“Gazeteciler hem hukuki, hem fiziksel baskı altında”

-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nden Evin Barış Altıntaş ile Türkiye’de basın özgürlüğünün mevcut durumunu; artan yargı baskısı, sansür, gazetecilere yönelik davalar ve küresel ölçekte gerileyen medya özgürlüğü bağlamında ele alıyorlar.

""
Açık Gazete: Evin Barış Altıntaş'la Türkiye’de basın özgürlüğünün mevcut durumu üzerine
 

Açık Gazete: Evin Barış Altıntaş'la Türkiye’de basın özgürlüğünün mevcut durumu üzerine

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo'nun Açık Gazete’sinde biraz önce de sözünü ettiğimiz gibi bir konuğumuz var: Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’nden Evin Barış Altıntaş. Hoşgeldiniz, merhabalar.

Evin Barış Altıntaş: Merhabalar.

Özdeş Özbay: Merhaba, hoşgeldiniz.

Ö.M.: Türkiye'de basın özgürlüğünün durumunu, son basın özgürlüğü gününden bir gün sonra ne durumda olduğumuzun bir değerlendirmesini sizden rica edebilir miyiz?

E.B.A.: Tabii, elbette. Biz Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği olarak aslında 2018 yılından beri dava izliyoruz, özellikle de ifade özgürlüğü davalarını. Bunların elbette %70–80’i genellikle gazeteci davaları oluyor. Son bir yıla bakmadan bile, çok kronik şekilde devam eden bazı davalar olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin, iddianamelerin hepsi haberlere dayandırılarak hazırlanıyor. Geçen sene yaklaşık 200 dava izledik, 400’den fazla duruşma takip ettik. 2018’den beri gördüğümüz ve çok da değişmeyen bir tablo var. Suçlamaların %60–70’i gazetecilere yöneltilen, TMK bazlı terör suçlamaları oluyor. Örneğin, bir haberiniz yüzünden propaganda ya da örgüt üyeliğiyle suçlanıyorsunuz ama aslında bir fotoğraf çekmiş ya da haber yapmış oluyorsunuz. Bazen sosyal medya paylaşımlarından da kaynaklanıyor. Elbette hakaret suçlamaları, özellikle Cumhurbaşkanı’na hakaret ve son iki yılda artarak gördüğümüz 217/A yani “halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçlaması da mevcut. Bunların oldukça sistematik olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Yüzdeler de çok ilginç; neredeyse hiç değişmiyor.

Bu durum gazetecilerin tüm zamanlarını adliyede geçirmesine yol açıyor. Basın özgürlüğünün en büyük kısıtlarından biri de “kırmızı çizgilerin” sürekli değişmesi. Gazeteciler için en zor alanlardan biri, neyi yazıp neyi yazamayacaklarını öngörememeleri. Önceden Türkiye’de sorunlu kabul edilen bazı konular — tırnak içinde örneğin Kürt meselesi, Ermeni meselesi ya da Açık Radyo’nun kapanmasına yol açan süreçte olduğu gibi — konuşulduğunda, “burada bir şey dersem bunun bir sonucu olabilir” diye bilinebiliyordu. Son yıllarda ise bunu öngörmek neredeyse imkânsız hale geldi.

Bunun dışında, uzun süredir devam eden bir başka süreç de medya sahipliği. Türkiye’de medyanın %90–95’i ya doğrudan devletin elinde ya da devletle ilişkili iş insanları aracılığıyla hükümete yakın medya yapıları tarafından kontrol ediliyor. Reklam baskısı var; RTÜK yaptırımları artarak devam ediyor. Bunların hepsini davalara eklemek gerekiyor. Bir de sansürden bahsedebiliriz. Gerçekten artan şekilde erişim engelleri uygulanıyor; yaptığınız haber, istenmeyen ya da rahatsız edici bir konu ise saatler içinde erişim engeli gelebiliyor. Genellikle bu erişim engellerini dava süreçleri de takip ediyor.

Bu yıl da gazetecilere yönelik operasyonlarla başladık. İBB’ye yönelik operasyonların ardından baskının arttığını ve ağırlaştığını söylemek mümkün. Şubat ayı başında ETHA’ya yönelik bir soruşturma kapsamında dört gazeteci gözaltına alındı; Nadiye Gürbüz, Elif Bayburt ve Müslüm Koyun hâlâ cezaevindeler. İsmail Arı ve Alican Uludağ da özellikle yargı haberlerine yoğunlaşan gazeteciler olarak tutuklandı. Elbette üzerlerinde daha önce de yargı baskısı ve davalar vardı ancak bu uzun tutukluluk süreçleri tablonun daha da ağırlaştığını gösteriyor.

Geçtiğimiz yıllarda da benzer operasyonlar yaşandı. Örneğin Halkların Demokratik Kongresi operasyonlarında birçok gazeteci gözaltına alındı. Elif Akgül ve Yıldız Tar tutuklu kaldı. Ercüment Bey de uzun süre tutuklu kaldı, sanırım Temmuz’da tahliye edilmişti. Her sene benzer süreçlerin tekrarlandığını söylemek mümkün.

Tüm bunlara ek olarak ekonomik baskılar da var. Bağımsız gazetecilik yapmanın maliyeti giderek arttı. Reklam gelirlerinden dışlanma nedeniyle bağımsız medya kuruluşları okuyucu ve izleyici destekli modellere yönelmek zorunda kalıyor. Bunun yanında güvencesiz çalışma koşulları da ağırlaştı.

3 Mayıs bağlamında, gazeteciler için en önemli konulardan biri de bu güvencesizlik. Genç gazetecilerin meslekten ayrılmasına yol açabiliyor. Örneğin bizim “Gazete MLSA” adlı bir programımız var; 15 gazeteci bir buçuk yıl içinde üç gazete çıkarıyor. Benim kişisel gözlemim ise şu: Medya ve iletişim öğrencileri arasında gazeteciliğe ilgi giderek azalıyor. Hatta birçok öğrenci gazeteci olmayı düşünmüyor bile. Bu da tüm bu koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Ö.M.: Pardon, araya girip bir şey sorabilir miyim izninizle? Bianet’in 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde yayımladığı Medya Gözlem Raporu’nda, 2026 yılının ilk üç ayında Türkiye’de gazetecilerin tutuklama, gözaltı, saldırı, sansür, tazminat davaları, RTÜK cezaları ve işten çıkarmalarla kuşatıldığını gösteren ayrıntılı bir döküm yer alıyor. Raporda, 3 Mayıs’a tek seslilik baskısı altında girildiği vurgulanıyor.

Son üç aya ilişkin veriler de dikkat çekici: 13 gazeteci ve 1 karikatürist gözaltına alındı; 4 yerel gazeteciye saldırı gerçekleşti ve tehditlerin yaygınlaştığı belirtildi. Cezasızlıkla mücadelenin büyük ölçüde mağdurlar tarafından yürütüldüğü ifade ediliyor. Üç ayda 10 beraat kararı verilirken, 3 gazeteciye ceza verildi. Onlarca gazeteci, karikatürist ve medya temsilcisi Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamında yargılandı.

8 gazeteci ise kişisel verileri yaymak ve halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak gibi suçlamaların yanı sıra örgüt üyeliği ve toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet gibi gerekçelerle yargılandıkları davalardan beraat etti. Öte yandan Sendika.org’un sorumlusu Ali Ergin Demirhan’a, 9 yıl önce yayımlanan Charlie Hebdo haberine ilişkin olarak daha önce duruşmasız verilen 3 ay 22 günlük hapis cezası, itiraz üzerine yapılan duruşmada 5 aya çıkarıldı.

Gazeteciler Barış Terkoğlu ve Evrim Kepenek de kaleme aldıkları haberler nedeniyle “iftira” ve “hakaret” iddialarıyla mahkûm edildi. Terkoğlu, “İmamoğlu’nu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar” başlıklı yazısı nedeniyle 1 yıl 15 gün hapis cezasına çarptırılırken; 6 yaşındaki bir çocuğa yönelik istismar iddialarını gündeme getiren Kepenek’e, İzmir Selçuk Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla 3 bin TL adli para cezası verildi.

Ayrıca Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasıyla açılan davalar kapsamında son üç ayda en az 17 gazeteci ve karikatüristin yargılandığı ancak bu dönemde mahkûmiyet kararına rastlanmadığı belirtiliyor. Gazeteci Zafer Arapkirli’nin yargılaması sürerken, Sedef Kabaş ise Yargıtay’ın bozma kararının ardından beraat etti.

Yani oldukça karanlık bir tablo söz konusu. Ne diyorsunuz?

B.E.A.: Doğru, bu rakamlar. Bizim de benzeri tutuklamalar, gözaltılar ve sayılar anlamında benzer verilerimiz var. Demin bahsettiğim önemli bir noktayı da aslında unutmuştum, siz hatırlatmış oldunuz. Biraz önce Terörle Mücadele Kanunu’nun çok kullanıldığını, hakaret davalarını ve “halkı yanıltıcı bilgi yayma” suçlamalarını söyledim ama gerçekten önemli bir diğer nokta da Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçlamasıyla gazetecilerin gözaltına alınması. Bunun altını özellikle çizmek gerekiyor. Çünkü gazeteciler, takip ettikleri eylemler sırasında artık eylemcilerle özdeşleştirilerek hedef alınıyorlar. Son birkaç yıldır bu durum adeta bir norm haline geldi. Haber takibi sırasında gazeteciler, eylemcilerle birlikte yargılanabiliyor ve haklarında toplantı ve gösteri yürüyüşlerine muhalefet suçlamasıyla davalar açılıyor. Bu davalar genelde beraatle sonuçlansa da süreç başlı başına bir baskı unsuru oluşturuyor.

19 Mart sürecinde İstanbul’da Saraçhane mitinglerinin ardından 7 gazetecinin gözaltına alınıp bir günlüğüne tutuklanması da buna örnek. Bu gazetecilerin tamamı sahada çalışan, özellikle fotoğraf çeken muhabirlerdi. Burada iki yönlü bir durum var: Bir yandan gazetecilerin aktif olarak haber yapmasının engellenmesi ve bunun hukuki sonuçları; diğer yandan kolluk güçlerinin sahadaki uygulamaları.

Örneğin önceki yıllarda Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri eylemleri sırasında Beyoğlu Kaymakamlığı’nın kararıyla gazetecilerin alana girişi engellenmiş, görüntü almalarının önüne geçilmeye çalışılmıştı. Bu süreçte hem eylemcilere, hem de gazetecilere yönelik müdahalelerde artış gözlendi. Sahadaki polis şiddeti elbette daha önce de vardı ancak özellikle 2021’den itibaren arttığını söylemek mümkün.

Hatırlanacağı üzere, 2021 yılında emniyet tarafından yayımlanan ve daha sonra Danıştay tarafından iptal edilen bir genelge vardı. Bu genelge, gazetecilerin toplumsal olaylar sırasında kolluk kuvvetlerinin görüntülerini çekmesini yasaklıyordu. Bu genelgenin uygulanmaya başlanmasıyla birlikte sahada gazetecilere yönelik şiddetin arttığı gözlemlendi.

Buna dair çarpıcı örneklerden biri, Onur Yürüyüşü sırasında gazeteci Bülent Kılıç’ın polis tarafından yere yatırılarak boynuna bastırılmasıydı. Kılıç’ın “nefes alamıyorum” dediği görüntüler, ABD’deki George Floyd vakasını hatırlatmıştı. Bu tür örnekler, gazetecilerin sahada doğrudan hedef haline geldiğini gösteriyor.

Genelgenin iptal edilmesine rağmen bu yaklaşımın tamamen ortadan kalkmadığını, sahadaki pratiklerde devam ettiğini söylemek mümkün. Fiziksel saldırıların önemli bir kısmının kolluk güçlerinden gelmesi de dikkat çekici. Bu durum, gazetecilerin yalnızca hukuki ve ekonomik baskılarla değil, aynı zamanda fiziksel risklerle de karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Özellikle devletin sorumlu olduğu iddia edilen olayları takip eden gazeteciler — Cumartesi Anneleri eylemleri ya da Suruç anmaları gibi — daha sert müdahalelerle karşılaşabiliyor. Örneğin, birkaç yıl önce Suruç anmasını takip eden bir gazetecinin parmağı kırılmıştı. Bu tür olaylarda gazetecilerin ekipmanlarının zarar görmesi de sık karşılaşılan bir durum.

Son dönemde özellikle yargı haberleri yapan gazetecilerin de hedef alındığını görüyoruz. Yargıdaki yolsuzluk iddialarını haberleştiren gazeteciler hakkında soruşturmalar açılıyor. İsmail Arı ve Furkan Karabay gibi isimler bu kapsamda örnek gösterilebilir.

Terörle Mücadele Kanunu bağlamında da yalnızca “örgüt üyeliği” ve “propaganda” suçlamaları değil, aynı zamanda 6. madde gibi, terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme suçlamasının da son yıllarda daha sık kullanıldığı görülüyor. Bu da gazeteciler açısından yeni ve genişleyen bir risk alanı oluşturuyor. Bu da gazeteciliği suçlu hale getiriyor. Bunun da artan şekilde kullanıldığını görüyoruz.

2022–2023’ten bu yana neredeyse hakaret davalarına yaklaşır bir kullanım söz konusu. Hakaret davaları, özellikle Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlaması, bizim dava izlemelerimizde kronik olarak her zaman %10’lar civarında seyrediyor.

2018’den bu yana TMK’nın kullanımında da artış görüyoruz. 1991 tarihli Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ilk kez bir gazetecinin bu gerekçeyle cezaevine konulduğunu da gördük. Bu da yaklaşık üç yıl önceydi. Bir savcı ve eşi olan bir hâkimin atanmasına ilişkin haberi, kamuya açık bir bilgiyi — Resmî Gazete’den alınmış bir ekran görüntüsünü — paylaşarak haberleştirdiği için yaklaşık 100 gün cezaevinde kaldı. Daha sonra beraat etti.



Ö.M.: Peki, ben bir de şunu sormak istiyorum. Hem Uluslararası Af Örgütü’nün, hem de Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi ile Liberties’in Avrupa’da medya özgürlüğüne ilişkin son bulguları birlikte okunduğunda — Yavuz Baydar’ın internet sitesinde yer alan bir habere göre — medyaya yönelik baskının artık istisna değil, sistematik bir yönetim tekniğine dönüştüğü görülüyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 verileri, dünya genelinde medya özgürlüğünün yalnızca Türkiye’de değil, küresel ölçekte de son 25 yılın en düşük düzeyine indiğini ortaya koyuyor. İlk kez ülkelerin %52’sinden fazlası “zor”, “çok ciddi” ya da benzeri ağır baskı kategorilerinde yer alıyor. Bu da dünya haritasının yarısından fazlasında gazeteciliğin artık normal, anayasal bir kamusal faaliyet olmaktan çıkıp baskı altında sürdürülen bir direniş alanına dönüştüğünü gösteriyor.

Türkiye’nin durumuna gelince; 2026 raporuna göre, 180 ülkenin 110’unda gösterge puanı düşerken Türkiye de 4 basamak gerileyerek en sert ve kapalı rejimlerin bulunduğu en alt gruba girmiş durumda. Bu gerçekten çarpıcı bir tablo. Ne diyorsunuz?

B.E.A.: Biraz önce teknik bir sorun yaşadığım için sorunun tamamını duyamadım, kusura bakmayın. Uluslararası Af Örgütü’nün raporundan bahsediyordunuz ama bir anda bağlantı koptu. Sanırım uluslararası durumla ilgili bir soruydu, doğru mu?

Ö.M.: Evet, evet. Yani 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde ortaya çıkan 2026 tablosu, yalnızca bir gerilemeyi değil, çok daha derin bir durumu anlatıyor. RSF’nin 2026 Dünya Basın Özgürlüğü raporuna göre 180 ülkenin 110’unda gösterge puanı düşmüş durumda. Bu da çok büyük bir kısmında basın özgürlüğünün gerilediğini gösteriyor.

Türkiye ise 4 basamak daha gerileyerek en sert ve kapalı rejimlerin yer aldığı en alt gruba girmiş durumda. Yani tabloyu bu çerçevede aktarmaya çalışıyordum; Yavuz Baydar’ın değerlendirmesi de bu yöndeydi.

B.E.A.: Evet, bu doğru; böyle görünüyor. Basın özgürlüğündeki gerileme kesinlikle küresel bir durum. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da yıllardır süren bir düşüşten bahsediyoruz.

Bu tabloyu daha da karartmak istemem ama özellikle son 2–3 yılda dünya çapında hiç olmadığı kadar gazeteci ölümü gördük. Bunun önemli bir nedeni artan savaşlar; Ukrayna, Gazze, Sudan gibi bölgelerde yaşanan çatışmalar. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in verilerine göre son iki yılda 124 gazeteci görev başındayken hayatını kaybetti.

Artan otoriterleşme sadece belirli ülkelerle sınırlı değil; Avrupa dahil olmak üzere, geleneksel olarak basın özgürlüğünün güçlü olduğu düşünülen ülkelerde bile gerileme söz konusu. Gazetecilere yönelik saldırıların ve cinayetlerin de arttığını görüyoruz. Avrupa’da bile bunun örnekleri var. 2017’de Daphne Caruana Galizia, Malta’da, mafya-devlet ilişkilerini araştırdığı için öldürüldü. Daha sonra Ján Kuciak, Slovakya’da benzer şekilde mafya ve iş dünyası bağlantılarını araştırdığı için öldürüldü.

Bu gelişmeler, gazetecilerin artık doğrudan hedef alındığını gösteriyor ve bu durum son derece endişe verici. Türkiye’de de benzer örnekler yaşandı. Suriye’nin kuzeyinde görev yapan gazetecilerin öldürülmesi ve bunun ardından yapılan protestoların dahi yargı konusu haline gelmesi bu tabloyu tamamlıyor.

Bu süreçleri sadece rakamlarla anlatmak ise çoğu zaman gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Örneğin, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamında gazetecilerin gözaltına alınmasından bahsediyoruz ancak bu gözaltıların büyük kısmı ciddi fiziksel müdahale ve darp eşliğinde gerçekleşiyor. Bu yalnızca eylemciler için değil, sahada görev yapan gazeteciler için de geçerli.

Dolayısıyla gazeteciler yalnızca hukuki ve ekonomik baskılarla değil, aynı zamanda fiziksel şiddetle de karşı karşıya. Bu süreçler son derece travmatik ve gazeteciler bunları sahada, adliyelerde ve haber takibi sırasında gündelik olarak yaşıyorlar.



Ö.M.: Bir de şunu eklemek lazım: Nedeni tam olarak aydınlatılamamış olsa da gazetecilik yaptığı için, çekim yaptığı için öldürülmüş olabileceğinden şüphelenilen vakalar da var. Örneğin Hakan Tosun gibi cinayetler bu kapsamda anılıyor.

B.E.A.: Evet, Hakan Tosun cinayeti çok önemli. Yani her anlamda, biraz önce bahsettiğimiz öldürülen gazetecilere benziyor. Türkiye’de de dünyada da bu tür vakalarda ortak bazı noktalar görüyoruz. Bizim “faili meçhul” dediğimiz ama aslında çoğu zaman “faili belli” olarak da ifade edilen bir durum söz konusu.

Bu vakalarda genellikle soruşturma aşamasında engellerle karşılaşılıyor; polisin şüpheli görülen kişileri koruması, delillerin yok edilmesi ya da karartılması gibi durumlar yaşanabiliyor. Hakan Tosun cinayetinde de bunlara dair ciddi şüpheler var. Örneğin kamera kayıtlarının silinmesi, avukatlarının da açıkladığı üzere saldırganlardan birinin görüntülerde yer almasına rağmen gözaltına alınmaması ya da alınıp serbest bırakılması gibi durumlar söz konusu.

Hem ailesi, hem de avukatları yoğun bir çabayla soruşturmayı ilerletebildi ve bazı hususlar bu sayede kamuoyuna yansıdı ancak soruşturmadan dava sürecine kadar, failin korunduğu izlenimi veren bir tablo oluştuğu görülüyor. Bu da davayı, klasik anlamda bir “faili meçhul” örneğine yaklaştırıyor. Burada “faili meçhul” derken, gazetecinin hedef alınmasının yanı sıra devletin ya da kolluk güçlerinin doğrudan ya da dolaylı biçimde — azmettiren, uygulayan, koruyan ya da müdahale etmeyen — bir rolünün bulunduğu cinayetleri kastediyorum.

Hakan Tosun cinayeti davası 6 Mayıs’ta görülecek. Bu vesileyle bunu hatırlatmak önemli. Bu tür davalarda kamuoyu desteği belirleyici oluyor; çoğu zaman ancak bu sayede süreç ilerleyebiliyor ve bir sonuç alınabiliyor.

Ö.M.: Evet, en önemli tespit de bu herhalde. Geleceğe ilişkin neler olacağını da ancak bu kamuoyu önündeki direniş belirleyebilir diyerek bitirebiliriz. Sürenin sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz Evin Barış Altıntaş.

B.E.A.: Ben teşekkür ediyorum, görüşmek üzere.

Ö.M.: Görüşmek üzere.