Demokrasinin Gerilemesinin Son Aşaması: Hukukun bir silah olarak kullanılması

-
Aa
+
a
a
a

Hukuk Güvenliği’nde Bahri Belen ve Aynur Tuncel, Prof. Dr. Selin Esen ile “yargının araçsallaştırılması” ve hukuk yoluyla siyasete müdahale tartışmalarını; Türkiye ve dünyadan örnekler, “lawfare” kavramı ve uluslararası insan hakları içtihatları çerçevesinde ele alıyor.

""
Yargının Araçsallaştırılması
 

Yargının Araçsallaştırılması

podcast servisi: iTunes / RSS

Bahri Belen: 19 Mart 2026 Perşembe günü Apaçık Radyo’da, Hukuk Güvenliği programında bugün konuğumuz Prof. Dr. Selin Esen. Ümit Altaş bugün aramızda yok; Aynur Tuncel ve ben Bahri Belen ile birliktesiniz. 

Önce Selin Hanım’la ilgili çok kısa bir bilgi vereyim; eksiğim ya da yanlışım olursa lütfen düzeltin. Hocamızın hem hukuk, hem de siyasal bilgiler fakültesinde lisans ve yüksek lisans dereceleri var. Hukuk, anayasa hukuku ve insan hakları alanlarında kitapları ve önemli bildirileri bulunuyor. Özellikle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru, İspanya’da “amparo” başvurusu olarak bilinen, temel hak ve özgürlük ihlallerine karşı yurttaşların anayasa mahkemesine başvuruları konusunda çalışmaları olduğunu anlıyorum. Dolayısıyla konumuzla da çok yakından ilgili.

Bugün, Türkiye’nin ve belki de dünyanın gündeminde olan siyasi davaları; bir başka deyişle hukuk yoluyla siyasete müdahale ya da Barolar Birliği ve İstanbul Barosu’nun birlikte düzenlediği “yargının araçsallaştırılması” başlıklı program kapsamında, hocamızın oturum başkanlığını yaptığı “hukuk marifetiyle siyaset” konusunu ele alacağız.

Hocamız aynı zamanda Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi üyesi. İlki Ankara’da yapılan ve ikincisi 27–28 Şubat tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen “Yargının Araçsallaştırılması: Güncel Sorunlar” sempozyumlarına da değinmek istiyoruz. Hocam, öncelikle hoşgeldiniz, katıldığınız için çok teşekkür ederiz.

Selin Esen: Çok büyük mutluluk benim için sizinle ve Aynur Hanım'la birlikte olmak. Davetiniz için ben teşekkür ediyorum.

Aynur Tuncel: Hoşgeldiniz.

B.B.: Çok teşekkürler. Hocam, bu sempozyumun önemli başlıkları var: Hukuk devletinin tasfiyesi, kamusallık, egemenlik ve yargı, hukuk marifetiyle siyaset, uluslararası deneyimler, AİHM… Önce bu başlıklar konusunda genel bir çerçeve çizmenizi rica edelim. Ardından da özellikle sizin oturum başkanlığını yaptığınız “hukuk marifetiyle siyaset”, uluslararası deneyimler ve son zamanlarda çokça tartışılan “lawfare” yani hukuk yoluyla savaş kavramlarının, sizin oturumunuzla nasıl ilişkili olduğunu konuşalım.

Önce bu toplantının amacını ve ana başlıklarını sizden dinleyelim hocam.

S.E.: Çok teşekkür ediyorum. İlkini Ankara’da, ikincisini İstanbul’da yaptığımız toplantının konusu, yargının siyasetin biçimlendirilmesinde bir araç olarak kullanılmasıydı. Bu konu aslında dünyaya yabancı değil; yalnızca bizim başımıza gelen bir durum da değil.

2010’lu yıllardan bu yana, çeşitli coğrafyalarda hukukun siyasetin şekillendirilmesinde bir araç olarak kullanılması meselesi tartışılıyor. Türkiye’de de benzer şekilde, özellikle 2010’lu yıllardan itibaren hukukun araçsallaştırılması ve siyasetin şekillendirilmesinde kullanılması söz konusu.

Ancak özellikle CHP üzerinden gerçekleştirilen ve son yıllarda sıklaşan bu uygulamalar, bu konuyu uluslararası bir akademik konferans ve etkinlik çerçevesinde etraflıca tartışma ihtiyacını doğurdu. Bir başka ifadeyle, Türkiye’de neler oluyor, bu tür yargılamaların doğası ve amacı nedir, dünyada benzer uygulamalar var mı, var ise Türkiye’den hangi yönleriyle ayrışıyor — bunları ortaya koymak istedik.

Kısacası, bu kötü uygulamanın ya da kötüye kullanımın bir röntgenini çekmeyi amaçladık. Umuyorum ki katılımcılar da bu toplantıdaki konuşma ve sunumlardan bir ölçüde yararlanma olanağı bulmuşlardır.

B.B.: Evet, kesinlikle böyle bir etkisinin olduğunu düşünüyorum çünkü gözlemim şu: Belki İstanbul’daki bu tür toplantıları, sempozyumları izlememiş olabilirsiniz ama avukatların dışında da çok ciddi bir katılım vardı. Bu da konunun ne kadar önemli bir başlık olduğunu ve ne kadar güncel, yakıcı bir gündem maddesi hâline geldiğini gösteriyor.

S.E.: Evet, ben de size katılıyorum, gerçekten öyle. Türkiye’de şu anda en yakıcı meselenin bu olduğunu söyleyebiliriz çünkü Türkiye’de demokrasinin gerilemesinden söz ediyoruz. Bana soracak olursanız, bu gerilemenin 2010’dan itibaren başladığını, hatta 2007 anayasa değişikliğinden itibaren başlatılabileceğini söylemek mümkündür. Ancak 2010 yılından itibaren bu gerileme daha görünür hâle geldi.

Bugün gelinen noktada ise, bunun artık son aşaması diyebileceğimiz; sizin de “lawfare” olarak tanımladığınız, hukukun bir silah olarak kullanılması söz konusu. Peki kime karşı bir silah? Genel olarak muhalefete karşı; muhalefeti susturmayı, sindirmeyi ya da siyasal alanın dışına itmeye amaçlayan bir kullanım.

Dolayısıyla bu durumun, demokrasinin gerilemesi süreci içinde gelinen son aşamalardan biri olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

B.B.: Bu konuyu hakikaten herkesin, sizin de söylediğiniz gibi, hukukun ve yasal süreçlerin siyasi rakipleri etkisiz hâle getirmek; belki de siyasi kimliklerini yıpratmak ve onları siyasi mücadelede saf dışı bırakmak amacıyla kullanıldığı bir yöntem olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Bu yöntemle, siyasi rakiplerin yargı ve hukuk yoluyla tasfiyesi amaçlanıyor.

Yöntem; yasalar ve mahkemeler aracılığıyla, meşru bir görünüm altında siyasi hedeflere ulaşmayı içeriyor. Araçlar ise uzun süren davalar, gözaltılar, hapis cezaları ve medyanın kullanılması gibi uygulamalar. Amaç ise adalet sağlamak değil; rakipleri hukuki süreçler, davalar ve soruşturmalar yoluyla baskı altına alarak devre dışı bırakmak.

Şimdi hocam, sizin oturumunuzda özellikle uluslararası deneyimlerden de söz edildi. Sizin başkanlığını yaptığınız oturumda, sanıyorum Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı vardı — doğru hatırlıyorsam Eduardo Ferrer. Ayrıca Bologna Üniversitesi’nden, siyasetin yargılanması ve adaletin siyasallaşması bağlamında İtalya deneyimini aktaran Luca Mezzetti yer aldı.

Benim de oldukça etkilendiğim konuşmacılardan biri İspanyol profesör Dr. María Díaz’dı; o da İspanya’dan örnekler verdi. Son olarak da Pace Üniversitesi’nden Bennett Gershman, ifade özgürlüğünü otoriterlikten koruma başlığıyla bir sunum yaptı.

Ben sizden özellikle, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği bazı karar örneklerinden bahsetmenizi rica edeceğim. Belki o gün sunumda da değinildi bilmiyorum ama örneğin Brezilya’da Luiz Inácio Lula da Silva’nın siyaset dışı bırakılması sürecinde kullanılan yöntemler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu konularda bizi ve dinleyicilerimizi aydınlatmanızı rica ediyorum.

S.E.: Tabii, memnuniyetle. Dilerseniz öncelikle şöyle bir ayrım yapalım: Evet, “lawfare” yani hukukun bir silah olarak muhalefeti susturmak, itibarsızlaştırmak ve siyaset dışına itmek amacıyla kullanılmasından söz ediyoruz ancak siyaset bilimi ve anayasa hukukunda kullanılan bir başka kavram daha var ve da “hukuk yoluyla otoriterleşme” yani “otokratik legalizm”.

Bu iki kavram zaman zaman birbiriyle ilişkili olmakla birlikte birbirinden farklıdır. Türkiye örneğinden gidecek olursak, hukuk yoluyla otoriterleşmenin önce başladığını söyleyebiliriz. Genellikle süreç bu şekilde işler.

Hukuk yoluyla otoriterleşmeden ne anlıyoruz? Siyasal iktidarların, demokrasiyi aşama aşama dönüştürmek için hukuku bir araç olarak kullanmalarını ancak burada açıkça hukuka ya da anayasaya aykırı bir durum söz konusu değildir yani yasalar doğrudan ihlal edilmez; bunun yerine anayasa değişiklikleriyle, seçim yasalarını değiştirerek, mahkemelerin yapısını dönüştürerek ya da “court-packing” dediğimiz yöntemle, yani yargı organlarını kendi kadrolarıyla doldurarak bu dönüşüm sağlanır.

Sonuçta burada doğrudan bir “lawfare” yoktur ancak “lawfare”in ortaya çıkmasını mümkün kılan altyapı oluşturulmuştur yani hukuk yoluyla otoriterleşme bu sürecin zeminini hazırlar.

Latin Amerika ise hukukun siyasetin biçimlendirilmesinde araç olarak kullanıldığına dair çok zengin örnekler sunar. Ancak şunu da vurgulamak gerekir: Dünyanın her yerinde, demokratik devletlerde de siyasal nitelikli davalar vardır. Buradaki temel mesele, bu davaların siyasal iktidarın lehine olacak şekilde ve muhalefeti baskılamak amacıyla yürütülüp yürütülmediğidir. Eğer bu nitelik söz konusuysa, o zaman hukukun araçsallaştırılmasından ve kötüye kullanılmasından söz edebiliriz.

Örneğin İspanya’da, Katalan ayrılıkçılığı bağlamında siyasal partilerin kapatılması, dokunulmazlıkların kaldırılması ve bu süreçlerin yüksek yargıya taşınması gibi gelişmeler yaşandı. Bunlar siyasal davalardır ancak “lawfare” örneği değildir çünkü bağımsız bir yargı söz konusudur ve amaç muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırmak değil, devletin bütünlüğünü korumaktır. Dolayısıyla her siyasal dava “lawfare” değildir.

Peki bir davayı “lawfare” yapan unsurlar nelerdir?

  • Birincisi, yargının araçsallaştırılmasıdır. Ceza yargılaması başta olmak üzere, idari ve hukuk yargılamaları ile idari soruşturmalar siyasal rakiplere karşı sistematik biçimde kullanılır.
  • İkincisi, anayasal ve demokratik kurumların içinin boşaltılmasıdır. Bu da genellikle hukuk yoluyla otoriterleşme sürecinin bir sonucudur.
  • Üçüncüsü, bu davalarda ölçüsüz cezaların ve yaptırımların uygulanmasıdır. Amaç adalet sağlamak değil; yıldırmak, caydırmak ve tasfiye etmektir.
  • Dördüncüsü ise, özellikle seçim süreçlerinde eşitsiz bir rekabet ortamının yaratılmasıdır. Bu, hem medya hem de yargısal ve idari mekanizmalar yoluyla gerçekleştirilir.

Luiz Inácio Lula da Silva davasına gelecek olursak; evet, bu örnek uluslararası kamuoyunda “lawfare”in adeta ders kitabı örneklerinden biri olarak anılmaya başlanmıştır.

B.B.: Tipik bir örnek diyorsunuz yani hocam.

S.E.: Evet, tipik bir örnek olarak veriliyor. Bazı açılardan doğru, bazı açılardan ise değil. Çünkü Brezilya’yı, örneğin Türkiye gibi tam anlamıyla otoriterleşmiş ya da hukuk yoluyla otoriterleşme süreci içinde olan bir ülke olarak görmüyoruz. En azından belli ölçüde yüksek yargının bağımsızlığının korunduğunu, demokratik kurumların bir bölümünün işlevini sürdürdüğünü ve seçimlerin asgari düzeyde serbest ve adil seçim kriterlerine uygun şekilde yapıldığını görüyoruz. Bu açıdan önemli bir fark var.

Buna karşılık, Luiz Inácio Lula da Silva’nın başına gelenler, “lawfare” dediğimiz olguya oldukça yakın bir tablo sergiliyor. Bilindiği üzere Lula da Silva, 2003–2010 yılları arasında görev yapmış, sol görüşlü ve son derece popüler bir siyasetçi. Brezilya Anayasası’na göre bir kişi en fazla iki dönem üst üste seçilebiliyor; ancak araya başka bir başkan girdiğinde aynı kişi yeniden aday olabiliyor. Bu süreçte Lula’dan sonra onun desteklediği aday Dilma Rousseff seçiliyor. Ancak Rousseff, parlamentonun “impeachment” süreciyle görevden alınması sonucu görev süresini tamamlayamıyor. Ardından yapılan seçimlerde aşırı sağcı Jair Bolsonaro başkan seçiliyor ve asıl tartışmalı süreç de Bolsonaro’nun başkan seçilmesiyle birlikte başlıyor.

B.B.: O seçim döneminden mi başlıyor?

S.E.: Evet, o seçim döneminden sonra başlıyor. Ama mesele şu: Bolsonaro aşırı sağcı, Lula ise solcu bir siyasetçi ve oldukça popüler. Bir sonraki seçimlere gireceğinin de sinyallerini veriyor. Dolayısıyla Bolsonaro’nun karşısındaki en güçlü aday olduğunu söyleyebiliriz.

Peki ne oluyor? Lula hakkında, görev süresiyle bağlantılı olarak kara para ve yolsuzluk iddialarına ilişkin büyük bir soruşturma başlatılıyor. Ardından kapsamlı bir yargılama süreci yürütülüyor ve 2017 yılında Lula 9 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Kararı istinafa götürüyor ancak istinaf mahkemesi cezayı yeterli bulmayarak 12 yıla çıkarıyor ve ceza kesinleşiyor.

Buradan baktığımızda, yargının bir araç — hatta bir silah — olarak kullanılması yoluyla güçlü bir siyasal rakibin engellenmesi amacının söz konusu olduğunu söylemek mümkün; en azından böyle bir değerlendirme yapılabilir.

B.B.: Hocam çok özür dilerim, konuyu anlatırken sözünüzü kesmek istemem ama şunu sormak isterim: Orada söz konusu olan, sanıyorum bir kara para ya da yolsuzluk operasyonuydu. Lula’nın da çok küçük bir payla ortak olduğu bir şirket üzerinden tutuklandığı ifade ediliyor. Ancak bu ilişkide payının sınırlı olduğu gerekçesiyle, daha sonra Yüksek Mahkeme’nin bu kesinleşmiş kararla ilgili bir düşme kararı verdiği söyleniyor. Bu süreç nasıl gelişti?

S.E.: Çok doğru söylüyorsunuz. Zaten ben de oraya gelecektim. Kesinleşmiş karara karşı Lula, Brezilya hukukunda mevcut olan habeas corpus başvuru yoluna gidiyor. Tutuklu olduğu için bu yolu kullanarak Yüksek Mahkeme’ye başvuruyor.

Bu süreçte çok önemli bazı gelişmeler ortaya çıkıyor. İlk derece yargılamasını yapan hâkimin, soruşturmayı yürüten savcı ve yardımcılarıyla sürekli iletişim hâlinde olduğu; onların önerilerini — hatta tırnak içinde söylemek gerekirse direktiflerini — dikkate alarak yargılamayı yürüttüğü anlaşılıyor. Bu durum, hâkim ile savcılar arasında geçen mesajların basına sızdırılmasıyla ortaya çıkıyor.

Ayrıca yargılama sürecinde adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin oldukça güçlü bulgular da gündeme geliyor. Lula’nın mahkûmiyetine dayanak yapılan delillerin dolaylı ve yetersiz olduğu hem kamuoyunda, hem de ceza ve anayasa hukukçuları arasında ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Dolayısıyla oldukça tartışmalı bir yargılama süreci söz konusu.

Peki bunun siyasal sonucu ne oluyor? 2018 yılında yapılan seçimlere Lula katılamıyor. Böylece en güçlü adaylardan biri seçim dışı kalmış oluyor ve Bolsonaro seçimlere girerek başkan seçiliyor.

Bu açıdan bakıldığında, dava yoluyla seçim sonuçlarının etkilenmesi — tırnak içinde söylemek gerekirse — bir tür “siyasal mühendislik” sonucunun ortaya çıktığını söylemek mümkün.

B.B.: Lula siyaset yarışından diskalifiye edilmiş oluyor.

S.E.: Tabii, saf dışı bırakılmış oluyor. Yani yargı yoluyla bir siyasal rakibin siyasal alanın dışına çıkarılması söz konusu. Bu nedenle de bu dava “lawfare” kapsamında değerlendiriliyor.

Devamında, sizin de az önce söylediğiniz gibi, Lula, habeas corpus başvurusuyla Federal Yüksek Mahkeme’ye gidiyor. 2021 yılında mahkeme çok kritik iki tespit yapıyor:

  • Birincisi, mahkûmiyet kararını veren mahkemenin yetkisiz olduğuna hükmediyor. Bu son derece önemli bir tespit.
  • İkincisi ise, yargılamayı yapan hâkimin tarafsız olmadığı sonucuna varıyor.

Bu iki tespitin ardından Lula’nın siyasal hakları iade ediliyor çünkü Brezilya’da da, bizde olduğu gibi, ağır mahkûmiyetler seçilme hakkını ortadan kaldıran sonuçlar doğuruyor.

Siyasal haklarının iadesiyle birlikte Lula, 2022 yılında yeniden başkanlık yarışına katılıyor. Ancak burada dikkat çekici olan şu: Federal Yüksek Mahkeme’nin kararı oldukça kritik bir dengeyle, 5’e karşı 4 oyla alınıyor. Benzer şekilde 2022 seçimlerinde de Lula, Bolsonaro karşısında çok küçük bir farkla, %50,1 oyla kazanıyor. Üstelik parlamento çoğunluğunu da elde edemiyor. Yine de, tüm bu süreç sonunda siyaset, olması gereken mecrasında akmaya devam ediyor.

Brezilya örneğinin öğretici bir yönü de burada ortaya çıkıyor: Bir siyasal iktidar, güçlü bir rakibi bu kadar açık ve ağır biçimde siyaset dışına itmeye çalıştığında, bunun bir karşılığı olabiliyor. Lula’nın yeniden iktidara gelmesinin ardından, Federal Yüksek Mahkeme çok yakın bir tarihte, 2025 Eylül ayında üst düzey askerî komutanlar ve bazı kamu görevlileri hakkında ağır cezalar verdi. Bu kişiler darbe planlamak ve Lula ile bazı kamu görevlilerine yönelik suikast girişimiyle suçlandı. Ayrıca eski başkan Bolsonaro da “suç örgütü liderliği” suçlamasıyla 27 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve şu anda cezaevinde bulunuyor.

Dolayısıyla demokratik düzenlerin, bu tür yöntemlerle siyasetin doğal akışını değiştirmeye yönelmemesi gerekir çünkü bu yola bir kez girildiğinde, bunun devamı da gelebilir — Brezilya örneği bunu açık biçimde gösteriyor.

Öte yandan Lula’nın davası, Amerikalar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmadı çünkü süreç, iç hukuk içinde, Federal Yüksek Mahkeme kararıyla çözüldü ve bu kararlara uyulmaması gibi bir durum da söz konusu olmadı.

Sonuç olarak, yargı yoluyla siyasetin doğasının değiştirilmesine yönelik bu girişim, nihayetinde demokratik ve hukuki mekanizmalar içinde çözümlenmiş oldu.

B.B.: Evet, şimdi bu “lawfare” yöntemiyle ilgili olarak Brezilya örneğinin tipik bir örnek olduğunu söylediniz ve bunu hem benim, hem de dinleyicilerimizin anlayabileceği şekilde çok ayrıntılı anlattınız hocam. Bir de şunu vurguladınız: Her zaman bu şekilde olmayabilir; yasaları değiştirerek yani hukuki düzenlemeler yoluyla da siyasetin şekillenmesine müdahale edilebilir. Türkiye’de 2007 ve 2010 anayasa değişikliklerini de bu çerçevede değerlendirdiniz. Ama asıl kritik kırılmanın, sanıyorum Türkiye’de “lawfare” yöntemine dahi ihtiyaç duyulmadan, 2017 anayasa değişikliğiyle gerçekleştiğini söylemek mümkün mü? Bu konuda ne dersiniz hocam?

S.E.: Çok doğru, haklısınız. Ben 2017 anayasa değişikliğini Türkiye’de otoriterleşmeye gidişin başlangıcı olarak nitelendirdim. Zaten bir de şöyle bir şey var: Günümüzde hem anayasa hukukçularının, hem de siyaset bilimcilerin pek çoğunun yaptığı bir tespit bulunuyor. Buna göre eskiden, 20. yüzyılda ve hatta 20. yüzyılın sonlarına, 1990’lara kadar demokrasi birden ölürdü; aniden bir eylemle sona ererdi. Hangi eylemle? Darbe. Askerî darbeler her zaman demokrasinin sonunu getirirdi, bu ani bir durumdu.

Günümüzde ise demokrasiler artık böyle askerî darbelerle sona ermiyor. Peki nasıl aşınıyor? Serbest ve adil seçimler sonucunda iktidara gelmiş siyasal güçlerin, yavaş yavaş, hatta çoğu zaman ilk anda fark edilmeyen adımlarla demokrasiyi aşındırmasıyla yani artık demokrasinin ölümü çok daha yavaş gerçekleşiyor.

Eskiden bu, bir trafik kazasında birinin aniden ölmesi gibiydi; şimdi ise sürekli bir yoğun bakım süreci gibi. Önce bir hastane ortamındasınız, sonra yoğun bakıma alınıyorsunuz, ardından solunum cihazına bağlanıyorsunuz… Yani aşama aşama, adım adım ilerleyen bir süreçten söz ediyoruz.

B.B.: Yani postmodern bir darbe yöntemi gelişti diyebilir miyiz?

S.E.: Şimdi darbenin biçimi değişti. Bizim klasik olarak bildiğimiz darbe, anlık bir müdahaledir. Oysa burada söz konusu olan şey anlık değil; bir süreçtir ve uzun bir zamana yayılır. Üstelik çoğu zaman bu sürecin içindeyken demokrasinin aşındığını fark etmek de zor olur çünkü bu aşınma küçük adımlarla gerçekleşir.

Bu nedenle ben 2007 anayasa değişikliğini önemli bir başlangıç olarak görüyorum. Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesiyle birlikte, bu makam anayasanın açıkça verdiği ve vermediği yetkilerin ötesinde bir güç alanı kazandı. Ardından 2010 anayasa değişiklikleri geldi. Bu değişikliklerin en temel amacı, özellikle HSYK üzerinden yargının yapısını yeniden şekillendirmekti. Sonrasında ise 2017 anayasa değişikliğiyle birlikte, artık iktidarın tek elde toplandığı başkanlık sistemi hayata geçirildi.

B.B.: Yani kuvvetler ayrılığının açık ve güçlü bir şekilde düzenlenmesi gerekir ama 2017 anayasa değişikliğiyle getirilen sistemde böyle bir denge ve ayrımın yeterince sağlanmadığını söyleyebilir miyiz hocam?

S.E.: Yok, hayır. Pek çok açıdan bizim tipik olarak tanımladığımız başkanlık sisteminden farklılıklar gösteriyor çünkü başkanlık sistemi esasen denge ve denetleme mekanizmaları üzerine kuruludur. Örneğin klasik olarak ABD modeli verilir. Orada yasama, yürütme ve yargı birbirini denetleyecek araçlarla donatılmıştır. Başkan üst düzey kamu görevlilerini atar ama bu atamaların Senato tarafından onaylanması gerekir. Bu süreç de kamuya açık oturumlarla yürütülür; böylece kamuoyu hem adayları tanır, hem de ehliyetlerini değerlendirme imkânı bulur.

Aynı şekilde yargı da devreye girer: Yasama bir kanun çıkarır, yürütme bunu uygular ancak eğer bu kanun anayasaya aykırıysa yargı müdahale eder ve hem yasama, hem de yürütme üzerinde denetim işlevi görür yani üç erk, sahip oldukları yetkiler aracılığıyla birbirlerini dengeler.

Ancak 2017 anayasa değişikliğinden sonra Türkiye’de böyle bir dengeden söz etmek zor. Daha çok zayıflamış bir yargı, etkisi sınırlanmış bir parlamento ve çok geniş yetkilerle donatılmış bir yürütme organı görüyoruz. Dolayısıyla bunun klasik anlamda bir başkanlık sistemi olmadığını söylemek mümkün.

B.B.: Hocam, şimdi programımızda kısa bir müzik arası veriyoruz. Ardından sizden özellikle oturumunuzda ele alınan Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği örnek kararlardan da bahsetmenizi rica edeceğim. Aynur Hanım’ın da müzikten sonra size yöneltmek istediği sorular varsa, onun da sesini duyalım.

Ben o günkü toplantıdan gerçekten çok etkilendim; özellikle Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları oldukça çarpıcıydı. Bu nedenle Amerika kıtasından bir parça seçtim: Lila Downs’tan bir eser dinleyelim, ardından programımıza devam edelim.

B.B.: 29 Mart 2026 Perşembe günü, Apaçık Radyo’da Hukuk Güvenliği programında, konuğumuz Prof. Dr. Selin Esen ile İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nin Ankara ve İstanbul’da düzenlediği “yargının araçsallaştırılması” sempozyumlarının ana temasını ele alıyoruz. Hocamızın oturum başkanlığını yaptığı “hukuk marifetiyle siyaset” ya da hukuk yoluyla siyasete müdahale konusunu konuşmayı sürdürüyoruz.

Evet, Aynur Hanım, sizin sormak istediğiniz bir soru varsa alalım; ardından hocamızın anlatımını bölmeden programımıza devam edelim.

A.T.: Benim özel olarak bir soru hazırlamam söz konusu olmadı çünkü hocamızı da dinleyememiştim, etkinlikte cezaevinde görevim vardı. Ancak 2010’dan sonra ele alınan süreç ve 2017 anayasa değişikliğine bağlanan bu yaklaşımın yanında, hocamızın az önce söylediği “sürekli yoğun bakım hâli” benzetmesi çok dikkat çekici.

Aslında 1961’den bu yana Türkiye’de olağanüstü hâlin süreklileştirilmesine ilişkin uzun bir süreç yaşıyoruz. Dolayısıyla muhaliflerin siyasal alanın dışına çıkarılması ve fiilen hukuk eliyle cezalandırılması, yalnızca 2017 anayasa değişikliğine özgü değil; daha öncesinden beri hukukçuların mücadele ettiği bir alan. Ancak geçmişte, bütün sorunlara rağmen savunma, iddiayı ve iftirayı bertaraf edebiliyordu. Basının farklı renkleri vardı, sözünü söyleyebilenler çıkabiliyordu. Sivil toplumun gücü tartışılabilir ama dernekler ve meslek odaları daha bağımsız ve dirençli davranabiliyor, teşhir ve dayanışma yoluyla toplumsal direnci ayakta tutabiliyordu.

Türkiye’de 1960’lardan itibaren yaklaşık her on yılda bir değişen ama süreklilik de gösteren bir olağanüstü hâl pratiği var. Her dönemde hukukun araç olarak kullanıldığı alanlar değişiyor: Kimi zaman yolsuzlukla mücadele, kimi zaman organize suç, terör, kaçakçılık ya da çocuk suçluluğu… Buna paralel olarak kolluğun yetkileri genişliyor ya da daralıyor, özel mahkemeler kuruluyor.

Eskiden en azından olağanüstü hâl dönemlerinde getirilen bazı düzenlemelerin geçici olduğu varsayılırdı; sonrasında bunlardan arınma çabası olurdu ancak bu düzenlemelerin bir kısmı kalıcı hâle getirildi. Böylece kötü niyetli bir yargıç ya da savcının elinde, ya bu normlara dayanılarak ya da normların yanlış yorumlanmasıyla hukuka aykırı uygulamalar ortaya çıkabildi.

Özellikle ceza muhakemesinde yeni tedbir türlerinin üretildiğini ya da yasal koşulları oluşmadan ağır sonuçlar doğuran tedbirlere başvurulduğunu gördük. Örneğin kolluğun doğrudan belge inceleme yetkisi yokken bilirkişi sıfatıyla bu yetkinin fiilen kullanılması ya da savcının soruşturmayı bizzat yürütmesi gerekirken bu yetkilerin kolluğa devredilmesi gibi uygulamalar, kanun ile uygulama arasında ciddi farklar yarattı.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri döneminde yaşananlar, uzun tutukluluk süreleri ve sonrasında verilen görevsizlik kararları da bu tabloya örnek. Her dönemde iktidarların “düşmanları” oldu ve bu kişiler farklı yöntemlerle kamusal alanın dışına itildi. Ancak bugün gelinen nokta bir zirve noktası.

Hocamızın da işaret ettiği gibi, eski dönemle bugün arasında önemli farklar var ve bunları dikkate almak gerekiyor. Özellikle “proje bazlı çalışma” dediğimiz uygulamaların yaygınlaşması dikkat çekici. 1999’da telefon dinlemelerinin hâkim kararıyla mümkün hâle gelmesi, organize suçla mücadele yasaları ve sonrasında gelişen uygulamalar bu sürecin önemli aşamalarıydı.

2005’te bazı düzenlemeler kaldırılmış olsa da uygulamada bu yöntemler devam etti. Gelinen noktada, doğal hâkim ilkesinin zedelendiği; belirli dosyalar için özel olarak şekillenen yargı ve kolluk pratiklerinin ortaya çıktığı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bunu somutlaştırmak gerekirse; müvekkillerimden biri olan Emine Büşra Ersanlı’nın 2012 yılında duruşmada söylediği şu söz çok çarpıcıydı: “Ben muhalifim, düşmanınız değilim.” Bu ifade, aslında meselenin özünü çok iyi anlatıyor. Bugün de benzer süreçler yaşanıyor ancak aradaki farklar önemli ve üzerinde düşünülmesi gerekiyor.

Ben daha fazla sözü uzatmayayım. Hocamızın bu çerçevede bir toparlama ve değerlendirme yapması en doğru yaklaşım olacaktır.

B.B.: Teşekkürler. Evet hocam.

S.E.: Çok teşekkür ediyorum öncelikle yorumlarınız için Aynur Hanım. Eğer benim görüşümü soracak olursanız, Türkiye hiçbir zaman dört başı mamur bir demokrasi olmadı, hiçbir zaman olmadı. Ama hiçbir zaman da sivil yani askerî olmayan bir yönetim altında bu kadar koyu bir otoriter dönemi yaşamadı. Bu benim kendi görüşüm.

B.B.: Ben de aynı kanaatteyim hocam. 

S.E.: 2016 darbe girişimi, zaten otoriterleşmekte olan siyasal iktidarın bu süreci hızlandırmasına yol açtı. Bunda Anayasa Mahkemesi’nin de çok büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnamelerine ilişkin içtihadından geri dönmesi ve bu kararnameleri hiçbir şekilde incelemeyeceğini söylemesi, içinde bulunduğumuz sürecin çok daha hızlı yaşanmasına neden oldu.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin payını özellikle belirtmek isterim. Nitekim bugün kendileri de yürütme organının, genel mahkemelerin ve artık idari yargının da Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamasından şikâyet ediyorlar. Oysa bu durum, bir hukuk düzeninden söz etmeyi neredeyse imkânsız hâle getiriyor. Bu noktada kendilerinin de önemli bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Belki bu ağır bir eleştiri ama bir anayasa hukukçusu olarak görüşüm bu yönde.

Eğer uygun görürseniz, “lawfare” ve siyasallaşan yargılamalar bağlamında, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin eski başkanının da atıf yaptığı bazı kararlardan söz edelim. Elbette bu alanda çok sayıda karar var; Latin Amerika adeta bir laboratuvar gibi. Özellikle Venezuela ve Nikaragua’dan gelen davalar öne çıkıyor. Ancak süre kısıtı nedeniyle iki önemli karara değinmek yeterli olabilir. Bu kararlar aynı zamanda mahkemenin yaklaşımını göstermesi bakımından da önemli. Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kıyasla daha cesur ve daha açık.

Bunlardan biri 2023 tarihli Capriles/Venezuela kararı. Olay daha eskiye dayanmakla birlikte karar yakın tarihte verilmiştir. Henrique Capriles, bir eyalet valisi ve 2012 ile 2013 başkanlık seçimlerinde aday oluyor. 2012’de Hugo Chávez’e, 2013’te ise Nicolás Maduro’ya karşı yarışıyor. 2012 seçimlerini kaybediyor ancak 2013 seçimleri ciddi ve sistematik usulsüzlük iddialarıyla anılıyor. Bu süreçte Venezuela Yüksek Mahkemesi’nin rolü kritik. Örneğin, Chávez’in ölümünden sonra, anayasa gereği başkan yardımcısının aday olamaması gerekirken, mahkeme Maduro’nun aday olabileceğine hükmediyor. Daha sonra Capriles’e, seçim sürecinde, idari bir kurul olan ve bizim Sayıştay’a benzer şekilde mali denetim yapan “Contraloría General” tarafından 15 yıl kamu görevinden men cezası veriliyor. Bu karar tamamen idari nitelikte ve sonuç olarak Capriles seçimlere katılamıyor.

Dosya, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınıyor. Mahkeme, önceki içtihatlarını da güçlendirerek şu ilkeleri vurguluyor:

  • Siyasal haklar demokrasinin özüdür ve dar yorumlanamaz.
  • Siyasal hakların sınırlanması istisnadır; esas olan bu hakların geniş yorumlanmasıdır.
  • Bu haklar ancak yargısal bir süreçle sınırlanabilir; idari bir kararla sınırlandırılamaz.
  • Uygulanan yaptırımlar ölçülü ve orantılı olmalıdır.

Mahkeme ayrıca, bu tür müdahalelerin sadece başvurucunun bireysel haklarını değil, seçmenlerin iradesini de zedelediğini belirtiyor ve bu nedenle ihlal kararı veriyor. Bu yaklaşımın, örneğin Gadea Mantilla/Nikaragua davası gibi diğer kararlarda da sürdürüldüğünü görüyoruz.

B.B.: Son bir dakikamız kaldı.

S.E.: Son derece önemli bir karar bu. Yani yine Yüksek Mahkeme ve Yüksek Seçim Kurulu’nun marifetiyle, çok popüler bir muhalif figürün siyaset alanında saf dışı edilmesi söz konusu. Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi de bunu, az önce değindiğimiz gerekçelere dayanarak sözleşmeye aykırı buluyor.

B.B.: Evet, bugün Apaçık Radyo’da, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Selin Esen hocamızla birlikteydik. Türkiye Barolar Birliği ve İstanbul Barosu’nun düzenlediği “yargının araçsallaştırılması” sempozyumu kapsamında, “hukuk marifetiyle siyaset” başlığını biraz daha derinlemesine ele alma fırsatı bulduk ve sanıyorum hocamız ilk kez Apaçık Radyo’ya konuk oldu.

A.T.: Evet.

B.B.: Çok teşekkür ediyoruz. Anlaşılıyor ki bu konuda kendilerini yeniden davet edeceğiz.

S.E.: Hem size, hem Aynur Hanım’a nazik davetiniz için ben de çok teşekkür ediyorum Bahri Bey. Sizinle sohbet etmek benim için büyük bir zevkti.

A.T.: Sayın hocam, ben de çok teşekkür ediyorum. Özellikle partili birey olma, vatandaşlık haklarının eşit kullanılamaması ve kamusal alana eşit katılım konularında sizinle çok güzel sohbetler yapacağımızı düşünüyorum. Tanıştığımıza çok memnun oldum. Saygılar sunuyorum.

S.E.: Ben de öyle.

B.B.: Evet, yeni bir Hukuk Güvenliği programında buluşmak üzere diyelim herkese, hoşçakalın.

Radyoda kumandayı devralan arkadaşlara ve şu anda yayınımıza destek olan Salih arkadaşımıza da çok teşekkür ederim. Bu arada iyi bayramlar, iyi tatiller diliyoruz.