Sakat Muhabbet’te Alper Tolga Akkuş, hemşire ve Kintsugi sanatçısı Özlem Kevser Birkan ile 2017’de tesadüfen keşfettiği Kintsugi pratiğini ve felsefesini; sakatlıkla kurduğu bağ üzerinden “kırılmak, onarılmak ve şifalanmak” süreçleriyle birlikte ele alıyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 29 Nisan 2026 Çarşamba.
Bu hafta bir Kintsugi sanatçısını konuk edeceğiz: Özlem Kevser Birkan. Özlem Hanım hoşgeldiniz, nasılsınız, iyi misiniz?
Özlem Kevser Birkan: Merhaba Alper Tolga Bey. İyiyim, çok teşekkür ederim, sağolun. Siz nasılsınız?
A.T.A.: Ben de çok iyiyim sağolun. Sizinle tabi ortak dostumuz Serdar İskit tanıştırdı beni ve onunla ben İstanbul'daydım. İki hafta kadar önce birkaç günlüğüne İstanbul'a gitmiştim.
Sakat Muhabbet'i biliyor ilk günden beri Serdar Abi zaten. Konuşurken Kintsugi'den bahsetti kendisi ve ben, “Sakatlık deneyimi de buna benziyor galiba,” dedim. O anda hemen sizi aradı zaten. Böyle tanıştık ve şimdi de kayıt yapıyoruz sizinle.
Benim bir ilk sorum var Özlem Hanım, hep böyle başlıyorum programa, geleneksel bir soruyla başlıyorum: Özlem Kevser Birkan kimdir, bugüne kadar neler yapmıştır ve bir sakatlığı var mıdır?
Ö.K.B.: Evet, çok teşekkür ederim. Hemşireyim. 55 yaşındayım ve 35 yıldır da aktif olarak çalışmaya devam ediyorum.
Hemşire olarak aktif olarak çalışmaya devam ediyorum ama 2017 yılında Kintsugi ile tanıştım. Hobi olarak başladım ve zaman içerisinde de bir ikinci mesleğe döner gibi oldu. Yine daha ayrıntılı konuşuruz tabii. Belirgin fiziksel bir sakatlığım ise yok.
A.T.A.: Şimdi hemşirelik deyince, hemşire olduğunuz için sağlık sektörü ve sakat insanlar, sakat kalanlar, sakatlananlar, siz hep onlarla da görüşmüşsünüzdür, bir deneyim yaşamışsınızdır bugüne kadar diye tahmin ediyorum. Buna dair hayatınız boyunca kişilerle olan iletişiminiz, deneyimleriniz hakkında ne söylemek istersiniz?
Ö.K.B.: Evet, tabii. Meslek hayatıma hemşire olarak çocuk cerrahisi servisinde başladım. Serdar Bey’le de açıkçası orada tanıştık. Bildiğiniz gibi kendisi aynı zamanda çocuk cerrahı. O günden beri hem güzel bir meslek arkadaşlığımız hem de dostluğumuz devam ediyor.
Biz doğrudan sakat bireylerle çalışmasak da ameliyat ihtiyacı olan çocuklarla uzun yıllar çalıştım. Dediğim gibi, fiziksel sakatlığı olan bireylerle çok yakın bir deneyimim olmadı. Çevremde de fiziksel sakatlığı olan bir yakınım bulunmadığı için bu anlamda doğrudan bir deneyimim yok.
Ama tabii hepimizin, belki kısa süreli de olsa, bir tür “sakatlık” deneyimi oluyor. Ameliyat geçiren çocuklar, iyileşme sürecinde olan çocuklar… Ben yurt dışında da bir süre kaldım. Orada da kalıcı hasarları olan, çeşitli yaralanmalar nedeniyle uzun süre tedavi gören çocukların bulunduğu bir hastanede çalıştım. Bu anlamda farklı deneyimlerim oldu.
2011 yılından beri ise, Alper Bey, psikolojik travmaya uğramış çocukların bulunduğu bir bölümde çalışıyorum. Aslında Kintsugi’nin beni bu kadar etkilemesinin sebebi de biraz bu alanda çalışıyor olmam. Fiziksel bir sakatlıkları olmasa da ruhsal travma yaşamış çocuklarla çalışmak gerçekten çok zor. Bu çocukların sağaltımı zor, iyileşme süreçleri zor; bu alanda çalışanlar için de oldukça zorlayıcı.
Bu yüzden Kintsugi ile tanıştığımda, felsefesi beni çok etkiledi. Çünkü Kintsugi iyileşmeyle, sabırla ve kırıkların dönüştürülmesiyle ilgili. Eminim, sakatlığı olan ya da başka zorluklar yaşayan herkes benzer süreçlerden geçiyordur. Bu nedenle hem meslek hayatımda bu yaklaşımı çocuklarla çalışırken nasıl kullanabiliriz diye düşündüm hem de uzun süredir bu alanda çalışan biri olarak, aslında çalışanların da bir tür sağaltıma ihtiyaç duyduğunu fark ettim. Kintsugi bu anlamda bize de iyi geldi.
Yakın zamanda birlikte çalıştığım meslektaşlarıma da bir Kintsugi atölyesi yaptık. Bu yüzden, evet, Kintsugi iyileşmeyle ilgili.
A.T.A.: “Sakatlık” derken yalnızca fiziksel sakatlığı kastetmiyorum; daha geniş bir çerçeveden söz ediyorum. Ruhsal sıkıntılar da bunun içine giriyor. Görme ya da işitme farklılıkları, nöroçeşitlilik ya da ruhsal yaralanmalar da bu şemsiyenin bir parçası olarak düşünülebilir. Ancak haklısınız, “sakat” denince çoğu insanın aklına doğrudan ortopedik engeller geliyor. Oysa ben daha kapsayıcı, daha geniş bir çerçeveden bahsediyorum.
Ö.K.B.: Evet.
A.T.A.: Bu ruhsal travma yaşayan çocukların da… Şimdi biz bu kaydı biraz erken alıyoruz. 29 Nisan dedim ama şu anda 17 Nisan’dayız ve çok yakın bir zamanda, iki gün önce, biliyorsunuz Urfa’da ve Maraş’ta okullarda saldırılar oldu.
O çocukların ruhsal durumlarıyla da ilgili bir mesele bu aslında. Buna da değinmek gerekir diye düşünüyorum; çünkü tam da bu olayların çok sıcak olduğu bir zamandayız. Türkiye’de aklımızın almakta zorlandığı şeyler yaşanıyor. Siz böyle söyleyince benim de aklıma hemen ruhsal travma yaşayan bu çocuklar ve yaşananlar geldi.
Ö.K.B.: Kesinlikle. Bu çocukların yaşadıkları… Alper Bey, aslında çok küçük gibi görünen bir travmayı bile düşünelim. Çok basit bir örnek vereyim size: Çalıştığım yerde elimde yemek tepsisiyle merdivenlerden inerken düştüm ve ayağım kırıldı. Alçı süreci, sonrasındaki iyileşme dönemi derken üzerinden belki iki yıldan fazla zaman geçti; tam süresini hatırlayamıyorum. Ama hâlâ o merdivenlerden inerken o anı hatırlıyorum.
Bu aslında küçük bir travma gibi görünüyor. Şimdi bununla kıyaslanamayacak kadar ağır travmalar yaşayan çocukları düşündüğümüzde, bunun hiç de kolay olmadığını görüyoruz. Çok zor demeyeyim ama gerçekten hiç kolay değil.
Bu yüzden bu süreçlerin çok doğru ele alınması, mutlaka profesyoneller tarafından yürütülmesi gerekiyor. Öncelikle çocukların yardım alması önemli; ama hepsi yardım alabilecek mi, onu da bilmiyoruz. Olayın içinde olanlar kadar, dolaylı olarak etkilenenler de mutlaka var.
Bu nedenle ruhsal travmaların iyileşmesi de ne yazık ki kolay olmuyor.
A.T.A.: Ben Mersin’de yaşıyorum. Daha geçen gün sitede yürürken üç dört çocuk gördüm. İçlerinden biri bir oyun oynuyordu ama oyunu görünce açıkçası şaşırdım. Maraş’taki saldırıyı gerçekleştiren çocuğun okulda çekilmiş, o tuhaf yürüyüşünün olduğu bir video vardı ya, ona benzer bir şeyi taklit ediyordu.
Ö.K.B.: Evet, hareketler.
A.T.A.: Onu yapıyordu çocuk. Hemen gözüme takıldı. Yanlarından geçerken de o durumu konuştuklarını duydum.
Ben hep şunu düşünüyorum: Onların başka bir dünyası, başka bir gezegeni var sanki. Bizim aklımız o dünyayı almıyor; bir yandan da anlamak gerçekten zor. Çünkü bizim çağımızla onların çağı çok farklı. Sanki onlar Ay’da, biz Güneş’te yaşıyoruz gibi. Arada böyle bir mesafe var. Onu yakalamak, algılamak kolay değil; aslında bu da çok doğal.
Ama bu konu uzar, bizim konumuz biraz farklı.
Şimdi programın ortalarına geldik. Ben her hafta bu noktada bir müzik paylaşıyorum ve seçimi de konuğa bırakıyorum. Sizin bir tercihiniz varsa, söyleyin; şimdi onu dinleyelim.
Ö.K.B.: Tamam. Düşündüm biraz bunu çünkü programınızı dinlemiştim. Sezen Aksu'dan “Gidemem” şarkısı olabilir.
A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Bu hafta bir hemşire, bir Kintsugi sanatçısı, Özlem Kevser Birkan'ı konuk aldık.
İlk bölümde asıl konuya değil ama hemşireliğe, travması olan çocuklara ve sakatlığa girdik biraz. Kintsugi'ye şimdi girelim. Kintsugi nedir? Önce onu sizden alalım, sonra detayına girelim.

Kintsugi nedir?
Ö.K.B.: Tamam, harika. Alper Bey, Kintsugi aslında… Kelime anlamı olarak “kin” altın demek, “sugi” de onarmak demek. Yani kelime anlamıyla “altınla onarma sanatı” diyebiliriz. Ama felsefesinden dolayı farklı isimlerle de anılıyor; dayanıklılık sanatı deniyor, sabır sanatı deniyor. Çünkü geleneksel Kintsugi’nin çok aşamalı bir süreci var ve bunu sabırla yapmak gerekiyor. Aynı zamanda “kusurlu mükemmelliğin sanatı” olarak da adlandırılıyor.
Aslında Japonya’da tesadüfen ortaya çıkmış. 15. yüzyıldan beri bilinen bir sanat ya da zanaat diyebiliriz. Bir şogunun, Japonlar için çok önemli olan çay seremonilerinde kullandığı favori çay kasesi kırılıyor. Onarılması için Çin’e gönderiliyor fakat kase, estetik açıdan hoş olmayan zımbalarla tutturulmuş şekilde geri geliyor. Bunu beğenmeyen şogun, yerel sanatçılardan kasenin estetik bir şekilde onarılmasını istiyor.
Japon sanatçılar da maki-e sanatından esinlenerek bu çay kasesini onarıyorlar. Ancak kırık hatlarını gizlemek yerine, aksine altın gibi değerli bir metal ile belirginleştiriyorlar. Bu yaklaşım şogunun çok hoşuna gidiyor ve böylece yeni bir sanat anlayışı doğmuş oluyor.
Felsefesine gelirsek, Kintsugi aslında iyileşmeyle ilgili. Günümüzde biraz mükemmeliyetçiyiz; her şey kusursuz olsun istiyoruz. Ama Kintsugi diyor ki, kırılmak ve onarılmak o objenin hikâyesinin bir parçasıdır. Ve onarıldığında o obje eskisinden daha sağlam, daha güzel ve biricik hâle gelir.
Bunu kendimize uyarlarsak, aslında bizler de böyleyiz. Hayat hepimizi bir şekilde kırıyor; üzülüyoruz, yaralanıyoruz, travmalar yaşıyoruz. Ama Kintsugi bize şunu söylüyor: Kendimizi iyileştirebilir ve yolumuza devam edebiliriz. Bizi biz yapan da aslında yaşadıklarımızdır.
Bugünkü Özlem’i Özlem yapan da, bugünkü Alper’i Alper yapan da bugüne kadar yaşadığınız deneyimlerdir. Kintsugi bir yandan bir felsefe sunarken, diğer yandan onu uygulayan kişi için de oldukça iyileştirici bir süreçtir. İnsan, bu sürecin içinde kendi kendini de iyileştirdiğini fark eder.
A.T.A.: Peki siz Kintsugi ile nasıl tanıştınız? 2017’de tanıştığınızı söylediniz. Bu tanışma nasıl oldu, sizin Kintsugi ile süreciniz nasıl ilerledi?
Ö.K.B.: Şimdi Alper Bey, ben aslında çok yıllar önce böyle bir sanat olduğunu okumuştum ama tamamen aklımdan çıkmış, bir daha da hiç üzerine düşünmemiştim.
Sonra yurt dışından bana bir hediye geldi ve yolda kırılmıştı. Tabii üzüldüm ama hediye olduğu için yine de almak istedim. O anda bu bilgi birden aklıma geldi. Hafıza gerçekten çok ilginç; gerektiğinde bir anda geri çağırabiliyorsunuz. “Böyle bir şey vardı, acaba bu kupayı onartabilir miyim?” diye düşündüm. Araştırınca adının Kintsugi olduğunu yeniden öğrendim.
Ama o dönemde Türkiye’de bunu yapan, onaran kimse yoktu. Malzemeleri de yoktu; hatta hâlâ geleneksel Kintsugi malzemeleri Türkiye’de kolay bulunmuyor. Dostlarım da “Sen denesen nasıl olur?” deyince araştırmaya başladım. Bu süreçte felsefesiyle karşılaştım ve o da beni çok etkiledi; özellikle travmayla çalıştığım için.
Sonrasında denemeler yapmaya başladım. İlk denemelerim modern malzemelerle oldu; burada bulabildiğim epoksi gibi malzemelerle çalıştım. Çünkü öğrenebileceğim kimse de yoktu. Videolar izleyerek, insanlarla yazışarak ilerledim. 2019 yılında ise online bir eğitim alarak geleneksel yöntemi öğrenmeye başladım ve gerekli malzemeleri temin edip uyguladım.
Bir şeye gerçekten gönül verince yollar açılıyor derler ya, benim için de öyle oldu. Önce arkadaşlarımdan onarım talepleri gelmeye başladı, sonra bu bir işe dönüştü. Ardından atölye talepleri geldi; “Atölye yapar mısınız?” diye sorulmaya başlandı.
Tabii farklı bir kültüre ait bir sanatı yapıyor olmanın sorumluluğunu da hep hissettim. “Doğru anlatıyor muyum, doğru uyguluyor muyum?” sorusu beni hep düşündürdü. Bu yüzden 2025 yılında Japonya’ya gitme fırsatı buldum ve yaklaşık iki ay orada kalarak eğitim aldım.
Şu anda da hem onarımlara hem de atölye çalışmalarına devam ediyorum.
A.T.A.: Şimdi sizin hem hemşire olmanız hem de Kintsugi ile buluşmanız çok ilginç bir kesişim yaratıyor. Kintsugi aslında eşyalar üzerinden yapılan bir onarım sanatı; ama biz burada bunun insanla olan bağını da konuşuyoruz.
Peki Japonya’daki o iki aylık eğitim sürecinde, Kintsugi’nin insanın iyileşmesine dair bir tarafı olduğuna dair bir yaklaşım var mıydı? Bu bağlantıyı ben mi kuruyorum, yoksa Japonlar da bunun farkında ve bu yönünü konuşuyorlar mı?

Kintsugi ve İnsan İyileşmesi ile Bağı
Ö.K.B.: Yok, kesinlikle uydurmuyorsunuz; onlar da bunun farkında, Alper Bey. Mesela biz her derse başlamadan önce kısa bir meditasyon yapıyorduk. Ama benim gözlemime göre, onlar bu felsefeyi zaten içselleştirmiş durumdalar. Bu yüzden ayrıca vurgulama ihtiyacı duymuyorlar; daha çok onarılan nesnenin yeniden kullanıma kazandırılması ön planda.
Geleneksel Kintsugi malzemeleriyle bir ürünü onardığınızda, tüm malzemeler doğal olduğu için o ürünü tekrar kullanabiliyorsunuz. Yani kupanızı yine çay içmek için, tabağınızı yemek için kullanmaya devam edebiliyorsunuz.
Hatta Japonya’da bir restorana gittiğinizde, Kintsugi ile onarılmış bir tabağın size servis edilmesi oldukça doğal bir durum. Kenarı kırılmış ve altınla onarılmış bir tabakla karşılaşabiliyorsunuz. Dolayısıyla onların yaklaşımında, nesneyi yeniden kullanıma kazandırmak ve ömrünü uzatmak daha baskın.
Türkiye’de ise benim gözlemime göre daha çok felsefesi öne çıkıyor. Çünkü malzemeleri bulmak zor olduğu için atölyelerde genellikle modern malzemeler kullanılıyor. Bu da ister istemez felsefi yönünü daha görünür kılıyor. Kısacası Türkiye’de daha çok felsefesi, Japonya’da ise tekniği ve kullanım boyutu ön planda diyebilirim.
A.T.A.: Bence hiç abartmıyorsunuz; aksine oldukça yerinde bir bağ kuruyorsunuz.
Kintsugi’nin özünde zaten “kırılmayı yok saymamak, onu dönüştürmek ve görünür kılmak” var. Bu da sadece nesneler için değil, insan deneyimi için de çok güçlü bir metafor. Bir tabak kırıldığında nasıl ki onu atmak yerine onarıp hikâyesiyle birlikte yeniden hayata katıyorsak, insan da yaşadığı kırılmalarla — ister fiziksel, ister ruhsal olsun — yeniden kendini kuruyor.
“Sakatlık” dediğimiz şey de tam burada devreye giriyor aslında. Çünkü o da bir kırılma, bir değişim, bir dönüşüm hali. Ve bu dönüşümle barışmak, onu yok etmeye çalışmak yerine anlamlandırmak, belki de o “altınla onarma” dediğimiz şeyin insandaki karşılığı.
Sizin söylediğiniz gibi; doğru destek, doğru sözler, doğru yaklaşımlar… Bunların hepsi bir anlamda o kırık hatlarını iyileştiren, görünür kılan ve kişinin kendisiyle yeni bir ilişki kurmasını sağlayan “kintsugi” dokunuşları gibi düşünülebilir.
O yüzden bu paralellik hem insani hem de kavramsal olarak çok güçlü. Hatta bence Kintsugi’yi bu kadar etkileyici yapan şey de tam olarak bu: sadece bir onarım tekniği değil, bir bakış açısı sunması.

Kintsugi, Sakatlık Bağlantısı
Ö.K.B.: Yok, kesinlikle abartmadınız. Kintsugi’yi sakatlıkla bağdaştırırken belki de önce “mükemmellik” kavramını yeniden tanımlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü dediğim gibi, toplumda “her şey mükemmel olmalı, hepimiz normal olmalıyız” gibi bir algı var. Ama mesela İngilizce “perfect” kelimesinin eski Latince anlamı beni çok etkilemişti; aslında “tamamlanmış” demek. Yani bir şey tamamlandıysa “perfect”, mükemmel demek. Bugün ise bu kelimeyi daha çok “kusursuz” anlamında kullanıyoruz. O yüzden belki de toplum olarak bu bakışı biraz değiştirmemiz gerekiyor.
Bir de sizin söylediğiniz çok kıymetliydi; “o kişi sakatlığıyla barışırsa” dediniz. Bunu bu şekilde ifade etmeniz ve bu konuda bu kadar rahat olmanız açıkçası beni de çok rahatlattı ve çok hoşuma gitti.

Wabi Sabi Felsefesi
Ö.K.B.: Çünkü Kintsugi’nin dayandığı bazı felsefeler var. Mesela Wabi-Sabi diye bir felsefe var. Çok kısaca anlatması zor ama kusurlarımızdaki güzelliği görebilmekten, görünenin ötesine geçebilmekten bahsediyor. Bu açıdan bakınca Kintsugi’de bir şeyin kırılması, onun yok olması ya da dağılması demek değil; aslında bir dönüşümün başlangıcı.
Meryl Streep’in bir sözü var: “Farklı ya da tuhaf bir tarafınız varsa, bu aslında sizin gücünüzdür” diyor. Bu yüzden farklılıklarımızı düşündüğümüzde, toplum olarak “normal” dediğimiz kalıba uymayan her şeyi ötekileştirme eğilimimiz var. Oysa belki de tam tersine, bizi güçlü kılan şey o “normal dışı” yanlarımız, kusurlarımız.
A.T.A.: Benim yazdığım tek kişilik bir oyun var. Serdar Abi de geçen sene İstanbul’da izlemişti. Aslında orada kendi “sakatlık” hikâyemi anlatıyorum; doğumdan bugüne kadar toplumun bana dayattıkları ve benim belli bir yaştan sonra —çok da yeni sayılır, en fazla dört beş yıl oldu— bunlarla barışma sürecim.
Şimdi sizin söylediklerinizi düşününce, ben de aslında kendi Kintsugi’mi kendime uygulamışım gibi geliyor çünkü Serdar Abi beni tanıyordu ama oyunu izledikten sonra beni başka bir yerden tanıdı.
İnsanların neler yaşadığını bilmiyoruz. Ben sizi bugün ilk kez görüyorum; hayatınızın tüm aşamalarını bilmem mümkün değil. Zaten kimse kimsenin hikâyesini bütünüyle bilemez. Herkes kendi yolunu kendi içinde yaşıyor. Ben de burada Kintsugi’yi bir anlamda fiilen yaptım aslında. Hatta “kintsugileştirmek” diye bir ifade kullandım. Böyle bir şey gerçekten var mı bilmiyorum ama sanki tam da öyle bir süreci anlatıyor gibi geliyor bana.
Ö.K.B.: Kelime anlamı olarak olabilir, evet.
A.T.A.: Ben iletişimci olarak kelimeleri hayata geçirmeyi çok önemsiyorum. Dil gerçekten çok önemli.
Konuk olduğunuz için çok çok teşekkür ederim Özlem Hanım. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey varsa onu da alalım.
Ö.K.B.: Aslında çoğunu konuştuk. Dediğim gibi hepimizin kırılmışlıkları var ve olmaya da devam edecek. Ben atölyelerde genç katılımcılara da söylüyorum; “Kırılmadıysanız da yakında kırılacaksınız.” Hepimiz bir şekilde kırılacağız. Önemli olan, o kırılmadan sonra ne yapacağımız. Toparlanacak mıyız, yaralarımızı iyileştirecek miyiz ve bunlardan ders alarak mı yolumuza devam edeceğiz, yoksa dağınık mı kalacağız? Asıl mesele bu seçimi yapabilmek.
Bu süreç kolay değil. Sizin sürecinizi de ayrıca dinlemek isterim. Çünkü Kintsugi’de bir parçanın onarımı minimum altı-sekiz hafta sürüyor. Bu yüzden hep şunu söylüyorum: İyileşmek zaman ister. Hepimizin kendine bu zamanı tanıması gerekiyor ve belki en önemlisi; hiçbirimiz birbirimizin hikâyesini bilmiyoruz. Karşımızdaki insanların da kendi iyileşme süreçlerinden geçtiğini düşünerek yaklaşmak, bu yüzden daha dikkatli ve daha anlayışlı olmak gerekiyor.
A.T.A.: Çok çok sağolun.
Ö.K.B.: Ben teşekkür ederim.
A.T.A.: Bu hafta konuğum Kintsugi sanatçısı ve hemşire. Özlem Kevser Birkan idi. Kendisiyle Kintsugi’yi ve sakatlıkla ilişkisini konuştuk; ister eşya, ister insan, ister doğa ya da hayvan olsun, biraz daha geniş bir çerçevede ele aldık.
Ben de ondan şunu öğrendim: Bir şey kırıldığında “artık kullanılmaz” demek yerine, “kırıldı, onaralım” diyebilmek. Ve o şeyin onarılmış, hatta bir anlamda şifalanmış hâliyle kendi ömrüne devam etmesine izin vermek… Kintsugi’nin felsefesi aslında tam olarak buna işaret ediyor.
Sakat Muhabbet'in bir de son sloganı var, ben hep böyle bitiriyorum programı: “Dünyanın bütün sakatları eğleşin.” Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.


