Trompet, Şiir ve Cesaret | Dilan Balkay'la Bağımsız Sahne

-
Aa
+
a
a
a

Yeni nesil bağımsız müzik sahnesinin en heyecan verici ve özgün isimlerinden Dilan Balkay’ı ağırlıyoruz. İlksen Mavituna ve Dilan Balkay, "Kuyu" ve "Tavşan Uykusu" albümlerinin mutfağına giriyor; Balkay'ın Dolu Kadehi Ters Tut ile stadyumlara uzanan sahne deneyimlerini, Bulutsuzluk Özlemi ile yaşadığı o unutulmaz ve duygusal anı, Can Güngör müziğiyle kurduğu bağı ve ilham kaynaklarını didikliyor.

""

İ. M:Apaçık Radyo'nun YouTube kanalındayız. Hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Dilan Balkay ile birlikteyiz. Dilan hoş geldin.

D. B: Hoş buldum.

İ. M: Burada olman mutluluk bizim için.

D. B: Benim için de öyle.

İ. M: Kültür dünyasının çok farklı alanlarından sesler ve simalar burada, bu yayında buluşuyor. Açık Radyo'nun Apaçık Radyo olduktan sonraki konuşma alanı burası. Sende biraz böyle basın bülteni gibi olacak ama... Yeni neslin çok kıymetli şarkı yazarlarından ve trompetçilerinden... İki albüm çıkardın bugüne kadar. Çeşitli işbirliklerinle de seni izlemeye, takip etmeye çalıştık. Biraz bunları konuşacağız; nasıl gidiyor başlangıcından bugüne diye çok uzatmamaya çalışacağım. Çünkü bir yandan çok da hoş böyle bir müziğe başlama hikayen var. İşte sana bir pikolo verilmiş. O pikoloyu istememişsin. Sonra trompete geçmişsin. Ama şimdi çok ilginç bence. Ben Dilan Balkay deyince... Tabii ilk sahnede o enstrümanıyla gayet bütünleşmiş, müthiş bir figür görüyorum. Bilmiyorum bunun perde arkasına çok geçer miyiz ama bakalım farklı kanallardan konuşacağız. Ben şöyle bir yerden başlamanın iyi olacağını düşündüm. Sen de hayır demedin girizgahta, ufak bir konuştuk burada. Büyük bir isimle, Nejat Yavaşoğulları ile konuştuk biz, Bulutsuzluk Özlemi'nde. Kalamış'ta bir yaz festivalinde Bulutsuzluk Özlemi'nin büyük bir konserinde bir featuring'in olmuş. Sen de konuk olmuşsun onlara. Şimdi şarkı çok bilindik bir Bulutsuzluk Özlemi şarkısıydı. Yani bilindik derken tam Bulutsuzluk Özlemi'ne yaraşır. Hani her konserde aslında ülke koşullarından dolayı yerini bulabilecek bir şarkı ben ilk dinlediğimde ama... Evet o bir seda girdi, bir trompet girdi, şarkı bambaşka bir atmosfere ulaştı ve sonra zaten kayıtta da olduğu gibi almışlar Nejat abinin sesinden. Dilan Balkay diye duyduk senin o olduğunu. Ve o yılların klasik şarkısı hem senin yorumunla güncellenmesi yetmiyormuş gibi bir de sonra Gazze'de yaşanan soykırım ve savaşın bağlamında çok net ve kuvvetli bir şekilde kayıtta kendine yer buluyor. O kayıtta bence çok şey var. Yani Bulutsuzluk Özlemi'nin ne müthiş bir grup olduğu var. Bir yandan senin o müziğe, o klasikleşmiş müziğe getirdiğin soluk var. Ve işte o gelenekle soluğun yan yana buluştuğunda bugün dünyaya konuşan capcanlı bir iş hakikaten. Dinlemeyenlere de tavsiye edelim o kaydı bulmalarını. Sen o günü nasıl hatırlıyorsun? Biraz onu konuşmak istiyorum. Sürpriz değildi herhalde? Aranje bir durum vardı?

D. B: Yok yok tabii. Yani o gün baktık aslında soundcheck'te ama nasıl bir şey olacağı bana söylenmişti önceden. Benim için öncelikle tabii ki çok duygusal, kendimi çok tuhaf da hissettim çünkü hani... Çok önemli bir grup, Bulutsuzluk Özlemi. Hem politik duruşları, hem Türkçe müziğe getirdikleri yeni solukla falan. Ve 40. Yıl konserleriydi o. İşte Nejat abiden bir gün bir mesaj geldi bana. Tur arabasındaydım galiba. İşte "Bir aramak isterim seni" falan diye. Hemen kalbim çarpmaya başladı. Konuştuk. Dedi böyle böyle bir konserimiz var. O sırada "Kimse Barıştan Söz Etmiyor" değildi bu arada konu. Daha sonradan ekledik galiba.

İ. M: "Bir şey yapmak istiyoruz birlikte..."

D. B: Evet, şeydi "Cezaevinde Bayram Görüşmesi". Birlikte çalalım dedi. Ben işte kapattıktan sonra tabii birazcık ağladım. Garip çünkü o da beni çok harekete geçiren bir parça duygusal olarak. O gün de çok heyecanlıydım. Onlarla birlikte sahnede olmak... Bir de üstüne işte bahsettiğim gibi arkada o Gazze görüntüleri çok güçlü, çok... Yani izlemesi de çok zordu. Onu o sırada icra etmek de çok zordu. Çünkü hani bir yandan kendini de tutmaya çalışıyorsun ama çok yoğun bir şey oluyor falan. Çok acayip bir deneyimdi. Çok şanslı hissediyorum kendimi böyle bir şeyin parçası olduğum için.

İ. M: Şarkıyı nasıl değiştirdiniz? Sen görüştükten sonra mı o şarkıya karar verildi?

D. B: Yok, ikisini de yaptık.

İ. M: Ha ikisini, ben tamam konseri kaçırmıştım, kayıt henüz yayınlanmadı.

D. B: Evet onun kaydı, yahut çekilmemiş de olabilir. Gerçi belgesel için de video çekmişlerdi full konser. Belki orada bir şey olur. Bir de dedi işte "Kimse Barıştan Söz Etmiyor" yapacağız. Sonunda da işte bu parça, işte Beethoven gelecek falan.

İ. M: Evet.

D. B: Tonu şu, bilmem ne falan. Sonra soundcheck'te baktığımızda yani tüylerim diken diken oldu. O müziği oraya taşıyan o trampetler, çok sert gitarlar falan ve sonra bir çözülme anı vesaire. Çok, çok, çok güzeldi yani.

İ. M: Yani çok güzel, çok kuvvetli hakikaten. Yani böyle çok da büyük kelimeler kullanmak istemiyorum ama yani... Strestir tabii ki ama bir yandan da kendini o anın içine koymak... Şimdi düşünüyorum, hani bir 10 yıldır esasen aktif sahnede olduğun söylenebilir. Böyle 40 yıllık bir grupla beraber olmak falan. Ama galiba yavaş yavaş da hani artık alıştın gibi denebilir mi? Yani ne bileyim. Zaten sahnede olmaya alışmak değil de, aranan bir müzisyen olmaya doğru yavaş yavaş gidiyor mu Dilan Balkay? Belki sahnede o trompeti çok da duymuyoruz. Bunu bir de yeni bir sesin, sedanın yapması mı çok tutuyor falan. Sen nasıl hissediyorsun? Stres yapıyor mu sende bu?

D. B: Ya tabii ki biraz alıştım. Ama bazı böyle mevzular oluyor işte. Mesela Bulutsuzluk Özlemi olunca alıştığım her şey uçup gidiyor tabii ki yani. Çok yeni... 13 yaşımdamışım falan gibi hissediyorum kendimi. Orada da öyle oldu hakikaten. Ve tabii ki çok gurur verici bir şey bir yandan. İnanamıyorum bazen böyle olduğuna. Çünkü hiç böyle bir şey yoktu kafamda yani; büyürken, müziğe başlarken, müziği sürdürürken falan. Her seferinde bir tazeliği var onun, o yüzden üstümde.

İ. M: Evet, o tazelik de galiba müziğin kendisi oluyor yani o anda bir. Evet, bu tazelik meselesinden devam edelim. Aslında ben şey konuşmak istiyorum; senin bir an bir orkestrayla, enstrümanla alışıp daha sonra daha sokak ortamında müzik pratiğini geliştiriyor olman dolayısıyla aslında ana cevap verme yeteneğini de yıllar içinde geliştirmen vs. Şimdi sokakta müzik yaptıktan sonra "Tamam ya, ben kendi adımla bu işi yapmaya karar vereceğim" demek nasıl oldu kafanda? Çünkü hep bir yandan çekingenliğinden bahsediyorsun ama öte yandan da Dilan Balkay olarak müzik yapıyorsun. Bunun önemi ne sence? Çünkü Dolu Kadehi Ters Tut'ta da çok kuvvetli bulunduğun yer, bir grubun üyesi olarak filan ama Dilan Balkay'ın sözü niye önemli senin için?

D. B: Yani karar verdiğim bir an hatırlamıyorum aslında. Ve zaten ben beste yapmaya da çok uzun süre sonra başladım. Yani müzikle ilişkim, artık hani trompetle ilişkim biraz oturmaya başladıktan sonra... Bir söz yazıyordum, öyle... Söz de değil aslında, şiir yazmaya çalışıyordum. Ama hiç bestelemek gibi fikrim yoktu, şarkı söylemek gibi fikrim hiç yoktu. İşte korolar oldu vesaireler, back vokal yapıyordum falan ama böyle bir iddiam yoktu yani. Sesimle de çok barışık değildim açıkçası. Bildiğin değildim. Şu an daha iyi hissediyorum kendimi. Çünkü bir şey buldum herhalde. Gayet hissettiğim bir yer buldum sesimde ve bir iddiası olmaması gerektiğine de ikna oldum. "Ben çok iyi bir şarkıcıyım" falan demeye gerek olmadan, edecek lafım var ve ediyorum onları basitliğinde. İlerleyebiliyor, onun rahatlığı var şu an üzerimde. Ve işte sokakta çaldığım ekiple aslında ilk bestemi çalmıştık bir konserimizde. Ve hani "Tamam o kadar da galiba korkmama gerek yok" dedim. Birlikte yapıyoruz yine o müziği. Birlikte oturduk, düzenledik vesaire falan. Az önce yaptığımız şeyden çok farklı gelmemeye başladı. O noktadan sonra bir de işte o dönem... Bağımsız müzik yayınlamak çok kolaylaşmıştı. Herhangi bir plak şirketine ihtiyaç duymamaya başlamıştık falan. Ve çevremdeki artık arkadaşlarım da bunu yapıyordu. O dönem işte Dolu Kadehi Ters Tut, Can Ozan, işte Evrencan (Gündüz), Sedefler (Sebüktekin) vesaire falan hani. Öyle bir yerde o da cesaret verdi bana çevremdeki insanların bunu böyle çok tasasız bir şekilde yapabiliyor olması. Öyle bir güçle ben de kalkıştım. Ama yani şu an hala konserimde... Mesela işte lansman konseri yaptım.

İ. M: Tavşan Uykusu için.

D. B: Tavşan Uykusu aynen. Albüm çıkalı bir yirmi gün falan olmuştu galiba. Ve albümdeki şarkılara eşlik etmesi seyircinin beni çok şaşırttı. Zaten hani o albümün lansmanı ve onu dinleyip gelmiş olmaları lazım ama sahnede böyle "Bunu da mı biliyorsunuz?" falan gibi bir...

İ. M: Niye oluyor sence böyle bir şey?

D. B: Bilmiyorum. Çünkü çok kişisel bir şey yapıyorum aslında. Kendi adıma çok özel bir şey ve çok çıplak hissettiğim bir yeri böyle paylaşıyorum. Orada bir bağ kurulmuş olması romantik bir yerden çok iyi geliyor bana. Yine de hala herhalde aşamadığım bir takım özgüven problemleri falan olabilir. "Bunu sevdiniz mi gerçekten? Gerçekten bir şey hissediyor musunuz?" diye şaşırıyor olabilirim, emin değilim, bilmiyorum.

İ. M: Bir yandan da kendi doğalında çok da şöyle bir şey oluyor. Yani sen hani müziğinle ortaya çıktıktan sonra evet çekiniyor vesaire olabilirsin, bunu farklı yerlerde de söylüyorsun tabii ama... Yine de belli bir açıklıkta durduğun yeri ifade etmekten de hiç çekinmedin. Yani bu gerek sosyal medya kanallarıyla olsun, gerek söyleşilerle falan. Biraz aslında galiba insanların hayatının içine girmekten çekinmemenle ilgili bir durum da var diye düşünüyorum.

D. B: Evet, öyle sanırım. Yani evet kendim olmakla ilgili derdim yok çok uzun süredir. Onun rahatlığıyla o çekingenliğim bazen kapışıyor. Ama işte son yıllarda artık kendim olmaya dair hevesim yeniyor galiba çekingenliğimi.

İ. M: Evet bir de yani izleyiciden bir yankı duymak da tabii insana "Tamam bu oldu" hissini veriyordur. Evet, Kuyu ve Tavşan Uykusu; iki albüm bugüne kadar yayınlamış oldun. Yani aranjman, altyapı tarafından bakınca Tavşan Uykusu başka bir güzergâha girdi gibi. Biraz bunu da konuşalım istiyorum. Kuyu biraz daha Dilan Balkay'ın yazarlığı, icracılığına dair daha böyle net bir hissiyatı olan bir albüm olmakla birlikte, Tavşan Uykusu'nda fikirler daha çok. Ve bunu ben şuraya da bağladım; yani hani az evvel bahsettin, bağımsız müzik yayınlayan isimlerin çokluğu. Bir yandan da aslında evet bir Dilan Balkay ismiyle çıkıyorsun ama hep bir ekip, belki dönüp fikir sorduğun birileri var filan. O iki albüm arasındaki geçişte öne çıkan o fikir çokluğu, sound farklılıkları filan nasıl anlatırsın bugün baktığında, ne değişti de ikinci albüm buna evrildi ve şimdi nasıl gidiyor, onu da merak ediyorum.

D. B: İlk albümde halihazırda bestelenmiş parçaları topluca bir aranje etme sürecine girmiştik. Dolayısıyla sound olarak birbirlerinden çok da uzaklaşamadılar. O dönemde benim çok etkilendiğim müzikler, işte oradaki beat'ler, oradaki akor yürüyüşleri vesaireler bütün albüme sızmış oldu birazcık. Tavşan Uykusu'nda aralıklarla yaptığım parçaları ve her birine oturduğumda düzenlediğim hallerini hiç bozmadan, beni bir şeye sokmaya çalışmadan oldukları şekilde bir araya getirdim.

İ. M: Tekdüzelikten daha uzak bir şekilde.

D. B: Evet, yani hani o dönem işte gitarla çok vakit geçiriyorduysam Tavşan Uykusu'nun gitar riff'ini çıkartmış oldum. İşte "Paranoya" mesela çok alakasız albümün geri kalanından. Bir gün oturdum, o parçayı hakikaten böyle birkaç saatte yaptım ve neyse o oldu. Hiç bir daha üstüne aranjesel bir yerden gitmedim falan. Ve bu üç seneye falan yayıldığı için, o yüzden ben nerelerde geziniyorsam her parça onun temsilcisi gibi oldu. Dolayısıyla böyle evet, ortalığa saçılmış bir sürü fikir albümü gibi bir şey oldu.

İ. M: Evet, hepsi de ayrı ayrı cazibesi olan fikirler, onu söylemek lazım. Ama bir yandan da hani bir şey olur ya işte, bir prodüktör vardır, "Onu öyle yapma, böyle yap. Albümün genel sedası bu olsun" falan. Bu yok galiba hayatında.

D. B: Öyle, öyle olmadı. Ben zaten prodüse etmiştim parçaları. Ufuk Kevser ile daha böyle hani "creative mixing" denebilecek belki, aranjeyi, prodüksiyonu çok değiştirmeden sadece sesleri daha iyi, daha doğrularıyla, teknik olarak değiştirerek gittik üstüne. Dolayısıyla bana hani o taraftan müdahale eden bir ses olmadı. Ben de ona biraz kapalıydım bu albümde bu arada.

İ. M: Daha kendin ayakları üzerinde durmasını istedin.

D. B: Evet, ben bir de ilk defa bu kadar fazla prodüksiyonuyla uğraştım. İlk defa o kadar vakit geçirdim bilgisayarda aranjesiyle vesairesiyle. Ve tabii uzun süre aynı şeyleri dinlediğim için onlar bende yer etmiş oldu ve değiştirmeye karşı çok tutucu oldum. Evet, evet. Bunu daha önce sadece şiir kısmında yaşıyordum. Yani sözlerle alakalı hiçbir şeyi kabul etmiyorum, "Ben yazdım ve bu" falan gibi bir tutuculuğum vardı. Müzikte biraz daha rahattım o anlamda. Bu albümde çok öyle yapmadım yani. Tutmaya çalıştım, "neyse o" falan. Öyle hissediyordum, öyle çıktı. Ve alıştım buna artık.

İ. M: Peki şey hala şöyle mi ilerliyor? Önce şiir çıkıyor ortaya, sonra melodiler ve orkestrasyon gibi mi yoksa?

D. B: Yüzde yüz öyle. Ya tabii ki arada tersi olduğu da oluyor. Yani bir kompozisyon, hani müzikal bir fikir ortaya çıkıyor, ona bir söz uyduruyor oluyorum. Ama genelde zaten yazdığım bir şeyi ona ekliyor oluyorum. Yine de sıfırdan bir şey yazmıyorum. Galiba hiç.

İ. M: Arada seslerin de önce geldiği, seslerin kendini duyurduğu da oluyor. Peki Dolu Kadehi Ters Tut... Grup müziğinden, yani senin kendi solo müziğine en büyük getiri ne oluyor sence? Prodüksiyona girişmek de kolay değil. Eminim hani o ekiple de ki daha genişçe bir ekip, tecrübe çok bir biçimde sana bir birikime yol açmıştır diye düşünüyorum. Bunu bir merak ediyorum yani grup müziğinin, senin kişisel müziğine etkisini. Bunu bir soracağım. Bir de aklıma şey geliyor aslında. Yani böyle şimdi sen tabii ki parçası olduğun için çok belki o kadar bağlantılı görmüyorsun ama ben ister istemez... Hani Bilgi Üniversitesi'nin de özellikle Bilgi Müzik ekolüyle ortaya çıkan bir ses ve sound olduğunu da düşünüyorum ve orada ortaya çıkmış pek çok yetenek de var ve bu aslında bugün adını henüz koymadığımız bence bir jenerasyonu da genel olarak çerçeveliyor filan. Biraz bunun da birikimi var mı diye düşünmeden edemiyorum yani oradan çıkmış müzisyenler jenerasyon itibariyle. Genel olarak hani bu kolektif hal senin solo işleri nasıl etkiliyor? İstediğin referansla cevaplamanı isteyeceğim.

D. B: Yani birlikte müzik yapmanın en büyük etkisi herhalde şey... Enstrümanları, görevleriyle alakalı daha net bir şekilde görebilmek. Müziğe nerede, ne zaman hizmet etmeli konusunda. Çünkü mesela kendi projemde, benim projem... Ve tabii ki benim trompetim ve sözüm üzerinden dönen bir müzik var. Dolu Kadeh'te ben orkestrayım. Dolayısıyla klavyeyi boşluklara koyuyorum. Klavyeyi düşünüp kompozisyonunu kurmuyorum, zaten bir şey var ve ben onun içinde kendime bir yer bulmaya çalışıyorum. Dolayısıyla daha böyle... Daha "humble" bir deneyim, bulamadım Türkçesini.

İ. M: Mütevazı.

D. B: Daha mütevazı bir deneyim orada. Bir müzik var, ben ne katabilirim? Ortaya çıkmaya çalışmadan falan. Ve bunu tabii diğer enstrümanlarla alakalı da düşünmeye başlıyorum. Dolayısıyla kendi grubumla, kendi projemi prova ederken vesaire... Orada da artık hani "Davulun durması gereken yer burası, şu an buna ihtiyacımız var. Bas böyle bir yerde durmalı, burada bir eksiğimiz var" falan filan gibi. Öyle bir yerden grup müziği bana çok şey öğretmiş oldu kompozisyonu düşünürken. O bireyleri, enstrümanları düşünmek adına. Tabii bir şey de var. Dolu Kadehi Ters Tut çok popüler bir grup ve çok fazla konser veriyoruz. Çok büyük yerlerde, çok büyük kalabalıklara konser veriyoruz. Ben onlarla çalmaya ilk başladığımda çok daha gergin bir insanım kesinlikle. Sahneye çıkmadan önce çarpıntılar vesaireler falan. Onlarla çok fazla sahne yapa yapa biraz rahatladım. Bunun tabii ki bir yansıması oldu benim kendime.

İ. M: Pratik olarak.

D. B: Aynen.

İ. M: Ama bir yandan şarkı yazımına da dediğin gibi o hani grup ve kolektifin böyle iş bölümü kısmı falan. Bu benim şey tezime ne diyorsun? Bilgi Müzik sonrası ortaya çıkan jenerasyon tezine.

D. B: Hiç üzerine düşünmemişim ama doğru bence bu kesinlikle. Biz mesela Dolu Kadehi Ters Tut'ta da Bilgi Müzik'e uğramış dört kişi bir ara sahnedeydik. Berke, Bahadır, Şener, ben. Ve o dönem grubun konser dinamiği ve aranjesel şeyi de baya değişti bence. Oradan gelen bir şey vardı bence. Ben Bilgi Müzik yıllarımı çok deneyimleyemedim. Ben girdim, pandemi başladı. İlk sene online, o gerçekmiş gibi hissettirmiyor tabii. Oradan alabileceğimin çok azını alabildim. Dolayısıyla oranın kolektif şeyini çok da yaşayamamış oldum. Öyle bir araya gelemedik çünkü çok fazla derslerde de. Çok özendiğim bir mevzu bu arada. Ve benim de işte mesela bu son yıllarda en çok etkilendiğim müzisyenlerden biri Can Güngör mesela. Bilgi Müzik çıkışlı. Ve duyuyorum onu orada yani bence kesinlikle. Tabii onun Can Güngör'lüğü ayrı bir şey ama... Evet iyi bir yer bence orası, iyi bir yer. Yani şu an ne durumda bilmiyorum ama.

İ. M: Çok kıymetli hocalar vardı, bir ortam vardı sonuçta sağlanmış olan. Hem icraya hem de bestelemeye yönelik falan. Bir yandan da modern müzikle ilişkisi de kuvvetli bir yer. Hep öyle konumlanmış bir yer. Bence bu da oradan çıkan müzisyenleri kreatif manada çok etkilemiştir.

D. B: Tabii tabii bir açıklık katıyor kesinlikle.

İ. M: Diye düşünüyorum. Can Güngör'le ortaklığında her zaman böyle iyi hoş andın. Genelde taltif ederek yani böyle bir iltifatla hep anıyorsun Can'ın müziğini. Biz de Can'a selam etmiş olalım. Sürüyor mu hala iş birliğiniz müzikal bağlamda ya da düşünüyor musun?

D. B: Yani en son albümde, Tavşan Uykusu'nda "Tutuşur Ya"da davul çalmıştı sağ olsun. Ben o parçayı ilk yazdığım an Can Güngör'ü hayal ettim yani. O davulların, onun kompozisyona katabileceği şeyleri falan. Ama sonra ben çok sallandım, savruldum. O parçanın arasından bir şeyler geçti. Ona ilk gönderdiğim halinden... Sonra hiçbir şey değişmedi bu arada ama aradan bir sene geçti. Tekrar ben ona "Böyle bir şey konuşmuştuk. Hala yapabilir miyiz onu?" falan dediğimde, "Aa duruyor mu o parça?" falan kadar oldu. Çok isterim tabii ki onunla bir şey yapmak her zaman. Yani çünkü çok... Hem kompozisyon olarak kafasına çok hayranım, hem söz yazımına.

İ. M: Ben de onu soracaktım. Kreatif ilişkinin, sessel olarak bağını nasıl görüyorsun Can'la? Bir ilham var, şüphesiz. Nerede benzerlikler var müziğinde? Benzerlik demek iddialı olur belki ama...

D. B: Öyle geldi bana da. Şey, ben şiirinden çok etkileniyorum kesinlikle. Bir şeylerden bahsetme biçimiyle kesin bir ilişki kuruyorum ben. "Aa ben de belki bundan böyle bahsederdim" dediğim lafları da var.

İ. M: İfadeler var evet.

D. B: "Keşke ben de böyle bir şey düşünebilseydim" dediğim ifadeler de var. Ve bir yandan da müziğin geri kalanı da çok iyi bir besteci bence. Ve aranjeler inanılmaz çok zengin. Ben işte ilk Can Güngör'ü dinlemiştim, aklımı başımdan almıştı yani. Sonra "Sular Dar" çıktı işte pandemide. İnanamadım öyle bir şey olduğuna bu ülkede yani. Çok, çok, çok kıymetli bence.

İ. M: Evet.

D. B: Çok! Pardon, çok şey oluyorum, tutkulu bir...

İ. M: Ama yani Can'ın müziği insanı hem içeriden tutan bir müzik... Çok duygusal bağları da kuvvetli bir şekilde ifade etmek istiyor. Biz de ne zaman Can'la hani stüdyoda buluşsak "Ne diyeceğimizi ne yapacağımızı şaşırıyoruz." Çünkü çok da bir yandan sizin deyiminizle humble, yani çok belli bir seviyede tutuyor kendi prezansını. Nerede bulunursa bulunsun ama müthiş yetenek. O manada da benziyorsunuz bence; o mütevazılık ve kendini ortaya koyma biçimiyle. Şiir diyorsun sürekli. Mesela Can Güngör için de şiir dedin. Bir yandan kendi yazdığın sözler için de şiir tabirini kullandığın oluyor. Bir mülakatında da mesela Büyük Ev Ablukada ile kurduğun o gönül ilişkisinde falan da onların şiirinin ne kadar etkileyici olduğundan bahsediyorsun. Yani her şarkı sözü şiir değil şüphesiz. Ama belki senin için bir şarkının sözünün iyi olması için şiire yakın olması mı gerek? Bunu düşünüyorum. Ne kadar şiir okuyorsun? Biraz bunları konuşalım. Müzikten de çıkabiliriz bu arada. Yani Dilan Balkay'ın kaynakları ne? Büyük soru. Şey gibi, ChatGPT sorusu gibi oldu birazcık ama. Mesela nasıl şiir okur? Şiir okur mu? Ya da hani Leonard Cohen'in sözlerini mi şiir olarak anlıyoruz? Ne geçiyor kafandan şiir deyince?

D. B: Yani şiir çok okurdum gençliğimde. Bu aralar tabii ki daha az okuyorum. Arada geri dönmeyi sevdiğim şiirler, şairler var. Ve bu arada içim kaynıyor aslında. Böyle geçtiğimiz senenin sonlarında bir iki şiir kitabı daha aldım kendime. Zaten halihazırda okumuş olduğum bir kitap da aldım bende yoktu diye. Turgut Uyar aldım mesela Büyük Saat'i. Çok okurdum, çok severdim ve sadece büyük şairlerin şiirlerini değil de, işte o dönem internette, bloglarda vesairede tanımadığım insanların şiirlerini de kovalardım. Hep çok etkilendiğim bir şey. Çünkü çok süssüz bir yerde sadece kelimelerle çok derin bir yere dokunabilmesi şiirin çok etkiliyor beni.

İ. M: Çok da iddialı olmadığı... Evet, evet.

D. B: "Her şarkı sözü şiir değildir belki de" dedin ya. Çok o kadar süslü bir şey, çok basit bir şekilde anlatmış. Neye şiir dediğimi bilmiyorum aslında ben de. Herhalde o yazan kişinin onu ne diye tanımladığıyla alakalı olabilir belki. "Bu şiirdir" diyorsa ne diyebilirim ona?

İ. M: Bilmiyorum ama şu manada söyledim ben de. Hani senin kendi kreatif üretiminde yer bulması bakımından, sanki ona şiir dediğin şey sana daha dokunan bir şeymiş gibi.

D. B: Evet. Çünkü o müziğin süsünden sıyırdığında ve onu okuduğunda yine aynı şeyleri hissettiriyor bana, bu şiir dediğim şarkı sözleri. Öyle bir yerden şiir demeyi seçiyorum herhalde. Yani allayıp pullamaya gerek kalmadan da salt o kelimelerle yeterince dokunuyorsa galiba.

İ. M: Peki senin yazma süreçleri nasıl oluyor sözleri? Mesela yazıp sonra tıraşlıyor musun? Yoksa o anda yazıp bırakıyor musun?

D. B: Çok değişiyor. Yani olduğu, yazdığım gibi kalan sözler de var. Sürekli geri döndüğüm, orasını burasını toparladığım, yıllar içinde artık son formuna gelen sözler de var. Bir dönem bir şey yazmışım, bir dönem başka bir şey yazmışım, onları bir araya getirdiğim şey... Mesela "Ekim Düşü" diye bir parça var albümde. O üç ayrı şiirin birleşimi. Şiir deyince ben kendi şeyimde tuhaf hissediyorum orada. Onları o şekilde yazmıştım. Çünkü besteleme kaygısı gütmeden... Daha sonra bir besteyle karşı karşıya geldim, bunlar bir hikaye oluşturuyor. Farkında olmadan öyle olmuş. Onları böyle bir araya getirip yaptığım da oldu. Tabii ki tıraşladığım, uydurmaya çalıştığım birbirine, yer yer kafiye kovaladığım vesaire şeyler oluyor. Ama çok da şekil değiştirmiyor sanırım genelde.

İ. M: Çok zekice bir soru olmayabilir ama kafiye deyince şimdi sormadan edemiyorum. Ben Kuyu ile Tavşan Uykusu'nu yan yana koyunca ortak kelimelere ve ortak seslere takılmadan edemiyorum hakikaten. Bir yandan böyle tematik olarak da, hani illa müzikte tekamül öyle bir ilerleme olmak durumunda değil de, Kuyu sanki biraz daha içerideyken Tavşan Uykusu yine başka bir tedirginliği işaretleyen bir yer gibi geliyor. Şimdi acaba üçüncü safhada Kuyu ve Tavşan Uykusu'ndan sonra benzer seslerle acaba daha böyle, iyice açıldığın ve feryat figan olduğun bir müzik mi gelecek diye düşündüm.

D. B: İnanın hiç bilemiyorum. Yani ben Tavşan Uykusu çıktıktan sonra biraz elimi eteğimi çektim. Çünkü o birikmişliği artık süzdüğüm bir yerde o ve bir süredir bir şey hissetmiyorum çok, hayatla alakalı genel yani. Durdum, kendimle vakit geçirdiğim falan filan. Çok da bir şey yaşamadığım bir dönemdeyim. Biraz seçtim de, buna ihtiyacım vardı çünkü yorulmuştum yani. Ne yaşayacağımı bilmediğim için ne yazacağımı da bilmiyorum.

İ. M: Şu an durgun bir dönem yani. Şunu da konuşmak istiyorum bu bağlamda. Yani izleyicinin aklından geçmiştir belki. Ben de hani bu kelimeyi kullanayım mı, kullanmayayım mı? Az evvel senin sahnede bir figür olarak, Dilan Balkay olarak var olmandan, bu isimle müzik yapmandan bahsettin. Tabii ister istemez bu genel kategorilerde şey var ya, "Evet sahnede bir müzisyen var, trompet çalıyor. Sahnede trompet çalan bir kadın müzisyen var" diye düşünüyor insanlar. Çünkü içinde bulunduğumuz ortamın genel baskıları ve kategorileri de biraz bunu şey yapıyor. Senin bununla mesafeli olduğunu hissediyorum ve düşünüyorum. Bu "kadın müzisyenlik" tabiri, o ayrıştırma. Eminim bu soru, yani buradan sorulmuştur pek çok soru da sana. Fikrini almak isterim. Yani sahnede öyle hissetmiyorsun sonuçta bir kadın müzisyen olarak. Durmadığına da eminim. Daha çok yaratıcı olarak duruyorsun. Nasıl geliyor böyle bu ayrıştırmalar sana? Ne hissettiriyor?

D. B: Bu ayrıştırmayı şöyle bir yerden değerlendirmeye çalışıyorum. İçinde bulunduğumuz bütün bu sosyolojik şeyin içerisinde bir şeyleri düzeltmeye en sondan başlamayız ya, adımlar vardır. Dolayısıyla kadın müzisyenin kadın olduğu için çektiği sıkıntıları, bu işte daha ilk başta aileden başlayan vesaire... Enstrüman seçiminde başlayan, daha kadınsı enstrümanlara yöneltmek falan gibi her şey olabilir. Böyle bir yerden çok yersiz bulmuyorum bunu. Böyle bir ihtiyaç doğmuştur kesinlikle. Ama hani bir sınır da çizmek lazım sanırım. Yani onu sadece kadınlığa ait ve kadın etiketi taşıyan bir yere indirgemek sıkıntı tabii ki. O yüzden bağlam çok önemli bence. Nerede bundan bahsediyoruz? Mesela kadın sanatçıları yetiştirmek, onlara imkan sağlamak ve o bütün baskı ortamından onları kurtarmak, bir özgürlük alanı açmaksa eğer bağlam, bundan bahsedebiliriz tabii ki.

İ. M: Doğru, doğru.

D. B: Ama artık hani işte ben sahnedeyken "kadın müzisyen" deme ihtiyacını duymuyorum. Ben çünkü oralardan sıyrıldığım bir şekilde, ben artık özgür hissettiğim bir yerdeyim o anlamda. Ve o bağlam içerisinde bundan bahsetme ihtiyacı, ya bir şey katmıyor mevzuya gibi. O yüzden dediğim gibi bağlam önemli.

İ. M: Bir de yani tabii ki o kategoriye yapışan beklentiler de var. Ona işte reva görülen sınır da var. Az evvel söylediğin gibi, sahnede belki şöyle giyinmesi, böyle giyinmesine kadar giden... Bunlar çok tabii ki fena dertler ve başka türlü bir mücadele.

D. B: Evet. Ve var, hala var. Çok gerçek yani bir sürü yerde yaşanıyor tabii ki.

İ. M: Evet. Sen sahneni nasıl kuruyorsun? Kıyafetlerini nasıl seçiyorsun? Mesela lansmandaki şeyin çok acayipti bence. Yani böyle hani 400 yıl öncesinin kostümlerini de hatırlatıyor. Bir yandan çok da grotesk duruyor ama bir yandan bir iddiası da var filan. Sanki sen oluşturmuşsun gibi geldi bana onları. Nasıl oluyor o iş?

D. B: Onu Selin diye bir arkadaşım var, Selin Şekerci giydirdi beni o gün. O albümü dinledikten sonra "Böyle bir şey hayal ediyorum" dedi. Orada işte şey vardı, Alice Harikalar Diyarında, Mad Hatter falan öyle bir hava vermişti albüm ona sanırım.

İ. M: Doğru, doğru.

D. B: Dolayısıyla çok hevesli bir şekilde "Ben yapayım" dedi. Ondan çıktı aslında fikir. Benim hiç aklımın gideceği yerler değil. Ben çok da anlamam bu arada zaten o işlerden. Ve o tamamen onun...

İ. M: Şaşırttı beni de öyle görmek.

D. B: Ben de hiç öyle bir şey giyeceğimi düşünmezdim açıkçası. O işte kuyruğu muyruğu gittik diktirdik falan. Onun hepsi Selin'in fikri yani. Bunları Temu'dan söyledi bir şeyler falan, "Onu birleştiririz, bunu yapıştırırız" falan diye. Ben de içimde hiç tuhaf hissetmedim açıkçası. O işte lansman konserinin o bütün dekorunda vesairesinde her şey birbirine oturmuş gibi geldi bana da. O yüzden sağ olsun çok iyi bir iş yaptı bence yani.

İ. M: Evet orada bir şey var yani "Follow the white rabbit".

D. B: Evet evet öyle bir...

İ. M: Göndermesi de var.

D. B: Var kesinlikle.

İ. M: Seni de orada o sihirli varlık olarak koyduğu gibi gözüküyor.

D. B: Artık bilemiyorum. Evet.

İ. M: Çok düşünmüyorsun ama normalde. Senin elini attığın bir alan değil yani.

D. B: Değil normalde. Yani tabii bir stilistim yok ve ben kendim giyiniyorum çoğu zaman. Ama hani özel bir şey olacaksa kesin yardıma ihtiyacım var. Çünkü bilemiyorum nasıl olması gerektiğini, nasıl görünmem gerektiğini falan.

İ. M: Evet.

D. B: Ne demekse bu yani.

İ. M: Tabii ne demekse o da bambaşka. Gerçi hani YouTube'da konuşuyoruz, bir şekilde gözükerek yapıyoruz bu işi filan ama doğru, orada da başkalarının fikirleri eminim ki başka bir noktaya getiriyordur, getirecektir de. Teşekkür ediyorum burada olduğun için.

D. B: Ben teşekkür ederim.

İ. M: Takipteyiz, takibindeyiz. Albümün bu arada, iki albümün de yani yaratım süreçleri vesaire çok daha detaylı bir şekilde Apaçık Radyo yayınında konuşulmuştu Sonsuz Çilek Tarlaları'nda. Tuğçe Yapıcı'ya da buradan selam etmiş olalım. Buradan bizi izleyenleri Tuğçe'nin kayıtlarına yönlendirelim podcast ortamında. Gayet uzun uzadıya zaten konuşulmuştu onlarda. Onun da biraz rahatlığıyla ben o detaylara girmedim. Umarım memnun kalmışsındır.

D. B: Çok keyifli bir muhabbetti. Çok teşekkür ederim.

İ. M: Ben teşekkür ediyorum ki buradasın. Ağzına sağlık, ellerine sağlık.

D. B: Senin de öyle.

İ. M: Evet Apaçık Radyo'nun YouTube yayınında, YouTube kanalındaydık. Dilan Balkay'la birlikteydik. Çok teşekkür ediyoruz bizi dinlediğiniz için.