Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, hem kahramanı olduğu belgesel "Cam Adam", hem de ilk öykü kitabı "Muzaffer’in Ölüm Uykusu"ndan tanıdığımız Zekeriya Ünal ile "Ceylan" adlı ilk romanı üzerine konuşuyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz, ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 11 Şubat 2026 Çarşamba.
Bu hafta Sakat Muhabbet’te ilk kez deneyeceğim bir şeyi sizlerle paylaşacağım. 6 Şubat Cuma günü Mersin'deki bir kafe kitabevinde bir imza günü, söyleşi oldu ve ben de onun moderasyonunu üstlenmiştim.
Daha önce konuğum da olan Zekeriya Ünal'ın polisiye janrındaki ilk romanı Ceylan yayınlandı ve ben de Zekeriya'yı konuk ettim. Kendisi sağolsun kabul etti, geldi ve orada ben bir saate yakın ses kaydı aldım, sizlerle de hem bu hafta, hem de önümüzdeki hafta bu söyleşiyi paylaşacağım. Şimdi sözü Zekeriya’ya ve imza günündeki konuklarımıza bırakıyorum.

A.T.A.: Evet, Sokak Kitap Kafe'deyiz bir kez daha ve Zekeriya Ünal'ın ilk romanı Ceylan'ı konuşacağız. Aralık ayının ilk haftasında, iki ay önce gene buradaydık. O zaman Zekeriya'nın hem kahramanı olduğu belgesel Cam Adam’ı, hem de ilk öykü kitabı, ilk kitabı Muzaffer’in Ölüm Uykusu’nu konuşmuştuk.
![]()
6 Şubat Depremlerinin 3. Yıl Dönümünde Bir Dakikalık Sessizlik
A.T.A.: Bugün 6 Şubat 2026 Cuma ve tam üç sene önce bugün 11 şehrimizde deprem olmuştu. Kahramanmaraş merkezliydi; Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Adana, Diyarbakır, Şanlıurfa, Kilis ve Elazığ'da kayıplar oldu. Resmi rakamlar 53 bin vefat, 107 binden fazla yaralı. Bugün bir gazeteden okudum, 250 bin bina yıkılmış.
250 bin bina yıkılıp, 53 bin kişi nasıl vefat ediyor. Tabii bu başka matematik ama ben şöyle bir şey düşündüm sabah. Bu ölenler için, sakat kalanlar için, yaralananlar için bir dakika hiç konuşmadan bir bekleyelim, sessizlik yapalım.
Teşekkür ediyorum. Ölenlere, sağ kalıp acısı olanlara gelsin diyelim. Zekeriya, 6 Şubat 2023'te sen nasıl yaşadın depremi? Onunla başlayalım istersen sohbetimize.

Adana’da 6 Şubat 2023 Depremi
Zekeriya Ünal: Adana'da aslında bu depremi yaşayan şehirlerden biriydi Alper. Mezar olan apartmanlar var, tamamıyla yıkılan apartmanlar var. Mesela en ünlüsü Alpargün Apartmanı, tamamen yerli bir oldu.
Ben kendimi şanslı sayıyorum çünkü geceydi, uyuyordum ve birden büyük bir sarsıntıyla uyandım. Annem başımdaydı, babam başımdaydı, dualar ediyordu. Depremin başlangıcına uyanmamışım, sonuna yakın bir yerde uyanmışım, hala uyku sersemiydim fakat sarsıntının ne kadar büyük olduğunu hatırlıyorum hala. Önce bu sarsıntı rüyamda meydana geliyor zannettim ama uyandığımda çok büyük bir sarsıntı ki bizim evimiz çok da yüksekte değildi.
Tabii çok büyük, çok acı. En acısı da yaraların hala kapanmadığını görmek. Evet oldu, yaşandı, bitti ama bir daha yaşanmaması için gerekenler yapılıyor artık diyememek en acısı. Allah korusun, gecinden versin. Bir kez daha buna benzer bir olay yaşansa göreceğimiz acı tablolar.
A.T.A.: ...ki yaşanacak çünkü Türkiye coğrafi olarak deprem kuşağında, deprem bölgesinde ve olacak bu.
Z.Ü.: Biz Akdeniz şehirleri bir fayın üzerinde yaşıyoruz, bir saatli bombanın üzerinde yaşıyoruz.
A.T.A.: Peki, senin evden tahliyen – özel bir durumun da olduğu için - rahat mıydı? Adana’da yaşadığın için, sandalye kullanan bir engelli olduğun için tahliyen rahat oldu mu, sıkıntı yaşadın mı?
Z.Ü.: Ben evden çıkmadım zaten çıksam, sokağa insem dört bir yanımız yüksek binalarla çevrili. Yıkılacaksa zaten yıkılacak. Üstelik evde kedim var. Biraz tevekkül göstermek gerekiyor. Ben böyle büyük toplumsal olaylar karşısında hep böyle davranmışımdır. Olacaksa, eğer kaderimizde ölüm varsa her şekilde gelecek.
Mesela geçmiş depremlerde bakıyorum, bazı insanlar apartmandan çıkmış, binanın altındaki parkta oturuyorlar ama o bina yıkılsa zaten üstüne yıkılacak. Ben hiç birincil önceliği tahliyeme vermedim. Evimizde bir hasar var mı? Yok. Binamızda bir hasar var mı? Yok. Ama öyle bir şey olsa tabii ki çıkmam gerekecek.
Bir hasar olmadığı müddetçe biraz sakin kalmalı, biraz tevekkülde kalmalı. Bir de uyku sersemiydim, tekrar sızdım. Olayın vahametini ertesi sabah kalktığımda ve haberleri açtığımda anladım.
A.T.A.: Bir de öğlen deprem oldu ve o da bayağı şiddetliydi. Bir de Adana'da asıl kayıplar olmuş , öyle biliyorum ben en azından.
Z.Ü.: O günün akşamında haberleri izlerken ufak bir panik atak krizi yaşadım. Yani nasıl anlatayım? Allah'a emanetiz, bizi koruyan hiçbir şey yok. Kağıt gibi parçalanan yepyeni apartmanları, lüks binaları, yüksek kuleleri gördükçe televizyonda... Aptal bir müteahhidin malzemeden çalarak yaptığı apartmanda ev tutabilirim, deprem olabilir ve ben hayatımın baharında ölebilirim.
Bilmem ne palas, bilmem ne saray, bilmem ne siteleri... Hepsi, hepsi yıkıldı. Bizim mahalleden de duvarları çatlayan, hasar alan çok yeni, muhteşem binalar oldu.
Dedim ki kendi kendime, “Böyle mi olacak? Böyle mi öleceğim?” Ben dün gece ölebilirdim, apartmanım yıkılabilirdi. Demek ki müteahhit malzemeden çalmamış, Allah razı olsun. Çünkü eğer çalsaydı o kolonların nasıl haşat olduğunu görüyorsun haberlerde, videolarda.
İzlemeyeyim diyorsun, uzak durmaya çalışıyorsun ama televizyonunu kapattığında sosyal medyada var hepsi. O binaların, o kolonların nasıl haşat olduğunu görüyorsun. Hatırlamak dahi istemeyeceğin bir his.
Yaşayan için çok daha zor; evi, barkı yıkılan, altında kalan için... Ama oturup izleyen için de çok zor bir his.
A.T.A.: Bugün 6 Şubat olduğu için buna özel bir alan açtım ben aslında. Tam da bugün, depremin üçüncü yıl dönümü.
Tabi biz aslında Zekeriya’yı bugün yazarlığı ve ilk romanı Ceylan için konuk aldık ama burada seni tanımayanlar olabilir. Bir Zekeriya'yı Ünal ne yaptı, ne etti bugüne kadarı bir anlat paylaş, sonra da kitaba geçelim. Birkaç soru ben soracağım sonra konuklara da söz vereceğim.

Zekeriya Ünal Kimdir?
Z.Ü.: Benim adım Zekeriya Ünal, 38 yaşındayım. Ostrogenesis imperfecta adlı, Türkçe ismi cam kemik olan bir rahatsızlığım var. Bu nadir bir genetik hastalık. İsminden de anlaşılacağı üzere kemiklerin gelişememesinden kaynaklanan bir hastalık. Hiç okula gitmedim, eğitimimi Açık Öğretim yoluyla tamamladım. Ergenlik yıllarından itibaren yazılar, öyküler, denemeler kaleme almaya başladım. Yaşıtlarım gibi sokaklarda koşup oynayamadığım için hayal gücüm farklı bir şekilde, kendi kendini dışarı taşımaya gitti ve öyküler yazmaya başladım.
Yazdığım hikayeler, yazılar, denemeler çeşitli yerel, ulusal dergilerde, gazetelerde yayınlanmaya başladı.
15 yıldır Adana Büyükşehir Belediyesi'nde çalışıyorum halen. Emekliliğime bir sene var.
2023'te de çok uzun yıllardır yazdığım öykülerin 17'sini seçip ilk kitabım Muzaffer'in Ölüm Uykusu’nu çıkarttım.
A.T.A.: Şurada görebilirler, ben de öne çıkarttım o kitabı.
Z.Ü.: Evet.
A.T.A.: Radyo için söyleyeyim, müzik çalıyoruz ortalarda.
Z.Ü.: Evet.
A.T.A.: Kitapta üç tane müzik parçası paylaşılıyor.
Z.Ü.: Evet.
A.T.A.: Birini ben sosyal medyada paylaştım. Birisi Redd grubundan rock şarkısı, birisi de Azeri bir türkü.
Z.Ü..: Evet.
A.T.A.: Şimdi radyoda üçünden hangisi çalınsın? Onu sen buradan anons et istersen.
Z.Ü.: Kitabı en çok, en güzel anlatan, “Aman Avcı Vurma Beni” çalınsın.
A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Zekeriya Ünal ile Mersin'deki bir kitap evindeki söyleşi/imza günü sürüyor. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bir Kol Kırığı Nekahetinde Ortaya Çıkan Roman: Ceylan
Z.Ü.: Tabi ben aynı zamanda pek çok şeyin yanında bir sinema ve edebiyat sevdalısıyım. Aynı zamanda Agatha Christie’den tut, Netflix'teki ikinci sınıf polisiye dizileri varıncaya kadar bir polisiye manyağıyım, polisiye sevdalısıyım.
2025 yılında, 29 Mayıs'ta vizelerime çalışırken kollarım kırıldı, iki kolum birden kırıldı.
A.T.A.: Geçmiş olsun.
Z.Ü.: Sağol. O kırığın tedavisi sürecinde aslında sıkıntıdan oluşan bir ihtiyaç, yeni romanım Ceylan'ı yazmaya başladım.
A.T.A.: Kafanda vardı zaten, o vesile oldu.
Z.Ü.: Kafamda vardı, bir de bilgisayarımdaki taslaklarda zaten bölük parçalar halinde vardı. Şunları bir birleştireyim, biraz ilerleteyim falan derken oluştu.
A.T.A.: Bu ne sınavı? Nerede okuyorsun? Onun da bilgisini ver istersen.
Z.Ü.: Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okuyorum. Biraz geç başladım yüksek eğitime. İkinci sınıfım ama daha çok mezun olup bir an önce iş bulayım gibi bir derdim de yok tabii ki, zaten çalışıyorum. Ama böyle daha keyifli oluyor yani. Öğrenmek için okuyorum aslında bölümü yani haz almak, keyif almak için.
A.T.A.: Okullu bir yazar olmak için belki de.
Z.Ü.: Evet, aynen. Hem yazarlığıma yarasın, hem de öğrenmek istediğim için okuyorum ve böyle çok daha keyifli oluyor.
A.T.A.: Şimdi Ceylan romanı, ilk romanın Ceylan'a dair neler söylemek istersin? Onu da bir anlat.
Z.Ü.: Ceylan da bir polisiye hikayesi. Adana'da, Adana'nın merkezinde geçiyor.
A.T.A.: Nisan'da Adana'da gibi yani alt başlığı değil ama öyle bir şeyi de var sanki.
Z.Ü.: Evet, öyle bir şey var. Aslında önce 'Nisan'da Adana'da Ceylan' olarak çıkmasını istedim ama yayıncım dedi ki, “Bu çok uzun, sadece Ceylan olsun, Nisan’da Adana’da kısmı zaten hikayenin içinde geçiyor”.
Portakal Çiçeği Karnavalı’ndan iki hafta önce öldürülen bir genç kızı anlatıyor Ceylan.
A.T.A.: O da kitabın isminin kahramanı zaten.
Z.Ü.: Kitabın isminin kahramanı ve Ceylan aynı zamanda Ceylan karakterinin şehirdeki ve toplumsal hayattaki pozisyonu. Ürkmüş ve korkmuş narin bir ceylan pozisyonunda bir karakter ve onun ölümünün arkasındaki gerçekleri araştırmak isteyen de bir kadın var. Aslında haddim olmayarak bir kadın hikayesi bu.
A.T.A.: Maktul de kadın, onu arayan polis de kadın.
Z.Ü.: Evet. Haddim olmayarak bir kadın hikayesini yazmak istedim. Aslında başlarken bu şekilde başlamadım. Polisiye olsun da ne olursa olsun şeklinde başlamıştım ama sonradan kendi kendine anlamını buldu, yolunu buldu diyeyim.
Hem bir adalet hikayesi, hem bir şehir hikayesi, hem de toplumun farklı ucundaki iki farklı kadının - hem maktulün, hem de polisin kendini var etmek.
A.T.A.: Komiser Sibel karakteri o da.
Z.Ü.: Varlığını kanıtlama hikayesi ve bu iki hikaye bir ortak noktada buluşuyor.
A.T.A.: Zaten kahramanlar maktul bir kahraman, Sibel de öyle ki Adana şehrinin kendisi de öyle, kadına karşı şiddete karşı o feminist direnişçiler öyle. Sosyal medyanın yansıtmaları var yani çok çok fazla parçaları var hikayenin.
Bende çok soru var. Ben kitabı iki defa dinleyerek okudum, kitaba hakimim ama salondan soru varsa, paylaşım varsa onları da alalım isterseniz. Volkan hocamın var galiba.
Salondan Bir Soru: Muhtemelen edebiyat ve sinema tutkunu biri olarak, Zekeriya bir yandan da senaryolaştırılabilir bir roman yazmıştır diye varsayıyorum. Şimdi bazen bu vizyona sahip insanlar roman yazarken aslında ufak ufak da bir senaryoya göz kırparlar gibi geliyor bana. Böyle bir niyetiniz var mı? Onu nasıl düşündün, nasıl planladın?
Z.Ü.: Yani aslında Alper'le de konuştuk biraz önce. “Ben kitapları dinliyorum,” dedi. Ben dinleyemem çünkü ben gözümün önünde onu oturtmak zorundayım. Görsel hafızamın çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum ve o yüzden de yazarken onları görmek zorundayım. Onları görmeliyim ve gördüğüm gibi yazıyorum.
Bu yorumu çok yapıyorlar. Bundan da memnunum yani sinematik bir şekilde yazıyor olmaktan. Yazdığım şeylerin insanların zihninde böyle bir sinema filmi gibi oluşmasından da memnunum. Ben de kitapları okurken böyle okuyorum. Hatta sevdiğim artistleri, aktörleri, aktivistleri kitabın kahramanları yapıyorum. Bu şekilde okuyorum ben de. Dolayısıyla çok güzel bir eleştiri, teşekkür ederim.
A.T.A.: Başka var mı? Buyurun.
S.B.S.: Ben Muzaffer'in Ölüm Uykusu’nu okuduğum günü hatırlıyorum. Ben bir saatte bitirdim bu arada yani bir öykü okuyayım, iki öykü okuyayım diye başladım ve bir anda bitirdim.
Şunu hatırlıyorum; mesela her öyküdeki her karakteri çok fazla benmişim gibi hissettim. Nasıl desem, inanılmaz beni içine çekti ve normalde çok kitap okuyan biriyim ve çoğu kitapta da bunu yaşamam. Acaba bunun sebebi bu hikayelerin empati gücünün yüksek olması mı yoksa görselliğe biraz daha hitap etmesi mi?
Z.Ü.: Yani o hikayedeki kahramanların her biri benim aslında yani benim farklı aynalardan yansıyan farklı yansımalarım.
Dolayısıyla demek ki seninle de kafa yapısı olarak, hayata bakış olarak aynı frekansdaymışım. Onlar da hissedebilmişler. Ne mutlu bana.
Özellikle empatik karakterler yaratmaya çabalamadım ve hatta kitaptaki karakterlerin bazıları çok zor karakterler. Ama demek ki bir ortak frekans kurabiliyorsak, o karşı tarafa da geçmiş ve bu çok güzel.
A.T.A.: Adana Belediye Başkanı Zeydan Karalar dün tahliye oldu. Kitapta da bir Adana Başkanı hikayesi var.
Z.Ü.: Evet.
A.T.A.: Ziya Paşaoğlu.
Z.Ü.: Evet.
A.T.A.: Böyle de Ziyapaşa'ya da bir şey...
Z.Ü.: Evet.
A.T.A.: Ziya Paşaoğlu ve Zeydan Karalar tam da denk geldi. Ben çok gülmüştüm o Ziya Paşaoğlu ismine. O ismi nereden esinlendiğin belli, Ziyaşaşa semtine bir gönderme var. Neler söylemek istersin?
Z.Ü.: Evet, Adana'yı andıran nasıl bir isim olsa diyordum ama Zeydan Karalar da yapamam dedim. Ya da başka bir isim koyarım da o da eski dönemde görev yapmış başka bir belediye başkanına mı benzetilir falan dedim. Aaa bu karakterde bilmem kimi mi sen eleştirmeye çalıştın gibi şeyler olabilir derken, Ziya Paşaoğlu çıktı.

Kitapta Ayrı Bir Karakter Olarak Yer Alan Adana
A.T.A.: Kitapta Adana da bir karakter; Adana'da nerede burjuva var, nerede halk var, nerede yoksul var, nerede orta gelirli var yani hep bunu yansıtmışsın zaten. Adana'da ne yenir, ne içilir, nerede yenir, nereden geçilir, onlar da var.
Ceylan kitabındaki Adana'yı senden dinleyelim. Adana bir karakter sonuçta, Adana'yı, memleketini sen de seviyorsun anladığım kadarıyla. Adana karakteri Ceylan’da nasıl yansıyor okuyanlara?
Z.Ü.: Yani Adana, sokakta birbirini görünce selam verenlerin şehri.
A.T.A.: Aslında tanınması tam tersi değil mi Adana'nın? Öyle bir algısı var, tam tersi aslında onu söyleyelim.
Z.Ü.: Evet, algısı güneşe ateş eden, dördüncü kattan sokaktaki kavgaya atlayan, kase kafalıların, traşlı kafalıların ‘Ayıkün mü!!!’ diye gezdiği Adana tasviri yapılıyor.
A.T.A.: Onlar da var ama onlar Adana’yı temsil etmiyor yani onlar bir rengi aslında Adana’nın
Z.Ü.: Özellikle Sıfır Bir ve benzeri diziler burada öyle bir tasvir yaptı ki... Ben de demek istedim ki Adana böyle bir yer değil; Adana Romeo ve Juliet'ten alıntı yapabilen başkomiserlerin de…
A.T.A.: Kitapta çünkü var öyle bir alıntı.
Z.Ü.: ...yaşadığı bir şehir. Hepimiz güneşe ateş etmiyoruz ya da ‘Ayıkün mü?’ diye gezmiyoruz.
A.T.A.: Ağzına da yakışıyor bu arada, söyleyeyim.
Z.Ü.: Ayıkün mü? Ağzıma güzel oturuyor, güzel oturuyor değil mi?
A.T.A.: Evet
Z.Ü.: Ama yapmıyoruz tabi.
A.T.A.: Söyleşinin ilk bölümünü dinlediniz, haftaya devam edeceğiz. ‘Dünyanın bütün sakatları eğleşin!’ Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.


