Marmara Denizi için Kırmızı Pazartesi

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay, araştırmacı gazeteciler Alev Karakartal ve Burak Altınok ile Marmara Denizi’nde beş yıl sonra yeniden derinleşen müsilaj krizini, yedi ay süren saha araştırmalarının ortaya koyduğu çarpıcı bulgular ve “Kırmızı Pazartesi” çalışması üzerinden ele alıyor.

""
Marmara Denizi için Kırmızı Pazartesi
 

Marmara Denizi için Kırmızı Pazartesi

podcast servisi: iTunes / RSS

D.T.: Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programımız başladı. Ben Derya Tolgay. Nevin bugün yok, Teknik Masada Andrei Gritcu ile beraber yapıyoruz programı. Destekçimiz Semra Akan'a da çok teşekkür ediyoruz. 

Bugün 17 Mart 2021'e doğru bir yolculuğa çıkacağız. Beş yıl önce müsilajla nefesi kesilen Marmara Denizi bugün hala can çekişiyor. Görünen o ki kriz geçmedi, tam tersi derinleşti. Bugün  ekoloji ve çevre alanlarında uzman iki araştırmacı, gazeteci arkadaşım bizimle: Alev Karakartal ve Burak Altınok. Hoşgeldiniz. 
Alev Karakartal Hoş bulduk, 

Burak Altınok: Merhaba. 

D.T.: Şükür kavuşturana diyelim mi? 

A.K.: Hakikaten öyle.   

D.T.: Evet, daha önce bir program yapmak istiyorduk ama en iyi tarih bugün oldu. Çünkü tam da bugünlerde o malum müsilaj ortaya çıktı. Gerçi çok daha öncesinde de müsilajı görmüştük ama en çarpıcı hâliyle, Covid dönemiyle birlikte doğanın da bizimle beraber hasta oluşuna işaret eden süreç, bundan tam 5 yıl önce bugün başladı.

Sizlerin yaptığı harika bir araştırma var. En başta sizlere çok teşekkür ediyorum, emeklerinize sağlık. Hepimiz için muazzam bir kaynak olmuş bu çalışma. Yedi ay süren kapsamlı bir araştırmayla Marmara Havzası’nın altı ilinde, Marmara’yı kirleten nehirler, yüzlerce resmi veri, saha çalışmaları ve videolar bir araya getirilmiş. Ayrıca yüzün üzerinde bilim insanı, yerel yönetici, STK temsilcisi, aktivist, çiftçi ve balıkçıyla, yani her alandan insanla yapılan röportajlar da yer alıyor.

Sekiz bölümden oluşan bu çalışmaya açıkçası “araştırma” demek yetmiyor; adeta bir ansiklopedi niteliğinde. Umarım basılır, belgeseli de yapılır. Artık muradınız neyse o olsun diyeyim. Tebrikler arkadaşlar.

A.K.: Teşekkür ederiz ve buraya çağırdığın için de ayrıca teşekkür ederiz. 

D.T.: Ne demek, alan zaten sizindir. Ben sözü çok uzatmadan size bırakayım.

Evet, bulgular hayli vahim. Karasal kirlilik durdurulabilmiş değil. Yetersiz arıtılan atık sular ile kontrolsüz sanayi ve tarım faaliyetleri, denizi kirletmeyi hâlâ sürdürüyor.

A.K.: ...ve aşırı nüfus.  

D.T.: Somut olarak atılmış, vanası kapatılmış hiçbir derin deşarj tesisi yok. Siz, adını Kırmızı Pazartesi’nden esinle verdiğiniz “Marmara’da Müsilaj Krizi” başlıklı bu çalışmada, herkesin bildiği ama engellemediği bir felakete, Marmara’nın koma hâline dikkat çekiyor ve acil, radikal önlemler alınması çağrısında bulunuyorsunuz.

Ben önce kısacık sizi tanıtıp daha sonra sorulara geçmek istiyorum.

Alev, sevgili arkadaşım, aynı zamanda Yeşil Gazete’de editör. 30 yılı aşkın deneyime sahip; ana akım medyada muhabirlikten yayın yönetmenliğine kadar birçok görev üstlendi. Son 8 yıldır Yeşil Gazete’nin yayın yönetmenliğini yürüttü. Hâlen iklim ve ekoloji alanında araştırmacı gazetecilik yapıyor; üniversitelerde dersler veriyor, atölye ve seminerler düzenliyor.

Burak Altınok ise gazetecilik lisans ve yeni medya yüksek lisans mezunu. Aydın Doğan Genç İletişimciler Yarışması’nda üç ödül aldı. 2025’te de Metin Göktepe Yerel Gazetecilik Ödülü’ne layık görüldü. Bağımsız, teyit odaklı ve serbest gazeteci olarak çalışmalarını sürdürüyor.

Evet, şimdi sorulara geçelim. Böyle bir çalışmaya neden gerek gördünüz? Marmara Denizi neden önemli? Müsilaj krizinden 5 yıl sonra bugün bu deniz bize ne söylüyor? Bu denli büyük bir kirlilik yükünün sonuçları nereye kadar gidebilir? Cevaplarınızı kocaman 25 dakikaya nasıl sığdırırsanız artık… Buyurun.

A.K.: Ben bir gün falan anlatabilirim herhalde ama özet geçmeye çalışayım.

Bir kere neden böyle bir çalışmaya gerek gördük? Merak ettik çünkü biz gazeteciyiz ve bizim işimizin temelinde merak etmek var. Merak etmezseniz bu mesleği yapamazsınız. Neyi merak ettik? 2021 yılında büyük bir şokla uyandık. 2007’de de benzeri bir şey olmuştu ama 2021’deki tablo o kadar vahim, o kadar katastrofik ve insanı sarsan bir şeydi ki yalnızca gazeteciler ya da sıradan insanlar değil, yetkililer bile bu kadar ağır bir manzarayla karşılaşılacağını düşünmüyordu. Büyük bir kırılmaya, büyük bir şoka yol açtı.

Sonrasında dedik ki: Tamam, 2021’de bunlar yaşandı. Bir şeyler yapıldı, üstünden süpürüldü, eylem planları hazırlandı. Aradan 4-5 yıl geçti. Bugün ne durumdayız? Şimdi ne oldu? Bu da gazeteciliğin ikinci temel meselesi: fikri takip. Çünkü 2021’de bu konuda seri haberler yaptık, herkesle konuştuk. Biz de öğrendik, derinleştik. Ama sonra takip eden olmadı.

Müsilaj derinlerde hep var, sadece zaman zaman yüzeye çıkıyor. Çıktığında da bir iki gazeteci ya da ajans gidip “Müsilaj yeniden hortladı” diye haber yapıyor. Ama gerçekten izleyen, takip eden yok. Konu gündemden tamamen düştü. Gözümüzün önünde bir deniz ölüyor, elimizden kayıp gidiyor ve kimsenin umurunda değilmiş gibi görünüyor.

Acaba gerçekten öyle mi? Ne yapıldı, ne yapılmadı, ne yapılmalıydı? Bütün bunları ciddi biçimde araştıralım, altından ne çıkacak görelim istedik. Açıkçası işin başında bu kadar kapsamlı bir şey ortaya çıkacağını öngörmemiştik. Ama çalıştıkça, bunun yalnızca müsilaj meselesi olmadığını, çok daha geniş bir yapının içine daldığımızı fark ettik.

Denizdeki kirlilik, o kirliliğin kaynakları, siyasal irade, vatandaşlar, deniz canlıları, balıkçılık… Elinizi nereye atsanız başka bir şeye çarpıyorsunuz. “Buna da bakalım, şunu da anlamak lazım” derken, günün sonunda senin de dediğin gibi, kitap gibi bir çalışma çıktı ortaya.

Kısacası motivasyon buydu: önce merak, sonra fikri takip. Bir de tabii şu var: Türkiye böyle bir ülke. Biraz hafızasız bir toplumuz aslında. Unutuyoruz. Belki de bunun nedeni, aynı anda çok fazla şeyle uğraşıyor olmamız. Her gün o kadar çok şokla karşılaşıyoruz ki dönüp “Biz dün neye şaşırmıştık?” diye hatırlayamıyoruz bile.

Ona şaşır, buna tepki ver, şuna öfkelen… İnsanlar artık çok yorgun. Belki unutmak, üstünü kapatmak biraz insani bir refleks, bilmiyorum. Ama bizde şöyle bir tavır da var: Görmezsek, yok sayarsak belki yok olur. Çocukça ama biraz böyle davranıyoruz.

D.T.: Biz bunu biraz da varlığımızı korumak için yapıyoruz. Beynin böyle bir özelliği var. Ama mesele şu ki, bu konu doğrudan bizim varlığımızı tehdit eden, hatta imhaya kadar giden bir mesele.

A.K.: Evet, insan bir yandan kendini koruyor ama öte yandan orada deniz ve çevresi yok oluyor, ölüyor. Biz de bunun sonuçlarını görüyoruz. İşte bu motivasyonla konunun içine daldık ama açıkçası biraz zor çıktık. Hakikaten yedi ay boyunca çok yoğun çalıştık. Sonuçta bizim de içimize sinen, yüzümüzün akıyla ortaya koyduğumuz iyi bir araştırma oldu. Ama özetle söyleyeyim: üzgünüz ve hayal kırıklığımız büyük.

Altı ili dolaştık. Bilim insanlarıyla, yerel yöneticilerle, merkezi idareyle, halkla, sivil toplum temsilcileriyle konuştuk. Verileri topladık, yanıtları bir araya getirdik. Elbette küçük mevzi kazanımlar, iyileştirme çabaları gördük. Gerçekten emek veren, iyi niyetli insanlar var. Ama mesele artık iyi niyet ya da kötü niyet meselesinin çok ötesinde bir yerde duruyor.

Kimse bilinçli olarak “Ben şu denizi öldüreyim” diye yapmıyor bunu. Ama bir söz vardır ya, cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir diye… Burada da yalnızca iyi niyet yetmiyor. Kötü niyetin olması da olmaması da sonucu çok değiştirmiyor.

Hakikaten büyük bir hayal kırıklığıyla ayrıldık bu çalışmadan. Çünkü geçen beş yılda atılan adımlarla aslında çok sınırlı bir ilerleme kaydedilmiş. Evet, bir şeyler yapılmış: kurullar kurulmuş, kurumlar oluşturulmuş, ayrıntılı eylem planları hazırlanmış, yetki ve sorumluluklar dağıtılmış… Kâğıt üzerinde oldukça parlak, detaylı ve etkileyici görünen bir tablo var. Ama saha bize başka bir şey söylüyor. Gönen’den Ergene Nehri’ne, Nilüfer Çayı’na kadar kirlilik odağı hâline gelmiş bütün akarsulara gittik. Yerinde gördük, izledik. Ve açık konuşmak gerekirse, tablo pek öyle görünmüyor. Saha bize o hikâyeyi anlatmıyor. Biz de tam bu yüzden biraz deşmek istedik meseleyi. Çünkü unutmayın; o hâlâ orada.

D.T.: Herhalde buna, amiyane tabirle, yetkililerin sahada top çevirmesi diyebiliriz.

A.K.: Evet, biraz öyle. Bunun nedenlerine birazdan gireriz. Şimdilik meselenin başından ve sonundan birer cümle söylemiş oldum. Arayı da sahada gördüklerimizi anlatarak belki sonra doldurabiliriz.

D.T.: Alev’le birlikte biz de bununla ilgili bir çalışma yapmıştık. Sizin araştırmanızın içinde ona da yer verdiniz. Gerçekten o kadar çok kıymetli çalışma var ki insanın ufku açılıyor. Ama öte yandan, bütün bu çalışmaların karar vericiler nezdinde hiçbir karşılığının olmadığını da görüyoruz.

Burak, sen neler söylemek istersin?

B.A.: Söylediğiniz çok doğru ve bunu somut biçimde gösteren bir durum da var aslında. Marmara Deniz Eylem Planı’nda yer alan 5. eylem maddesi, mevcut atık su arıtma tesislerinin ileri biyolojik arıtma tesislerine dönüştürülmesini hedefliyor. Ancak bu konuda 2021’den 2024’e kadar yalnızca %1,4’lük bir artış sağlanabilmiş durumda.

Bu gerçekten trajikomik bir tablo ve aslında konuştuğumuz her şeyi çok somut bir örnek üzerinden ortaya koyuyor. Ben bunu özellikle söylemek isterim.

D.T.: Evet, peki. Özellikle en kirli akarsuları saydın. Biraz da bunların nasıl kirlendiğini anlatır mısınız? Neden bu kadar kirliler?

A.K.: Marmara Denizi çok eşsiz, dünyada benzerine az rastlanan bir deniz. Gerçi biz “deniz” diyoruz ama aslında yalnızca bir deniz değil; aynı zamanda bir havza ve bir boğazlar sistemi.

Karadeniz’den akıntıyla birlikte düşük tuz oranına sahip bir su geliyor. Bu su çok verimli; balıkları ve denizdeki yaşamı besleyen temel kaynaklardan biri. Aşağıdan da Akdeniz’den gelen, oksijen bakımından zengin başka bir su var. O da denizi besleyen ve biyolojik çeşitliliği mümkün kılan ana unsurlardan biri.

İlginç olan şu: Bu iki su kütlesi Marmara’da birbirine tam olarak karışmıyor. Adeta mucize gibi bir durum. Arada yalnızca çok ince bir geçiş tabakası var. Bu da Marmara’nın neden bu kadar özel olduğunu gösteren en önemli örneklerden biri. Dünyada buna benzer başka bir deniz sistemi yok denebilir.

Tam da bu yüzden biyolojik çeşitliliği inanılmaz yüksek. Örneğin Akdeniz’de ancak 70 metrenin altında görülebilen midyeler, mercanlar ve benzeri canlılar Marmara’da çok daha yüzeye yakın bölgelerde yaşayabiliyor. Mercanlar, midyeler, deniz çayırları hâlâ var. Hatta bütün baskıya rağmen tamamen yok edemediğimiz çok zengin bir balık çeşitliliği de mevcut.

Konuştuğumuz uzmanlardan biri, İstanbul Üniversitesi’nden mercanlar üzerine çalışan Eda Hoca, çok çarpıcı bir benzetme yapmıştı. “Marmara, Akdeniz Havzası’nın Nuh’un Gemisi gibi bir yeri aslında” demişti.

D.T.: Prens Adaları için de aynı şey söyleniyor. Adalar, bütün bu saydığımız habitatların adeta yuva bulduğu, yaşamın yoğunlaştığı alanlar.

A.K.: Evet, Adalar da tam onun ortasındaki bir mücevher. 

D.T.: Onun için çok biricik, çok korunması gereken yerler. 

A.K.: O kadar özel bir coğrafya, o kadar özel bir yer ki burası… “Neden Marmara üzerine çalışıyorsun?” sorusuna belki de en temel yanıt bu olabilir.

Burak, istersen biraz da ne gördüğümüzü sen anlat ama ben önce temel sorunun ne olduğunu söyleyeyim. Bu müsilaj neden ortaya çıktı? Benzeri krizler neden yaşanıyor? Çünkü mesele tamamen karasal kirlilik. Yaklaşık 50 yıldır Marmara Denizi’ne ya hiç arıtılmadan ya da çok yetersiz arıtılarak bırakılan atık suların sonucu bu. Burada sanayi tabii ki en büyük faktörlerden biri. 1950’lerden sonra bütün sanayi büyük ölçüde Marmara Bölgesi’nde toplandı biliyorsunuz. Bu ne demek? Yoğun iç göç demek, nüfusun artması demek, evsel atık suların katlanarak çoğalması demek.

Bir yandan da Marmara çevresi yoğun tarım yapılan bir bölge. Balıkesir, Bursa, Trakya… Buralarda denetimsiz biçimde çok yoğun tarım ilacı kullanılıyor. Hatta Tarım Bakanlığı’nın elinde bile ne kadar tarımsal ilaç kullanıldığına dair sağlıklı veri yok. Çünkü denetim yetersiz. Çiftçi de doğal olarak “Biraz daha fazla kullanayım, daha iyi sonuç alayım” diye düşünüyor.

Evsel atıklar, sanayi atıkları, tarımsal zehirler… Bunların hepsini yıllar boyunca Marmara’ya bir atık havuzuymuş gibi dökmüşüz. Yetmemiş, bir de “Nasıl olsa Karadeniz’e gider” mantığıyla derin deşarj sistemleri üzerinden havzanın en kirli akarsularını taşımışız.

Mesela Ergene Nehri… Sen de gördün, biliyorsun. Hâlâ aynı durumda. İnsan gerçekten hâline ağlar. Burak belki birazdan daha ayrıntılı anlatır.

D.T.: Bir davamız da devam ediyor. 

A.K.: Derin deşarj meselesi Haliç'le başladı biliyorsunuz. 

D.T.: Tabii, Bedrettin Dalan, Turgut Özal’la neoliberal politikaların vahşi halini gördük. 

A.K.: Ondan sonra bir baktılar, “Güzelmiş bu, evet hiç arıtmaya falan gerek yok, salalım gitsin buradan” dediler. 

D.T.: Nasılsa gözükmüyor diyerek. 

A.K.: Ondan sonra da herkes onu örnek aldı. Şimdi mesela Nilüfer Çayı için de benzer planlar konuşuluyor. Zaten en kirli akarsulardan biri olan Nilüfer’i bir kanalla taşımayı düşündüklerine dair şeyler kulağımıza geliyor.

Bütün mesele tam da bu işte: Siz avuç içi kadar bir denizi bu kadar yoğun atıkla doldurur, onu bir atık havuzu gibi kullanırsanız; akarsuları da kirlilik taşıyan kolektör hatlarına çevirirseniz sonuç kaçınılmaz olarak böyle oluyor.

Bir de iklim koşulları ortada. Sular zaten giderek ısınıyor. Bunun da çok ciddi etkisi var. Müsilaj doğrudan iklim değişikliği nedeniyle ortaya çıkmıyor belki ama iklim krizi bu süreci açık biçimde tetikliyor ve ortaya çıktıktan sonra da etkilerini ağırlaştırıyor.

Eğer iklim krizinin bu koşullarında aynı sistemi sürdürmeye devam ederseniz, deniz komaya da girer, bir noktadan sonra tamamen ölür de. Biz de etrafında devasa bir balçık ve çamur tabakası bulunan bir denizin kıyısında yaşayan insanlara dönüşürüz.

D.T.: Bir de subasar ormanlarımız var. Bütün bu havzanın suyunu temizleyen, muazzam bir ekosistemden söz ediyoruz. Daha geçen hafta İğneada Longoz Ormanları’na nükleer santral yapılmasına ilişkin haberler vardı. Yani mesele yalnızca iyileştirme eksikliği değil; bir yandan da doğrudan daha yıkıcı, daha tahripkâr kararlarla karşı karşıyayız.

Sizler bu çalışma kapsamında birçok uzmanla, çok sayıda bilim insanıyla görüştünüz. Burak, onlar ne söylüyor?

B.A.: Uzmanlar ve bilim insanları, Marmara Denizi ekosisteminin artık geri dönüşsüz biçimde değiştiğini söylüyorlar. Özellikle 1970’lerin, 80’lerin Marmara’sının artık geri gelmeyeceğini vurguladılar. Belki deniz bir ölçüde kendini toparlayabilir ama eski ekosistem geri dönmeyecek. Bu çok önemli bir tespit.

Açıkçası araştırmaya başladığımızda ben de konuya bu kadar hâkim değildim. Ama görüştüğümüz uzmanlar ve akademisyenler sayesinde bugün size iki saat boyunca Marmara Denizi’ni anlatabilecek seviyeye geldiğimi hissediyorum. Çünkü Marmara’dan söz ederken onun bir iç deniz olduğunu unutmamak gerekiyor ve inanılmaz bir potansiyele sahip.

Çevresinde yaklaşık 30 milyon insanın yaşadığı bir bölgeden bahsediyoruz. Buradan geçimini sağlayan insanlar var, burada yaşayan milyonlarca insan var. Akademisyenlerin dikkat çektiği temel noktalardan biri de bu zaten. Konuştuğumuz hemen herkes, Marmara’ya bir damla bile atık su bırakılmaması gerektiğini söyledi.

Biz bu araştırma kapsamında altı ili dolaştık. Balıkesir ve Bursa’da dört gün geçirdik. Gittiğimiz her yerde, Alev Hoca’nın da söylediği gibi, STK’larla, üniversitelerdeki akademisyenlerle, araştırmacılarla, yerel halkla, su idareleriyle ve belediyelerle görüştük.

Mesela Balıkesir’in Gönen ilçesinde bulunduğumuz yerde sadece sinekler ve biz vardık. Buna gerçekten çok şaşırmıştım. Ama ertesi gün Nilüfer Çayı’na gidince daha da büyük bir şaşkınlık yaşadım.

A.K.: Ergene'ye gidince de şok olduk. 

B.A.: Evet. Sonrasında Çanakkale’ye gittik. Daha çok çeltik tarlalarını gezdik orada. Ama Tekirdağ’da, eski adı trajikomik biçimde “Sağlık Mahallesi” olan Ergene Mahallesi çevresinde nehir boyunca dolaşırken çok çarpıcı bir manzarayla karşılaştık.

Mesela Velimeşe tarafında, boya fabrikalarının bulunduğu bölgede suyun bir tarafı pembe, bir tarafı beyaz, bir tarafı kırmızıydı. İnsan ister istemez soruyor: Bu nasıl mümkün olabiliyor? Gerçekten bir nehirden mi söz ediyoruz, yoksa sanayi atıklarının aktığı açık bir kanal mı bu?

D.T.: O gün tekstil neyi boyuyorsa su öyle akıyor. 

B.A.: Evet, gerçekten öyleydi. Bizi gezdiren arkadaşımız “Evet, burada boya fabrikaları var” dedi. Başka bir noktada ise suyun üzerinde yoğun köpükler gördük. Orada da bir şampuan üretim fabrikası olduğunu öğrendik.

A.K.: Ben burada bir araya gireyim. Bu renk meselesi önemli çünkü su kalitesini ölçen kriterlerden biri aslında renk ama bunu kriterler arasından çıkardılar. Hocalar da buna ciddi şekilde itiraz ediyor, “Bunu yapmayın. Bir suyun siyah, gri ya da yeşil akması zaten doğrudan suyun kalitesine dair bir göstergedir” diye özellikle vurguluyorlar. Ama bütün itirazlara rağmen bu düzenleme yapıldı.

D.T.: Biraz önce “Marmara artık eskisi gibi olamaz, geri dönemez” derken önemli bir noktaya değindin. Ama ben oraya biraz itiraz etmek istiyorum. Çünkü Marmara Denizi ile ilgili bizim de yürüttüğümüz bir çalışma var. Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu, 2030’a kadar denizlerin ve kıyı alanlarının en az %30’unun korunmasını hedefleyen uluslararası taahhütler mevcut. Ayrıca dünyada, “ölü bölge” olarak tanımlanan alanların stratejik koruma ve restorasyon çalışmalarıyla yeniden canlandırıldığı pek çok örnek de var. Yani bu tamamen imkânsız değil. Biraz da bizim neyi hedeflediğimize, nasıl bir irade ortaya koyduğumuza ve nasıl çalıştığımıza bağlı. Denizleri ve kıyıları korumak için uygulanabilecek pek çok yöntem var; iyileştirme ve restorasyon çalışmaları yapılabiliyor. O yüzden senin cümlende biraz umutsuzluk duydum açıkçası. Bundan gerçekten emin miyiz?

A.K.: Ben biraz açayım o zaman. Görüştüğümüz uzmanların söylediği şey aslında şu: “Marmara Denizi’ni komadan çıkarmak mümkün. Denize bir damla bile atık su bırakmamak, vahşi deşarjı tamamen durdurmak, ciddi temizlik ve restorasyon çalışmaları yapmak gibi adımlarla denizi yeniden toparlayabiliriz.” Ama onların özellikle vurguladığı nokta şu oldu: Marmara’nın bizim hafızamızdaki, özellikle 1950’lerdeki hâline bütünüyle dönmesi çok mümkün görünmüyor. Hem biyolojik çeşitlilik açısından, hem de sudaki çözünmüş oksijen oranları bakımından eski seviyelere ulaşmak çok zor olabilir diyorlar.

Hatta görüştüğümüz hocaların neredeyse tamamı benzer bir cümle kurdu: “O eski dev orkinos sürülerini, o büyük balıkları artık çok hayal etmeyin.”

D.T.: Ama meseleye bütüncül baktığımızda bu yalnızca Marmara Denizi için değil, dünya genelinde de geçerli bir durum. Sonuçta bizim ömrümüz ne kadar ki… Doğanın zamanı başka işliyor. Gerçekten niyet edildiğinde, kararlı ve uzun vadeli politikalar uygulandığında bütün bunların yeniden mümkün olabilme ihtimali hâlâ yüksek.

A.K.: Evet ama bu şekilde devam ederse, bu denizin ekolojik olarak tamamen çökme olasılığı da ne yazık ki çok daha yüksek görünüyor.

D.T.: Son bir dakikamız, isterseniz bu konuda söylemek istedikleriniz var ise...

A.K.: Hay Allah! Ne kadar çok anlatacağımız şey vardı ama hepsi... 

D.T.: Alev, yarım dakika. 

A.K.: Peki, özet geçeyim. Siyasi irade aslında sorunun farkında. Ne olduğunu da biliyor. Çünkü bütün bilim insanları ve uzmanlar yıllardır gidip bunları tek tek anlattılar. Bu müsilaj meselesi de 1970’lerden itibaren giderek büyüyen bir sorun zaten. Nasıl çözülebileceği de bilinmiyor değil.

Asıl mesele şu: Gerçekten siyasi irade ortaya koyup gerekli yatırımı ve finansmanı sağlayacak mısınız? Yoksa sadece “Ben karar verdim, siz uygulayın” deyip bütün yükü belediyelerin ya da başka kurumların üzerine mi bırakacaksınız? Açıkçası mesele büyük ölçüde bundan ibaret.

B.A.: Ben de şöyle söyleyeyim: Eğer siyasi irade gerçekten çözmek isterse, bu mesele çok daha hızlı çözülebilir. Yeter ki kararlı bir takip mekanizması kurulsun.

Doğayı kirletmenin yaptırımı yalnızca para cezasıyla sınırlı kalmamalı. Gerekirse doğrudan lisans iptaline kadar giden yaptırımlar uygulanmalı. Belki o zaman bazı şeyler çok daha hızlı çözülebilir.

A.K.: Evet, kesinlikle lisans iptali. Bir de tabii bizim halk olarak örgütlenmemiz, itiraz etmemiz, bir araya gelmemiz ve ses çıkarmamız gerekiyor. Zamanı geldiğinde de bu meseleleri gündemine almayan, “Ben bunu çözeceğim, şu adımları atacağım” demeyen insanlara oy vermemek de işin önemli bir parçası.

D.T.: Yani 10 kişinin ses çıkarmasıyla, 1000 kişinin yaşadığı yeri birlikte korumaya çalışması arasında çok büyük fark var.

A.K.: Fark var tabii. Yani bireysel olarak denizi tek başımıza kurtaramayız ama o denizi kurtarabilecek kişileri ve kurumları harekete geçirmek, onları çalıştırmak da bizim sorumluluğumuz.

D.T.: Çok çok teşekkürler. 

A.K.: Rica ederiz. Biz teşekkür ederiz. 

D.T.: Bugün ekoloji ve çevre alanında uzman iki araştırmacı, gazeteci arkadaşım Alev Karakartal ve Burak Altınok konuğumuzdu. Tekrar teşekkürler. Marmara yaşasın!

A.K.: Yaşasın!

D.T.: Adalar hepimizin! Hepimizin sorumluluğunda ve çok olursak bu iş olur. Teşekkürler. Hoşçakalın.