Dünya Mirası Adalar’da Nevin Sungur, 8 Mart vesilesiyle deprem sonrası Hatay’da dört kadın tarafından yürütülen Asi Nehri ve Havzası Çevre Vizyon Planı’nı ekoloji ve kadın perspektifinden ele alıyor; suyun, toprağın ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına odaklanan bu sivil çevre planını Nilgün Karasu, Derya Tolgay ve şehir plancısı, hidrolog Sera Tolgay Marshall ile konuşuyor.
Nevin Sungur: Herkese merhaba. Apaçık Radyo’da Dünya Mirası Adalar programı başlıyor, ben Nevin Sungur. Destekçimize ve teknik masadaki arkadaşımıza çok teşekkür ediyoruz.
Bugünkü yayınımızı kayıttan yapıyoruz. Dün kaydettik bu yayını çünkü katılımcılarımızın sayısı biraz farklı ve herkesi bir araya getirmek ancak dün mümkün oldu, bugün de siz dinliyorsunuz programımızı.
Evet, 8 Mart haftasındayız. Öncelikle bizi dinleyen tüm kadınların - geçmişte olsa - 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. İyi ki varsınız, iyi ki varız. Yaşasın kadın emeği, yaşasın kadın dayanışması!

Bugünkü programda da kadın emeğini, kadın dayanışmasını ekolojik mücadele ile birleştiren dört çok güçlü kadınla konuşacağım. Bugünkü konuklarımız onlar çünkü biliyorsunuz, iyi ki aslında bir taraftan da Türkiye’de son yıllarda doğayı, suyu ve yaşam alanlarını savunan pek çok mücadelenin ön saflarında kadınları görüyoruz. Doğanın tahrip edilmesi en doğrudan şekilde yaşamı, suyu, gıdayı ve gündelik hayatı etkiliyor ve bu yüzden ekoloji mücadelesi aynı zamanda bir yaşam hakkı mücadelesi. Kadınlar da çoğu zaman bu mücadelenin tam ortasında yer alıyorlar.
Bu mücadeleyi sürdüren, bir arada bir proje yürüten dört kadın demiştik ancak onlardan bir tanesi bir şekilde programa uymadığı için bugün maalesef aramızda değil ve ben diğer üç kadınla konuşacağım. Şimdi o konuklarımı takdim edeyim: Hatay’da uzun yıllardır ekoloji mücadelesi yürüten Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu, hidrolog ve şehir plancısı Sera Tolgay ve sivil toplum ile kamu kurumları arasında köprü kurmaya çalışan Apaçık Radyo programcısı Derya Tolgay. Deryacığım, bugün sen konuk koltuğundasın. Hepiniz hoşgeldiniz programa. Sera, sen de hoşgeldin uzaklardan. Evet, bugün Aysim maalesef katılamıyor ama onun da biliyoruz ki gönlü bizimle beraber, kulaklarını çınlatacağız.
Bugün sizin çok uzun zamandır üzerinde çalıştığınız Asi Nehri ve Havzası Çevre Vizyon Planı üzerinden konuşacağız. Siz, dört kadın, bir arada bu planı, bu projeyi çok güzel sırtlandınız, götürüyorsunuz, gayet güzel işler yapıyorsunuz ama öncesinde hem günümüze, hem de haftamıza bağlamak istersek, şöyle bir soruyla başlamak istiyorum ve hepinizin teker teker yayında cevaplamasını istiyorum bu soruyu. Daha sonra da bu proje üzerinden konuşmaya devam edeceğiz.

Nilgün Hanım, siz çok uzun zamandır bu ekoloji mücadelesi içerisindesiniz ve Antakya’da yaşanan 6 Şubat depremlerinden sonraki süreçte çok aktif rol aldınız ve çok uzun zamandır da bu mücadeleyi yürütüyorsunuz. Ekoloji mücadelesi ile kadınların yaşam mücadelesi arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz? Deprem bölgesinde de çok yakından tanık oldunuz kadınların mücadelesine. Sözü size versem ne demek istersiniz, neler söylemek istersiniz?
Nilgün Karasu: Öncelikle davetiniz için, bu çok değerli program için teşekkür ediyorum. Ben de hemcinslerimin geçmiş 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyorum. Evet, biz asrın felaketini yaşadık; ancak bunun yanında asrın ekolojik yıkımını da yaşadık. Dernek olarak ilk günden itibaren sahadaydık ve ne yazık ki sorumlu kurumların aldığı yanlış kararlar ve yönetmeliğe uygun yapılmayan çalışmalar nedeniyle çevre sorunumuz her gün katlanarak büyüdü ve çok daha geniş alanlara yayıldı.
Bu süre içinde bize destek olan çok sayıda insan oldu; buraya gidip gelen çok değerli arkadaşlarımız oldu. Güzel tarafı ise, bu süreçte çok güzel dostluklar kazandık. Ben Voltran olarak nitelendirdiğim dört kadın arkadaşımız var çünkü her birimiz kendi alanımızdaki parçaları birleştirerek Türkiye’deki çevresel vizyon planına katkı sunmaya çalıştık.
Sorunuza gelecek olursak, çok önemli ve zengin bir konuya değindiniz. Çünkü afetlerde en büyük çileyi ve en ağır yükü çoğu zaman biz kadınlar çekiyoruz. Konuya başlıklar hâlinde bakacak olursak: Doğanın ve yaşam alanlarının korunması, kadınların yaşamını doğrudan etkiliyor. Hatay gibi tarımın, ormanların ve su kaynaklarının yoğun olduğu bir bölgede doğanın tahribi, yaşamı doğrudan etkiliyor. Kadınların çoğu tarım, gıda ve aile sağlığı gibi konularla ilgilendiği ve aileyi ayakta tutmak zorunda olduğu için, bu sorunlarla en çok biz karşı karşıya kalıyor ve çözüm bulmaya çalışıyoruz.
Örneğin su kaynaklarının kirlenmesi, kadınların su taşıma yükünü artırdığı gibi sağlık risklerini de beraberinde getiriyor. Depremin üçüncü yılını tamamladık ve hâlâ su şebekeleri onarılmadı. Çeşmeden akan suyu kullanamıyoruz; hâlâ marketten aldığımız suyu kullanıyoruz. Bu sorunların çözümünde de yine büyük ölçüde kadınların sorumluluk üstlendiğini görüyoruz.
Topraklarımızı, sularımızı ve yaşam alanlarımızı savunma mücadelesinde de kadınlar çoğu zaman öncü oluyor. Dikkat ederseniz bir protesto ya da eylem olduğunda kitlenin yaklaşık dörtte üçünü kadınlar oluşturuyor. Kadınlar bu alanlarda daha görünür ve daha aktif bir rol üstleniyor.
Örneğin elimizde Amik Ovası gibi çok büyük bir değer var. Ancak buradaki tarımsal yoğunluk ve su kaynaklarıyla ilgili sorunlar ciddi boyutta. Tarımda aşırı sulama ve sanayi atıkları su kaynaklarını kirletiyor ve bu durum üretimi doğrudan etkiliyor.
Biraz daha özetlemek gerekirse, özellikle kırsal alanlarda insanlar küçük bahçelerinde ya da bir başkasının bahçesinin bir köşesinde sebze ekip mutfak ihtiyacını karşılayacak kadar üretim yapıyor. Ancak deprem sonrasında yaşanan hava kirliliği, su sorunu ve toprağın kirlenmesi üretimi neredeyse yok olma noktasına getirdi; hatta bazı yerlerde üretim yapılamaz hâle geldi. Bu mücadelenin büyük kısmını da yine kadınlar veriyor.
Ben Hatay’da ekoloji ve kadın yaşam mücadelesinin birbirini besleyen iki yönlü bir ilişki içinde olduğunu düşünüyorum. Ekolojik sorunlar kadınların günlük yaşamını zorlaştırırken, kadınların toplumsal örgütlenmesi ve yaşamı savunma mücadelesi de ekoloji mücadelesini güçlendiriyor. Kısaca söylemek gerekirse, doğa, ekoloji ve kadın mücadelesi birbirine paralel ilerleyen bir dayanışma ve yaşam savunusu örneğidir.

N.S: Peki Sera, sen neler söylemek istersin? Yani sen farklı projelerde de çalışıyorsun ve bu projede, Asi Nehri Çevre Vizyon Planı’nda çok başından beri zaten yürütücü isimlerden birisisin. Senin tanıklıkların neler? Kadınların mücadelesi, var olma mücadelesi, yaşam mücadelesi ekoloji mücadelesiyle nasıl paralellikler taşıyor sana göre?
Sera Tolgay: Evet, aslında belki daha özel bir konudan da bahsetmek iyi olur. Bu proje hepimizin bir bebeği gibi oldu. Bir yandan da projeye başladıktan sonra benim de bir bebeğim oldu; yani bu süreçte ben de anne oldum. Ekip içinde de bunu çok konuştuk. Aslında belki bütün ebeveynler bunu hissediyordur ama özellikle bir anne olarak her canlının bu dünyaya gelmesi, sağlıklı ve özgürce yaşayabilmesi için ne kadar emek gerektiğini çok iyi biliyoruz. Nilgün de zaten bahsetti; bu hafife alınacak bir görev değil.
Bunu çevre katliamlarında da görüyorum. Temiz suyu, havayı, zeytin ağacını neden hiçe sayıyoruz? Annelerin verdiği bu emek de tarihsel olarak çoğu zaman değer görmemiş; hatta ekonomik bir karşılığı bile olmadan sürdürülmüş. Günümüze geldiğimizde bazı dinamiklerin değiştiğini görüyoruz ama yine de bu emeğe neden yeterli değeri vermiyoruz? Bana göre bu iki mesele paralel ilerliyor.
Bakmak, iyileştirmek, sevmek… Bu hisler aslında bir çocuğa bakmak gibi. Ben yaşadığım dünyaya, bulunduğum toprağa ve suya da aynı duyguyla yaklaşıyorum. Çünkü bunlar aslında bizim bir parçamız. Biz bir bütünüz. Bizim sağlığımız için onların sağlığı da önemli. Kendimizi onlardan ayrı görmek zaten buradaki temel sorun.
Biraz daha felsefi başladım ama plan açısından da anlatabilirim. Biz burada geleneksel anlamda, yalnızca bürokratların hazırladığı türden bir plan yapmıyoruz. Biz aslında bir vizyon ortaya koyuyoruz. Nasıl bir gelecek istediğimizi birlikte söylemeye çalışıyoruz. Bu süreçte bizim dışımızda da pek çok kişiyle görüştük. Otuzdan fazla kişiyle; hem yerelden hem ulusal ölçekte uzmanlarla, akademisyenlerle, aktivistlerle ve yerel halkla konuşmalar yaptık. Aysim bugün katılamadı ama o da çok güzel belgeseller hazırladı. Belgesel videolarımız var ve Asi Çevre Vizyon Planı’nın bir YouTube kanalı da bulunuyor, ilgilenenler oradan da ulaşabilir.
Burada gerçekten çok güzel bir oluşum var. Fikir kendimizden çıktı, bir araya geldik. Belki birazdan bu fikrin nasıl ortaya çıktığını ve sürecin nasıl ilerlediğini de anlatırız. Ama esas olarak farklı disiplinleri bir araya getirerek ortak bir gelecek vizyonu oluşturmaya çalışıyoruz. Çünkü maalesef depremden sonra çok büyük bir yıkım yaşandı ve Nilgün’ün de söylediği gibi buna bir de ekolojik yıkım eklendi.
Burası çok özel bir havza. “Havza” dediğimizde neden havza ölçeğinde çalıştığımızı da açıklamak gerekir. Çünkü nehirler sınır tanımıyor. Asi Nehri Lübnan’da başlıyor, Suriye’den geçerek Hatay’a ulaşıyor. Şimdi düşünün: Nehrin yukarı kesiminde bir fabrika kurulsa ya da sahada gördüğümüz gibi çöp kamyonları döküm yapsa, bu durum sahildeki balıkçıyı, kıyıdaki çiftçileri ve deltadaki kuşları doğrudan etkiliyor. Sınırın öbür tarafında bir baraj yapıldığında —ki bundan da bahsediliyor— nehre gelen su miktarı azalıyor. Örneğin Milleyha gibi bazı sulak alanlar geçen yaz Temmuz ayında tamamen kurumuştu.
Bunların hepsi aslında bir bütünün parçaları. Plana baktığımızda beş ana konu başlığımız var ve bunların hepsi havza ölçeğinde ele alınıyor; yani tek tek değil, bütünsel bir bakışla. Mesela Milleyha’da sevindirici bir gelişmeyle sulak alan sit alanı ilan edildi. Ama bunu havza genelinde nasıl yayabiliriz? Asıl soru bu.
Ve bunu yaparken temel hedefimiz şu: Çevrenin sağlığını onarırken kendi sağlığımızı da onarmak. Depremden sonra aslında bir araya gelerek iyileşmek de bu projenin amaçlarından biri. Yani doğaya karşı değil, doğayla birlikte yeniden kurulan bir yaşam fikri bu projenin temelinde yer alıyor.
N.S: Deryacığım, Sera projeye biraz giriş yaptı tabii ama ondan önce senin bu proje içerisindeki varlığın, gözlemlerin ve kadın mücadelesi… Kadın katılımcılarla birlikte böyle bir projeyi yürütmek nasıl bir duygu, nasıl bir dayanışma? Bu süreçte senin gözlemlerin neler oldu? Süremiz elverdiğince, birazdan projenin detaylarını da yeniden konuşmaya devam ederiz.
Derya Tolgay: Önce Sera’nın değindiği çok önemli bir noktayı vurgulamak isterim: Milleyha Sulak Alanı koruma alanı ilan edildi ve alan ciddi biçimde büyütülerek koruma kapsamına alındı. Bu harika bir haber; ancak Sera’nın da söylediği gibi Milleyha tek başına korunamaz. Milleyha’yı korumak için Asi’yi korumamız gerekir, Asi’yi korumak için de bütün havzayı korumamız gerekir. Bu yüzden hep daha üst ölçeği düşünerek bütüncül bir koruma yaklaşımı geliştirmek çok önemli. Bunu unutmadan özellikle belirtmek istedim.
Vurgulamak istediğim bir diğer konu da şu: Depremin hemen ardından yaşanan yıkıma baktığımızda bunun yalnızca doğal bir afet olmadığını, uzun yıllar süren insan kaynaklı ihmal ve hataların sonucu olduğunu gördük. Tarım alanlarına, ovalara ve sulak alanlara verilen imar izinleri aslında doğa yasalarını göz ardı etmek anlamına geliyordu. Böylece her yer plansız kentleşmeye açıldı. Rantı önceleyen politikalar, korumayı önceleyen yaklaşımların önüne geçti ve bunun sonucunda binlerce insanın hayatı geri dönüşsüz biçimde etkilendi.
Oraya gittiğinizde gerçekten insanı çok derinden etkileyen bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. Kokusu, havası, bastığınız yer, toprağın altından gelen o fısıltı… Biraz yüreğiniz varsa bunların hepsini hissediyorsunuz. Bu felaketlerden de en çok etkilenenler kadınlar, çocuklar ve diğer kırılgan gruplar oluyor. Nitekim UNDP ve UN Women’ın küresel verileri de iklim krizi ile toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin birbirini beslediğini gösteriyor. Afet sonrasında kadınlar şiddet riski, ekonomik kayıplar, artan bakım yükü ve barınma güvencesizliği açısından erkeklere kıyasla çok daha ağır koşullarla karşı karşıya kalıyor.
Bu gerçekler bize ekolojik onarımın ancak toplumsal eşitliği gözeten bir yaklaşımla mümkün olabileceğini gösteriyor. Yani hem cinsiyet eşitliği için mücadele etmemiz hem de daha yaşanabilir şehirler kurmamız gerekiyor. Bu noktada kadın mücadelesi son derece kıymetli.
Ben ister kırsalda ister kentte olsun şunu da gördüm: İnsanların yaşadıkları mekânların kültürel sürekliliğine karşı çok güçlü bir duyarlılığı var. Bu mekânlar üzerinden geçmişlerini hatırlıyor, geçmişle bağ kuruyorlar. Bunun sosyo-psikolojik temelleri de var ve üzerine bilimsel çalışmalar yapılıyor. Bu hafızayı ve sürekliliği korumak için de kadınların yürüttüğü çok güçlü bir mücadele var. Kadınlar bu değerlere sahip çıkıyor ve çok güçlü dayanışma ağları kuruyorlar. Orada kadın kooperatifleri, dernekler, Hatay Dayanışma Ağı gibi pek çok yapı gerçekten ilham verici.
Bütün o yıkıntıların, tozun ve toprağın içinde — zeytin ağaçlarının üzerini kaplayan yarım santimlik toz tabakalarının arasında, taş ocaklarından ve beton santrallerinden çıkan tozun ortasında — insanlar müthiş bir mücadele veriyor. Benim tanıklığım da bu yönde oldu. O yıkımın içinde yaşamı yeniden üretmeye çalışan çok güçlü bir irade var.
Küçücük konteynerlerin önünde, minicik saksılarda biberler, domatesler, naneler ekiyorlar. Yani hayatla kurdukları bağ son derece güçlü.

N.S.: Peki siz nasıl bir araya geldiniz yani bu dört kadının bu proje kapsamında birlikte çalışması nasıl mümkün oldu? Birbirinizden güç alarak, dayanışma içinde çalışmak nasıl bir deneyimdi Nilgün Hanım?
N.K.: Az önce de söylediğim gibi, depremden sonraki süreçte buraya çok değerli insanlar gelip gitti. Çok kıymetli destekler aldık. Ama bizim için en büyük destek her zaman manevi destek oldu. Bazen sadece oturup birlikte bir kahve içmek, sohbet etmek bile bizim için çok önemliydi. Bu süreçte gerçekten çok değerli dostluklar kazandık.
Derya da bir araştırma yaparak bana ulaştı. Önce telefonla konuştuk. “Antakya için ne yapabiliriz?” diye düşündük. Çünkü burada sıfırdan inşa edilecek bir şehir vardı. Biz zaten sürekli sahadaydık; kamuoyu oluşturduk, basın açıklamaları yaptık, hukuki süreçler başlattık. Ama sıfırdan kurulacak bir şehir için daha farklı ne yapabiliriz diye fikir alışverişi yaparken, Sera ve Derya böyle bir öneride bulundular.
Bu fikir bizim de çok hoşumuza gitti çünkü bana göre her şehrin mutlaka bir çevre planı olması gerekiyor. Eğer böyle bir çevre planımız olsaydı, eminim bu kadar büyük bir yıkım yaşanmazdı. Daha sonra bir WhatsApp grubu oluşturduk, birkaç kez bir araya geldik, fikir alışverişi yaptık, plan üzerinde konuşmalar yürüttük. Derken ortaya çok güzel fikirler çıkmaya başladı ve gerçekten çok değerli bir çalışma ortaya çıktı.
Bu süreçte arkadaşlar iki kez buraya geldiler. Otuzun üzerinde uzmandan destek aldık. Avukatlardan biyologlara kadar pek çok alandan insan çok değerli bilgilerini bizimle paylaştı. Az önce söylediğim gibi, biz de dört kadın kendi birikimlerimizden parçaları birleştirerek adeta bir Voltron oluşturduk ve ortaya çok kıymetli bir çalışma çıktı.
Gerçekten çok değerli bir çalışma oldu. Ben de ne zaman bir ortamda bu konudan bahsetsem ya da bir programa davet edilsem, bu planı büyük bir gururla tanıtıyorum. Çünkü dört kadının ortaya koyduğu bu çalışma gerçekten önemli bir başarı.
Bunun için çok yoğun saha çalışmaları yaptık: çekimler, köylülerle röportajlar, drone görüntüleri… Oldukça kapsamlı bir saha süreci yürüttük. Sabah saat 10’da çıkıyorduk, hava karardıktan sonra bile çekim yapmaya devam ediyorduk. Büyük bir özveriyle çalıştık ama aynı zamanda büyük bir keyif aldık. Zaten gönüllülük esasıyla ve severek yaptığımız için, bence başarımızın anahtarı da tam olarak buydu.
N.S.: Anlatırken bile çok enerjik ve keyifli geliyor sesiniz.
N.K.: Kesinlikle öyle. Ben çok değerli üç tane arkadaşıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum huzurunuzda. Onları tanımaktan, iki yıldır onlarla yol almaktan, en önemlisi dostluklarını kazanmaktan çok mutluyum.
D.T.: Evet, Nilgün olmasa bunu gerçekten yapamazdık çünkü Aysim’le ben zaten önceden görüşüyorduk. Depremin ilk günlerinde Aysim ve Ferda Keskin oraya gittiler. Aysim belgeselci olduğu için ve Ferda Keskin de büyük projektörlerle gidip yıkıntı alanlarına ışık ve aydınlatma sağladı. Gerçekten çok kıymetli bir şeydi bu; yapılmayan bir şeyin yapılır hale getirilmesiydi. Can kurtarma çalışmalarına da büyük katkı sağladığını düşünüyorum.
O dönemde İstanbul’da zaten geniş bir WhatsApp grubu vardı; içinde sanatçılar, STK’lar, biyologlar, hidrologlar ve farklı alanlardan insanlar bulunuyordu. Sera da o grubun içindeydi. Ben de o sırada Nilgün’le bağlantı kurdum. Sera ise o sırada Amerika’daydı ve uzmanlık alanı tam da bu konuydu: afet bölgelerinde yeniden yerleşim, çevre vizyon planları oluşturmak. Sandy kasırgasından sonra yapılan yeniden yapılanma süreçlerinde çalışmıştı. Onun uzmanlığı da aslında bu alan. Belki kendisi bunu biraz daha ayrıntılı anlatır.
Aslında biz Hatay’da değildik. Hatay’da olup bütün bu işleri sahada yapan kişi Nilgün’dü. Yani bir takımın olmazsa olmaz parçalarının bir araya gelmesi gibi… Onun dediği gibi bir Voltron oluştu. Ama yerelin bilgisi olmadan hiçbir yerde hiçbir şey yapılamaz. Biz sadece destek olabiliriz. Nilgün’ün oradaki yerelle güçlü bağları vardı; herkesle tanışık olması sayesinde Mimarlar Odası’ndan Tabipler Birliği’ne kadar pek çok kurumla temas kurabildik ve birçok çalıştay gerçekleştirdik.
Bu çalışmanın içinde aslında çok fazla insan var. Biz dört kadından bahsediyoruz ama bu çalışma pek çok kişiye uzanan, saçaklanan bir ağ sayesinde mümkün oldu. Bir kitapçığımız var; orada destek veren herkesin isimleri yer alıyor. Aynı zamanda bu çalışma dijital bir kaynak olarak da erişilebilir bir yayın niteliğinde.
N.S.: 1500’den fazla kişi ve kuruma ulaşıldığına dair bir not gördüm. Gerçekten büyük bir rakam ve çalışma hâlâ devam ediyor.

Peki Sera, son sözü sana verelim çünkü vaktimizin sonuna geldik. Kadın enerjisiyle gerçekten farklı şeyler başarılabiliyor mu? Geriye dönüp baktığında ya da sürecin tam içindeyken düşündüğünde, bu enerji farklı bir bakış açısı sağlıyor mu? Neler söylemek istersin?
S.T.: Evet, kesinlikle sağlıyor. Bence buradaki kilit noktalardan biri de bu ağları ve bağları kurabilmek. Bu konuda gerçekten şanslı olduk ama ben bunu aynı zamanda geleceğe yapılmış bir yatırım olarak da görüyorum. Az önce bu güzel ekipten bahsettik; dört kişiyiz ama bunun dışında da çok daha geniş bir ağın parçasıyız. Örneğin şu anda yaptığımız çalışma üzerinden İstanbul’la da bir bağ kurmak istiyoruz. Orada da ciddi bir deprem riski var. Hatay’dan çıkarabileceğimiz dersler neler, bunları paylaşmak ve tartışmak istiyoruz.
Şunu da eklemek isterim: 13–15 Şubat tarihlerinde oradaydık ve çok güzel bir Milleyha buluşması gerçekleşti. Nilgün’le birlikte katılma fırsatı bulduk. Bir yandan sahada su kalitesi ölçümleri yapılırken, bir yandan da pek çok farklı sivil toplum kuruluşu bir araya geldi. Bu buluşmanın başında kadınlar vardı ama içinde çok değerli erkeklerin de yer aldığı kapsayıcı bir dayanışma ortamı oluştu. Bence önemli olan da bu bir araya getirme gücü.
Yani meseleyi sadece kadın-erkek ayrımının ötesinde düşünmek gerekiyor. O enerjiyi alıp birlikte üretmek, farklı bireylerin, STK’ların, gönüllülerin ve gerçekten gönül veren insanların bir araya gelmesi çok güzel bir atmosfer yarattı. Bu da gelecek için büyük bir fırsat. Bu bağları kurarak, dayanışmayı büyüterek ve bölünmeden birlikte ilerlemek çok kıymetli.
Bizim bir ekibimiz var ve bir çalışma yürütüyoruz ama aslında çok daha büyük bir ağın parçası olduğumuzu hissediyorum. Bu da beni gerçekten mutlu ediyor. Umarım sizler de aynı şekilde hissediyorsunuzdur. Çünkü her ne kadar şu anda gündemde karanlık haberler olsa da — özellikle bu bölgede, hatta İran’da yaşananları düşündüğümüzde — kurduğumuz bu dayanışma beni umutlandırıyor.
Ben de bu 8 Mart enerjisiyle yılın geri kalanında çalışmaya, üretmeye devam ediyorum. Bu ekibe dahil olan herkese de çok teşekkür ediyorum. Hep birlikte bu çalışmayı nereye taşıyabileceğimizi görmek için gerçekten çok heyecanlıyız. Şu anda Asi Nehri’nin bir havza olarak bütüncül biçimde korunması için bir kampanya üzerinde çalışıyoruz. Umarım verdiğimiz emekler büyüyerek, gelişerek güzel bir dönüşüme katkı sağlar.
N.K.: Çok küçük bir ekleme yapabilir miyim?
N.S.: Tabi, buyurun.
N.K.: Çok teşekkür ederim. Ben inanıyorum ki aynı misyonu taşıyan insanların nerede olursa olsun bir gün yolları kesişir. Bizimki de böyleydi. Bu arada çevre planımıza ulaşmak isteyen Antakya Çevre Koruma Derneği'nin internet sayfasında hem kitapçığımızın linki, hem de YouTube kanalımızın linki mevcut - oradan ulaşabilirler.
D.T.: Ben de hepimiz adına bir teşekkürle bitirelim istiyorum çünkü bu çalışmada karşılaştığımız hak, yaşam ve ekoloji mücadelesi veren, cesaretleriyle bize yol gösteren tüm kadınlara bin teşekkür ediyoruz. Bu çalışmamızı onların duyarlılığı ve derin içgörüleri, gelecek nesiller ve tüm canlılar için verdikleri mücadeleden ilham alarak da gerçekleştirdiğimizi söylemek isteriz.
N.S.: Ne güzel, çok da güzel biitiriş cümlesi oldu Deryacığım, sağol.
D.T.: Evet, bizi ağırladığın için çok teşekkür ediyoruz.
N.S.: Ne demek, her zaman. Çok teşekkür ediyorum katıldığınız için Nilgün Hanım, Sera ve Derya. Kadınlar vardır ve yaşasın kadın dayanışması diyorum. Umarım çok daha güzel projelere imza atacaksınız. Görüşmek üzere diyorum. Bir de tabii ki her zamanki bitirme cümlemiz: Adalar hepimizin!


