Açık Alan'da bu hafta 10 yaşındaki Yağmur Efe Güven ve 14 yaşındaki Aia Soley'i dinliyoruz! Konukları yazar, karikatürist ve mimar Behiç Ak'la çocukluk deneyimlerinden şehirlerin çocuklar üzerindeki etkilerine dair felsefi görüşlerine uzanan derin bir söyleşi yapıyorlar. Yağmur Efe Güven müzikle ilgileniyor, Göcek'te yaşıyor ve piyano çalmayı çok seviyor. Aia Soley ise tarihle ilgileniyor ve hedeflerinden biri bir gün tarihçi olmak, yazdığı İngilizce bir kitabı da var.
Aia Soley: Merhabalar. Apaçık Radyo'da Açık Alan programına hoş geldiniz. Ben Aia Soley. Arkadaşım Yağmur Efe Güven ile birlikteyim. Konuğumuz Behiç Ak.
Behiç Ak: Merhaba.
A. S: Merhabalar.
B. A: Merhaba.
Yağmur Efe Güven: Merhaba, ben de Yağmur Efe Güven.
A. S: Şimdi önce Behiç Bey, size bir soru sormam lazım. Kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?
B. A: Sen benden, kendimden mi bahsetmemi istiyorsun?
A. S: Evet.
B. A: Bir soru sorarsan o sorunun cevabını verebilirim istiyorsan.
A. S: Tabii ki de. Biraz kendinizden genel bahsedin yani.
B. A: Yani genel olarak bahsedilebilecek çok az şey var aslında. Samsun'da doğdum. Ama ailem Samsunlu değil; babam İstanbullu, annem Selanik doğumlu. İstanbul'da mimarlık okudum. Teknik Üniversite'de master yaptım. Sonra çocuk kitapları, karikatür, tiyatro, sinema, roman gibi konularla daha çok ilgilendim ve halen onları sürdürüyorum yıllardır. Aynı zamanda mimarlıkla ilgili de yazılar yazıyorum. Mimarlığın kültürel boyutuyla daha çok ilgiliyim. Böyle devam ediyorum hayata.
A. S: Anladım. Yağmur Efe, sormak istediğin bir soru var mı?
Y. E. G: Bir soru sormak isterim. Kitaplarınızı okumuştum da; kitaplarınızı yazarken bu ilham duygusu nereden geliyor? Bu yazma isteği ya da kitaba gelecek ilham bir anda mı geliyor yoksa düşünceler sonrasında mı?
B. A: Aslında hepsi birden oluyor. Bir anda da oluyor, çok uzun uzun düşünüp hiçbir şey bulamadığım da oluyor. Ama genellikle günlük hayattaki gözlemlerimden de etkilenerek hikayeleri bulmaya çalışıyorum. Gündelik hayattaki gerçek olaylardan, toplumda gözlediğim birtakım küçük detaylardan hikayeleri oluşturmaya çalışıyorum. O yüzden de değişik mekanlarda, değişik insanlarla konuşarak, değişik şehirlere giderek zaman zaman oralarda hikayelerimi yazmaya çalışıyorum. Ve bu bana büyük bir yaratıcılık sağlıyor.
A. S: Şey, şöyle bir sorum olacak. Hazır çocuklardan bahsetmişken... Sizin çocukluğunuz nasıldı?
B. A: Benim çocukluğum çok keyifli geçti aslında. Samsun'da, ahşap bir evde geçti. Bahçesinde ağaçlar var, müthiş bir özgürlük alanı içindeydik. Daha sonra İstanbul'a geldiğimde ilkokul öğrencisiydim. O zaman biraz hayal kırıklığına uğradım çünkü ilk defa bir apartman dairesinde yaşamaya başladık. Bahçesi olmayan bir evde yaşamak bana çok yapay geldi. Fakat o zaman da İstanbul mahalleleri çocukların çok rahat kullanabildiği bir haldeydi. Şehir daha güvenliydi, otomobil çok fazla yoktu.
A. S: Çok güzel. Peki, sizin çocukluğunuzdaki İstanbul'un şimdiki döneme göre farkı nedir?
B. A: Şimdiki İstanbul 20 milyona yakın. Benim çocukluğumda 1 milyon 200 bin civarındaydı. Yani 20 misli büyümüş. Mesela ben ortaokuldayken Yeldeğirmeni'nden çıkıp yürüyerek Kurbağalıdere'ye gidiyordum, oradan sandal kiralayıp Fenerbahçe'ye geçiyorduk. Şimdi bunu anlattığın zaman insanlar masal sanıyor. İstanbul daha çocuksever bir şehirdi, şimdi "çocuk sevmez" bir şehre dönüştü. Giderek çocukların yaşam alanı daraldı.
A. S: Çok şaşırdım bu cevaba. Ben de Bozcaada'da büyüdüm, orası da çok güvenli. Ama şimdi İstanbul'da, Fenerbahçe'de bir apartmanda yaşıyorum. Bu geçiş şaşırtıcı oldu.
B. A: O: kadar rahat kullanabiliyor musun? İstediğin yere tek başına gidebiliyor musun?
A. S: Arkadaşlarımla buluşabiliyorum çünkü oturduğumuz yer İstanbul'un biraz daha güvenli mahallelerinden biri.
B. A: Eskiden bu daha yaygındı. Şimdi çocuklar ekrana mahkum olmuş durumdalar. Şehirleri "çocuk dostu" hale getirmemiz lazım. Trafiğe kapatılmış sokaklar çocuklara özgürlük alanı sağlar.
A. S: Çok güzel bir konuşmaydı. Yağmur Efe, senin sorun var mı?
Y. E. G: İstanbul'un eskiden öyle olduğunu düşünmek, Kadıköy'den oradan oraya gezmek bana masal gibi geldi.
B. A: Evet, kesinlikle. Dünya Mimarlar Birliği'nin Fransa'da düzenlediği bir yarışmada jüriydim. Normandiya'da çocuklarla birlikte binaları yeniden tasarlayan bir proje birinci olmuştu. Sadece şehirler değil, binalar da çocuklara dostça davranmalı.
A. S: Tiyatrocu olduğunuzu söylediniz, biraz ondan bahseder misiniz?
B. A: Ben tiyatro yazarıyım. Bina, Tek Kişilik Şehir, Ayrılık gibi oyunlar yazdım. Yönetmenlik de yaptım ama kendimi o rolde pek sevmedim. Yazar aynı zamanda yönetmen olunca oyuncu biraz geriliyor, yönetmenin başka biri olması daha iyi sonuç veriyor.
A. S: Ben birkaç gün önce Devlerin Savaşı diye bir tiyatroya gittim. Kadıköy'deydi. Sanırım oradaki tek çocuk bendim. Yağmur, süremiz azalıyor.
Y. E. G: Sizin dünyaya ve hayata felsefi bakışınız nedir?
B. A: Felsefe bir sorgulamadır. Bugün felsefe yaşam tarzını yorumlamak gibi bir şeye dönüştü. Daha eşitlikçi, daha adaletli, insanların doğayla uyum içinde olduğu bir dünya hayal ediyorum. Modern dönem analiz etmektir; postmodern dönem ise taraf tutmak üzerine kuruludur ki bu bence yanlış.
Y. E. G: Kesinlikle katılıyorum. Farklı bakış açılarının sunulabildiği bir dönem çok daha iyi olur.
A. S: Süremizin sonuna geldik. Behiç Bey, çocuklara bir mesaj verecek olsaydınız ne olurdu?
B. A: Ben anlatmak için değil, anlamak için yazıyorum. Bu yüzden vereceğim her mesaj eski kalabilir. Sanatta bazen "deneyimsizlik" ustalıktan daha kıymetlidir. Genç kuşaklara verilen klişe tavsiyelerden kaçınmak isterim.
A. S: Katıldığınız için çok teşekkür ederiz Behiç Bey.
B. A: Ben teşekkür ediyorum, sağ olun.
Y. E. G: Çok eğlendiğim bir program oldu, teşekkürler. Görüşmek üzere.
A. S: Görüşmek üzere.
B. A: Sevgiler, görüşürüz.


