23. Radyo Şenliği’nin 4. gününde konuğumuz olan gazeteci Murat Sabuncu, Açık Radyo’nun lisans iptali sonrası dijitalde süren mücadelesi, basın özgürlüğü, hukuksuzluk ve dayanışma üzerine konuşurken; ortak sesin ve vazgeçmeme iradesinin önemini vurguluyor: “Kimse Açık Radyo’nun sesini kısamadı; çünkü o ses, dayanışmayla büyüyen bir hakikatin kendisi.”
Eraslan Sağlam: “Tek ve buyurgan bir sese boğuldu memleket. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü, kimin vatansever, kimin hain, hangi düşüncenin yararlı, hangisinin zararlı olduğuna karar veren, deklare eden, uyulmasını bekleyen, uymayanın defterini düren… Küçük bir grup gazeteci, aydın, sanatçı hayatın farklı sesleri, renkleri olduğunu unutmamak, unutturmamak için çaba sarf ediyor. Bunlardan biri de 95.0 Açık Radyo.”
Evet, Murat Sabuncu'nun kaleme aldığı cümlelerden bir kısmını aktardık. Şu anda da canlı yayınımızda, stüdyomuzda Murat Sabuncu. Hoşgeldiniz.
Murat Sabuncu: Hoşbulduk, teşekkür ediyorum. Dinlediğim radyonun, internetten dinlediğim radyomun stüdyosunda bulunmak çok heyecan verici. İyi ki varsınız. Umut ediyorum ki desteklerle ve bu mücadeleyle Açık Radyo hep açık kalacak ve hepimizin ruhuna farklı pencereler açacak. Bunu tüm kalbimle söylüyorum. İyi ki varsınız, iyi ki buradayım.
E.A.: İyi bir haberi hemen ekleyeyim: 41 diye kocaman bir hedef koymuştuk, 41 destek hedefi. Şu anda bu hedefe ulaştık ve sabahtan bu ana dek 41 kişi olduk.
Ö.M.: Evet, biz de T24’ten epey zamandır takip ediyoruz sizi.
M.S.: Sağolun.
Ö.M.: Açık Radyo’nun da çok yararlandığı çeşitli programcıların — en azından kendi adıma, Açık Gazete adına söyleyebilirim — çok önemli bir işlev gördüğünü söyleyebilirim. T24’te de bu işlev açıkça hissediliyor ve senin yazılarını da izliyoruz.
M.S.: Çok teşekkür ederim, sağolun.
E.S.: Evet, ciddi bir hazırlıkla da geldiniz ama dava sürecimizde de çok önemli bir destek sundunuz; en son yapılan Danıştay başvurusunu da bir basın toplantısıyla duyurmuştuk zaten. Bu işin ucunu biz bırakmayacağız. Ama size soruyu biraz tersten sormak istiyorum: Evet, karasal yayın lisansımız iptal edildi ama biz hepimiz — dostlarımız, dinleyicilerimiz, destekçilerimiz ve Apaçık Radyo’nun içinde artık var olan son derece güçlü, aklı başında genç bir beyin kitlesiyle birlikte — “Bu iş burada durmaz” dedik. Apaçık Radyo’ya dönüyoruz dedik ve dijital mecrada yayına devam ediyoruz ama karasal yayın mücadelesinden de asla vazgeçmiyoruz. Bu değişimi, dijital formata geçiş meselesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
M.S.: Eskiden direkt radyomun bir numarasında hep Açık Radyo dururdu, ona basardım; şimdi ise binmeden önce cep telefonumdan, internetten ayarlıyorum; o şekilde dinliyorum. Ama dediğiniz gibi karasal yayından vazgeçmemek lazım. Neden vazgeçmemek lazım? Niçin bu hak Açık Radyo’nun elinden alındı? Bunu tartışmak lazım.
Mesela Açık Radyo’nun avukatlarından Bahri Belen, Cumhuriyet davası sürecinde benim de avukatlarımdan biriydi. Şuna çok üzülüyorum bir taraftan biliyor musunuz? Türkiye’de gazetecilerin, radyoların, entelektüellerin, aydınların kesiştiği yerler artık mahkeme salonları, ortak avukatlar, ortak alanlar haline gelmeye başladı. Bu bir yandan acı veriyor bana. Bunu mücadeleden vazgeçme anlamında söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın; ama neden bizim ortak noktamız buralar olsun? Bizim ortak noktamız, sizlerin 23 yıldır yaptığı gibi — benim de meslekte 37. yılım — insanların habere, gerçeğe, hayata dokunduğu yerler olmalı.
Bugün Arat Dink ile de T24 için bir söyleşi yaptım.
Ö.M.: Sadece başlığını görebildim maalesef, okuyamadım.
M.S.: Estağfurullah. Orada Arat şöyle bir şey söyledi söyleşinin içinde: Açık Radyo’da hepimizin takip ettiği gibi, “büyüme” iki anlama geliyor. Bir taraftan verilen mücadelenin — söz söyleme hakkı, demokrasi ve insan hakları için — daha çok kulağa ulaşması var. Ama bir taraftan da bunun bir bedeli var. Fakat o bedeller ödenmeden, sözün ve gerçeği söylemenin hakkı, hukuku ya da insan haklarını savunmanın karşılığı bu zorluklar olacaksa, ben bunu bir anlamda ödül olarak da görüyorum. “Neyin ödülü?” diye sorulabilir: Bu mücadelenin bu şekilde büyümesinin ödülü.
Bugün burada kim Açık Radyo’nun sesini kısabildi? Şu an karşımda — çok güzel bir yerde oturuyorum — destekler akıyor, 41 yazıyor, saat ilerliyor, insanlar arıyor, soruyor. Bu sadece maddi destek değil; bu, yaygın bir sahiplenme.
Dolayısıyla hep şunu söylüyorum: Türkiye’de çok uzun süredir — ilk defa değil belki ama bu dönemde çok yaygın biçimde — Türklerle Kürtlerin, muhafazakârlarla sekülerlerin, sağcılarla solcuların ortak alanı adaletsizlik hâline gelmeye başladı. Türkiye, uzun süre hukuksuzluklara göz yuma yuma bir gün sıranın kendisine de gelebileceğini ne yazık ki göz ardı etti. Artık sadece siyasi davalarla karşı karşıya değiliz; ekonomik davalar var. İnsanların ormanlarına, ağaçlarına, yaşam alanlarına müdahale edildiğini de görüyoruz.
Ö.M.: Çok yakından takip etmeye çalıştığımız Akbelen meselesi...
M.S.: Akbelen meselesini çok yakından takip ediyorsunuz, hep ettiniz. İklim krizini de özellikle sizler takip ettiniz. Şimdi Akbelen’de o ağaca sarılan genç hanımefendi neden hapiste? Neden olduğunu biliyoruz ama bu da bir vazgeçmeme hâline işaret ediyor. Dolayısıyla bunun, vazgeçmeyenlerin oluşturduğu ortak duygunun ifadelerinden biri olduğunu düşünüyorum.
E.S.: Bu arada size bir nefes aldıralım. Oldukça zengin bir playlist ile geldiniz; çalmak isteyerek geldiniz. Müsaadenizle onların hepsini dinleyiciye dinletmek istiyorum, sağolun. İlki galiba Selahattin Demirtaş için istediniz.
M.S.: Türkiye’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen dışarı çıkarılmayan pek çok insan var: Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Tayfun Kahraman… Tayfun Kahraman hasta; Anayasa Mahkemesi’nde karar aldı ama hâlâ çıkarılmadı.
Demirtaş, gerçekten Türkiye’de ortak yaşamı ve barışı inşa etmeye çalışan insanlardan biri. Bir söyleşisinde okumuştum; Türkçesi “Diyarbakır Benim Evim” olan, “Diyarbekir Mala Min” diye bilinen bir türküyü Ciwan Haco’dan çok sevdiğini söylüyordu. Demirtaş ve tüm siyasi tutuklular için, mümkünse ilk olarak bunu dinlemeyi seçmek istedim.
Ö.M.: Kendisi velut bir yazar olarak karşımıza çıktı; türkülerle beslendi, çaldı.
M.S.: Evet.
Ö.M.: Çok ilginçmiş.
M.S.: Ve onuncu yılı. Yani 2016’nın 4 Kasım’ından beri — Figen Yüksekdağ ile aynı gün alınmıştı, hatırlarsınız. Bizden dört gün sonraydı; onu da o şekilde hatırlıyorum. Biz de 31 Ekim’de Cumhuriyet Gazetesi ekibi olarak girmiştik. Dolayısıyla 4 Kasım 2016’dan beri demokrasiyi, barışı hem kendisi, hem de ailesi söylemekten vazgeçmedi.
Ö.M.: Ve edebiyat da yapıyor.
M.S.: Edebiyat yapıyor, yazı yazıyor, umut oluyor ve hâlâ Türkiye’nin bence en önemli siyasetçilerinden biri. Bu on yılda onu toplumdan koparamadılar ve unutturamadılar. Ben de ilk türküyü, ilk seçeceğimiz şarkıyı ona ithaf etmek istiyorum.
E.S.: Evet, biz de hemen yerine getireceğiz. Selahattin Demirtaş için dinletmek istediğiniz Ciwan Haco’dan “Diyarbekir Mala Minî”yi şimdi dinletiyoruz. 42 kişi olduk. Biz bunları yazmaya, çalmaya, söylemeye devam edeceğiz ve bunun garantörü de sizlersiniz. Bunu mümkün kılan da sizin destekleriniz. Lütfen o yüzden kulağınıza Ciwan Haco gelirken siz de desteğinizi eksik etmeyin: 0212 343 41 41.
E.S.: Evet, gazeteci Murat Sabuncu ile konuşmaya devam ediyoruz. Burası sizin Apaçık Radyonuz. 42 kişiden 50’ye doğru ilerliyoruz. Tam da şu anda gelen destek telefonunda olduğu gibi, 50 demek bir anlamda günlük hedefin neredeyse yarısı demek. Genelde hedefimiz 100’e ulaşmak, hatta 100’ü aşmak.
Murat Bey, size sormak istediğim şu: Dünyanın çok tuhaf bir dönemine denk geldik. Bu tuhaflık içinde başımıza gelmedik şey kalmadı. Bu çılgınlık hâlinde gerçeklik, medya ve sizin alanınız olan gazetecilik açısından medyanın tutumu hakkında neler düşünüyorsunuz?
M.S.: Buradan çıkınca Silivri’deki İBB davasını izlemeye gideceğim. 37 senelik gazeteciyim ve bizim meslekte biliyorsunuz, 25 yılı doldurduğunuzda sürekli basın kartı verilir. Fakat benim basın kartım, meslekten hiç tanımadığım kişiler tarafından iptal edildiği için, o davayı izlemeye girmeye çalışmak her seferinde ayrı bir mücadeleye dönüşüyor.
Dolayısıyla mesleğin yapılmasının bile farklı yollarla engellenmeye çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu uzun zamandır var. İsmail Saymaz’ı, Alican Uludağ’ı, Merdan Yanardağ’ı... Say say bitmez… Bu insanlara ya “casus” denmeye çalışılıyor ya da yaptıkları haberler nedeniyle hedef gösteriliyorlar.
Son dönemde şunu düşündüm: Bağımsız kalmaya çalışan medyada hapse girmeyen ya da hakkında dava açılmayan kim kaldı? Çok az. Pek çok insan ya hapse girdi, ya gözaltına alındı, ya ev hapsine mahkûm edildi. Çok uzun bir liste var.
Bu tablo meslek adına çok şey söylüyor: İktidar ilk geldiği dönemde birkaç alanı felç etmeye çalıştı; bunlardan biri medyaydı. Bu aslında stratejik bir hamleydi çünkü medyayı felç ederseniz ve post-truth dediğimiz dönemin mantığıyla kendi medyanız ve “troll” ağlarınız üzerinden bilgi yayarsanız, o bilgiyi denetleyecek bağımsız gazetecileri ya susturur ya da etkisiz hale getirirsiniz.
Bugün bağımsız ya da merkez diyebileceğimiz medya çok sınırlı bir nefes alanına sahip. Bu da toplumda bir tür “felç hâli” yaratıyor. Bu sadece korkudan kaynaklanmıyor; aynı zamanda doğru bilgiye ulaşamama hâli. Akademisyenler buna “bilgi düzensizliği” diyor. Türkiye’de bu alanda çalışan Emre Erdoğan ve Pınar Uyan Semerci gibi isimleri takip etmek gerekiyor.
Bir yandan da çok çarpıcı ifadeler dolaşıma giriyor. “Silivri soğuktur” gibi sözler, aslında açık bir uyarıya dönüşüyor: “Aman karışma.” Bir diğeri ise “medeni ölüm.” Bu ne demek? Pasaport alamamak, iş bulamamak, sistematik olarak dışlanmak. Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilenler, Barış Akademisyenleri… Yüzlerce, binlerce insan. Bunları dile getiren gazeteciler, akademisyenler, entelektüeller de hedef haline geliyor. Hukuksuzluk başladığında ise bunun nerede duracağını kimse bilemez. Bu sadece siyasi değil; ekonomik ya da sosyal alanlara da yayılabilir. İtibarsızlaştırma, iftira, dışlama… Ama yine de bir vazgeçmeme hâli var. İyi ki Açık Radyo var, iyi ki T24 var, iyi ki Medyascope, BirGün, Evrensel ve YouTube’da bağımsız içerik üretmeye çalışan insanlar var. Bu da mücadelenin sürdüğünü gösteriyor.
Önümüzdeki dönemde — seçimlere doğru — daha ağır bir tabloyla karşılaşabileceğimizi düşünüyorum. Dünya da zor bir dönemden geçiyor. Ancak bu dalgaların da bir kırılma noktası olacaktır.
Ö.M.: Bir umut gelsin.
M.S.: Pazar günü seçim var: 12 Nisan Pazar.
Ö.M.: Viktor Orbán’a şahsen ağır bir darbe beklemekteyim.
M.S.: Merakla bekliyorum, umut ediyorum. Bir şey daha söyleyeyim: Giorgia Meloni mesela referandumda — yargı referandumunda — istediğini alamadı. Katılım oranı ayrı bir tartışma ama İtalya’da yargıyı dönüştürmeye yönelik girişimi geri döndü. Muhtemelen bu pazar Viktor Orbán için de benzer bir tablo ortaya çıkabilir ve yine muhtemelen Kasım ayında başka gelişmeler göreceğiz.
Yani bir taraftan bu otokratik eğilimlerin dünyayı daha baskıcı ve kaotik bir yere sürüklediğini görüyoruz ve buna haklı olarak itiraz ediyoruz. Ama öte yandan halkların da buna karşı tepki verdiğini görüyoruz. ABD'de ortaya çıkan “No Kings” eylemleri gibi örnekler, insanların bu baskıya karşı söz söyleme ve denge kurma iradesinin hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor.
Ö.M.: Şimdi 1 Mayıs’ta bunun çok daha geniş çaplı bir tekrarının — bir günlüğüne de olsa — “No Kings” ruhunun tüm dünyaya yayılmasının mümkün olabileceğini düşünüyorum. Türkiye’de de bunun karşılık bulmasını umut ediyorum ve bizi asıl güçlendiren de böyle şeyler.
M.S.: Evet, itirazlar, halkların itirazları devletlerden çok daha önemli. Dediğiniz gibi Pazar günü çok çok önemli.
Son olarak, sabah da sizden dinledim: Göçmenlerin geçişini engellemek için sınıra zehirli yılanlar ve timsahlar bırakıldığına dair iddialar…
E.S.: İnanamadım biliyor musunuz?
M.S.: Yani bu, insanlığa karşı işlenen suçların geldiği noktayı gösteriyor. İnsan neden kaçar? Savaştan kaçar, açlıktan kaçar, zulümden kaçar ve siz o kaçışı engellemek için nehre timsah atıyor, sınırları zehirli yılanlarla dolduruyor, insanların ölümünü bekliyorsunuz…
Dolayısıyla bu çılgınlık hâlinin, umuyorum ki halklar tarafından da görüldüğünü ve buna karşı bir tepkinin büyüdüğünü göreceğiz.
E.S.: Kuşkusuz ki göreceğiz; dinleyicilerimiz de görecek.
Ö.M.: Bir şey soracaktım: Basın kartınızı ne gerekçeyle iptal ettiler?
M.S.: Biliyorsunuz, biz terörden yargılandık; teröre destek suçlamasıyla yargılandık. Aydın Engin, Akın Atalay ve biz toplam 11 kişi. Yargıtay iki kez beraat kararı verdi ama Yargıtay Ceza Genel Kurulu dosyanın yeniden ilk derece mahkemesinde görülmesini istedi. Şu an süreci bekliyoruz.
Bu arada, bu kadar büyük acıların olduğu bir yerde kendimle ilgili konuşmak istemem ama benim 10 yıldır pasaportum yok. Oysa bir gazeteci olarak izlemem gereken uluslararası toplantılar; gitmem, görmem, yazmam gereken yerler var. Pasaportsuz ve basın kartsız bir şekilde bunları yapmaya çalışıyorum. Ama sırf ben değilim; böyle olan çok insan var. Yine de bunu bir şikâyet olarak söylemiyorum. Bu kadar insan haksız yere cezaevindeyken, yıllardır içerideyken ben oturup kendi pasaportumu dert etmem. Elimden geldiğince mücadele etmeye devam edeceğim.
E.S.: Evet, bu arada hemen ikinci parçaya geçelim. Dinleyicilerimiz 47 kişi oldu ve üç destekle birlikte 50’ye ulaşmış olacağız. Djivan Gasparyan ile devam edeceğiz. Buraya geldiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Bir üçüncü parçanız vardı ama diğer konuğumuz şu anda geldiği için ona geçeceğiz. Buradaki katılımınız, varlığınız ve söyledikleriniz bizim için çok kıymetli ve çok önemliydi.
M.S.: Çok teşekkür ederim.
E.S.: İyi ki geldiniz, iyi ki buradasınız. Bu parçayı da Hrant Dink anısına çalmak istemişsiniz zaten.
M.S.: Hrant Dink, Türkiye’de ortak yaşamın ve barışın en önemli isimlerinden biriydi. Cumartesi günü Agos Gazetesi’nin 30. yılı vesilesiyle yapılan kutlamaya katıldım. Onlarca, yüzlerce insan; demokrasiyi, barışı ve birlikte yaşamı savunan insanlar oradaydı. Bunu, Hrant Dink’in bize bıraktığı miras olarak düşündüm. Bu yüzden kendisini saygıyla anmak istiyorum.
Çalınamayan diğer parça ise Çiğdem Mater içindi.
E.S.: Onu da çalacağız; sonraki yayının içinde yer vereceğiz.
M.S.: Harika, peki.
E.S.: Hiç merak etme.
M.S.: Önden böyle atlamış gibi oldum.
E.S.: Estağfurullah.
M.S.: Bunu ilk Açık Radyo tecrübesinin heyecanını verin.
E.S.: İyi oldu, anonsunu da sizden yapmış olduk.
M.S.: Hemen yapmış oldum.
Ö.M.: Evet.
E.S.: Sizi yolcu ederken Djivan Gasparyan’dan “A Cool Wind Is Blowing” adlı parçayı dinleteceğiz.
Ö.M.: Şunu da hemen ilave edelim yani hep sık sık tekrarlamaya çalıştığım bir şey ama o tekrarlamadan olmuyor: Bu dinleyici destek günlerinin ilkinde Hrant Dink'le açılışı yaptık ve hayatımda duyduğum ve duymak isteyeceğim en güzel cümleyi de bana söyledi, "Etikle estetiği birleştiriyorsunuz" dedi.
M.S.: Çok güzel.
Ö.M.: Bayılıyorum.
M.S.: Saygıyla, sevgiyle anıyoruz. Evet.
E.S.: Dinleyicimiz ve gazeteci Murat Sabuncu, çok çok teşekkür ediyoruz. İyi ki katıldınız.
Şimdi Hrant Dink anısına dinletmek istediğiniz Djivan Gasparyan’dan “A Cool Wind Is Blowing” parçasına geçiyoruz ve bununla da eminim ki üç destek daha gelecektir ve 50 olacağız. Buyurun lütfen: 0212 343 41 41.


