Son zamanlarda aklıma takılan bir önerme var: “Özgür olmanın tek yolu, itibarını mahvetmektir.”
İlk duyuşta kulağa sert, hatta yıkıcı geliyor değil mi? Neden özgürleşmek için itibarımızı yok edelim? İtibar dediğimiz, başkalarının gözünde bize biçilen “tutarlılığımızdır”. Kim olduğumuz, ne yaptığımız başkalarının kafasında bir yere otursun, onlar için bir anlam ifade etsin isteriz. Make sense etmek, rasyonel bir zemine basmak isteriz başkalarının zihninde.
Çünkü başka birinin kafasında rasyonel bir zemine oturamamanın getirdiği ağır bir utanç vardır. Ve tuhaftır; zaman zaman bu anlaşılamama halinden, bu tutarsızlıktan gizli bir gurur duymaya da meyilliyizdir. Ama dikkat edin; bu utanç ve gurur, aslında aynı madalyonun iki yüzü. İki uç duygu durumu da merkezine aynı şeyi koyuyor: Başkalarının ne düşündüğü.
İnsan bu itibarı ve tutarlılığı korumaya çalışırken bir performans sergiliyormuş gibi hissedebilir. Bunun nedeni; yürüdüğü yolun temellerini unutmuş, kaybetmiş, belki de en başından beri hiç bilmemiş oluşu olabilir. Çünkü o yola girme motivasyonu bile en temelde kendisine ait olmayabilir.
Belki de sorun itibar değil; peşinden gittiğimiz arzuların kime ait olduğunu bilmememizdir.
Hayatı başarmak ne demek? Bunu kim, ne zaman, nasıl ve ne şekilde tanımladı? Uğruna yırtındığımız, uykularımızı kaçırdığımız her şeyin altında... Aslında hiç var olmayan hayali bir tribüne oynuyor olabilir miyiz?
Bizim başarı algımızı ne besledi ki, durduğumuz yerde bu kadar yoğun bir başarısızlık hissiyle doluyoruz? Daha da önemlisi; başarısız olduğumuzu düşündüğümüz şeyler gerçekten bizim hedeflerimiz miydi? Yoksa yıllar önce bize öğretilmiş arzuların peşinden koşarken mi yorulduk?
Neden sürekli deneyen insanın başarısızlıkları daha görünür hale gelirken, hiç denemeyen insanın başarısız durumları toplumun nezdinde makul bir zemine oturuveriyor? Bu başarı ya da başarısızlık dediğimiz şey kantitatif, yani matematiksel bir olgu mu ki sayısı arttıkça utancı büyüsün?
Nasıl bir çevrede, nasıl bir olgu sisteminde büyüdüğümüze bağlı olarak önümüze konan o hedefleri düşünelim. Hayatımız, bu hayali tribünü memnun edecek bir to-do list’ten, bir yapılacaklar listesinden ibaret. Ve o listedeki maddelerin yanına tek tek tik attığımızda içimizde derin bir “rahatlama” hissi uyanıyor.
O an iç sesimiz diyor ki, “sen artık oldun.” Tamamsın. Artık tek yapman gereken, kendini getirdiğin bu şartları, bu statüyü muhafaza etmek.
Bazen de sırf baş kaldırmak, sırf rebel olmak için sinsi bir handikapa teslim oluyoruz. Topluma göre marjinalleşerek, belki de aslen gitmek bile istemediğimiz bir yöne doğru koşmaya başlıyoruz. Ve tüm bu süreçte, aslen bunu kendimiz istediğimize, bunun bizim özgür irademiz olduğuna kendimizi inandırarak yapıyoruz bunu. Çünkü sırf toplum bizim “A” olmamızı istedi diye bütün hayatımızı “B” olmaya adayabiliriz. Ama bu da özgürlük değildir. Yalnızca bağımlılığın yön değiştirmiş halidir. Çünkü “B”yi seçme nedenimiz kendi özgün arzumuz değil, yine “A”ya olan o sancılı, kopamadığımız bağımlılığımızdır.
Yani, bize öğretilen arzuların peşinden gitmek kadar, onlara öfkeyle karşı çıkmak da aynı merkezin etrafında dönmek demek olabilir. Bir arzunun bize ait olması için ona uymamız ya da onu reddetmemiz yetmez. Önce onun nereden geldiğini bilmemiz gerekir.
Bazen itaat edilen arzular da ödünçtür. Bazen isyan edilen arzular da. Eylemlerimizin merkezinde, o sahnede hâlâ bizi izlediğini varsaydığımız o kitle duruyordur. Onlara istedikleri o “asi” performansı vermek, en az kurallara uymak kadar büyük bir onay ihtiyacıdır.
Belki de özgürlük; doğru arzuyu bulmak değil, önce arzunun sahibini bulmak ve bu kişinin/ kişilerin değer yargılarından özgürleşmektir.
Bizler bazen çocukken ya da yıllar önce zihnimize ekilen arzulara nihayet ulaşıyoruz. Listeyi tamamlıyoruz. Sonra da onları korumak için büyük bir enerji harcıyoruz. Ama çok azımız dönüp şu soruyu soruyor: Ben bugün muhafaza etmeye çalıştığım şeyi gerçekten istiyor muyum? Yoksa sadece yıllardır taşıdığım bir arzunun emanetçiliğini mi yapıyorum?
Peki ya vardığın o yerden, o listenin ya da o isyanın sonundan memnun değilsen ne olacak? Ya vardığın yeri beğenmezsen?
Diyelim ki beğenmedin. Bunu fiziksel olarak değiştirecek o medeni cesarete sahip misin? Ya da cesaretlisin, peki bugün yaşadığımız dünyada bu değişiklikleri yapabilmek ne kadar mümkün?
Sistem bize buraya kadar gelmek için bir ömür harcadığımızı, artık o fiziksel dünyayı değiştirmenin imkansız olduğunu fısıldıyor. “Olan oldu, artık bu kostümün içinde, bu beğenmediğin dekorun ortasında yaşamak zorundasın.”
İşte bu yüzden, içsel olarak muazzam bir farkındalık yaşasanız, zihninizde o uyanış anına varıp her şeyi çözseniz bile; fiziksel olarak bu seçimleri bilerek ve isteyerek hayatınıza geçirmek artık o kadar zor ki... Çünkü herhangi birinin bu hayatta pratik düzeyde kendi “insanlarını seçebilmesi” artık çok büyük, çok ulaşılamaz bir lüks. Hayatımıza giren herkes zihnimizin içinde birikiyor, birikiyor ve devasa, sessiz bir tribüne dönüşüyor. Herkesin birbiriyle tamamen alakasız, bambaşka beklentileri zihnimizin içinde birbirine karışıyor.
O sessiz duran tribüne, kendi geçmiş kodlarımız yüzünden biz ses veriyoruz. Onlar adına kendi içimizde biz konuşuyoruz. O insanların şahıslarıyla, gerçekte ne düşündükleriyle hiçbir alakası yok bunun aslında; belki çoktan unuttular, belki kendi dünyalarındalar. Ama biz o beklentileri o kadar içselleştiriyoruz ki... Bütün bir hayatımız fark etmeden, o hayalet jüriye bir şeyler kanıtlamakla, onlardan onay almak için yırtınmakla geçip gidiyor.
Bu, bütün hayal kırıklıklarımızın başkalarından kaynaklandığı anlamına gelmiyor. Bazen gerçekten yanlış seçimler yapıyoruz. Bazen gerçekten başarısız oluyoruz. Ama çoğu zaman yaşadığımız acının büyüklüğünü belirleyen, olan bitenin kendisinden çok, o hayali tribünün bunu nasıl yorumlayacağını düşünmemizdir.
Özgür olmak için itibarı mahvetmek… Burada itibarı mahvetmekten kasıt, gidip hayatını sabote etmek değil. İnsanların zihnindeki o tutarlı karakteri korumayı bir görev olmaktan çıkarmak. Çünkü özgürlük, insanların senin hakkında oluşturduğu hikâyenin devamını yazmayı reddetmekle başlıyor olabilir.
Bu duvarı kendi ellerinizle yıktığınız an, o “olan oldu” barikatını aştığınızda... kafanızın içindeki o tribünü zorla da olsa boşaltıyorsunuz.
Bugün muhafaza etmek için yırtındığınız ya da yıkmak için baş kaldırdığınız o hayaller... gerçekten sizin arzularınız mı? Yoksa sadece farklı şekillerde taşıdığınız ödünç arzular mı?

