Üç hafta sürecek dünya turumuzun ilk durağında, 23. FIFA Dünya Kupası'nın birçok karşılaşmasına ev sahipliği yapan ABD’yi ziyaret ettik ve Mylène Farmer, Nicolas Peyrac ve Jean-Jacques Goldman gibi isimlerden bu ülkeyi konu alan şarkılar dinledik.
Açılışı, Nicolas Peyrac’ın Mississippi River adlı parçasıyla yaptık. 1974 tarihli şarkısında ABD’nin en uzun ikinci nehri olan Mississippi Nehrinden bahsediyordu sanatçı. Bölgede daha önce yaşayan Amerikan yerlileri, büyük nehir anlamına gelen Misi-ziibi ismini vermişler nehre, Fransız yerleşimciler zamanında bu Misi zipi’ye dönüşmüş ve nehir günümüzde nihayet Mississippi adını almış. Parçada da: “Mississippi Nehri, unutma ki sen, ezilenlerin özgürlük şarkılarını söylüyordun, Siyah halkın umuduydun” sözleriyle eskiden özgürlük, blues, caz ve siyah halkın mücadelesinin sembolü olan nehrin, bugün artık turistik bir yer haline gelmesinden bahsediyor sanatçı.
Kariyerinin ilk yıllarında bu parçanın dışında ABD’nin çeşitli bölgelerini konu alan Goodbye California, Mourir à Harlem ve So Far Away from L.A. gibi şarkıları da kaleme almıştı Peyrac. Örneğin 1975’in Nisan ayında piyasaya çıkan ve Fransa listesinde on beşinci sıraya kadar yükselen So Far Away from L.A.’de, Golden Gate Köprüsü, Alcatraz Hapishanesi, Beverly Hills, Hollywood ve otele dönüştürülen Queen Mary gemisi gibi San Francisco ve Los Angeles’la özdeşleşen yerlerin yanı sıra Humphrey Bogart ve Greta Garbo gibi Hollywood yıldızlarından bahsediyor, 1969’da Manson çetesi tarafından vahşice öldürülen Sharon Tate’i ise, “Zavallı Bayan Polanski, tek darbeyle aldılar aynı anda iki canını, ama kim hatırlıyor şimdi burada bunları” sözleriyle anıyordu. Buna karşın, bu parçadan üç yıl sonra yayınlanan Goodbye California’da geçen: “Keşke unutulsaydı dolarlar, Para yerine umuttan söz etseydik daha çok, Ve bize deselerdi ki yıldızlar, aslında Tanrı değiller, Neredeyse ölümsüz ve hiç yaşlanmayan” sözleriyle Peyrac’ın artık yavaş yavaş Hollywood’un tüm o ışıltılı ama içi boş dünyasından bıkmaya başladığı anlaşılıyordu. Sanatçı şarkının nakarat kısmında geçen: “Elveda Kaliforniya, Seni sevmiştim galiba, Çok zaman önce ama, Paris’i yeniden keşfettim, Elveda Kaliforniya, Küsmene gerek yok, öyle geliyor ki bana Benim yuvam burası, Beverly’den daha çok” sözleriyle bir anlamda Amerika’ya ve de Amerikan rüyasına veda ediyordu.
ABD ile ilgili şarkılar genellikle Amerika’ya büyük hayallerle gelen insanların hikâyesini anlatıyor. Bunlardan biri de Jean-Jacques Goldman’ın 1984’te piyasaya çıkan Long is the road (Américain) adlı parçası. Goldman’ın birçok kez “dam dam dam” sözcüklerini tekrarladığı bir intro ile başlayan şarkının ilk kıtası, doğrudan kayıp şehir Eldorado efsanesine gönderme yapıyor, ikinci kıtada ise sosyal eşitsizliklere ve Amerika’da zengin olmanın zorluğuna dair yaşanan hayal kırıklığına değiniliyor. Şarkının ikinci kısmı ise oldukça farklı: son derece neşeli ve geçmişte kölelik zulmüne maruz kalan Amerikalı siyahiler tarafından yaratılan negro spiritual tarzında kurgulanmış. Vokalde, Supertramp’in saksafoncusu John Helliwell’in saksafon solosunun ardından “A-mé-ri-cain” yani Amerikalı kelimesinin defalarca tekrarlandığını duyuyoruz. İkinci nakaratın ardından ise Nina Simone’un Ain’t Got No, I Got Life şarkısına bir gönderme mevcut. Altın arayıcılarından, Rockfeller’den, Büyük Buhranın başladığı Kara Perşembe’den, John Ford’dan ve “Zimmerman’ın gölgesi” sözleri aracılığıyla gerçek adı Robert Zimmerman olan Bob Dylan’dan bahsettiği parçanın yayınlanmasının ardından Chanson Magazine dergisiyle yaptığı röportajda ABD ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklıyordu Goldman: “Ben Amerika’nın koşulsuz bir hayranı değilim. İnsanın hayallerini kısa sürede kaybettiği yaşaması zor bir ülke ama Amerikan özgürlük rüyası hala yaşıyor. Fakir ülkelerden ırkçılığın ve işsizliğin var olduğu ABD’ye göç edenleri görmek her zaman ilgimi çekmiştir. Kimsenin kolayca iş bulunan ve suç oranının düşük olduğu SCCB’ye toplu halde göç ettiğini görmeyiz. Bu da göçmenlerin güvenlikten çok özgürlük bulmaya çalıştığı anlamına gelmekte”. Amerikan rüyası konu alan bir başka parça da Joe Dassin'in 1970'te piyasaya sürdüğü L’Amérique. New York doğumlu Dassin’in babası, ünlü yönetmen Jules Dassin’di. Ne var ki kırklı yılların sonunda, bir cadı avına dönüşen McCarthy soruşturmaları nedeniyle Amerika’yı terk etmek zorunda kaldı Dassin ailesi ve 1949’da Fransa’ya yerleşti. Bu yüzden Amerika denince pek de hoş anılar gelmiyordu Joe Dassin’in aklına. Bununla birlikte İngiliz Christie grubunun Yellow River adlı şarkısını Pierre Delanoë ile birlikte Fransızcaya uyarlamaya çalışırken nakarat kısmı için en uygun kelime olarak L’Amérique yani Amerika çıkmıştı ikilinin karşısına. Bunun üzerine Joe Dassin, şarkıda kendi hikâyesini değil de, 1900’lerin başında Rusya’dan Amerika’ya göç eden büyükbabası Samuel Dassin’in öyküsünü, onun bu ülkeye gelirken kurduğu hayalleri anlatmaya karar verdi. 1970 Haziran’ında piyasaya çıkan şarkı, Eylül ve Ekim aylarında da müzik listelerinin zirvesine oturdu.
Programın başında Kalifornia eyaletini ve bu eyaletin en büyük şehri Los Angeles’ı konu alan parçalardan bahsetmiştik. Bu eyaletten söz eden bir başka şarkı da Mylène Farmer’ın 1995’te piyasaya çıkan dördüncü stüdyo albümünde yer alan California. Farmer kendisinin de rol aldığı, Laurent Boutonnat’nın 1994 tarihli Giorgino filminin ticari ve eleştirel anlamdaki başarısızlığının ardından, filmin başrol oyuncusu ve rock gitaristi Jeff Dahlgren ile birlikte dokuz aylığına Los Angeles’a gitmişti. Etrafındakiler tarafından tanınmama arayışındaki sanatçı, bu dönemde saçlarını sarıya boyamış ve özellikle Kaliforniya olmak üzere Amerika’nın uçsuz bucaksız geniş alanlarını keşfetmişti. Bu sırada yeni bir albüm üzerinde çalışmaya da başlayan Mylène, bu albümde yer alacak California’nın sözlerini de Laurent Boutonnat’nın yumuşak ama tempolu bir bestesi üzerine yazdı. Amerika’da duyduğu sürgün ihtiyacını ve Kaliforniya eyaletini keşfedişini anlattığı şarkıda, Fransızca metnin içine tıpkı Serge Gainsbourg gibi, İngilizce kelimeler serpiştiren Farmer, parçaya Apollinaire’in ünlü Le Pont Mirabeau şiirinin bazı dizelerinin değiştirilmiş hallerini de ekledi. Parçada geçen “Dikiz aynasında anamorfoza uğrayan hayatım” dizesi ise, sanatçının müzik marketlerdeki yerini 17 Ekim 1995’te alacak olan albümü “Anamorphosée”nin ismi için ilham kaynağı olacaktı.
ABD ve bu ülkeden çıkan sinema ve müzik yıldızları, özellikle altmışlı yıllar boyunca tüm dünyada olduğu gibi Fransa’da da büyük ilgi görüyordu. Yé-yé’ciler olarak adlandırılan genç Fransız müzisyenler bu dönemde çoğunlukla Anglosakson sanatçılara ait parçaların Fransızca uyarlamalarını seslendirirken Johnny Hallyday, Eddy Mitchell ya da Dick Rivers gibi rock’n’roll’cular giyim tarzlarından sahnedeki jest ve mimiklerine kadar Elvis Presley, Gene Vincent, Bill Haley ya da Little Richard gibi Amerikalı sanatçıları taklit ediyordu. Fransız rock’n’roll müziğinin kurucuları olarak görülen bu üç isim, haliyle ABD’ni konu alan pek çok şarkıya da yer veriyordu repertuarlarında. Johnny Hallyday; altmışlarda San Francisco, A New Orléans ilerleyen yıllarda ise Nashville Blues, Mon Amérique à moi ve Cartes postales d’Alabama gibi parçalarla ABD’ne olan sevgisini dile getirirken Eddy Mitchell ise Et la voix d’Elvis, Sur la route de Memphis, La dernière séance ya da Nashville ou Belleville gibi şarkılarla gençlik yıllarının Amerikalı yıldızlarına selam gönderiyordu. 1984 yılında piyasaya çıkan "Racines" (Kökler) adlı albümünde yer alan Nashville ou Belleville’de çocukluk günlerine geri dönüyordu Eddy ve o yıllarda Paris’in Belleville mahallesinde kök salmış olsa da Amerika Birleşik Devletleri’ne, rock’n’roll’a ve Amerikan sinemasına nasıl büyük bir ilgi duyduğunu anlatıyordu bize. Şarkının nakarat kısmında ise: “Köklerim nerede? Nashville’de mi Belleville’de mi?” diye soruyordu. Sanatçının 1974 tarihli albümüne “Rocking in Nashville” adını vererek country müziğin başkenti olarak görülen bu şehre bir kez daha saygı duruşunda bulunduğunu da hatırlatalım.
Los Angeles, Nashville ya da Memphis’in ardından ABD’nin Fransız müzisyenleri en fazla etkileyen bölgelerinden biri de New York. Pek çok sanatçı geçmişten günümüze Amerika’nın ünlü şehrini konu alan parçalara imza attı. Bunların arasından en fazla öne çıkanlardan biri Serge Gainsbourg’un 1964’te piyasaya çıkan Afrika ritimleriyle süslü şarkısı New York USA. Nijeryalı perküsyonist Babatunde Olatunji’nin "Dreams of Passion" albümündeki Akiwowo adlı şarkının melodisi üzerine kaleme aldığı parçada, New York’taki gökdelenlerden bahsediyordu Gainsbourg. Parçanın orijinali ise Afrikalı çiftçileri evlerine götüren trenden ilham alarak yazılmış, söz konusu ortamın ambiyansı ve trenin ritmi, cembe adı verilen Afrika’ya özgü bir vurmalı çalgı kullanılarak yeniden canlandırılmıştı. Gainsbourg bu manzarayı New York’a taşıyarak, Afrika gelenekleriyle Amerikan modernizmi arasında bir bağda kurmuş oluyordu aynı zamanda. Bunun yanı sıra nakarat kısmında geçen “New York’u gördüm, Amerika’daki New York’u, Hiç bu kadar yüksek bir şey görmemiştim, çok yüksek New York” sözlerinin ardından Empire State Building, Rockfeller Center, Waldorf Astoria ya da Bank of Manhattan gibi şehirde bulunan gökdelenleri sayan sanatçı, iki dakika yirmi saniye içinde müzikseverleri kısa bir New York turuna çıkarıyordu. Yves Simon ise 1974 tarihli J’ai rêvé New York adlı parçasında; saksofonist Lester Young, şair Gregory Corso ve nihayet Jimi Hendrix’e selam göndermesinin ardından bir daha kan, ter ve gözyaşı olmaması için New York’la özdeşleşen Manhattan, Brooklyn ve George Washington Köprülerini çözüp şehrin havalanmasını sağlamak istediğini ifade ediyordu.
Seksenli yıllarda, uzun süredir birlikte çalıştığı caz müzisyeni Maurice Vander’in kendi müzik grubunu kurması üzerine onunla yolları ayırmak zorunda kalan Claude Nougaro'nun bu dönemde yazdığı şarkılar oldukça karmaşık sözlerden oluşuyor, dinleyiciyle tam olarak bir bağ kuramıyordu. Sanatçı, verdiği konserlerde hâlâ salonu dolduruyor ama aynı başarıyı albüm satışlarında gösteremiyordu. 1985’te piyasaya çıkan albümünün ticari anlamda beklentileri karşılamaması bardağı taşıran son damla oldu ve Barclay stüdyosu onunla olan sözleşmesini feshetti. Bu gelişme sorasında bir hayli sarsılan Nougaro kendini sorgulamaya başladı. Fransa’daki evini satarak kariyerinde yepyeni bir sayfa açmak üzere New York’a gitti. Burada Manhattan’da yaşayan elektronik klavye ustası Philippe Saisse ile tanıştı ve geri dönüş şarkısı Nougayork’u onunla birlikte yarattı. İsmi aracılığıyla sanatçının adeta kendisini şehirle özdeşleştirdiği, rock müzik esintileri taşıyan bu güçlü parça, Nougaro’nun bir Anka Kuşu misali küllerinden yeniden doğmasını sağlayacaktı.
Kaynaklar:
- 1001 histoires secrètes de chansons, Fabien Lecœuvre, Editions du Rocher, 2017
- Goldman L'intégrale - L'histoire de tous ses disques, Daniel Pantchenko, EPA Eds, 2020
- Eddy Mitchell Autobiographie, Eddy Mitchell, Cherche Midi, 2024
- L'intégrale Gainsbourg - La petite histoire de toutes ses chansons, Gilles Verlant & Loïc Picaud, Fetjaine, 2011
| Şarkıcı / Yorumcu | Parça Adı | Albüm Adı | Süre |
|---|---|---|---|
| Nicolas Peyrac | Mississippi River | Jumbo | 4:22 |
| Nicolas Peyrac | So Far Away from L.A. | D'où venez-vous? | 4:12 |
| Nicolas Peyrac | Goodbye California | Je t'aimais je n'ai pas changé | 4:30 |
| Jean-Jacques Goldman | Long is the road (Américain) | Singulier 81-89 | 4:43 |
| Joe Dassin | L'Amérique | Les 100 plus belles chansons | 2:24 |
| Mylène Farmer | California | Anamorphosée | 4:58 |
| Véronique Sanson | Les délices d'Hollywood | Hollywood (Deluxe) | 4:11 |
| Eddy Mitchell | Nashville ou Belleville? | Racines | 3:16 |
| Serge Gainsbourg | New York USA | Comme un boomerang | 2:17 |
| Yves Simon | J'ai rêvé New York | Triple Best Of | 4:38 |
| Claude Nougaro | Nougayork (Live 89) | Zénith Made in Nougaro | 3:32 |

