"Bu şirketlerin vatanı yok; sermayenin vatanı yok"

-
Aa
+
a
a
a

Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, Kadir Has Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan ile iklim finansmanı, karbon bütçesi, emisyon ticaret sistemi ve iklim adaletini masaya yatırırken; fosil yakıt ekonomisinin, çok uluslu şirketlerin ve küresel finans sisteminin iklim krizi üzerindeki etkilerini değerlendiriyor.

""
İklim Finansmanı Çözüm mü, Çıkmaz mı?
 

İklim Finansmanı Çözüm mü, Çıkmaz mı?

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ecehan, merhabalar.

Ecehan Balta: Günaydın Ömer Bey, Ferhat Hocam, merhabalar.

Ferhat Kentel: Günaydın, hoşgeldiniz.

Ö.M.:Haftanın İklim Zirvesi’nde konuğumuzu sen takdim eder misin lütfen?

E.B.: Evet, Erinç Hocam bizimle birlikte; Kadir Has Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan. Kendisi uzun yıllardır iklim finansmanı, çevre ve iklim adaleti konularında çalışan bir akademisyen. Benim takip edebildiğim kadarıyla bu çalışmaları 2008 yılına kadar uzanıyor. Belki daha da öncesi vardır hocam, bilemiyorum ama iklim finansmanı henüz dünyanın gündeminde bu kadar yer tutmazken bu alanda çalışmaya başlayan isimlerden biri. Bugün iklim meselesi dönüp dolaşıp bir noktada finansmanla bağlantılı hâle geliyor. Sonuçta para konuşuyoruz. Biz de bu yüzden iklim finansmanı meselesini Erinç Hocam ile ele almak istedik. Hoşgeldiniz hocam. 

Erinç Yeldan: Hoşbulduk sevgili Ecehan Hoca, değerli arkadaşlarım, değerli konuklar. Hepinize selamlar.

F.K.: Merhabalar.

Ö.M.: Merhaba.

E.B.: Hocam dilerseniz önce iklim finansmanı kavramından başlayalım istiyorum. İklim finansmanı derken neyi kastediyoruz? İklim bütçesi, iklim borcu gibi kavramlar tam olarak ne anlama geliyor?

E.Y.: Kuşkusuz finansman, en basit anlamıyla bir şeyin nasıl finanse edileceği yani kaynağının nasıl sağlanacağı meselesidir. Çok kaba hatlarıyla konuşmak gerekirse, iklim bilimcileri bize şu gerçeği aktarıyor: Sanayi Devrimi'nden bu yana gezegenimizin ortalama sıcaklığı yaklaşık 1 °C'nin biraz üzerinde arttı ve işte iklim krizi dediğimiz olgunun temel nedeni de bu küresel ısınma.

Bunun arkasındaki en önemli neden ise atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun artması. Yine iklim bilimcilerinin ortaya koyduğu verilere göre, küresel sıcaklık artışı 1,5 °C'yi aştıktan sonra süreç ivmelenerek devam edecek ve yüzyılın sonuna kadar 4, hatta belki 6 °C'lik bir artışa ulaşabilecek. Bu ise gezegenimizde, bugün bildiğimiz biçimiyle yaşamın sürdürülemez hâle geleceği bir noktaya işaret ediyor. Dolayısıyla 1,5 °C'lik artış, bizim için aşılmaması gereken kritik bir üst sınır olarak kabul ediliyor.

F.K.: Teknik bir bilgi.

E.Y.: Birçok dinleyicimizin bu konuya hâkim olduğunu tahmin ediyorum ancak hatırlatmak gerekirse, 1,5 °C'lik sıcaklık artışı hedefi, atmosferdeki karbondioksit eşdeğeri sera gazı yoğunluğunun milyonda yaklaşık 350 parçacıkla sınırlı tutulmasına dayanıyor. Dolayısıyla bu "350" sayısı, bir bakıma simgesel bir üst sınır olarak kabul ediliyor.

Peki bütün bunlar finansal açıdan ne anlama geliyor?

Sanayi Devrimi'nden bu yana atmosfere yaklaşık 1.700 gigaton sera gazı salmış durumdayız. Oysa 1,5 °C hedefiyle uyumlu toplam karbon bütçesi yaklaşık 2.200 gigaton. Yani geriye yalnızca 550 gigatonluk bir karbon bütçemiz kalmış durumda.

Küresel ekonomi ise her yıl yaklaşık 55 gigaton sera gazı salıyor. Basit bir hesap yaptığınızda, 1,5 °C sınırına ulaşmadan önce elimizde belki de 10 yıldan daha kısa bir süre kaldığını görüyoruz.

İşte tam bu noktada finans dünyası devreye girdi. Finans iktisatçıları, büyük yatırımcılar ve bankalar bu verileri bir araya getirerek 550 gigatonluk kalan karbon bütçesini ekonomik bir değer olarak fiyatlamaya başladılar yani bu karbon bütçesinin belirli bir sınır altında alınıp satılabileceği fikri ortaya çıktı.

Bu amaçla Avrupa'da Emisyon Ticaret Sistemi kuruldu. Avrupa'da bu sisteme dahil yaklaşık 11 bin işletme bulunuyor. Bunların büyük bölümü elektrik ve enerji sektöründe faaliyet gösterirken; demir-çelik, kimya, alüminyum, gübre, çimento ve havacılık sektörlerinden de şirketler sisteme dahil.

Bu model daha sonra dünyaya örnek oldu. Örneğin, Çin bugün dünyanın en büyük emisyon ticaret sistemini kurdu. Ancak Çin'deki sistem şu an yalnızca elektrik ve enerji sektörünü kapsıyor. Bunun dışında farklı ülkelerde daha yerel emisyon ticaret sistemleri de bulunuyor.

Emisyon ticaret sistemi temel olarak sektörlere, giderek de şirketlere belirli bir karbon salım hakkı yani dünyayı kirletme hakkı tanıyor. Kendisine ayrılan kotayı aşan şirketler, daha verimli çalışarak karbon salımını düşük tutabilen şirketlerden karbon hakkı satın alıyor.

Amaç, toplam karbon salımını yıllık yaklaşık 55 gigaton seviyesinde tutarak elimizde kalan karbon bütçesini aşmamak. Bunun için karbon salımı belirli bir fiyat üzerinden alınıp satılıyor ve sistemin nihai hedefi de bu bütçeyi korumak oluyor. Bu, teknik açıdan bakıldığında doğru tasarlanmış bir mekanizma.

E.B.: Hocam affedersiniz, araya girmek istiyorum. Şu açıdan soruyorum: Çin'in bir emisyon ticaret sistemi olduğunu söylediniz ama öte yandan Çin, bugün küresel karbon emisyonlarının önemli bir bölümünden sorumlu. Bu iki durumu nasıl birlikte değerlendirmek gerekir?

E.Y.: ...yaklaşık %20'sine yakın bir kısmından sorumlu yani dünyanın en büyük karbon emisyonu üreticisi. Çok doğru.

E.B.: Evet. Emisyon ticaret sistemiyle ilgili sizin bir makalenizi de okumuştum. Yanlış hatırlamıyorsam 2020 tarihliydi. O makalede, Avrupa'daki Emisyon Ticaret Sistemi'nin o tarihe kadar karbon emisyonlarını yalnızca yaklaşık %9 oranında azaltabildiğini söylüyordunuz. Bu tabloya baktığımızda, emisyon ticaret sisteminin gerçekten çalıştığını söyleyebilir miyiz?

E.Y.: Bütün bu anlattıklarımız içinde ne yazık ki konunun en can alıcı noktasına geldiniz: Kâğıt üzerinde, teorik olarak bu kusursuz bir plan gibi sunuluyor. Nihayetinde amaç karbon bütçesini korumaksa, neoliberal piyasa anlayışına göre her sorun en verimli, en etkin ve en düşük maliyetle çözülebilir beklentisi var.

Ama sizin de vurguladığınız gibi, karbon fiyatı bugün Avrupa'da kabaca ton başına 80 avro düzeyinde. İşi ülkelerin gelişmişlik seviyeleri, teknolojik kapasiteleri ve hele bir de hakkaniyet ilkesi açısından değerlendirdiğimizde yani bugüne kadar dünyayı en fazla kirletmiş ülkelerin ve şirketlerin sorumluluklarını dikkate aldığımızda, tablo tamamen değişiyor.

Örneğin Küresel Güney'in yoksul ülkeleri, Sahra Altı Afrika ve Latin Amerika'nın düşük gelirli toplumları bu maliyeti karşılayabilecek durumda değiller. Aynı şekilde gerekli teknolojik dönüşümü gerçekleştirecek imkânlara da sahip değiller. İşte bu nedenle 2015'teki Paris Taraflar Konferansı'nda, sanayileşmiş ve tarihsel olarak karbon salımlarının büyük bölümünden sorumlu olan ülkelerin, gelişmekte olan ülkelere her yıl 100 milyar dolarlık iklim finansmanı sağlaması yönünde bir karar alındı. Ancak ne yazık ki bu hedef hiçbir yıl gerçekleştirilemedi. Fiiliyatta yıllık yaklaşık 20-25 milyar dolar düzeyinde, daha çok sembolik sayılabilecek destekler sağlandı.

Ardından COVID krizi yaşandı, sonrasında Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, jeopolitik gerilimler, bugün Hürmüz Boğazı etrafındaki gelişmeler ve bunlara ek olarak Trump gibi bir despotun yeniden "Drill, baby, drill" diyerek ABD'nin yeniden fosil yakıt ağırlıklı bir sanayi gücü olacağını ilan etmesi... Bütün bunlar iklim finansmanı hedeflerini daha da geri plana itti.

Ö.M.: Hem de petrol. 

E.Y.: Evet. Petrol üzerinden, iklim mücadelesini ve iklimle ilgili bütün bilimsel gerçekleri adeta yok sayarak, bizi yeniden fosil yakıtlara dayalı bir enerji dünyasına döndürmenin sinyallerini verdi.

Ö.M.: Ben de araya girebilir miyim lütfen? Kusura bakmayın. Bir dönem milyonda 550 parçacık gibi bir hedef de konuşuluyordu ancak daha sonra bunun da güvenli bir eşik olmadığı ortaya çıktı. Özellikle bu konunun en önemli isimlerinden, NASA'dan James Hansen, güvenli üst sınırın 350 ppm'i aşmaması gerektiğini ortaya koydu. Biz de bu konuyu zamanında epey tartışmıştık.

Şimdi bakıyorum, örneğin The Guardian her gün iklim krizinin en önemli göstergelerinden biri olarak bu veriyi yayımlıyor. Karbondioksit yoğunluğu bugün yaklaşık 429,5 ppm seviyesine ulaşmış durumda. Yani güvenli kabul edilen 350 ppm eşiğinin yaklaşık 79,5 ppm üzerinde. Peki bu noktadan sonra bunu nasıl finanse edeceğiz?

E.Y.: Çok haklısınız Ömer Hocam. Bu 350 ppm hedefi artık ne yazık ki ulaşılması son derece güç bir eşik olarak karşımızda duruyor. Nitekim bilim insanlarının uyarıları da bu yönde. Çünkü bu eşik aşıldıktan sonra süreç artık doğrusal yani sabit bir hızla ilerlemiyor. Bundan sonra iklim sistemi kendi geri besleme mekanizmaları nedeniyle çok daha hızlı ve ivmelenen bir şekilde değişmeye başlıyor.

Ö.M.: Hızlanarak gidiyor değil mi?

E.Y.: Evet, hızlanarak ilerliyor yani doğrusal değil, doğrusal olmayan bir süreçten söz ediyoruz. Kutuplardaki buzulların erimesi, "geri besleme" mekanizmalarıyla birlikte atmosferdeki su buharı miktarını artırıyor. Su buharı da güçlü bir sera gazı olduğu için, karbon emisyonlarının yol açtığı küresel ısınmayı daha da hızlandırıyor.

Bu arada ben de konunun küçük bir dipnotunu eklemek isterim: Küresel ısınma çoğu zaman Hollywood filmlerindeki gibi; deniz seviyesinin yükselmesi, Galata Kulesi'nin ya da Manhattan'ın sular altında kalması, dünyayı Godzilla'ların sarması gibi bilim kurgu senaryolarıyla anlatılıyor. Sanki ilginç bir maceradan söz ediyormuşuz gibi bir algı oluşuyor. Oysa fiziksel değişimlerin yanında çok daha ağır sonuçlar da söz konusu. COVID döneminde yaşadıklarımıza benzer şekilde, yeni bakteri ve parazitlerin ortaya çıkması; bunların hem insan sağlığını, hem de gıda ve tarımsal üretimi ciddi biçimde tehdit etmesi gibi riskler var. Bu süreç, büyük açlık krizlerine ve yeni salgın hastalık dalgalarına zemin hazırlayabilir.

Örneğin, buzulların içinde uzun yıllardır hapsolmuş mikroorganizmaların, hatta 1920'lerdeki salgınlardan kalma bazı patojenlerin yeniden ortaya çıkabileceğine ilişkin bilimsel endişeler dile getiriliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca "hava biraz daha ısınacak", "deniz seviyesi yükselecek" ya da "insanlar göç etmek zorunda kalacak" meselesi değil; aynı zamanda COVID benzeri yeni salgınların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilecek çok boyutlu bir krizden söz ediyoruz.

Ö.M.: Evet, bir de permafrost dediğimiz yani sürekli donmuş toprak tabakasının çözülmesiyle birlikte, tarihte insanlığın karşılaşmadığı bazı bakteri ve virüslerin yeniden ortaya çıkabileceğine ilişkin ciddi bilimsel uyarılar da yapılıyor. Bu da iklim krizinin yalnızca sıcaklık artışıyla sınırlı olmadığını, halk sağlığı açısından da son derece ciddi riskler taşıdığını gösteriyor.

E.Y.: Çok doğru, çok haklısınız.

E.B.: Bunların aslında toplumsal maliyetleri bir yana, ekonomik maliyetleri de şu an için tam anlamıyla hesaplanabilir değil. En azından henüz sağlıklı biçimde hesaplanabildiğini söylemek zor.

Biraz yeniden iklim finansmanına dönecek olursak hocam; Paris Anlaşması'nda Küresel Kuzey'den Küresel Güney'e her yıl 100 milyar dolarlık bir finansman aktarılması kararı alınmıştı demiştiniz. Daha sonra bu hedefin, Glasgow'dan sonraki süreçte 2035'e kadar yıllık 300 milyar dolara çıkarılması gündeme geldi.

Fakat öte yandan baktığımızda, geçenlerde okuduğum bir araştırmada yalnızca Almanya'nın yaşadığı aşırı sıcak hava dalgalarının ekonomik maliyetinin yaklaşık 130 milyar dolar olduğu belirtiliyordu.

Bu açıdan baktığımızda, 300 milyar dolar gerçekten yeterli ve gerçekçi bir rakam mı? Dünyanın iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında hem emisyon azaltımı, hem de uyum politikalarını sürdürülebilir kılacak bir finansman düzeyinden söz ediyor muyuz?

E.Y.: Şimdi siyasi gerçekçiliği açısından bakıldığında bunun gerçekleşmesi kolay değil, hatta oldukça zor. Dikkat ederseniz, hep ülkeler üzerinden konuşuyoruz. Hakkaniyet ilkesi çerçevesinde yapılan hesaplamalar, 1850'den bu yana küresel ısınmaya en büyük katkının bugünün gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerinden geldiğini gösteriyor. Nitekim tarihsel sorumluluk açısından bakıldığında, emisyonların yaklaşık %92'sinden bu ülkelerin sorumlu olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla 300 milyar dolarlık finansman hedefinin arkasındaki temel gerekçe de bu.

Ancak dünya üretim sistemine, küresel tedarik zincirlerine ve ticaret yapısına baktığımızda, masadaki asıl aktörlerin ülkelerden çok çok uluslu şirketler olduğunu da görmemiz gerekiyor.

Bugün dünya enerji üretiminin yaklaşık %30'unun Gazprom, BP, Shell gibi dört büyük enerji şirketi tarafından gerçekleştirildiğini biliyoruz. Bu dört şirket tek başlarına küresel karbon emisyonlarının yaklaşık %10'undan sorumlu. Şirket sayısını 20'ye çıkardığınızda ise, küresel emisyonların yaklaşık %40'ının yalnızca bu 20 şirketten kaynaklandığını görüyoruz.

Konumuz finans olduğuna göre, buna bir de bankacılık sistemini, finans kuruluşlarını ve fosil yakıt yatırımlarını finanse eden finansal kurumları eklemek gerekiyor.

Bu konuda, eski İngiltere Merkez Bankası Başkanı ve daha sonra Kanada'da da önemli görevler üstlenen Michael Carney'in dikkat çekici bir tespiti var. Carney, dünya finans sisteminin kullandırdığı krediler ve yaptığı yatırımlarla, gezegenin 4 °C'ye kadar ısınacağı bir ekonomik yapıyı finanse etmeyi sürdürdüğünü söylüyor.

Bu petrol ve kömür şirketlerine açılan krediler, yeni petrol sahalarının işletmeye alınması için sağlanan finansmanlar üzerinden baktığımızda, finans sektöründeki aktörlerin de burada çok önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Dolayısıyla bunların mutlaka düzenlenmesi yani regüle edilmesi gerektiğini söylüyor.

Bu nedenle yalnızca Almanya'yı, Fransa'yı, ABD'yi ya da bugün en büyük emisyon üreticisi olan Çin'i işaret etmek yeterli değil. En hızlı kirletici ülkeleri konuşurken, bu emisyonların arkasındaki çok uluslu şirketleri ve onları finanse eden küresel finans sistemini de tartışmanın merkezine koymamız gerekiyor.

Hindistan gibi ülkelere de yalnızca tekil ülkeler düzeyinde baktığımızda tablo eksik kalıyor çünkü bunun arkasındaki esas sorumluların, çok uluslu şirketler ve ülkeler üzerinden dünya ticaretini yönlendiren büyük sermaye grupları olduğunu görüyoruz.

Biraz önce sözünü ettiğimiz “gerçekçi olmama” meselesi de tam olarak burada yatıyor. Almanya, coğrafi ve siyasi bir bölge olarak elbette bugüne kadar küresel emisyonların büyük bölümünden sorumlu olan Kuzey’in zengin ülkelerinin bir parçası ama bu süreci bugün fiilen yürütenler; büyük petrol tekelleri, büyük demir-çelik ve çimento üreticileri, dünya ticaretinin önemli bir bölümünü doğrudan kontrol eden çok uluslu şirketler.

Bu şirketlerin vatanı yok; sermayenin vatanı yok.

Bu şirketlerin sahipleri olan, gezegenin en büyük servetine sahip yaklaşık 20 kişi var. Bu arada hepsi erkek; konunun bir de cinsiyet boyutu olduğunu burada hatırlatmak gerekir. Yani gerçekten 20 adamdan söz ediyoruz. Bu kişilerin, sahip oldukları şirketler ve yürüttükleri faaliyetler üzerinden ortaya çıkan emisyonlara baktığımızda, küresel ölçekteki yaklaşık 55 gigatonluk yıllık karbon salımının çok büyük bir bölümünün bu yapıdan kaynaklandığını görüyoruz.

Dolayısıyla meseleye bu açıdan baktığımızda, Bumpus ve Liverman'ın "karbon sömürgeciliği" (carbon colonialism), Newell'in ve diğer bazı araştırmacıların ise "ekstraktivist emperyalizm" (extractivist imperialism) ya da "karbon emperyalizmi" olarak adlandırdığı bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Ülkeler bazında bu meseleyi çözmeye çalıştığımızda, aslında sorunun temelindeki aktörleri gözden kaçırmış oluyoruz. Bu yüzden çok uluslu şirketler sermayelerini, üretim tesislerini, yönetim ve tasarım merkezlerini A ülkesinden B ülkesine son derece kolay taşıyabiliyor. Özellikle karbon standartlarının ve çevre düzenlemelerinin daha gevşek olduğu ülkelere faaliyetlerini kaydırmaları, bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorunlardan biri hâline gelmiş durumda.

Ö.M.: Peki Erinç Hocam, son bir soru sorayım. Süremizin de sonuna geldik maalesef: Yeryüzünü bilerek ve hızla yok oluşa sürükleyen bu bir avuç çok uluslu şirket hakkında, örneğin bir uluslararası ceza mahkemesine başvurmak ya da benzeri hukuki mekanizmaları işletmek mümkün olabilir mi?

F.K.: Ya lafı ağzımdan aldın Ömer, ben de tam onu söyleyecektim. O zaman ben de araya kendi yorumumu katayım Erinç Hocam: Yani konumuz iklim finansmanı ama hakikaten bu vatanı olmayan sermaye grupları ve çok uluslu şirketler... Az önce de biraz esprili bir göndermeyle söyleyecektim; insanın aklına "Bunları CİMER'e şikâyet etsek olmaz mı?" diye geliyor.

Şaka bir yana, iklimin bu hâle gelmesi toplumun vicdanını hiç mi etkilemiyor? İnsanların ciğerlerinin hastalanması, kanser vakalarının artması, yaşam alanlarının yok olması... Bunlar hiç mi devletlerin, yöneticilerin gündemine girmiyor? Galiba bunları on bin kere tekrar etmek gerekiyor.

E.B.: Erinç Hocam, dilerseniz bu çerçevede son sözlerinizi de alalım. Maalesef süremizin sonuna geldik.

E.Y.: Sorunun özünde, kapitalizmin tüketim ve kâr hırsıyla dünyayı metalaştırması yatıyor. Aslında iklim finansmanı derken, sevgili Ecehan Hoca, en başta da söylediğimiz gibi temel soru şu: Fiyatını konuştuğumuz şey tam olarak nedir? Dünyayı kirletmenin fiyatı.

İktisat ve ne yazık ki neoliberal dünya düzeni, bunun üzerinden metalaştırılmış yepyeni bir ürün yarattı. Bu ürün, ekmek ya da su gibi, dünyayı kirletebilmenin maliyetinin alınıp satıldığı ticari bir meta hâline geldi. Ne yazık ki bu olguya hâlâ bir piyasa fiyatı olan ve üzerinden kâr elde edilebilecek, tüketilebilir bir meta olarak baktığımız sürece, bunun gerçek bedelini göz ardı eden hikâyeler üretmeye; yeni Trump'lar, yeni Elon Musk'lar ve benzeri aktörler yaratmaya devam edeceğiz.

CİMER meselesine gelirsek; bu anlayışın yaklaşımı büyük olasılıkla "Al şu 300 milyar doları, sesini kıs ve önündeki seçimi kazanmaya bak" dürtüsünün ötesine geçmeyecektir.

Bu programlara davetiniz için çok teşekkür ederim. Dinleyen ve izleyen herkese de teşekkür ediyorum. Aslında bu programları tam da bu farkındalığı yaratmak, sistemi bu açıdan sorgulamak ve meseleyi CİMER'in de ötesinde bir yerden tartışabilmek için yapıyoruz.  Sizler de iyi ki varsınız Apaçık Radyo!

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz.

E.B.: Çok teşekkür ederiz hocam. Konuya yeni bir başlangıç daha yapmış gibi olduk. Umarım uygun olduğunuzda sizi ilerleyen zamanlarda tekrar konuk edebiliriz.

Ö.M.: Evet, hele COP devredeyken COP31 üzerine daha epey konuşma fırsatı bulacağımızı ümit ediyorum. Çok teşekkürler.

E.Y.: Ben teşekkür ederim.

F.K.: Çok sağolun, hoşçakalın.

E.B.: Hoşçakalın.

E.Y.: Hoşçakalın.