna karşın Türkiye, sanayi ürünleri dışındaki alanlarda Avrupa Birliği’ne gümrükle mal satacak. Dolayıyla bu ülkeler ile Avrupa Birliği içi pazarda rekabet edemeyecek, Türkiye’nin rekabet imkanı kalmıyor. İkinci dezavantaj da bu şekilde oluşuyor. Zaten kamu alımları yani kamu ihaleleri Gümrük Birliği kapsama alanında değil, hizmetler sektörü kapsama alanında değil.

Türkiye, moda deyimle dünyada orta gelir tuzağı ülkesi, böyle bir yeri var; büyük bir pazar, tüketiyor ama sorunları çok yüksek bir ülke. Üretiminde yüksek teknolojinin payı düşük ama orta düzey üretim hattı var; otomotiv, televizyon, buzdolabı vs. üretip satıyor. Yüksek teknoloji ile üretip satamadığı için rekabet üstünlüğü yok. Buna gümrük dezavantajları eklediğinde ise sorun inanılmaz şekilde büyüyor. Çoğunlukla ucuz iş gücü ile rekabet üstünlüğü sağlayan bir ülkenin böyle devam etmesi düşünülemez. Tekstilde bu üstünlüğü de kaybetmiş durumdayız, sektör Mısır’a kaymış durumda.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan girdiği eksik ve yanlış iktisadi ilişkiler paradoksal bir durumda bulunuyor. Bir yandan Gümrük Birliği’ni sürdürüyor ama anlaşma, ekonomisini yıpratmış vaziyette. Gümrük Birliği’ni hem istiyor, hem de kaybediyor. Çünkü yakın geçmişte Gümrük Birliği’nin avantajlarını da yaşamış bir ülke. Oturup, durumu değerlendirip yeni bir yol haritası çizemiyor çünkü hukuktan, demokrasiden uzaklaşmışsınız; uzaklaşınca Avrupa Birliği’nden gelen yatırımlar da azalıyor. Türkiye büyük bir handikap yaşıyor, zaten serbest dolaşım hakkınız yok, emeğin dolaşımı yok, söz konusu değil.

Aralık ayında Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü gelmişti Türkiye’ye ve ciddi açıklamalar yaptı. Nacho Sanchez Amor, “Siz demokrasiden uzaklaştığınız sürece bizden de uzaklaşıyorsunuz,” diyor ezcümle. “Siz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına, konseye imza atmışsınız; şimdi bu imzanızı reddeder pozisyondasınız, kararları uygulamıyorsunuz, bugün yaşanan sorunların kaynağında siz varsınız, demokrasiden uzaklaşmanız var. Anayasanızı bile uygulamıyorsunuz, değiştirdiğiniz Anayasayı bile uygulamıyorsunuz. Anayasa bir menü değildir, birini seçip diğerini bırakamazsınız,” diyor Amor. Çifte standarttan belediye başkanlarının tutuklanmasından bahsediyor, gazetecilerin tutuklanmasından bahsediyor. İyi, bunlar tamam da Türkiye’deki demokrasi Avrupa Birliği’nin, Avrupa’nın ne kadar umurunda?

Ö.M.: Ben de tam onun altını bir kez daha çizelim diyecektim.

A.B.:Türkiye otokrasiye hızla yolculuk yaparken, Avrupa’nın ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’de olan biten karşısında kayıtsız kaldığına, çok zayıf tepkiler verdiklerine tanık olmadık mı? Sadece bunlar da değil; dünyada demokrasiyle yönetilen ülkelerin Türkiye’deki iktidarın uygulamalarına yüzeysel yaklaşımlarını görmedik mi? Çünkü yüce çıkarları göç ile ilgiliydi; Suriye göçü vardı, Afgan göçü vardı, çıkarlar bunlarla ilişkilendirdi, parasaldı, Türkiye’yi unutmanın gerekçeleriydi.

Elbette aynı zamanda Avrupa Birliği’nin sönümlendiği bir sürece de tanık oluyoruz; dünya denkleminde güç kaybettiği, zayıfladığı, bir dönemi de yaşıyoruz. Dünyada Trump etkisini yaşıyoruz, Avrupa Birliği’nin kendi içinde otokratik ve sağ, neo Nazi, faşist partilerin iktidara doğru adım attığı bir dönemi yaşıyoruz, böyle bir kıskaç içindeyiz. Ukrayna ve Suriye savaşı gibi faktörler bütün bu süreçleri etkiliyor. Tüm bunlar olurken, Türkiye garabet hale gelmiş Avrupa Birliği Gümrük Birliği Anlaşması ile yaşıyor. Bu garabet günlük hayatımızı da ilgilendiren bir duruma geldi.

Gümrük Birliği’nin yenilenmemesinin nedenleri olarak demokrasiden, hukuktan uzaklaşmayı, otokrasiye geçişi ve dış siyasal ilişkilerimizi konuşuyoruz ancak burada öne çıkan konu Kıbrıs konusu oluyor. Kıbrıs çözümsüzlüğü Gümrük Birliği yenilenmesinde çok açık bir şekilde gündeme geliyor.

Gümrük Birliği’nin yenilenmemesinin nedenlerine ilave etmem gereken bir tespitim daha bulunuyor, son olarak ona değinmek istiyorum, Türkiye’de sosyal bilimciler için çalışma yapılması gereken, ölçülmesi gereken bir alandan ve konudan söz edeceğim.

Türkiye’de 2014’ten itibaren kurulan otokratik bir düzen var, buna Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi deniyor. Bu düzende başbakanlık müessesi kalktı; saray var, bürokrasi var, sarayın katmanları var vs.

Otokrasiye geçişle birlikte Türkiye’nin kurumsal yapılarında kurumsal kapasite düşüklüğü başladı, bunu her alanda görmeniz mümkün. Evet, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün silahları arttı, kara kuvvetleri ayarında ağır silahlara sahip oldu ki kolluğun sahip olmaması lazım, doğru değil. Bu anlamda arttırımlar var ama iş yapma anlamında bürokrasinin kurumsal kapasitesinde zayıflama yaşanıyor.

Otokrasiyle kurumsal kapasitenin zayıflaması ve sönümlenmesi arasında bir ilişki söz konusu. Gümrük Birliği’nin yenilenmemesinde kurumsal kapasite zafiyetlerinin de rolü bulunuyor çünkü hafıza kalmadı, devamlık yok, iş yapma becerisi liyakata göre değil vb. Bunu da nedenlerinden biri olarak saymamız mümkün. Bununla kapatayım isterseniz.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz, görüşmek üzere.

A.B.: Kolay gelsin.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

A.B.: Hoşçakalın!