Haydut Devlet Amerika

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Hukukun üstünlüğünün hem içeride hem de dışarıda ortadan kaldırılması, ABD'yi bir haydut devlet olarak pekiştiriyor.

""
Cinayetlerin En Büyüğü / İllüstrasyon Mr. Fish

ABD'nin egemen sınıfı, olgulara dayalı evrenden kopmuş, aptallık, açgözlülük ve kibirle körleşmiş bir halde, diktatörlüğü engelleyen iç mekanizmaları ve sömürgecilik ile silah zoruna dayalı diplomasinin hüküm sürdüğü kuralsız bir dünyaya karşı koruma sağlamak için tasarlanmış dış mekanizmaları yakıp kül etti.

Demokratik kurumlarımız can çekişiyor. Egemen gangster sınıfımızı dizginlemekten acizler ya da bunu yapmak istemiyorlar. Lobicilerin istilasına uğramış Kongre, işe yaramaz bir uzantıdan ibaret. Savaş ilan etme ve yasa çıkarma yetkisi dâhil olmak üzere Anayasal yetkilerini çoktan teslim etti. Geçen yıl Donald Trump’ın imzalaması için masasına yalnızca 38 cılız yasa gönderdi; bunların çoğu Biden yönetimi döneminde çıkarılan düzenlemeleri geri almaya yönelik “onaylamama” kararlarıydı. Trump, Başkanlık Kararnameleri yoluyla imparatorlukvari bir buyruğa dayanarak yönetiyor. Jeff Bezos’tan Larry Ellison’a uzanan, şirketler ve oligarklar tarafından sahip olunan medya; Filistinlilere yönelik süregiden soykırım, İran’a, Yemen’e ve Venezuela’ya yönelik saldırılar ile milyarder sınıfın yağması dâhil olmak üzere devlet suçlarının yankı odasına dönüşmüş durumda. Parayla boğulmuş seçimlerimiz bir maskaralık. Sözleşmeleri ve anlaşmaları müzakere etmek, savaşı önlemek ve ittifaklar kurmakla görevli diplomatik kadro dağıtıldı. Mahkemeler—Los Angeles, Portland ve Chicago’ya Ulusal Muhafız konuşlandırılmasını engelleyenler de dâhil, cesur bazı yargıçların kararlarına rağmen—kurumsal gücün uşağıdır ve temel işlevi Trump’ın siyasi düşmanlarını susturmak olan bir Adalet Bakanlığı tarafından denetlenmektedir.

Şirketlere ipotekli Demokrat Parti—sözde muhalefetimiz—bizi kurtarabilecek tek mekanizmayı, yani kitlesel halk hareketlerini ve grevleri, engelliyor; çünkü yozlaşmış ve nefret edilen parti liderliğinin silinip süpürüleceğini biliyor. Demokrat Parti liderleri, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’yi —karanlıktaki bir ışık kıvılcımını—cüzzamlıymış gibi dışlıyor. Statü ve ayrıcalıklarından vazgeçmektense, geminin tümden batmasına razılar.

Diktatörlükler tek boyutludur. Siyaseti en yalın biçimine indirgerler: Dediğimi yap, yoksa seni yok ederim.

İncelik, karmaşıklık, uzlaşma ve elbette empati ile anlayış; Gangster-başı dâhil olmak üzere gangsterlerin daracık duygusal kapasitesinin çok ötesindedir.

Diktatörlükler kabadayılar için bir cennettir. İster Wall Street’te, ister Silikon Vadisi’nde, ister Beyaz Saray’da olsun, gangsterler kendi ülkelerini içten içe kemirir, başka ülkelerin doğal kaynaklarını yağmalar.

Diktatörlükler toplumsal düzeni tersine çevirir. Dürüstlük, sıkı çalışma, merhamet, dayanışma ve özveri olumsuz nitelikler hâline gelir. Bu nitelikleri taşıyanlar marjinalleştirilir ve zulme uğrar. Vicdansızlar, yozlaşmışlar, yalancılar, zalimler ve vasatlar ise serpilip büyür.

Diktatörlükler, kurbanlarını—ülke içinde ve dışında—hareketsiz tutmak için zorbalara yetki verir. Göçmenlik ve Gümrük Muhafazadan (ICE) zorbalara. Delta Force, Navy SEALs ve CIA’in gizli operasyon ekiplerinden zorbalara—ki herhangi bir Iraklı ya da Afgan’ın da söyleyeceği gibi, bunlar gezegendeki en ölümcül ölüm mangalarıdır. Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’nden (DEA) zorbalara—New York’ta kelepçeli Başkan Nicolás Maduro’ya eşlik ederken görülenler dâhil—İç Güvenlik Bakanlığından (DHS) ve polis teşkilatlarından zorbalara.

Birisi gerçekten ABD’nin bir demokrasi olduğunu iddia edebilir mi? İşleyen herhangi bir demokratik kurum var mı? Devlet gücünü sınırlayan bir denetim mekanizması mevcut mu? Yasal sakinlerin maskeli zorbalar tarafından sokaklarımızdan kaçırıldığı, hayali bir ‘radikal sol’un muhalefeti suç saymak için bahane edildiği ve ülkenin en yüksek mahkemesinin Trump’a kralvari yetkiler ile dokunulmazlık bahşettiği bir ülkede, hukukun üstünlüğünü gerçekten uygulayabilecek herhangi bir mekanizma var mı? Yaklaşan ekokırımla—insan varoluşunu tehdit eden en büyük tehlikeyle —yüzleşmemize yardımcı olması gereken çevre kurumları ve yasaları yerle bir edilirken, ortak iyiliğe dair herhangi bir kaygı kaldığını kim söyleyebilir? ABD’nin insan haklarının, demokrasinin, kurallara dayalı bir düzenin ve Batı uygarlığının “erdemlerinin” savunucusu olduğunu kim ileri sürebilir?

İktidardaki gangsterler çöküşü hızlandıracak. Aşağı düşerken olabildiğince çok ve olabildiğince hızlı çalacaklar. Trump ailesi, 2024’teki yeniden seçimin ardından nakit ve hediyeler olarak 1,8 milyar dolardan fazlasını cebe indirdi. Hukukun üstünlüğüyle alay ederken mengeneye benzer hâkimiyetlerini daha da sıkılaştırıyorlar. Çember daralıyor. Üniversite kampüslerinde ve yayın organlarında ifade özgürlüğü ortadan kaldırılıyor. Soykırımı kınayanlar işlerinden atılıyor ya da sınır dışı ediliyor. Gazeteciler karalanıyor ve sansürleniyor. Palantir tarafından desteklenen ICE—dört yılda 170 milyar dolarlık bir bütçeyle—bir polis devletinin temellerini atıyor. Ajan sayısını yüzde 120 artırdı. Ülke çapında bir gözaltı merkezleri ağı inşa ediyor. Sadece belgesizler için değil. Bizim için. İmparatorluğun kapıları dışında kalanlar da, savaş makinesi için ayrılan 1 trilyon dolarlık bütçeyle daha iyi durumda olmayacak.

Ve bu da beni Venezuela’ya getiriyor: Bir devlet başkanı ve eşi Cilia Flores, uluslararası hukuk ve BM Anlaşması açıkça ihlal edilerek kaçırıldı ve New York’a götürüldü.

Venezuela’ya karşı savaş ilan etmedik; ancak İran’ı ve Yemen’i bombaladığımızda da ilan edilmiş bir savaş yoktu. Caracas’taki askerî tesislerin bombalanması ve bir devlet başkanının kaçırılması Kongre tarafından onaylanmadı; çünkü Kongre’ye bilgi verilmedi.

Trump yönetimi—80 kişinin hayatına mal olan bu suçu—bir “uyuşturucu baskını” ve daha da tuhaf biçimde ABD’nin silah yasalarının ihlali olarak süsledi: “makineli silahlar ve yıkıcı cihazlar bulundurma; makineli silahlar ve yıkıcı cihazlar bulundurmaya yönelik komplo.”

Bu suçlamalar, Gazze’deki soykırımı İsrail’in “kendini savunma hakkı” olarak meşrulaştırmaya çalışmak kadar absürttür.

Eğer mesele uyuşturucu olsaydı, eski Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernández geçen ay Trump tarafından affedilmezdi. Hernández, ABD’de 400 tondan fazla kokainin dağıtımı için komplo kurmaktan 45 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı; bu mahkûmiyet, Maduro’ya yöneltilen suçlamaları destekleyenlerden çok daha güçlü kanıtlarla gerekçelendirilmişti.

Ama uyuşturucu sadece bir bahanedir.

Başarıdan cesaret alan Trump ve yetkilileri şimdiden İran, Küba, Grönland ve belki Kolombiya, Meksika ve Kanada hakkında konuşmaya başladı.

İçeride mutlak güç ve dışarıda mutlak güç genişler. Her hukuksuz eylemle beslenir. Totalitarizme ve felaketle sonuçlanan askerî maceracılığa doğru kartopu gibi büyür. İnsanlar ne olduğunu fark ettiğinde ise artık çok geçtir.

Venezuela’yı kim yönetecek? Gazze’yi kim yönetecek? Bunun bir önemi var mı?

Washington’daki büyük Moloch’un önünde eğilmeyen uluslar ve halklar bombalanır. Bu, meşru bir yönetim kurmakla ilgili değildir. Adil seçimlerle de ilgili değildir. Ölüm ve yıkım tehdidini kullanarak tam itaat sağlamayla ilgilidir.

Trump bunu, geçici Venezuelalı Devlet Başkanı Delcy Rodríguez’i “eğer doğru olanı yapmazsa, çok büyük bir bedel ödeyeceği — muhtemelen Maduro’dan daha büyük bir bedel” konusunda uyardığında açıkça ortaya koydu.

Maduro’nun kaçırılması uyuşturucu kaçakçılığı ya da makineli silah bulundurma nedeniyle yapılmadı. Mesele petroldür. Trump’ın söylediği gibi, ABD’nin Venezuela’yı “yönetebilmesi” içindir.

Trump Cumartesi günü düzenlenen bir basın toplantısında “Dünyanın herhangi bir yerindekinden daha büyük, çok büyük Amerikan petrol şirketlerimizi oraya sokacağız; milyarlarca dolar harcayacaklar, fena halde bozulmuş altyapıyı—petrol altyapısını—onaracaklar ve ülke için para kazanmaya başlayacaklar,” dedi.

ABD’nin savaşı ve işgali sırasında bir milyonu aşkın insanın öldüğü Irak’ta yaşayanlar, bundan sonra ne olacağını biliyor. Saddam Hüseyin döneminde modern ve verimli olan altyapı—Hüseyin döneminde Irak’tan haber yapmış biri olarak bunun doğru olduğuna tanıklık edebilirim—yerle bir edildi. ABD tarafından kurulan Iraklı kuklaların yönetişimle ilgisi yoktu ve bildirildiğine göre petrol gelirlerinden yaklaşık 150 milyar dolar çaldılar.

ABD, sonunda Irak’tan kovuldu; ancak Irak’ın petrol gelirlerini hâlâ kontrol ediyor ve bu gelirler New York Federal Rezerv Bankası’na aktarılıyor. Bağdat’taki hükümet İran’la müttefik. Ordusunda, Irak Halk Seferberlik Güçleri içinde İran destekli milisler bulunuyor. Irak’ın en büyük ticaret ortakları Çin, BAE, Hindistan ve Türkiye.

Amerikan kamuoyuna 4 ila 6 trilyon dolar arasında bir maliyet çıkaran Afganistan ve Irak hezimetleri, ABD tarihinin en pahalı girişimleriydi. Bu fiyaskoların mimarlarından hiçbiri hesap vermedi.

Haiti’de olduğu gibi “Rejim değişikliği” hedefiyle seçilen ülkeler çöker. ABD, Kanada ve Fransa 1991 ve 2004’te Jean-Bertrand Aristide’i devirdi. Bu darbeler toplumsal ve devlet çöküşünü, çete savaşlarını ve derinleşen yoksulluğu beraberinde getirdi. Aynı şey, 2009’da ABD destekli bir darbeyle Manuel Zelaya’nın devrildiği Honduras’ta yaşandı. Kısa süre önce affedilen Hernández 2014’te devlet başkanı oldu ve Honduras’ı bir narko-devlete dönüştürdü. Afganistan’da ABD’nin kuklası Hamid Karzai de benzer biçimde, dünya eroin üretiminin yüzde 90’ını denetleyen bir düzeni yönetti. Ve elbette geniş petrol rezervlerine sahip bir başka ülke olan Libya var. Muammer Kaddafi, 2011’de Obama yönetimi sırasında NATO tarafından devrildiğinde Libya, rakip savaş ağaları ve milislerin yönettiği parçalara ayrıldı.

ABD’nin “rejim değişikliği” adına giriştiği felaketlerin listesi uzun; Kosova, Suriye, Ukrayna ve Yemen dâhil. Bunların hepsi imparatorluk aşırılığının budalalığına örnektir. Hepsi de nereye doğru gittiğimizi gösterir.

ABD, Hugo Chávez’in 1998’de seçilmesinden bu yana Venezuela’yı hedef aldı. 2002’deki başarısız darbenin arkasındaydı. Yirmi yılı aşkın süredir ağır yaptırımlaruyguladı. Hiçbir zaman devlet başkanı seçilmemiş olan muhalif siyasetçi Juan Guaidó’yu “geçici başkan” olarak dayatmaya çalıştı. Bu işe yaramayınca, Trump’ın muhalif figür ve Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado’yu acımasızca yüzüstü bırakması gibi, Guaidó da aynı hoyratlıkla kenara atıldı. 2020’de, yetersiz eğitimli paralı askerlerle halk ayaklanması tetiklemeye yönelik bir Keystone Cops komedisi sahneledik. Hiçbiri işe yaramadı.

Maduro’nun kaçırılması yeni bir fiyaskonun başlangıcıdır. Trump ve etrafındaki adamlar, önceki yönetimlerin dünyayı kendi iradelerine bükmeye çalışan yetkililerinden daha yetkin değiller; muhtemelen daha da az yetkinler.

Çürüyen imparatorluğumuz, yaralı bir hayvan gibi sendeleyerek ilerliyor; felaketlerinden ders alamıyor, kibir ve beceriksizlikle sakatlanmış durumda, hukukun üstünlüğünü yakıp yıkıyor ve ayrım gözetmeyen endüstriyel şiddetin kaybedilmiş bir hegemonyayı geri getireceği hayalini kuruyor. Yıkıcı askerî gücü yansıtabilse de, ilk başarılar kaçınılmaz olarak kendi kendini boşa düşüren ve pahalı bataklıklara sürüklüyor.

Trajedi, Amerikan imparatorluğunun ölüyor olması değil; ölürken beraberinde bu kadar çok masumu da sürükleyip götürmesidir.


* Chris Hedges'ın 'America the Rogue State' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.