İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, iklim krizine dair yayımlanan yeni bilimsel değerlendirmeler ışığında dünyanın ısınma rotasını, son haftalarda yaşanan aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınları, Paris Anlaşması hedeflerini ve Antalya’da düzenlenecek COP31 Zirvesi’nin önemini ele alıyor; en kötü senaryolardan uzaklaşılmış olsa da iklim krizinin etkilerinin giderek derinleştiği ve artık asıl meselenin verilen sözleri hayata geçirmek olduğu vurguluyor.
Geçtiğimiz hafta iklim krizine dair dikkat çekici bir bilimsel değerlendirme yayınlandı. Bu hafta bu konu ile başlamak ve biraz daha bunun detayına inmek istiyorum. Araştırmacılar, dünyanın artık geçmiş yıllarda düşünüldüğü kadar ihtimal bir “kötü senaryo” rotasında olmayabileceğini söylüyor. Özellikle güneş ve rüzgâr enerjisindeki hızlı büyüme, fosil yakıtlara dayalı geleceğin eskisi kadar kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Bir dönem bilim insanları, yüzyılın sonuna kadar küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre 4,5 derece artabileceğini konuşuyordu. Şimdi ise birçok araştırmacı, en kötü ihtimalin yaklaşık 3,5 derece civarında şekillendiğini düşünüyor. Bunun arkasında ise yenilenebilir enerjinin ucuzlaması, elektrikli teknolojilerin yaygınlaşması ve bazı ülkelerde emisyonları azaltmaya yönelik politikaların etkisini göstermeye başlaması var.
Ancak uzmanlar bunun kesinlikle bir rahatlama nedeni olmadığını özellikle vurguluyor. Çünkü 3,5 derecelik bir dünya hâlâ felaket anlamına geliyor. Daha uzun ve ölümcül sıcak hava dalgaları, kuraklık, gıda krizleri, eriyen buzullar ve yükselen deniz seviyeleri; bu senaryonun olası sonuçları arasında gösteriliyor. Bilim insanlarına göre bugün bile yaşanan aşırı hava olayları, iklim krizinin yalnızca başlangıcı olabilir.
Araştırmada kullanılan modeller, ülkelerin enerji tercihlerini, ekonomik büyümesini, nüfus artışını ve uluslararası işbirliğini hesaba katıyor. Eğer ülkeler iklim politikalarından vazgeçer, fosil yakıt kullanımını artırır ve küresel işbirliği zayıflarsa, dünyanın çok daha tehlikeli bir rotaya sürüklenebileceği belirtiliyor.
Özellikle okyanuslar, buz tabakaları ve ormanlar gibi Dünya sistemlerinde geri döndürülemez değişimlerin yaşanabileceği ifade ediliyor.

Öte yandan mevcut politikaların değişmeden devam etmesi hâlinde, dünyanın yaklaşık 2,5 derecelik bir ısınma yolunda ilerlediği tahmin ediliyor. Bu da Paris Anlaşması’nın hedeflediği 1,5 derece sınırının büyük ölçüde aşıldığı bir gelecek anlamına geliyor. Uzmanlar, 1,5 derece eşiğinin kısa süreliğine bile geçilmesinin mercan resifleri ve yağmur ormanları gibi hayati ekosistemlerde kalıcı kayıplara yol açabileceği uyarısını yapıyor.
Son 15 gün içinde yaşanmış iklimle bağlantılı hava olaylarına baktığımızda aslında ne kadar kritik bir eşikte olduğumuzu görmek çok da zor değil. Örneğin Güney Asya’da milyonlarca insan günlerdir 45 hatta bazı bölgelerde 46 derecenin üzerindeki sıcaklıklarla yaşamaya çalışıyor. Hindistan ve Pakistan’daki aşırı sıcak hava dalgası nedeniyle onlarca kişi hayatını kaybetti, elektrik şebekelerine aşırı yüklenildiği bildirildi.
Yapılan yeni analizlere göre insan kaynaklı iklim değişikliği, bu tarz ölümcül sıcak hava dalgalarının yaşanma ihtimalini yaklaşık üç kat artırmış durumda.
Sadece Asya’da değil, Avrupa’da da mevsim normallerinin çok üzerinde sıcaklıklar konuşuluyor. Fransa, Almanya ve İngiltere’de Mayıs ayında normalin 10 ila 15 derece üzerinde sıcaklıklar ölçüldü. Uzmanlar bunun yazın ortasında değil, daha Mayıs ayında yaşanmasının oldukça sıra dışı olduğuna dikkat çekiyor.

Öte yandan sıcaklık artışı sadece sıcak hava dalgalarını değil, aşırı yağışları da güçlendiriyor. Geçtiğimiz günlerde New York’ta yalnızca 20 dakika içinde düşen yoğun yağış nedeniyle sokaklar kısa sürede nehre döndü, metro istasyonlarını su bastı ve şehir altyapısı yetersiz kaldı. Çünkü daha sıcak bir atmosfer daha fazla nem tutuyor ve bu da kısa sürede çok daha yoğun yağışlar anlamına geliyor.
Güney Afrika’nın bazı bölgelerinde ise birkaç gün içinde neredeyse bir yıllık yağış miktarı düştü. Seller nedeniyle tahliyeler yapıldı, altyapılar zarar gördü ve uzmanlar iklim değişikliği ile La Niña etkisinin birleşerek yağışların şiddetini ciddi biçimde artırdığını söylüyor.
Bir başka dikkat çekici başlık ise yangınlar. Bilim insanları bu yıl Afrika ve Asya’daki büyük yangınların daha sıcak ve daha kurak koşullarla bağlantılı olduğunu belirtiyor.

Tam da böyle bir dönemde dünya, COP31’e hazırlanıyor. Ve bu yılki zirvenin bizler için ayrı bir önemi var çünkü Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi ilk kez Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek. Zirvenin teması ise üç kelimede özetleniyor: “Dialogue, Consensus and Action” yani “Diyalog, Uzlaşı ve Eylem.”
Aslında bu tema, bugün yaşadığımız iklim gerçekliğini de çok net anlatıyor. Çünkü artık bilim insanları onlarca yıldır konuşuyor. Veriler ortada. Rekor sıcaklıklar ortada. Seller, yangınlar, kuraklıklar ortada.
Bundan sonra asıl mesele, ülkelerin gerçekten ortak hareket edip etmeyeceği. Yani iklim krizini sadece konuşan değil, somut adım atan bir dünyanın kurulup kurulamayacağı.
COP31’in Antalya’da yapılacak olması da bu yüzden önemli görülüyor. Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı zirvede emisyon hedeflerinin yanı sıra; iklim finansmanı, kayıp ve zarar mekanizmaları, yenilenebilir enerji dönüşümü ve ülkelerin verdikleri sözleri gerçekten uygulayıp uygulamadıkları da tartışılacak. Özellikle küresel güneyin iklim krizinden en ağır şekilde etkilenmesine rağmen yeterli finansal desteğe ulaşamaması, zirvenin en kritik başlıklarından biri olacak.
Bir başka dikkat çekici nokta ise COP31’in artık “hedef koyma” değil, “uygulama” zirvesi olarak görülmesi. Çünkü Paris Anlaşması’nın üzerinden yıllar geçti ama dünya hâlâ yaklaşık 2,5 ila 3 derece arasında bir ısınma rotasında ilerliyor. Yani artık mesele yeni vaatler vermekten çok, verilen sözlerin gerçekten hayata geçirilmesi. Üstelik tüm bu müzakerelerde fosil yakıtların tamamen terk edilmesi konusu bile hâlâ net ve bağlayıcı bir şekilde ortaya konabilmiş değil. Bilim insanları ise küresel sıcaklık artışını sınırlamanın önündeki en büyük engelin hâlâ kömür, petrol ve gaz bağımlılığı olduğunu açıkça söylüyor.
Türkiye zirvenin resmi ev sahibi olacak ancak süreç yalnızca Türkiye’den ibaret değil. COP31 için kurulan ortak modelde Avustralya da müzakerelerin yürütülmesinde merkezi bir rol üstleniyor. Özellikle Pasifik bölgesindeki ada ülkelerinin iklim krizine karşı verdiği mücadele, bu yılki zirvenin en önemli başlıklarından biri hâline gelmiş durumda.
Çünkü Pasifik’teki birçok küçük ada ülkesi için iklim krizi artık geleceğe dair bir tehdit değil; doğrudan bir varoluş meselesi. Deniz seviyelerinin yükselmesi nedeniyle bazı topluluklar yaşadıkları toprakları kaybetme riskiyle karşı karşıya. Özellikle Tuvalu gibi ülkeler, dünyanın ilk “iklim nedeniyle yaşanamaz hâle gelen ülkeleri” arasında olabilecekleri konusunda yıllardır uyarıyor.
Bu yüzden COP31 öncesindeki hazırlık toplantılarının bir kısmının Fiji, Palau ve Tuvalu’da yapılacak olması sembolik olduğu kadar politik olarak da çok önemli görülüyor. Çünkü dünya liderlerinin ve müzakerecilerin, iklim krizini yalnızca raporlardan değil, doğrudan bu krizin ön cephesindeki toplumların içinden görmesi amaçlanıyor.
Aslında bu durum, COP31’in temasındaki “Dialogue, Consensus and Action” yani “Diyalog, Uzlaşı ve Eylem” yaklaşımını da çok net yansıtıyor. Diyalog; çünkü en kırılgan ülkelerin sesi daha fazla duyulmak zorunda. Uzlaşı; çünkü hiçbir ülke bu krizden tek başına çıkamayacak. Ve eylem; çünkü artık iklim krizinin etkileri gelecekte değil, bugün yaşanıyor.

Peki dünyanın en az sorumluluğa sahip ama en ağır sonuçlarla karşı karşıya kalan toplulukları gerçekten korunabilecek mi? Çünkü Pasifik ada devletleri yıllardır çok net olarak iklim krizine en az katkı yaptıkları halde ilk yok olma riskiyle karşı karşıya kalanlar olduklarını söylüyor.
Tüm bu tabloyu düşündüğümüzde, programın başında söz ettiğimiz o yeni bilimsel değerlendirmeye geri dönmek gerekiyor. Evet, araştırmacılar artık dünyanın geçmişte korkulduğu gibi 4,5 derecelik bir felaket senaryosuna ulaşma ihtimalinin azaldığını söylüyor. Yenilenebilir enerjinin büyümesi, güneş ve rüzgârın ucuzlaması ve fosil yakıtlara bağımlılığın eskisi kadar ‘kaçınılmaz’ görünmemesi önemli gelişmeler. Ama bu kesinlikle krizi atlattığımız anlamına gelmiyor. Çünkü bugün hâlâ yaklaşık 2,5 ila 3 derece arasında bir ısınma rotasında ilerliyoruz. Ve bilim insanları bunun bile milyonlarca insan için yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini söylüyor. Şu anda yaşananlardan daha fazla sıcak hava dalgası, daha güçlü seller, daha büyük yangınlar, su krizleri, göçler ve geri döndürülemez ekosistem kayıpları…
Artık konumuz yalnızca en kötü senaryodan kaçınmak yerine nasıl bir gelecekte yaşamak istediğimize karar vermenin zamanı geçiyor. Ben Atlas Sarrafoğlu. İklim Kuşağı Konuşuyor programını dinlediniz. Gelecek hafta tekrar burada buluşana dek, kendinize sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın.


