İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, ABD'nin uluslararası iklim ve hukuk rejimlerinden çekilmesinin yalnızca bir dış politika tercihi değil; küresel düzenin çözülüşünü, iklim krizinin militarizasyonunu ve derinleşen adalet uçurumunu açığa çıkaran tarihsel bir kırılma olduğunu ele alıyor.
Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri. İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoş geldiniz. Son günlerde dünyada olan bitenlere baktığımda, bunun sadece ABD'nin kendi iç siyasetiyle ilgili olmadığını görüyorum. Yaşananlar, uzun süredir var olduğu varsayılan küresel düzenin çözülmeye başladığını gösteriyor. ABD'nin aralarında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Paris Anlaşması’nın da bulunduğu 66 uluslararası kurum ve anlaşmadan çekilmesi, bu kopuşun en açık örneklerinden biri. Bu, sadece bazı metinlerden vazgeçmekten çok; birlikte hareket etme fikrinin bilinçli olarak terk edilmesi anlamına geliyor.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistem, büyük güçlerin sınırsız ve keyfi davranışlarını sınırlandırmak amacıyla oluşturulmuştu. Birleşmiş Milletler, insan hakları sözleşmeleri, iklim rejimi ve silahsızlanma anlaşmaları; devletlerin mutlak güç kullanmasını frenleyen ortak zeminlerdi. ABD, bu düzenin yalnızca bir parçası değil, kuralların şekillendiği masada en baştan beri yer alan aktörlerden biriydi. Bugün aynı ülkenin bu kuralları “ulusal çıkar” ve “egemenlik” gerekçeleriyle bir kenara bırakması, küresel ölçekte ciddi bir meşruiyet sorgulamasını beraberinde getiriyor.
Bu durumun en doğrudan sonucu, uluslararası hukukun bağlayıcılığının zayıflaması. Büyük bir gücün açıkça “uymuyorum” demesi, daha küçük ve kırılgan ülkeler için hukuka uyma motivasyonunu aşındırıyor. Ortak kuralların yerini, iklimden insan haklarına, mülteci hukukundan çevre politikalarına kadar pek çok alanda, giderek daha fazla güç ilişkileri alıyor ve belki de en kritik nokta şu: Yıllardır “kurallara dayalı bir düzen”den söz eden ABD, bugün bu kuralları savunabilecek ahlaki ve siyasi inandırıcılığını hızla kaybediyor.
Ortaya çıkan şey bir güç boşluğu. Tarih bize defalarca bu boşlukların çoğu zaman kaosla ya da daha sert ve otoriter güçlerle doldurulduğunu göstermiş. Çok taraflı kurumlar zayıfladıkça, devletler arası ilişkiler de daha öngörülemez, daha çatışmalı ve daha şiddetli hâle geliyor.

İklim politikası açısından bakıldığında bu tablo daha da çarpıcı: ABD, tarihsel olarak dünyanın en büyük sera gazı yayıcılarından biridir. Paris Anlaşması ve UNFCCC’den çekilmesi, küresel emisyon azaltım hedeflerini yalnızca politik olarak değil, istatistiksel olarak da anlamsızlaştırır. Bu durum, diğer ülkelerde “neden biz fedakârlık yapalım” sorusunu güçlendirir. Aynı zamanda küresel güney ülkeleri için hayati önemde olan iklim finansmanı, teknoloji transferi ve uyum desteklerini belirsiz hâle getirir. Zaten kaybedilmiş gözüyle bakılan 1,5 derece hedefi ise bu koşullarda fiilen geri dönülmez bir noktaya sürüklenir.

Peki, tarihsel olarak iklim krizini yaratan ülkeler masadan kalkarken, krizin etkilerini en ağır biçimde yaşayan ülkelere hangi yüzle sorumluluk yüklenecek? Bu soru yalnızca politik değil, aynı zamanda ahlaki bir soru.
Geçtiğimiz yıl Los Angeles’ta yaşanan büyük yangınlar, iklim krizinin geleceğe ait bir tehdit değil, bugünün maddi gerçeği olduğunu bir kez daha gösterdi. Ancak bu felaketlerin ardından ABD’de, aslında beklemediğimiz iklim politikalarında köklü bir yön değişikliği yaşanmadı. Aksine, federal düzeyde bilimsel verilerden çok fosil yakıt lobilerinin ve kısa vadeli ekonomik çıkarların belirleyici olduğu bir çizgi güçlendi. Bu durum, modern devlet aklının yerini şirketleşmiş ve fosilleşmiş bir bürokrasiye bıraktığını gösteriyor.
İklimden çekilen bir ABD’nin aynı anda Venezuela’da petrol için devlet başkanını kaçırmayı kendine hak görmesi, Kolombiya, Meksika ve İran’ı tehdit etmesi ya da Grönland’ı “ulusal güvenlik” gerekçesiyle gündemine alması tesadüf değil. Bu gelişmelerin tümü aynı mantığa dayanıyor: Enerji kaynakları güvenlik meselesidir ve güvenlik, zor kullanma hakkı doğurur. Bu yaklaşım, iklim krizinin giderek militarize edildiğini de gösteriyor. Fosil yakıt çağının sonuna yaklaşırken, kalan kaynaklar için artan bir jeopolitik şiddetle karşı karşıyayız.

Bu süreçten en ağır biçimde etkilenenler ise yine küresel güney ülkeleri oluyor. Bu ülkeler iklim krizine en az katkıyı yapanlar; ancak kuraklık, sel, gıda krizi ve zorunlu göç gibi sonuçları en yoğun yaşayanlar. Aynı zamanda uluslararası müzakere masalarında en az söz hakkına sahip olanlar. ABD gibi büyük kirleticiler sistemden çekildiğinde, bu ülkeler iklim finansmanına erişemiyor, uyum politikalarını hayata geçiremiyor ve afetler karşısında yalnız bırakılıyor. Bu tablo, iklim krizinin aynı zamanda derin bir adalet krizi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Bugün biz iklim aktivistleri için en zoru ABD ve diğer büyük kirleticiler yükümlülüklerden kaçarken, hangi ülkeye dönüp “karbon salımınızı azaltın” deme hakkımız var? Bu noktada mücadelenin yönünü değiştirmek zorundayız. İklim mücadelesi artık yalnızca ppm değerleri, sıcaklık grafikleri ya da teknik hedeflerden ibaret olamaz. Bu mücadele sömürgecilikle, enerji adaletiyle, jeopolitik şiddetle ve küresel eşitsizlik ile birlikte düşünülmek zorundadır.

ABD’nin 66 uluslararası kurum ve anlaşmadan çekilmesi bir izolasyon politikası değildir. Aksine, daha düzensiz, daha adaletsiz ve daha şiddetli bir dünya düzeninin önünü açan aktif bir tercihtir. Bu nedenle iklim mücadelesi bugün yalnızca çevresel değil; aynı zamanda ahlaki, politik ve varoluşsal bir mücadeledir.
Bugün Bangladeş’te bir köy deniz seviyesinin yükselmesiyle haritadan siliniyorsa, bu sadece “doğal bir afet” değildir. Bu, insanların evlerini, mezarlarını, kimliklerini kaybetmesi demektir. Afrika Boynuzu’nda yıllardır süren kuraklık yüzünden çocuklar okula değil su kuyruğuna giriyorsa, bu bir iklim meselesi olduğu kadar açık bir sosyal adaletsizliktir. Pasifik adalarında insanlar “hangi ülkenin vatandaşı olacağız?” diye sormaya başladıysa, bu artık doğrudan bir insan hakları krizidir.

İklim krizi, var olan eşitsizlikleri büyüteç altına alıyor. Temiz suya erişimi olmayanlar, sağlam konutlarda yaşamayanlar, sağlık sistemine ulaşamayanlar; iklim felaketlerinde ilk kaybedenler oluyor. En az kirletenler, en ağır bedeli ödüyor. En çok kirletenler ise masadan istediklerinde kalkabilme hakkını kendilerinde buluyor. Üstelik bunu yaparken, enerji ve doğal kaynakları hedef alarak askerî, ekonomik ve politik güçlerini artırmaya; krizi çözmek yerine krizin yarattığı koşulları kendi çıkarları için kullanmaya devam ediyorlar.
Grönland meselesi bize gösteriyor ki iklim krizi artık sadece “önlenmesi gereken” bir çevre sorunu olarak ele alınmıyor. Küresel ısınma yüzünden Arktik’te buzlar eridikçe, daha önce ulaşılamayan topraklar ve denizler erişilebilir hâle geliyor. Üstelik Grönland, Kuzey Atlantik ile Arktik arasındaki jeopolitik konumu ve zengin yeraltı kaynakları nedeniyle zaten uzun süredir büyük güçlerin radarında. Bu koşullar altında petrol, doğalgaz ve maden gibi kaynakların çıkarılması mümkün hâle geliyor. Büyük devletler tam da bu noktada “ulusal güvenlik” söylemini devreye sokuyor. Askerî üsler, stratejik kontrol ve siyasi baskı, iklim krizinin yarattığı bu yeni koşullar üzerinden meşrulaştırılıyor. Yani iklim krizi çözülmeye çalışılmak yerine, güç mücadelesinin bir parçası hâline geliyor.

Tekrarlamaktan çekinmiyorum; İklim adaleti olmadan sosyal adalet mümkün değil. Sosyal adalet olmadan insan hakları korunamaz. İnsan hakları korunmadan da iklim krizine karşı gerçek bir çözüm üretilemez. Bu üçü birbirinden ayrı başlıklar değil; aynı mücadelenin farklı yüzleri.
Bu yüzden bugün iklim aktivizmi yalnızca “karbonu azaltın” demekle sınırlı kalamaz. Aynı zamanda şunu sormak zorundayız: Kim feda ediliyor? Kim korunuyor? Kim karar veriyor? Kim susmak zorunda bırakılıyor? Ve belki de tüm bunlarla birlikte sormamız gereken soru; sadece gezegeni değil, birbirimizi de koruyan bir dünya kurmak için gerçekten hazır mıyız?
Ben Atlas Sarrafoğlu. Haftaya Cuma yine aynı saatte Apaçık Radyo’nun İklim Kuşağı Konuşuyor programında buluşana dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın..


