İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, küresel iklim hareketinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü; kitlesel ve barışçıl eylemlerden daha radikal ve sistem hedefli yöntemlere yönelişi, bunun yarattığı tartışmaları ve Türkiye’de hareket alanının yasal, politik ve çoklu krizler nedeniyle nasıl daraldığını ele alıyor.
Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri. İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoş geldiniz. Bugün iklim hareketinin dünyada ve Türkiye’deki durumuna zamanımız elverdiği sürece konuşmak istiyorum.

İklim hareketi 8 yılda özellikle gençlerin öncülüğünde sokaklara taşındı. Okul grevleri, kitlesel yürüyüşler ve sivil itaatsizlik eylemleri ile milyonlarca insan, karar alıcıları harekete geçmeye çağırdı. Extinction Rebellion, Fridays for Future, Youth For Climate ve benzeri hareketler, görünürlük yaratma ve kamuoyu baskısı oluşturma konusunda önemli bir etki yarattı. Ancak aradan geçen yıllarda emisyonların düşmemesi, iklim krizinin derinleşmesi ve pandemi süreci bu yöntemlerin yeterli olup olmadığı sorusunu da beraberinde getirdi. Tam da bu noktada, hareketin bir kısmı için mücadele biçimi değişmeye başladı.
Son yıllarda iklim hareketinin en görünür yüzü, kitlesel protestolar ve sivil itaatsizlik eylemleri idi. Ancak özellikle son 1 yılda yeni bir dalga, bu çizginin ötesine geçerek daha sert ve gizli yöntemlere yöneliyor. Aktivistlerin bir kısmı artık sokakta pankart taşımak yerine, doğrudan sistemin işleyişini hedef alan sabotaj eylemlerine yöneliyor.
Londra’nın finans merkezinde gerçekleşen son olay bu dönüşümün çarpıcı bir örneği olarak görülüyor. Gece saatlerinde iki genç aktivist, kimliklerini gizleyerek bir altyapı noktasına müdahale etti ve internet bağlantısını hedef alan bir sabotaj girişiminde bulundu. Saatler sonra medyaya gönderilen bir mesajda, eylemin “iklim motivasyonlu” olduğu iddia edildi.

Bu tür eylemler, birkaç yıl öncesine kadar ana akım iklim hareketinin dışında kalıyordu. Extinction Rebellion ve okul grevleri gibi hareketler, kitlesel katılımın siyasi karar alıcılar üzerinde baskı kurabileceğine inanıyordu. Ardından Insulate Britain ve Just Stop Oil gibi gruplar, yolları kapatarak ve günlük hayatı aksatarak dikkat çekmeye çalıştı.
Ancak bazı aktivistlere göre bu yöntemler artık yeterli değil. Artan emisyonlar ve derinleşen iklim krizi karşısında, daha “etkili” ve doğrudan sonuç almayı hedefleyen eylemlerin gerekli olduğu savunuluyor. “Shut the System” adlı grup, yayımladığı manifestoda bunun yeni bir aşama olduğunu belirterek, fosil yakıt ekonomisinin kilit aktörlerini hedef alacak bir sabotaj kampanyası başlattıklarını duyurdu.
Bu dönüşümün arkasında yalnızca iklim kaygısı değil, aynı zamanda artan yasal baskılar da bulunuyor. Aktivistler, protesto eylemlerine yönelik ağır cezaların, açık ve kitlesel eylemleri sürdürülemez hale getirdiğini savunuyor. Bu durum, daha küçük gruplar halinde ve gizli yürütülen sabotaj eylemlerini bazıları için daha “mantıklı” bir seçenek haline getiriyor.

Benzer eylemler son yıllarda farklı ülkelerde de görülmeye başladı. İngiltere’de yakıt hatlarına müdahale girişimleri, yüzlerce SUV aracın hedef alınması ve Avrupa’da enerji altyapısına yönelik saldırılar, bu yeni stratejinin yayılmakta olduğunu gösteriyor.
Uzmanlara göre bu, iklim hareketi içinde önemli bir kırılma anlamına geliyor. Bazı akademisyenler, özellikle Fransa’daki eylemlerin sabotajı daha sistematik bir araç haline getirdiğini ve bunun belirli ölçüde etkili olduğunu belirtiyor.
Ancak bu yeni yaklaşım, hareket içinde de tartışmalı. Bir yandan daha radikal eylemlerin dikkat çektiği ve sistem üzerinde baskı oluşturabileceği savunulurken, diğer yandan şiddet içeren ya da altyapıyı hedef alan yöntemlerin kamu desteğini zayıflatabileceği uyarıları yapılıyor.
Gelinen noktada, genç aktivistlerin bir kısmı için iklim mücadelesi artık yalnızca görünür protestolardan ibaret değil. Bu mücadele, giderek daha fazla sistemin kendisini doğrudan hedef alan ve sınırları zorlayan bir faza giriyor.

Türkiye gibi protesto alanının daha sınırlı olduğu ülkelerde ise bu dönüşümün birebir karşılık bulması oldukça zor görünüyor. Toplumsal hareketlerin yasal ve siyasi baskılarla daha erken aşamada sınırlandığı ortamlarda, kitlesel eylemler dahi süreklilik kazanmakta zorlanıyor. Bu durum, hareketin hem görünürlüğünü hem de toplumsal mobilizasyon kapasitesini zayıflatıyor.
Bu nedenle Türkiye’de iklim hareketi, küresel ölçekteki radikalleşme eğilimine paralel bir dönüşüm geçiremiyor; aksine daha dar alanlara sıkışıyor. Sokak eylemlerinin sınırlı kalması, genç aktivistlerin hareket içinde uzun süreli yer bulmasını zorlaştırırken, örgütlenme kapasitesi de parçalı ve kırılgan bir yapıya dönüşüyor. Sonuç olarak, iklim krizinin etkileri giderek derinleşse de, bu krize karşı kollektif ve güçlü bir toplumsal yanıt üretmek Türkiye’de her geçen gün daha zor hale geliyor.

Bu tabloya Türkiye’den somut bir örnek olarak, Akbelen Ormanı’nı savunan çevre aktivistlerinden Esra Işık’ın tutuklanmasını gösterebiliriz. Yerel bir ekosistemi korumaya yönelik barışçıl direnişin dahi hukuki yaptırımlarla karşılaşması, iklim ve çevre hareketlerinin hareket alanını daraltan önemli bir unsur olarak değerlendiriliyor. Aktivistlere yönelik bu tür müdahaleler, yalnızca bireysel vakalarla sınırlı kalmayıp, daha geniş ölçekte gençlerin ve sivil toplumun iklim mücadelesine katılımını da caydırıcı bir etki yaratıyor.
Esra Işık örneği, Türkiye’de iklim ve çevre hareketlerinin karşı karşıya olduğu daha geniş yapısal sorunun bir yansıması olarak görülüyor. Son yıllarda Amnesty International ve Human Rights Watch gibi kurumların raporlarında da vurgulandığı üzere, Türkiye’de toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, idari yasaklar ve yargı süreçleri sivil toplumun hareket alanını daraltıyor. Çevre ve iklim eylemlerinde de benzer bir tablo ortaya çıkıyor: protestoların sık sık kolluk müdahalesiyle karşılaşması, gözaltı ve dava süreçlerinin yaygınlaşması, hareketin sürekliliğini zorlaştırıyor. Akademik çalışmalar da Türkiye’de çevre hareketlerinin çoğunlukla yerel ve parçalı kaldığını, ulusal ölçekte güçlü ve sürdürülebilir bir mobilizasyon oluşturmakta zorlandığını ortaya koyuyor. Bu koşullar altında, küresel ölçekte radikalleşen iklim hareketinin aksine, Türkiye’de hareketin hem görünürlüğü hem de etkisi sınırlı kalıyor; genç aktivistlerin katılımı ise yüksek maliyet ve risk algısı nedeniyle giderek daha kırılgan bir zemine oturuyor.

Türkiye’de iklim hareketinin zayıflamasını yalnızca yasal ve politik baskılarla açıklamak da yeterli değil. Ülkenin son yıllarda içinden geçtiği çok katmanlı krizler, iklim meselesinin kamusal gündemde geri plana itilmesine neden oluyor. Özellikle 2023 depremlerinin yarattığı yıkım, ardından derinleşen ekonomik kriz ve artan yaşam maliyetleri, toplumun önceliklerini hayatta kalma ve yeniden inşa süreçlerine kaydırdı. Bu koşullar altında, iklim krizi gibi uzun vadeli ve yapısal bir sorun, hem bireyler hem de kamu politikaları açısından ikinci plana düşebiliyor. Akademik çalışmalar da Türkiye’de çevre ve iklim hareketlerinin, kriz dönemlerinde mobilizasyon kapasitesinin zayıfladığını ve hareketin daha parçalı bir yapıya dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Benzer bir dikkat kayması küresel ölçekte de yaşanıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı enerji krizini derinleştirerek Avrupa’da kömür ve gaz kullanımını yeniden artırırken, İsrail-Filistin çatışması ve bunun bölgeye, özellikle Beyrut’a kadar uzanan etkileri, uluslararası gündemi insani krizlere kilitledi. Aynı şekilde Sudan ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi bölgelerde süren çatışmalar ve açlık krizleri, küresel kamuoyunun odağını belirleyen başlıca başlıklar arasında yer alıyor.
Bu tabloya son dönemde giderek tırmanan ABD-İran krizi de eklenmiş durumda. Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gerilimler ve enerji akışına yönelik tehditler, küresel piyasaları doğrudan etkilerken, petrol fiyatlarında dalgalanma ve tedarik zincirlerinde belirsizlik yaratıyor. Bu durum, hükümetlerin önceliğini yeniden enerji güvenliğine kaydırıyor; yenilenebilir dönüşüm yerine kısa vadeli arz çözümleri öne çıkabiliyor. Uzmanlara göre bu tür jeopolitik krizler, iklim politikalarının ertelenmesine veya zayıflatılmasına yol açan en önemli faktörlerden biri haline geliyor.

Tüm bu gelişmeler, bazı araştırmacıların “polycrisis” olarak tanımladığı çoklu krizler çağını işaret ediyor. Ancak kritik olan bu krizlerin birbirinden bağımsız olmadığı. İklim değişikliği, su ve gıda kıtlığını derinleştirerek çatışmaları tetikleyebiliyor; savaşlar ise enerji politikalarını geri sararak fosil yakıt bağımlılığını artırabiliyor. Buna rağmen hem Türkiye’de, hem de dünyada kısa vadeli krizlerin ağırlığı, iklim krizine yönelik sürekli ve güçlü bir toplumsal odaklanmayı giderek daha zor hale getiriyor.
Bugünlük İklim Kuşağı Konuşuyor programı için ayrılan süreyi doldurduk. Ben Atlas Sarrafoğlu. Gelecek hafta tekrar buluşana dek, kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen çok iyi bakın.


