Defne Kayalar: "Sanatçı dediğin marjda olur"

-
Aa
+
a
a
a

Açık Dergi: Portreler'de bu hafta İlksen Mavituna, Defne Kayalar'la! Çocuk oyuncularla sahnelenen ve ezber bozan Medea yorumunun perde arkasından yola çıktığımız bu sohbette; kuşak çatışmalarının tarihsel döngüsünü, Z kuşağına dair umutları ve siyasetin gençlerle kur(ama)dığı ilişkiyi konuşuyoruz.

""

İlksen Mavituna: Hepiniz hoş geldiniz Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında. Bugün Defne Kayalar'la birlikteyiz. Hoş geldiniz Defne Hanım.

Defne Kayalar: Merhaba, hoş bulduk.

İ. M: Nasılsınız? Ne mutlu sizinle olmak. İyiyiz gayet. Parantezli olarak tabii ki söylüyorum bunu; dünya parantezi, gündem parantezi... Yan yana olmanın verdiği mutluluk sizinle.

D. K: Hayatın elverdiği kadar iyiyiz, çok şükür diyeyim.

İ. M: Evet, aynen öyle. Evet, Defne Kayalar, en çok onu oyuncu olarak tanıyoruz; ekranlardan, tiyatro sahnesinden. Ama aynı zamanda tarif ederken, senarist vasfını da öne çıkarmak gereken ve tabii ki yıllardır da prodüksiyonlarda çeşitli seviyelerde uğraşan bir profesyonel olarak bugün Apaçık Radyo'nun kendini ekranlarda ifade etmeye çalıştığı bu alanda bizimle mikrofonu paylaşıyorsunuz. Teşekkür ediyorum. İlk değil buluşmamız.

D. K: Evet.

İ. M: Bir iki yıl kadar önce Ömer Bey ve Eraslan Sağlam'la buradaydınız. O zamanlar bir koşturmanız vardı hatırlıyorum. Medea zamanıydı.

D. K: Evet.

İ. M: İşte zorlu bir casting olan bir oyun olduğunu hatırlarsak falan, onunla ayaküstü konuştuğumuzu hatırlıyorum. Belki konuşuruz. Bence Medea sahnenin cesur işlerinden birisiydi çünkü.

D. K: Ben tekrar size söyleyeyim o zaman. Siz bilin isterim çünkü. Siz bilin yeter; sizi seviyorum. Çok. Yaptığım her şey bundan.

İ. M: Jenerasyonlara dair de çok şey söylüyor. Ben bir iki gündür aslında Medea oyununun genel olarak sahne açısından önemi neydi falan onları düşünüyorum. Hem bir klasiğe getirdiği yorum namına hem de yani bugün Türkiye'nin en hayati tartışmalarından biri mesele; işte MESEM'de çocukların başına ne geldi, sosyal medyayı şöyle kullansınlar böyle kullansınlar diye konuşuluyor. Yine aslında çok büyük siyaset ve politikanın çocuklar üzerine, ama çocuklarsız konuşulduğu bir dönemde, çocuk bakış açısından bir klasiğe yaklaştınız. Bence çok kıymetli bir işti. Ama Medea da geride kaldığı zaman ilerliyor. Şu an sahnede değil Medea, değil mi?

D. K: Hayır, Aralık ayında bitirdik. İstemeden bitirdik ama çocuklar büyüdü.

İ. M: Değil mi?

D. K: Yani yönetmenimiz Hira Tekindor, sahne üzerindeki her şeyin çok gerçekçi olmasını istediği için, oyundaki 9 ve 12 yaşındaki iki çocuğu, gerçekten 8-9 ve 12-13 yaş aralığında çocuklara oynatmak istedi. Büyükler tabii ki ergenliğe girmeye başladılar. Sesler kalınlaştı, omuzlar genişledi. Dolayısıyla çocuk odasının masumiyetinin üzerine, "Bu çocuk böyle biraz daha devam etsek..." endişesine kapıldık. Hani odada kapalılar, kilitliler; anneleri, babaları, Medea ve Iason içeride tartışıyor. Bu abi bir omuz atarak bu kapıyı kırmayı deneyebilir yani artık birazcık. İnisiyatifi ele alır gibi bir durum oluşacaktı yani. Tabii ki biraz abartıyorum ama, o masumiyet oyunun doğru anlatılması için çok gerekliydi. Biz de biliyorduk çok uzun süreli olmayacağını. Çocuklarımız da çok, çok iyi bir iş başardılar. Yani onlar için de kendimiz için de oynamaya devam etmek isterdik ama seyirciye ayıp olurdu artık, yani "mış" gibi yapmaya başlayacaktık.

İ. M: Yani ya da böyle bir projeye dönüşürdü, yeni bir kast oluşurdu, onun peşinden giderdiniz. Ama o bir projeye dönüşürdü herhalde.

D. K: Evet, yani Hira'nın her sene yeniden prova yapması demek. Ben oyuna dahil olmadan önce iki aya yakın çocuklarla ayrı prova yapmıştı. Onu her seferinde yeniden tekrarlaması lazım, evet.

İ. M: İzleyenler kendini şanslı addedebilirler. Medea'nın bu yorumu sahnede bir daha olmayacak. Bir şeyi merak ediyorum; Medea tabii bir klasik, tiyatro kanonunda önemli bir yerde duruyor. Özellikle klasik tiyatro eğitimi için de söylüyorum. Tiyatrocular nasıl karşıladı Medea'nın bu yorumunu? O dönem tartışma oldu mu? Ben izleyemedim eğer olduysa da. Yani çok meşhur, trajik bir mitolojik öykünün tamamen perspektifini, optiğini değiştiren ve aslında sırf bu vasfıyla da polemik diyebileceğimiz bir metin olduğu için özellikle sormak istiyorum.

D. K: Biz anlatamadığımız için mi, yani biz anlatmayı denedik ama anlatamadık mı, ulaşamadık mı bilmiyorum; iki yönü oldu. İzleyenler, tiyatrocular, sadık tiyatro izleyicileri çok beğendiklerini söylediler. Beğenmeyenler sağ olsunlar gizlediler. Ama bir grup da ısrarla "çocuk oyunu" gibi bir yerden yaklaştı. Yani biz yeterince belki anlatamadık. Hani çok kısa söyledik: Bu bir çocuk oyunu değil. Evet, çocuklar oynuyor ama... Anlatamamış olabiliriz. Çünkü oyun bittikten sonra, "Aa Medea mı oynadın? Benim niye haberim olmadı? Biz onu çocuk oyunu zannettik." durumu da oldu açıkçası.

İ. M: Yani... Yerleşik fikirler başlıyor. Evet.

D. K: Şimdi çocuklarla oynadığımız için zaten, sonuçta okula gidiyorlar, hani "haftanın dört günü her akşam oynayalım, eninde sonunda insanlar gelir" gibi bir durum da olamıyor. Ayda iki gün oynayabiliyoruz. Matine-suare ile birlikte dört oyun ediyor. Matinede bir ikili oynuyor, suarede diğeri. Öbür gün diğerleri... Bir seferinde Avrupa yakası, bir seferinde Anadolu yakası. Ayda bir kez bir yakada oturanlara ulaşabiliyoruz. Çok büyük salonda oynanacak bir oyun değil. Dolayısıyla gelen izleyici tiyatrocuysa, tiyatroyla ilgiliyse, "Böyle hiç düşünmemiştim. Oyun şimdi beni çok daha sarstı." dedi. Ama "Medea oynuyor, bir öyle Medea oynuyor, bir böyle Medea oynuyor. Ben Devlet Tiyatrosu'ndakine gideyim." diyen de duydum. O yüzden yeterince veri yok elimizde. Gelen çok beğendi, onu diyebilirim. Böyle de bakmak gerekiyor diye ki benim fikrim aslında her tragedyaya bir de bu gözle bakmak ne kadar iyi olur.

İ. M: Bu yönde girişimler... Geçen de tam anımsamıyorum, kiminle sohbetimizde bunu söylemiştik; "O kadar Brechtçi tiyatro yok, çok Shakespeareci tiyatro var." demişti etrafta. Dolayısıyla çok farklı Shakespeare yorumları görüyoruz. Tabii onun oyunlarına çok daha sık yapılıyor bu perspektif değişimleri. Feminist yöntemle yaklaşmak olsun, daha ilerici yaklaşımlar falan.

D. K: Tabii. Yani işte bir modernize etmek niyeti varsa... Anladığım kadarıyla bu oyunun iki Avustralyalı kadın yazarı modernize etmekten ziyade, "Hani çocuklar tarafından anlatalım ama çocuklar tarafından anlatıyorsak çocuk odası olsun. Çocuk odası oluyorsa günümüzde olsun." Yani "Medea'yı günümüzde anlatalım" değil de yola çıkış, "Çocukların nasıl yaşadığı, dolayısıyla bir odanın içinde kapalı kalmak, hele de onu saraydan çıkarıp sıradan bir ailenin çocuk odasına getirmek" oradaki esas mesele. Yani soyluların başına gelen bir şey değil. Orada çok temel bir aile trajedisi var. Biz oyuna aşağı yukarı çıktığımız zamanlarda bir anne, çocuklarını kağıt toplamaya gitmek için eve kilitlemek zorunda kalmıştı, hatırlarsınız bu olayı. Anne çok eleştirildi. Fakat bir taraftan bakınca o annenin o çocukları emanet edecek kimsesi yok.

İ. M: Bir yeri yok, evet. Sosyal güvencesi yok.

D. K: Sosyal güvencesi yok. Belki çocukları birbirine emanet etti. Belki gerçekten çocuklar yattıktan sonra çıkmak zorunda kaldı. Orada bir zorunluluk var. Hiçbir trajedi tek taraflı değildir. Tek taraftan bakmamak gerekiyor hiçbir trajediye yani. O çocuklar içeride ne yaşadılar? Tabii ki bunu hiçbirimiz görmek, bilmek istemeyiz ama aslında bilmemiz, üstüne düşünmemiz gereken şey de bu.

İ. M: Evet. Bu çok da genel aslında. Bunu genele yayarak da konuşabiliriz galiba. Yani bakış açısını değiştirmek. Bildiğimiz, zannettiğimiz şeye teslim olmamak namına galiba. Böyle bir mesai sorumluluğu var gibi geliyor herkeste. Çünkü "o öyle değil, böyle" diyen bir medya var. Bir yandan da hakikatin kendisi var. O hakikatin kendisine ulaşmak için galiba biraz pozisyonumuzu değiştirip baktığımız yeri de sorgulamamız gerekiyor gibi geliyor bana.

D. K: Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şey bildiğimizi iddia etmemiz mümkün değil. Hiçbir durumda tüm bakış açılarına aklımız da eremez. Yani erdiğini zannettiğimiz yerde bile, ne kadar aynı sözleri de konuşsak sizin baktığınız yerle benim baktığım yer bir kere en temelden farklı. Bambaşka yerlerde yetişmişizdir, bambaşka şeyler duymuşuzdur. Birimiz kadın, birimiz erkek falan. Oraları da geçtim yani; herkesin başka bir bakış açısı var, başka bir motivasyonu var. Hepsini dinlemek gerekiyor. Anlamayacağımızı bilsek bile, anlamaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Bir arkadaşım, "Herhalde bizim mezar taşımıza 'Anlamaya çalışırken öldü' yazacaklar." dedi.

İ. M: Dünyada olup bitenleri...

D. K: Bütün mesaisi insanın, yani dünyayı, insanı, her şeyi ısrarla anlamaya çalışırken başımıza bir şey gelecek herhalde sonunda.

İ. M: Peki, yani Defne Kayalar anlamaya çalışırken neler yapıyor? Bir yandan tabii sahnede, ekranda, bir yandan son zamanlarda en çok uğraştığı şey yazı, senaryo yazısı. Bu mesai size nasıl yardımcı oluyor? Dünyayı anlamakta, olup bitenleri anlamakta ya da öyle bir bağ kurmuyorsunuz belki de, bilmiyorum. Biraz konuşalım aslında yazıyla kurduğunuz ilişkiyi, senaryo yazmakla ilgili.

D. K: Ya şimdi tıkandığım zaman hiçbir şey yazamıyorum. Zaten şu anda yazı yazmayı para kazanmak için yapmıyorum. Tabii ki para kazanmaya dönüştürmek istiyorum ama hani birileri benden bir sipariş bekliyor ya da şuraya bir söz verdim, onu yazıyorum gibi değil. Dolayısıyla o sabah kalktım, hiç yazacak bir şeyim yoksa açarım defteri... Ve hani pencereden dışarı boşluğa bakarak hiçbir şey yazmasam da saçma sapan şeyler yazarım. Alışveriş listesine kadar girmem ama, onu da yazdıklarımdan saymam diyeyim.

İ. M: Bakmak gerekiyor da...

D. K: İşte şu oldu, bu oldu. Keşke şu olsa. Aman eyvah falan... Bazen, mesela bu sabah Açık Gazete'yi dinlerken Ahmet İnsel'in anlattığı şeylerde bir noktada "Bir dakika kapatmam gerekiyor" hissi geldi.

İ. M: Sindirmek için mi?

D. K: Evet. Ya da zannettiğim şeyler başka yöne gidince... Hani herhalde dünyada şu olacak diyorsunuz, başka bir yöne gidiyor ve o hep insanda bir çaresizlik hissi yaratıyor ya, o çaresizliğe kendimi kaptırırsam zaten nefes almak mümkün değil. Ya da etrafımdakileri mutlu etmem, hep birlikte mutlu olmamız mümkün değil yani. Öyle bir görevim olduğu için değil, kendimi de mutlu etmem mümkün değil. Dolayısıyla bazen ara verip ilgisiz bir şey yazmaya çalışıyorum. Fakat ne kadar kaçarsam kaçayım, konu hep bir yerde Türkiye'de kadın olmaya bağlanıyor yazdığım şeylerde. Bunun eğlenerek de anlattığım bir hikayesini kurgulamaya çalışıyorum. Bunun en karanlık olduğu tarafta da bir hikaye kurgulamaya çalışıyorum. Ve bazen o gün içinde edindiğim his, "tek bir cümle, bunu kullanabilirim" dediğim şey bir tanesine hizmet ediyor, bazen diğerine. Biraz oraya yazıyorum, biraz buraya yazıyorum, biraz ikisine de yazmıyorum, bambaşka şeyler...

İ. M: Birkaç şeyi birden yazdığınızı zannediyorum şu an.

D. K: Notlamak gibi diyeyim yani. Evet, birine girip bir diyalog yazıyorum, bazen çok kaptırıyorum. "Onun bir abisi var doğru ya, ama abisi maalesef uyuşturucu bağımlısı." Böyle bir şey geliyor mesela, onu yazıyorum ama bazen de çok neşeli bir durum oluyor, bunun zaten orada yeri yok diyorum. "Ama öbürüne çok iyi hizmet eder" diye birkaç şeyi notluyorum. Hiçbir zaman gün ışığına çıkmayabilir bunlar. Bunlar biraz benim kendimi boşaltma yöntemim. Biraz da tabii ki süreklilik gerektiren bir şey ya yazmak.

İ. M: Tabii ki. Bir arkadaşım "hafriyat" derdi bu arada, yazar bir arkadaşım. Yani tam da dediğiniz gibi illa yayımlamaya yönelik yazmadığı işleri ama sürekli yazma meselesini bir hafriyat, hafriyat dosyaları olarak adlandırırdı.

D. K: Evet, yani yazar arkadaşlarımın genel olarak söylediği şey: "Benim işim bu, ben sabahleyin kalkıyorum yazmaya başlıyorum, akşama kadar yazıyorum, içinden bir şey çıkar çıkmaz yani. Bir şeyi yazmak için değil, yazar olduğum için yazıyorum." diyor. Ondan çıkanlar iyi oluyor diye. Bu mesela yirmi yedinci senem sektörde, herhalde yirmi altı senedir de senaryo yazma işinin kenarında asistan olarak, orada burada, sonra senarist olarak varım. Çok uzun bir kısmında bu sürenin öyle düşünmemişim; "İyi bir şey bulduğumda yazacağım" falan diye. Yok öyle bir şey. Ki ben bunun dersini de aldım üniversitede yani. Ona rağmen böyle bir kendine ve yazdıklarına önem yükleme halinden artık kurtuldum. Sen yaz kardeşim, bir işe yararsa yarar. Hiç işe yaramayacağını zannettiğin şeyler de bazen işe yarayabiliyor. Hiçbir şey olmasa, işte mesela eşim de aynı sektörde, o bir fikir ararken "Şuna ne dersin?" diye bir şey çıkarabiliyorum. O bir egzersiz, o egzersiz sayesinde oluyor daha doğrusu.

İ. M: Dümdüz meslek gibi, yani meslek olduğu için aslında bu böyle çok temelde. Aklıma şu da geliyor, tabii insanın anlatma ihtiyacı da var. Bütün bu hengamenin, kaosun içerisinde sabah Açık Gazete'yi dinlerken "Aman yarabbim" deyip nefesinizi kesip radyoyu kapattığınızda biraz böyle belki meditatif, böyle hani terapötik bir etkisi de vardır illaki profesyonel saiklerin dışında.

D. K: Yani işte Z kuşağının değiştirebilme gücü üzerine, yani siyasi bir takım konular konuşulurken Z kuşağında gördüğüm ve dönüşmesini umut ettiğim şeyleri hemen bir iki şey notlamak istedim aslında. Şimdi birazcık çiçek böcekten bahsedeyim. Çünkü "çok kötü şeyler duydum" gibi bir şey değil de, o duyduğumun karanlığına gitmektense onu nereye dönüştürmek istiyorum ile ilişkili bir fikir geldi aklıma. Onunla ilgili bir şeyler notlayabilirim.

İ. M: Ben çok merak ettim bu fikri bu arada. Çok konuştuğumuz konular da bunlar zaten kuşaklar arası meseleler. Nasıl bir aydınlık ya da tünelin sonunda ne gördünüz? Defne Kayalar, bizi aydınlatın.

D. K: Aslında yok ya, ne olur böyle...

İ. M: Hayır madem bir lafın içindeyiz...

D. K: Bir de önemli bir şeymiş gibi, "Böyle Defne Kayalar..." Yok ya hiç.

İ. M: Ben yazarlık vasfıyla seslenmek istedim.

D. K: Çok teşekkür ederim. Biraz önce sohbet ederken sizinle...

İ. M: Çekim öncesi konuşuyorduk, evet.

D. K: Aslında o konuştuğumuz şeylerle ilişkiliydi. Yani ben son yıllarda bunu çok düşünüyorum. İşte gençler büyükleri, büyükler gençleri beğenmiyor. Demin konuştuğumuz şeyleri söyleyebilir miyim?

İ. M: Çok, çok sevinirim. Bunları konuşmayı çok isterim.

D. K: Hangi romanı olduğunu tam hatırlamadığım için isim vermek istemiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kaleminden okuduğum bir söz: Ergenlerin aklı, yetişkinlerin aklından geri değil. Yani onların aklı da yetişkinlerin aklı neye eriyorsa aynı şeylere eriyor. Daha zeki değiller, daha az bilgili de değiller. Sadece daha tecrübesizler. Henüz günahları yok. Dolayısıyla yetişkinleri yargılayabiliyorlar ve haklılar da bunda. Yetişkinler de o tecrübesizliği ve "Biz neler yaşadık da bu noktaya geldik, sizin dünyadan haberiniz yok" diyerek o tecrübesizliği küçük görüyor. Aslında olması gereken şey bunun birleşimi, değil mi?

İ. M: Doğru.

D. K: Benim sabahleyin düşündüğüm şey siyaset üzerindendi. Mesela partilerin gençlik kolları var, çok güzel. Bu gençlik kollarıyla, yetişkinlik kolları mı deniyor diğerlerine bilmiyorum, bir araya ne sıklıkta geliyor ve ne yapıda tartışılıyor gerçekten?

İ. M: Niye geliyorlar?

D. K: Niye geliyorlar? Ya da "Hadi bugün de gençleri dinleyelim" falan... Bunun böyle bir şey olmaması gerekiyor. "Bugün de muhtarları davet ettik" gibi bir yerde kalıyor yoksa. Gelecek dediğiniz mesele birlikte oluşturulması gereken bir şey ve siyasette aslında gelecek oluşturmanın en temel araçlarından biri ya...

İ. M: Tabii ki, tabii ki.

D. K: Yani çaresiz olarak hepimizin teslim olduğu bir araç. Birazcık bununla ilgili... Oradan sonrası artık çok hikaye özeline girdiği için anlatmam çok saçma olur ve bir yandan da kendi fikrimin çok kötü olduğuyla yüzleşeceğim gibi.

İ. M: Estağfurullah. Nasıl arzu ederseniz.

D. K: Ama aslında bunun üzerineydi. Yani bu birbirini reddetme, eleştirme hali kimseyi bir yere götürmüyor. Ama bu tarihin başından beri böyle yani. Yetişkinler, gençleri tecrübesiz buluyor. "Bu gençlerde hiç ümit yok." Tarihin başından beri bu böyle.

İ. M: Aynen öyle.

D. K: Endüstri devriminden sonra falan değil. Gençler de büyükleri yargılıyor: "Her şeyi biliyorsunuz. Nasıl bu hataları yapabiliyorsunuz hala?" Şimdi aslında bir anda Medea'da demin söylediğimiz şeye bağlanacak konu. İki tarafın da birbirini görmesi, bilmesi gerekiyor her zaman. Bunun doğru bir sözcüsü var mı? Ondan emin değilim.

İ. M: Yani, ama evet, tarihin bir anlatısı var. O biraz yukarıdan bir anlatı tabii ki. Daha büyük bir akışı, belki orada sunma iddiasında bizlere ya da büyük anlamlara dair bir anlatı bu. Ama işte tam da, bilmiyorum yani onun etrafında mı dolanarak, farklı kademelere geçerek mi... Yani bunu çok da romantize etmek istemiyorum tabiri ama sanat biraz buna yarıyor gibi geliyor bana. Farklı kademelerden aynı gerçeğe bakmak.

D. K: Fikir dediğiniz şey, biz sizinle el ele tutuşurken birdenbire ikimizden aynı anda çıkmıyor. Ama birbirimize söylediğimiz birtakım şeyler diye birleşiyor ya. Dolayısıyla evet, yani sanat dediğiniz şey anlatıyor. Ben bir yandan şeyden de çok rahatsızım; "Sanatçı örnek olmalı." Sanatçının örnek olması gerektiğini düşünmüyorum. Sanatçının tam tersi yırtık ve biraz arsız olması gerektiği çok açık. Biraz sınırları zorlaması lazım. Evet, sanatında yaptığı şeyin düşündüren ve yırtan, dikişleri yırtan, sığmayan bir yerde olması gerekiyor. Birbirini bu kadar küçük gören ya da eleştiren iki grubun birleşmesi de her zaman sanata bırakılırsa...

İ. M: Hayatın gerçek bir referansını tutmak lazım tabii.

D. K: Ama herkesin ulaşmasını beklemek çok zor.

İ. M: Doğru ama bir yandan da hani...

D. K: Hak veriyorum size tabii ki. Gerçekçi olunca insanın biraz ümidi kırılıyor. Aslında televizyonla ilişkili, televizyonun bu kadar yaygın bir neredeyse eğitim aracı haline gelmesinin sebebi, oturtamadığın ve yeterince sanatla haşır neşir olamadığın için alamadığın şeyleri almanı sağlıyor demeyeyim ama öyle gibi geliyor yani. İnsanda bu ihtiyaç hep var işte. Yani bir hikaye anlatıcılığı, bir yorumculuk, başkalarından duymak ihtiyacı, izleme ihtiyacı, görme ihtiyacı... Onun en kolay ulaşılabilir yanı televizyon olduğu için televizyona bu kadar bağlandı insanlar. Ve televizyona bu kadar bağlandıkları için aslında "Her şeyi televizyonla anlatalım" kısmı da içinden çıkılmaz, kolay tüketilebilir bir yere geldi.

İ. M: Şu geldi aklıma, kopya çekeceğim yayın sırasında. Çünkü daha dün RTÜK'ten bir rapor açıklandı medya tüketimiyle alakalı, özellikle tırnak içinde gençler diyebileceğimiz grup için. Neyse, tam sayıları vermeye de lüzum yok. Az çok tahmin ediyoruz. Zaten bu bildiğimiz de bir şeydi ama bu sefer Radyo ve Televizyon Üst Kurulu açıkladı. Gerçekten gençler televizyon filan izlemiyorlar.

D. K: Evet.

İ. M: Şimdi bu demek ki belki böyle bir hakikat rejiminde de bir kopuş var. Televizyonda önerilen bir dünya var tabii ki ama insanlar başka yerlere bakıyor. Belki o yüzden mi konuşamıyoruz birbirimizle diye düşünüyorum. Orada baktığımız yerler farklı hakikaten. Tüketimi çok zor o manada.

D. K: Ve kimse de tam olarak birbirinin nereye baktığını da bilmiyor. Çeşitli buluşmalara gidiyorum, paylaşımlara gidiyorum. Gerçekten eskisine göre çok daha fazla... Yani "sosyal medya var, herkes birbirinden haberdar" diye düşünüyorsunuz. Tam tersi. Bizim küçük partiler için, siyasi partiler için gençliğimizden beri yaptığımız bir şaka vardır: Herkes iktidara geleceğini düşünüyor ama en ufak parti bile. Çünkü böyle bakıyorsun sağına, yüz kişi sana oy veriyor. Soluna bakıyorsun, yüz kişi sana oy veriyor. "Herkes bana oy verecek ya" gibi bir şeye kapılıp herkes iktidara geleceğini zannediyor ya...

İ. M: Evet.

D. K: Bu biraz öyle yani; benim etrafımdaki herkes buradan besleniyor, o zaman herkes bundan haberdar değil aslında. Herkesin kendi grubu içerisinde haberdar olduğu bir grup var.

İ. M: Peki nedir sizce panzehir? Daha çok anlatmak mı? Kendini anlatmak için yeni yollar bulmak mı?

D. K: Daha çok anlatmak ve biraz da hiç ilgini çekmeyen şeyleri dinlemeye çalışmak. Çünkü aslında o kadar da ilgini çekmeyen bir şey olmadığı anlaşılıyor. Ya ben ne geçerse elime tüketmeye çalışıyorum. Dalgasını geçiyor arkadaşlarım bununla. Twitter mi diyoruz hala, X mi diyoruz? Twitter, Instagram, TikTok, WhatsApp hikayeler, gazeteler, radyolar, YouTube, o bu ne varsa... Çünkü bir yandan her şeye yetişmek mümkün değil, zorlamıyorum kendimi. Ama bir yandan da "Sadece benim baktığım yerden, her şeyden haberdar olmasam ne olacak?" Hayır, bir yerlerde çok büyük bir dünya gelişiyor ve bir şeyler oluyor. 90'lı yıllarda İspanya'da ben üniversite öğrencisiyken seçim sonucunda hükümet değişikliği oldu. Radikal sağ partilerden biri yanılmıyorsam ya iktidara geldi ya bir koalisyon oluştu ve ikinci parti de bir sağ partiydi. Ve o zaman Avrupa'da faşizmin yükselişi konuşulurken, şu yorumu çok net hatırlıyorum: Globalleşme tehdidini hissedenler eski değerlere tutunurlar. Yani ne zaman bir yerde globalleşme... Tabii ki yani bu...

İ. M: Tabii.

D. K: Şimdi 90'larda ben yeni duyduğum için, o zaman için benim için yeni bir bilgiydi.

İ. M: Evet, şimdi bütün Avrupa için bunu söylüyoruz zaten.

D. K: Tabii ki yani bütün dünya için söyleyebiliriz. Bunun ne zaman bu iş, "Eyvah değerlerimiz elden gidiyor" dese, o zaman insan muhafazakarlaşıp tutunuyor. Kendimde en dikkat etmeye çalıştığım şey herhangi bir konuda muhafazakarlaşıyor muyum? Bağnazlaşıyor muyum? Onun olmaması için de ters fikirlere, "Bunu nasıl düşünüyor olabilirler?" dediğim şeyleri de dinlemeye çalışıyorum. "Gerçekten böyle saçmalık olmaz" deyip kapatıyorum.

İ. M: Çok da tahammül edilemiyor olabilir ama yine de evet.

D. K: Bir yandan da ama nasıl olur? Mesela çok yeni bir şey öğrendim. Ben empatinin psikolojik bir şey olduğunu düşünüyordum. Ve çok yakında yeni bir çalışma okudum. Empatinin nörolojik olduğu. Yani nöronlar...

İ. M: Beyin yapımızda yani. Evet.

D. K: Dolayısıyla karşınızdakine oturup da anlattığınızda çözebileceğiniz bir şey değilmiş bu. Çünkü mümkün değil öyle bir yapı. Bunu öğrendiğiniz zaman mesela bütün dünyanın şu an sorduğu: Epstein dosyasındaki insanlar nasıl bu kadar kötü olabiliyorlar? Bunu nasıl yapabiliyorlar? Yaptıktan sonra eve gidip bir vicdan azabı... Hayır, vicdan azabı falan çekmiyorlar. Çünkü beyin yapıları öyle değil. Bu beni dehşete düşürmekle birlikte bir sonrasına çok hızlı geçmemi sağladı bu bilgi. Okey. Bunu bilerek hareket etmek gerekiyor. Birtakım insanların acı, empati kapasitesi yok. Yani onlara laf anlatmaya çalışmanın da dolayısıyla bir faydası yok. Çünkü yapabilecekleri bir şey değil bu. Yani "Boyunu kısalt" falan demek gibi bir şey. Öyle olmaması gerekiyor tabii ama "Hay onları da anlıyorum" gibi bir yerden söylüyorum. Anlamakla bu arada anlayış göstermek bambaşka şeyler.

İ. M: Tolerans değil yani bu. Kesinlikle oradaki suçlara değil. Doğru.

D. K: Herkesi anlamaya çalışıyorum ama anlayış göstermek için değil. Ki yani hoşgörü paradoksu da hepimizin bildiği ve çok da sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığı bir şey.

İ. M: Evet, maalesef.

D. K: Dolayısıyla evet, yani birazcık hani sonradan öğrendiğim, duyduğum şeylerin arkasında da bilimsel olarak ne var ona bakmaya çalışıyorum. Deminki sorunuza cevap vermek için söyledim. "Nasıl oluyor, nasıl katlanmaya, nasıl devam ediyoruz?" İnsan çok şey öğrendikçe daha çok dehşete kapılıyor. Ama bir yandan da işte biraz bilime kulak verip "İyi de bu nasıl oluyor?", sonra yine felsefeye dönüp "Peki bunu nasıl çözeceğiz?"

İ. M: Bitmeyen bir mesai yani gerçekten. Evet, yani hayatımızda bu mesaiye yer açmazsak belki gerçekten olduğumuz kişi de olamayız. Şunu düşünüyorum, bir yandan Defne Kayalar'a dair insanların zihnindeki imajlarla, ekranlarla, işte oyuncularla ilişkin öyle bir klişe vardır ya... İşte onların hayatları biraz daha görünür, lüks falan. Hayır, gerçek hayatı dert ederek aslında oyuncu bütün kariyerini belli bir noktaya getiriyor.

D. K: Tabii ki.

İ. M: Bu anlattığınız sadece yazmanın değil, oyunculuğun da bir parçası gibi geliyor bana.

D. K: Bence zaten bunların sonucu oyunculuk ve senaristlik. Yani onları yapabildiğim için duygulara ya da insanlara daha başka bir gözle bakıyorum değil. Onu yapabildiğim için yazabiliyorum ve oynayabiliyorum. Ben geçen gün galiba bir söyleşide de anlattım. Duyguların korkulacak şeyler olmadığını anladığım zaman oyuncu olabileceğimi de fark ettim. Yani duyguları yaşamaktan korkmak aslında ne kadar komik. Hani "Aman üzülmeyeyim, aman kalbim kırılmasın." Bu, "Aman mutlu olmayayım" demek gibi bir şey. Bunların hepsi birer duygu. Bundan korkacak bir şey yok. Ki korku da bir duygu. Yani bizden büyük bir şey değil. Tabii ki istemeyiz acılar içinde kıvranmayı. Kim ister? Ama bunların hepsi birer duygu ve bunları yaşayabilirim. "Bunların hepsi insan için" dediğim zaman da bunların hepsini yaşamanın yolu olarak oyunculuğu buldum. Yani sonsuz seçenek ve senaryo içerisinde onu da yaşayabilirim, bunu da yaşayabilirim. Evet, yaşarken mahvoluyorum ama eve gelince de, "Bugün de sahnede yine ağladık ettik, acılar içinde kıvrandık ama biraz daha anladım, o kadını biraz daha anladım" diyerek de geliyorum. Bir yandan da "Onları yaşayan insanlara aracı oldum ve sesleri olabildim" demenin bir rahatlatıcı yanı var. İşte bir yandan da kendinizi çok ciddiye almamayı sağlıyor yani. Neler var hayatta...

İ. M: Değil mi? Hayatta neler var, kimler var, neler yaşanıyor demenin de bir yolu. Ama biz sizi izlemeye devam edeceğiz nerede olursanız olun. Çok teşekkür ediyorum burada olduğunuz için.

D. K: Rica ederim. Çok konuştum ama bilmem, herhalde onun için çağırmışsınız diye düşünüyorum.

İ. M: Çok keyifliydi. Bunun için çağırdık. Bir yandan evet, bu mecra üzerine de sözümüzü söylemiş olduk sayenizde. Dünyaya ilişkin aslında her an geçerli sözler üretmeye çalışıyoruz burada.

D. K: Evet, yani yarın bu arada bu fikirlerimin hepsi değişebilir. Çünkü fark ettiğiniz gibi hiçbiri de böyle çok somutlaşmış şeyler değil.

İ. M: Çok güzel, bunun böyle olmasına çok mutluyum gerçekten.

D. K: Yarın sabah deftere yazacağım bunları yine.

İ. M: O zaman yayında yine bir araya gelir, o fikirleri konuşuruz. Yeni fikirleri konuşuruz. Bizim için büyük bir keyif, benim için öyle. İzleyenler için de öyle olduğunu düşünüyorum.

D. K: Benim için de burada olmak her zaman keyifli.

İ. M: Evet, ağzınıza sağlık.

D. K: Çok teşekkür ediyorum. Ailemin radyosuna gelmek gibi hissediyorum, bugün gelirken onu düşündüm.

İ. M: Ne güzel.

D. K: Sanki böyle ailemin başka bir işi var ama radyo da açmış ve "Gideyim ben de bugün bir konuk olayım" gibi bir hisle geldim.

İ. M: Vallahi ne mutlu bunu duymak çünkü tam da böyle yapmaya çalışıyoruz.

D. K: İyi, hissediliyor.

İ. M: Eksik olmayın. Çok teşekkür ediyoruz biz izlediğiniz için Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Defne Kayalar'la birlikte...