Altın Saatler'de, Mimar Mehtap Aslanyüreği ve Dr. Sevdar Yılmaz ile 21 Mayıs’ta Hatay’da yaşanan sel felaketinin çoklu etkilerini, deprem sonrası altyapı ve yapılaşma çalışmalarını, yerel halkın depremden bugüne derinleşen ihtiyaçlarını değerlendirirken; ayrıca 8-9 Mayıs günlerinde Hatay'da düzenlenen “Türkiye'nin COP31'e Giden Yolu: Dirençli Şehirler” toplantısı sırasında kentte olup bitenleri masaya yatırıyoruz.
Gürhan Ertür: Apaçık Radyo'da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programımızın destekçileri değerli hocamız Ali Alpar’a ve değerli dostumuz Ahmet Okan'a çok teşekkür ediyoruz. Bugün iki konuğumuz var: Hatay'dan Mimar Mehtap Aslanyüreği ve Dr. Sevdar Yılmaz. Mehtap Hanım ve Sevdar Bey, hoşgeldiniz programımıza.
Mehtap Aslanyüreği: Hoşbulduk.
Sevdar Yılmaz: Hoşbulduk.
G.E.: Evet, ben kısaca bu programda ne yapacağımızı anlatmak isterim.
21 Mayıs’ta biliyorsunuz, Hatay’da büyük bir sel felaketi yaşandı. Bu programda, sel felaketinin çoklu etkilerini, deprem sonrası altyapı ve yapılaşma çalışmalarını, yerel halkın depremden bugüne değişen ve derinleşen ihtiyaçlarını değerlendireceğiz. Ayrıca 8-9 Mayıs günlerinde Hatay’da düzenlenen “Türkiye’nin COP31’e Giden Yolu: Dirençli Şehirler” toplantısı sırasında kentte olup bitenleri de aktaracağız.
Hatay’ın dirençli bir şehir olmaktan gün geçtikçe nasıl uzaklaştığını, ülke gündeminin yerel meseleleri perdeleyen etkisini ve Hatay için toplumsal sorumluluklarımızı bu programda ele almaya çalışacağız.
Ben hemen konuklarımızı kısaca tanıtmak istiyorum.
Mehtap Aslanyüreği, Mimarlar Odası Hatay Şubesi Başkanı. Fransa’da doğdu. 2018 yılında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. Öğrencilik sürecinde, 2017 yılında Mimarlar Odası tarafından düzenlenen Hekimhan Yaz Kampı ve Arsuz GÜSKAMP’a katılarak kolektif üretim, dayanışma ve mesleki paylaşım süreçlerinde aktif deneyim kazandı. Ayrıca İstanbul Teknik Üniversitesi Yaz Staj Programı’nda yer aldı. Serbest mimarlık faaliyetlerini sürdürüyor. 2023, 2024 ve 2025 yıllarında Mimarlar Odası Hatay Şubesi Yönetim Kurulu’nda sekreter üye olarak görev yaptı. 2025 yılından itibaren de TMMOB Hatay İl Koordinasyon Kurulu üyeliğini sürdürüyor. Başta da belirttiğim gibi, şu anda Mimarlar Odası Hatay Şubesi Başkanlığı görevini yürütüyor.
Doktor Sevdar Yılmaz ise Antakya’da doğdu. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. 2016-2020 yılları arasında Hatay Tabip Odası Genel Sekreterliği görevini yürüttü. Türk Tabipleri Birliği Büyük Kongre Delegeliği yaptı. 2022-2026 yılları arasında da Hatay Tabip Odası Başkanlığı görevini yerine getirdi. Şimdiki dönem Türk Tabipleri Birliği Büyük Kongre Delegesi. Evli, üç çocuk babası ve birçok Antakyalı gibi Antakya sevdalısı.
Tekrar programımıza hoşgeldiniz.
M.A.: Hoşbulduk tekrar.
S.Y.: Teşekkürler, hoşbulduk.
G.E.: Sağolun. Tuğçe ve Muzaffer Tunçağ, sizler de programa hoşgeldiniz.
Tuğçe Tezer: Hoşbulduk.
Muzaffer Tunçağ: Teşekkürler.

G.E.: Ben hemen Mehtap Hanım'a bir soru yöneltmek istiyorum.
Mehtap Hanım, 21 Mayıs'taki sel felaketinde metrekareye 157 kilogram yağış düştüğü açıklandı. Depremden sonra sıklıkla vurgulanan "Yeni Hatay Modeli" ve afetlere karşı dirençli kent söylemlerine rağmen, temel yağmur suyu drenaj hatlarının dahi yetersiz kalmasını ve şehrin merkezinde yaşanan çöküşü teknik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öte yandan, depremden bu yana geçen yaklaşık üç buçuk yıl boyunca Hatay neredeyse her gün yeni bir krizle, yeni bir felaketle karşı karşıya kaldı. Tüm bu yaşananları nasıl yorumlamak gerekir? Bu kırılganlığı ve çöküşü, biraz önce de sorduğum gibi, teknik açıdan nasıl açıklarsınız?
M.A.: Gülhan Bey, aslında Antakya’da, Hatay’da yaşananları yalnızca deprem ya da sel üzerinden konuşamıyoruz maalesef. Burada birbirini etkileyen afetlerin, plansız müdahalelerin ve giderek derinleşen toplumsal kırılganlığın iç içe geçtiği bir süreçten söz ediyoruz.
21 Mayıs gecesi zaten Antakya’da sabaha kadar kimse uyuyamadı. Evinde olan da, konteynerinde olan da. İnsanlar sabah uyandıklarında konuştuğumuz şey şu oldu: Biz burada yeniden bir deprem sabahını yaşadık. Kent tekrar ulaşılamaz hale gelmişti ve ilçeler arası erişimin mümkün olmadığı bir noktadaydı maalesef. Yollarımız çöktü.
Zaten bu yeniden inşa sürecine, “Yeni Hatay Modeli” olarak anlatılan çalışmalara baktığımızda, sokaklarda ve yeniden yapılan alanlarda altyapı sistemlerinin tamamlanmadığını görüyoruz. Bölgeye gelen ziyaretçilerimiz, teknik geziler sırasında çok basit bir şekilde şu soruyu soruyorlardı: “Arkadaşlar, biz burada herhangi bir mazgal ya da rögar kapağı göremiyoruz. Bu bölgenin altyapı sistemleri tamamlandı mı?”
Aslında çok yoğun yağış almayan dönemlerde bile yolların hızla suyla dolduğunu ve araçlarla geçişin oldukça zorlaştığını burada her gün deneyimliyorduk.
Bununla birlikte, hemen öncesinde 8-9 Mayıs tarihlerinde COP31 süreci vardı. Ardından 11-12-13 Mayıs’ta Mustafa Kemal Üniversitesi, İskenderun Teknik Üniversitesi, Hatay Büyükşehir Belediyesi ve Valilik tarafından düzenlenen bir panel ve çalıştay gerçekleştirildi. Bununla ilgili de ayrıca bilgi vermek isterim.
Aylar önce Mustafa Kemal Üniversitesi ile görüşerek bir salon talebinde bulunmuştuk. Depremin üçüncü yılında, bölgede çalışan meslek odalarıyla birlikte ürettiğimiz bilgi birikimini kamuoyuyla paylaşmak amacıyla bir sempozyum düzenlemek ve bunu bir yayına dönüştürmek istediğimizi ilettik. Üniversite de bunu birlikte yapmayı teklif etti.
Süreç devam ederken program hazırlandı, hocalarımız davet edildi ve program Valiliğe sunuldu. Bahsettiğim süreç Kasım-Aralık 2025 döneminde gerçekleşiyordu. Ancak daha sonra Valiliğe sunulan program değiştirildi ve içerik, “AFAD ve Yeni Hatay Modeli” ekseninde bürokratların sunum yaptığı farklı bir yapıya dönüştürüldü.
Sonuç olarak, 11-12-13 Mayıs tarihlerinde üniversitede gerçekleştirilen bu etkinlik; esas olarak bürokratların ve karar vericilerin konuşmacı olduğu, üniversite hocalarının ise yalnızca moderatörlük yaptığı bir kurguya dönüştü.
Dolayısıyla burada yaşadığımız şey elbette bir doğa olayıdır. Ancak bunun afete dönüşme biçimi, kentlerin nasıl planlandığıyla doğrudan ilgilidir. Ben, COP31 süreciyle birlikte ve sonrasında düzenlenen bu panel ve çalıştayın, yaşadığımız durumun nedenlerini görünür kılan bir vesile olduğunu düşünüyorum.
Ben şimdilik böyle kabaca bir giriş yapmış olayım. Teşekkür ediyorum.

G.E.: Evet, siz bu toplantıya, Dirençli Kentler toplantısına katıldınız mı? Mimarlar Odası davet edildi mi?
M.A.: COP 31 mi Gürhan Bey?
G.E.: COP 31'i kastetmiyorum; bu 8-9 Mayıs'ta gerçekleşen toplantı için sordum.
M.A.: Evet, Antakya’da gerçekleştirilen o çalışmanın ayağına biz davet edilmedik. Mimarlar Odası olarak sürecin içerisinde yer almadık.
G.E.: Evet, ben buradan hareketle hemen bir başka soruya geçmek istiyorum: Kent paydaşlarının ve meslek odalarının yerel yeniden inşa süreçlerindeki kararlardan dışlandığını biliyoruz ki sizler de bunu sıkça belirtiyorsunuz. Eğer önerileriniz dikkate alınmış olsaydı, bu sel felaketinin bilançosu nasıl değişirdi?
M.A.: Tabii. Şöyle, bizim aslında başından beri söylediğimiz şey şu: Burada çok büyük bir yıkım yaşandı. Şehir dışından gelen insanlar, kent merkezinde ya da dağ eteklerinde yapılan konutları görünce, “Çok fazla konut üretildi, bu kadar konuta ihtiyaç var mı?” diye soruyorlar. Biz de onlara yıkımın boyutunu anlatabilmek için, “Evet, aslında bundan da daha fazla bina yıkıldı” diyoruz.
Bizim yeniden planlama sürecindeki temel talebimiz, baştan itibaren bütüncül bir planlamanın yapılmasıydı. Mesleki olarak savunduğumuz şey; süreçlerin doğru işlemesi, katılımcı olması ve ortak akılla yürütülmesiydi.
Sel felaketine baktığımızda; deprem sonrasında bozulan altyapı, yağmur suyu drenaj sistemleri, moloz dökümleri nedeniyle değişen topografya, dere yatakları, yol ve kaldırım çalışmaları gibi birçok unsurun bir araya geldiğini görüyoruz. Yapılan çalışmaların büyük bölümü geçirimsiz yüzeylerle gerçekleştirildi. Buna konteyner alanların kırılganlığı da eklendiğinde, deprem sonrasında zaten kırılgan hale gelmiş olan kent, ikinci afetlere karşı çok daha savunmasız bir duruma geliyor.
Bizim en çok dikkat çektiğimiz noktalardan biri de buydu. Evet, çok büyük bir yıkım yaşandı ancak bu kadar hızlı üretimin sağlıklı bir üretim olmayacağını, sağlıklı sonuçlar vermeyeceğini söylemeye çalıştık çünkü yeniden inşa sürecinde yalnızca hız odaklı hareket etmek, uzun vadede bu tür kırılganlıklar yaratabiliyor.
Altyapı tamamlanmadan üstyapının ilerlemesi, zemin ve yer seçimi kararları, mahalle dokusunun ve sosyal bağların kopması, yerel iklim ve yaşam biçimine uygun tasarım eksiklikleri, kamusal alan ihtiyaçları gibi konuların tamamının birlikte ele alınması gerekiyordu. Çünkü kent yalnızca konutlardan oluşmuyor. İnsanların bir araya geldiği, birlikte yaşadığı bir yaşam alanından söz ediyoruz. Bunların hepsinin baştan planlandığı, bir program çerçevesinde ilerleyen bir süreçten bahsediyoruz.
Dediğim gibi, burada yaşadığımız en büyük sıkıntılardan biri hız meselesiydi. Bu kadar büyük bir yıkımın yaşandığı bir yerde enkazlar yaklaşık bir yıl içinde kaldırıldı. Bu durum bir rekor ya da başarı olarak sunuluyor ancak bunun nasıl gerçekleştirildiği de ayrıca tartışılması gereken bir konu. Bu süreçten kaynaklanan başka sorunlar da var. Sevdar Bey bunları daha detaylı anlatacaktır.
Sadece bugün yaşadığımız sorunlardan söz etmiyoruz. Bundan sonra yaşayacağımız çok sayıda sorun da bizi bekliyor. Maalesef bunların hepsi birbiriyle bağlantılı şekilde ilerliyor.
Kentin yeniden ayağa kalkmasından ziyade; yaşanan kırılganlıklar, kayıplar, sorunlar ve psikolojik etkilerle birlikte insanlar çok ağır bir ruh hali içerisinde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Son durum maalesef bu şekilde.

G.E.: Evet, ben hemen Sevdar Bey'e sormak istiyorum.
Özellikle depremden bu yana konteynerlerde kalan yerel halk, sel suyu baskınlarıyla birkaç kez karşı karşıya kaldı. Kanalizasyon sisteminin taşmasıyla birlikte bölgede su ve besin yoluyla bulaşan salgın hastalıklar oldu mu ya da haşere kaynaklı bir risk artışı gözlemleniyor mu? Bu konudaki bulgularınızı bizimle paylaşır mısınız lütfen?
S.Y.: Evet hocam, herkese tekrar selamlar.
Şimdi seli konuşuyoruz ama selin sadece bir doğa olayı olmadığının altını çizmek istiyoruz. Bu durum; yetersiz altyapının, eksik kamusal hizmetlerin, plansız yeniden inşa süreçlerinin, çevresel tahribatın ve toplumsal eşitsizliklerin görünür hâle geldiği bir tabloyu ortaya koyuyor.
Aslında buna yalnızca bir doğa olayı demek de istemiyorum çünkü doğayla mücadele etmek yerine onunla birlikte hareket etmek gerektiğini düşünüyorum.
Deprem sonrasındaki yeniden inşa sürecinde de Mehtap Başkan'ın anlattığı gibi, öncelik büyük ölçüde binalara verildi. Altyapı sistemleri, dirençli kent uygulamaları, içme suyu, kanalizasyon ve hatta sağlık hizmetleri aynı ölçüde önceliklendirilmedi.
Deprem döneminde de sıkça dile getirdik. Hatay'da 63 aile sağlığı merkezi yıkıldı. Aradan geçen zamana rağmen bunların bir kısmı hâlâ yapılmadı. Sağlık hizmetlerine verilen önemi buradan da görebiliyoruz.
Biz birçok toplantıya katıldık. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın düzenlediği, bakanların da yer aldığı toplantılarda bulunduk. Bu toplantılarda yapılan sunumlarda bütün Hatay'ın yeniden planlanmasından söz edildi.
Sel konusuna geleceğim ama öncesinde böyle bir giriş yapmak istedim.
G.E.: Tabii tabii.
S.Y.: O dönemlerde bizim gözümüze çarpan en önemli konu şuydu: Planlamada parklar var, yürüyüş alanları var, bisiklet parkurları var, kafeteryalar görünüyor, yollar vs. görünüyor ama aile sağlığı merkezlerine planda bile yer verilmemişti. Sağlığa bu kadar önem verildiği söyleniyordu, insana bu kadar önem verildiği söyleniyordu. En çok verilen önem, daha önce de söylemiştim, aslında demirdi. Şimdi betona önem veriliyor. İnsan yine bu işin merkezinde değil. Şimdiye kadar olmadı ve bundan sonra da olur mu, şüpheliyim; onun altını çizeyim.
Gelelim sele. Selde neler oldu, neler olmadı? Bu dönemde neler yaşandı, onu söylemeden önce neler yapılmalı, neler olabilir? Selde oluşabilecek sağlık riskleri nelerdir? Onları da anlatayım. Sonraki sorularınızda Hatay’da neler oldu, onu konuşuruz.

Sel felaketleri, ani fiziksel yaralanmaların yanı sıra yapıların ve altyapının çökmesiyle bulaşıcı hastalık salgınlarına da yol açabilir. Özellikle lağım ve kanalizasyon suyunun içme suyuna karışması sonucu ortaya çıkan risklerin yanında ciddi psikolojik rahatsızlıklara da neden olabilen bir doğal afettir.
Fiziksel yaralanmalar açısından bakarsak; boğulma, yaralanmalar, akıntıya kapılma, enkaz çarpması ve metal parçalarla temas sonucu oluşan kesikler en sık gördüğümüz durumlardır. Bunun yanında açık yaralar cilt enfeksiyonlarına ve tetanoza sebep olabilir. Elektrik çarpmaları da sel dönemlerinde ölümlerin ikinci önemli nedenidir. Özellikle su altında kalan elektrik hatları ve ıslak cihazlar ölümlere yol açabilmektedir.
Su ve besin kaynaklı hastalıklar da görülebilir. Temiz su kıtlığı nedeniyle E. coli, Shigella ve Giardia kaynaklı salgınlar tetiklenebilir. Kolera ve Hepatit A gibi hastalıklar, özellikle kanalizasyon suyunun içme suyuna bulaşmasıyla ağır seyreden enfeksiyonlara neden olabilir. Sel suyuyla temas etmiş besinlerin tüketilmesi veya elektrik kesintilerine bağlı olarak soğuk zincirin bozulması sonucu gıda zehirlenmeleri ortaya çıkabilir.
Vektörler ve kemirgenlere bağlı hastalıklar da görülebilir. Sivrisinek kaynaklı Batı Nil Virüsü ve sıtma gibi hastalıkların riski artabilir. Leptospirozis dediğimiz, kemirgenlerin dışkı ve idrarlarından bulaşan hastalık da sel sularına karışarak risk oluşturabilir.
Kronik hastalıklarla ilgili riskler de ortaya çıkabilir. Kardiyovasküler hastalıklar ve solunum yolu hastalıkları olan kişilerde çeşitli problemler yaşanabilir. Nem ve küf oluşumu da solunum sıkıntılarına neden olabilir.
Bunun için neler yapılabilir? Bireysel ve toplumsal düzeyde neler yapılabilir? Kaba bir bilgi vermek istiyorum.
Birincisi, acil bağışıklama ve aşılama yapılmalıdır. Tetanoz aşısı çok önemlidir. Eğer son beş yıl içerisinde aşı yapılmamışsa ve açık yara varsa mutlaka tetanoz aşısı yapılması gerekir. Hepatit A aşısı da Sağlık Bakanlığı protokollerine göre uygulanmalıdır. Hepatit A, suyla bulaşan bir sarılık virüsüdür. Rutin aşılamaların da mutlaka devam etmesi gerekir. Bunun için birinci basamak sağlık sisteminin işler durumda olması ve Sağlık Bakanlığı tarafından işler halde tutulması gerekir.
Bazı hastalıklara karşı koruyucu antibiyotik tedavileri uygulanması gerekebilir. Biraz önce bahsettiğim leptospirozis hastalığı tespit edilirse ve filyasyon ekipleri uygun görürse koruyucu antibiyotik tedavileri verilebilir.
Sivrisineklerle ilgili önlemler de alınmalıdır. Sivrisinek popülasyonunun aniden arttığı alanlarda ilaçlama yapılabilir. Durgun suların ilaçlanmasıyla risk azaltılabilir.
Kimyasal su dezenfeksiyonu, klorlama, suların kaynatılması ve mümkünse şişe suyu kullanılması birçok enfeksiyonun önüne geçecektir.
Yara profilaksisi de çok önemlidir. Aslında yaraların suyla temas etmesini istemeyiz ama sel suyuna maruz kalan yaraların sabunlu suyla yıkanması gerekir.
İnsanların sel sonrasında ev temizliği, eşyaların boşaltılması ve dışarı çıkarılması gibi işlemler sırasında mutlaka koruyucu ekipman kullanmaları gerekir. Aksi takdirde, biraz önce bahsettiğimiz birçok hastalık bulaşabilir. Tetanoz da bunların başında gelmektedir.
G.E.: Toplum sağlığı açısından yapılması gerekenleri çok iyi listelediniz. Peki bunlar yapılıyor mu?
S.Y.: Bunları birazdan detaylandıracağım. Sel öncesinde neler yapılmalı, sel sırasında neler yapılmalı ve sel sonrasında neler yapılmalı; bunları biraz daha detaylı konuşacağız.
G.E.: Bunlar yapıldı mı, yapılmadı mı? Yapılıyor mu, yapılmaya devam ediliyor mu? Yoksa Sağlık Bakanlığı bu meselelerden biraz uzak mı kaldı? Bunları da değerlendireceğiz.
S.Y.: Birinci basamak sağlık hizmetlerinde, biraz önce de söylediğim gibi, yaklaşık 280 hekim hâlâ aile sağlığı hizmetlerini konteynerlerde vermeye çalışıyor. Hizmet sunumu bu koşullarda sürdürülüyor.

G.E.: Peki hastanelerde durum nedir?
S.Y.: Hastanelerde durum nasıl? Yeni hastaneler yapıldı mı? Evet, yapıldı. Ama şöyle bir istatistik vereyim size: Deprem öncesinde Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin yatak kapasitesi yaklaşık 1.200'dü; tam rakam 1.179 civarındaydı. Şu anki yatak kapasitesi ise 500'ün altında, yaklaşık 480–490 civarında. Her alanı yataklı servis hâline getirmeye çalıştıkları için bu sayıya ulaşılabildi. Aksi takdirde elimizde yaklaşık 400 yataklı bir hastane var. Yani kapasitede yaklaşık üçte birlik bir azalma söz konusu.
Bunun yanında üç özel hastane vardı: Özel Akdeniz Hastanesi, Özel Defne Hastanesi ve Özel Akademi Hastanesi. Bu üç hastanenin toplam yatak kapasitesi yaklaşık 450 civarındaydı. Bugün bu üç hastanenin hiçbiri hizmet vermiyor.
Ayrıca Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi'nin yoğun bakım üniteleri ancak yeni yeni işler hâle geldi. Dikkat edin, aradan üç yılı aşkın bir süre geçti. Buna rağmen üniversite hastanesi hâlâ tam kapasiteyle çalışmıyor. Bazı branşlarda öğretim üyesi bulunmadığı için hizmet verilemeyen bölümler var.
Hastanelerdeki durum genel olarak böyle. Bunun da altını çizmek isterim.
Gülderen'de yapılan Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Sağlık Bakanlığı tarafından değil, tamamen Avrupa Birliği tarafından inşa edildi. Gülderen'deki Defne Devlet Hastanesi de aynı şekilde Avrupa Birliği fonlarıyla yapıldı. Bunlar Sağlık Bakanlığı'nın kendi bütçesiyle yapılmış hastaneler değil.
G.E.: Evet, ben bu arada bir soru daha sorabilir miyim izninizle? Şimdi, depremzede olan ve aynı zamanda bütün bu krizlerden etkilenen hekimlerin ve sağlık personelinin, yeni sel felaketiyle birlikte çalışma ve barınma koşullarında da derinleşen sorunlar yaşadığını yaptığınız açıklamalardan öğreniyoruz. Bu konuda bir tükenmişlik sendromundan da söz edildiğini biliyoruz. Buna karşı bir önlem var mı? Şu anda Sağlık Bakanlığı bu konuda ne durumda, ne yapıyor? Ayrıca bir soru daha sormak istiyorum: Sağlık Bakanlığı ile aranız nasıl?
S.Y.: Sağlık Bakanlığı ile ilk dönemlerde yani depremden sonraki ilk iki-üç ay boyunca ilişkilerimiz iyiydi. Ancak başhekim ve İl Sağlık Müdürü değiştikten sonra yaklaşık bir yıldan uzun süre boyunca iletişimimiz tamamen koptu. Hatta bir yıl boyunca İl Sağlık Müdürü bize randevu vermedi.
G.E.: Yani bir bakandan bahsetmiyoruz.
S.Y.: Sağlık Müdürlüğü’nden bahsediyorum.
G.E.: İl Müdürü'nden bahsediyoruz.
S.Y.: Evet, İl Sağlık Müdürlüğü'nden bahsediyorum. İsim vererek de söyleyeyim; şu anki İl Sağlık Müdürü Sayın Sıtkı Sönmez ile ilişkilerimiz çok iyi. Hatta normalde bugün burada konuşmacı olarak odamızın başkanı olacaktı. Ancak İl Sağlık Müdürlüğü ile aynı saate denk gelen bir toplantıları olduğu için katılamadı. Şu anda Hatay Tabip Odası ile İl Sağlık Müdürlüğü ekiplerinin bir araya geldiği bir toplantı gerçekleştiriliyor.
Uzun zamandır alınması gereken tedbirleri, yapılan yanlışları ve çözüm önerilerini birlikte konuşuyoruz. Bu açıdan bakıldığında, İl Sağlık Müdürlüğü'nün mevcut yönetimi şu anda bizimle oldukça koordineli bir şekilde çalışıyor. Ancak bunun çok uzun süredir devam eden bir durum olmadığını da belirtmek gerekir. Yaklaşık bir yıldır bu şekilde birlikte çalışabiliyoruz. Öncesinde ciddi bir iletişim kopukluğu yaşanmıştı.
G.E.: Evet.
S.Y.: Sağlık personelinin tükenmişliği konusuna geldiğimiz zaman hocam, size birkaç örnek vereyim: Deprem döneminde Tabip Odası Başkanlığı yapıyordum. O dönemde birçok hekim arkadaşımız bana ulaştı ve yaşadıkları sorunları aktardı. Birincisi, depremin üzerinden henüz iki-üç gün geçmişti. Kim olduğunu söylemekten de çekinmiyorum. Altınözü Devlet Hastanesi'nin başhekimi, hekim arkadaşlarımıza bir mesaj gönderdi. Mesajda, “Geçmiş olsun. Pazartesi gününden itibaren görevinizin başına geliyorsunuz. Gelmeyenler hakkında memuriyetten men cezasına kadar gidebilecek soruşturmalar açılacaktır” deniliyordu. Mesajın gönderildiği kişiler arasında hayatını kaybedenler var mı, annesini, babasını, çocuğunu, kardeşini, eşini ya da yakınlarını kaybedenler var mı, bunlar araştırılmadan böyle bir mesaj gönderildi.
Biz bunu o dönemde duyduğumuz anda gündeme getirdik. Mesajı da gördüm, hâlâ bende duruyor. Hatta haber sitelerinde de yer aldı. İnternette aratıldığında bulunabilir.
Bir başka olay ise daha büyük bir kurumdan geldi. Bu kez valilik tarafından bütün memurlara yönelik bir yazı gönderildi. Belirli bir tarihte göreve başlanması, başlamayanlar hakkında ise soruşturma açılması öngörülüyordu. Durumu Hatay milletvekillerine, AK Parti milletvekilleri de dâhil olmak üzere anlattık. Şu an AK Parti Genel Başkan Yardımcısı olan Hüseyin Yayman da bu görüşmelerin içindeydi. Durumun mümkün olmadığını izah ettik. Ertesi gün söz konusu karar geri çekildi. İnsanların durumları normale dönene kadar eski uygulamaya devam edildi.
Biz hekimler adına girişimlerde bulunuyorduk ancak alınan karar bütün memurları kapsıyordu ve bütün memurlar için geçerliydi.
Ardından aile hekimlerinin maaşları yarı yarıya düşürüldü. Deprem bölgesinde çalışıyorsunuz, konteynerlerde hizmet veriyorsunuz, yokluk içinde çalışıyorsunuz. Buna rağmen aile hekimlerinin maaşlarında ciddi kesintiler yapıldı. O dönemde İl Sağlık Müdürü olan Durmuş Burçin'in görev yaptığı süreçte aile hekimlerinin maaşları yarı yarıya düşürüldü. Ben de memuriyetten ayrılmak zorunda kaldım. Bunu doğrudan kendim için söylüyorum. Hâlen Hatay'da çalışıyorum ancak devlet memuru olarak değil, hekim olarak çalışmaya devam ediyorum.
Bu konuyla ilgili mücadelelerimiz oldu, bazı geri dönüşler de yaşandı. Süreç bu şekilde devam etti hocam.
G.E.: Evet. Şimdi bir kısa ara verelim. Müzik parçamızı dinleyelim ve ne dinleyeceğimizi de Tuğçe'den öğreniyoruz.
T.T.: Teşekkürler Gürhan. Bugünkü müzik parçamızı sevgili Didem Gençtürk bizim için seçti. Aslında başka bir konu için seçilmiş bir parça ama şu anda üzerine konuştuğumuz meseleye de oldukça uygun düşüyor.
Şimdi "Which Side Are You On?" ile devam edeceğiz. Türkçesiyle, “Hangi taraftasın?” diye soruyor.
İzninizle sözlerinden kısa bir bölüm aktaracağım:
“Hangi taraftasınız çocuklar, hangi taraftasınız?”
Aslında bu parça, maden işçilerinin mücadelesi için yazılmış bir şarkı ama bugün konuştuğumuz konular açısından bakıldığında, günümüze de oldukça uygun düşüyor.
G.E.: Apaçık Radyo'dayız. Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz. Bugün Hatay'dan iki konuğumuz var: Mehtap Aslanyüreği ve Sevdar Yılmaz.
Evet, şimdi sözü tekrar Tuğçe'ye bırakıyoruz.
T.T.: Çok teşekkürler.
Sevgili Mehtap Hanım, sevgili Sevdar Bey, tekrar hoşgeldiniz. Paylaşımlarınız için çok teşekkürler. Her ikinize de kendi perspektifinizden yanıtlamanızı rica edeceğim iki sorum var: Birincisi; şimdiye kadar hem TMMOB Mimarlar Odası Hatay Şubesi'nde, hem de Hatay Tabip Odası'nda ve farklı ortamlarda birçok kez sohbet ettik. Genellikle de Hatay'da bir araya geldik. Aslında 2023 Şubat ayından bu yana hem konunun uzmanları, hem de sahada çalışan siz değerli meslek insanları sürekli olarak aynı noktayı vurguladınız: Nitelikli geçici barınma alanlarının ve insanca yaşam koşullarının oluşturulması gerektiğini.
Fakat bunu söylemekten dilimizde tüy bitmesine rağmen, geçici dönemin olumlu koşullarda geçtiğini söylemek maalesef mümkün olmadı. Barınma alanları, çalışma alanları, az önce Mehtap Hanım'ın sözünü ettiği kamusal açık mekânlar, Sevdar Bey'in değindiği eğitim ve sağlık tesisleri konusunda önemli eksiklikler yaşandı.
Şimdi biliyoruz ki son dönemde bazı altyapı çalışmaları başlamıştı. Her ne kadar eleştirilse de belli ölçüde bazı hazırlıklar ve girişimler vardı. Üstelik biraz çelişkili biçimde, üstyapı çalışmalarının ardından altyapı çalışmalarına başlanmıştı. Örneğin Asi Nehri çevresinde yürütülen bazı çalışmalar vardı.
Birinci sorum şu: Sel felaketiyle birlikte bu çalışmalar daha da geriye mi gitti? Şu anda durum nedir? Selin; konut alanları, geçici barınma alanları ve altyapı yatırımları açısından hâlihazırda yürütülen çalışmalara etkisi ne oldu?
İkinci sorum ise şu: Haziran ayının sonunda deprem bölgesinin büyük bölümünde konteyner kentlerin ve geçici barınma alanlarının boşaltılacağına ilişkin açıklamalar ve çeşitli söylentiler duyuyoruz. Deprem bölgesinin farklı yerlerinden de benzer bilgiler geliyor. Bugünden baktığınızda böyle bir şey sizce mümkün mü? Haziran sonunda Hatay'daki geçici barınma alanlarının tahliye edilmesi ve insanların tamamının kalıcı konutlara yerleşmesi ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?
G.E.: Evet, Mehtap Hanım'dan başlayabiliriz değil mi?
M.A.: Hocam teşekkür ediyorum ben de. Aslında başından beri söylediğimiz şey şu oldu: Böyle büyük bir yıkımın ardından sıralamanın önce konteyner kentlerin kurulması, sonrasında planlama sürecinin yürütülmesi ve kalıcı konutlara geçilene kadar nitelikli geçici barınma alanlarının oluşturulması gerektiğini çok defa dile getirdik. Ancak maalesef aradan üç buçuk yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen insanların önemli bir bölümü hâlâ konteyner kentlerde yaşamaya devam ediyor.

İlk sorunuza gelirsek; sel felaketinden sonra çalışmalar nasıl devam edecek, şu an durum ne?
Kentte yaşanan sorunlara baktığımızda, işlerin tamamlanması, yapıların teslim edilmesi ve hasar gören alanların yeniden onarılması için ciddi bir zamana ihtiyaç olduğu görülüyor. Deprem sonrasında birçok yolumuz onarıldı ancak yıkılıp yeniden yapılan köprülerde, bağlantı yollarında ve ulaşım akslarında hâlâ sorunlar mevcut. Alt geçitlerden geçerken bile bu ayrışmaları ve deformasyonları görmek mümkün.
Örneğin tadilat gören alanlarda, Karaçay Köprüsü gibi yapılarda yıkımlar yaşanıyor. Hâlâ tamamlanmamış köprüler var, yıkılan köprüler var ve yeniden yapılması gereken köprüler bulunuyor.
Bugün Antakya ve Defne açısından baktığımızda kullandığımız üç temel güzergâh var. Bunlardan biri çevre yolu, biri Saray Caddesi, diğeri ise Dağ Mahallesi üzerinden geçen İzmir Caddesi güzergâhı.
Selin yaşandığı gün çevre yolu kapatıldı. Çünkü Subaşı mevkiinde yolun bir bölümü çöktü ve maalesef bir vatandaş hayatını kaybetti. Dağ Mahallesi tarafında ise depremden görece daha az zarar görmüş bir bölgede toprak kayması meydana geldi. Bunun sonucunda bir ev heyelana kapıldı ve yollar ciddi zarar gördü. Bugün fiilen kullanabildiğimiz ve kent içi bağlantıyı sağlayabildiğimiz ana aks Saray Caddesi olarak öne çıkıyor.
Bu nedenle köprülerin yeniden yapılması, mevcut yolların açılması ve alternatif ulaşım güzergâhlarının oluşturulması gerekiyor çünkü hâlen kullandığımız yollar bunlar ve başka seçeneklerimiz çok sınırlı.
Bu açıdan bakıldığında sel felaketinin süreci biraz daha geriye götüreceğini söylemek mümkün. Öncelikle yeni hasarların tespit edilmesi, ardından gerekli onarımların yapılması gerekiyor. Aslında bütün sistemin yeniden gözden geçirilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız.
İkinci sorunuza, yani Haziran ayında konteynerlerin boşaltılması ve insanların kalıcı konutlara geçmesi meselesine gelirsek: 27 Aralık tarihine kadar çok yoğun bir çalışma temposu vardı. Şantiyeler gece gündüz çalışıyordu. Ancak sonrasında bu hareketlilik gözle görülür biçimde azaldı. Çalışmalar devam ediyor gibi görünse de önceki yoğunluk söz konusu değil.
Evet, konut teslimleri sürüyor. İnsanlar anahtar teslim almaya gidiyorlar. Ancak birçok kişiye eksiklerin tamamlanmasının ardından fiilen taşınabilecek duruma gelmenin en az dört-beş ay süreceği söyleniyor.
Son yaşanan sel felaketi ve ortaya çıkan yeni hasarlar da dikkate alındığında, az önce yollarda örneğini verdiğim durumun benzeri konut alanları için de geçerli. Yapıların yeniden kontrol edilmesi, varsa hasarların tespit edilmesi ve giderilmesi gerekecek. Bu nedenle insanların hemen yerleşebileceği, tüm eksikleri tamamlanmış bir durumdan söz etmek şu an için mümkün görünmüyor.
Aslında süreç zaten tam olarak tamamlanmış değildi. Konutlar insanların doğrudan yerleşebileceği ölçüde bitirilmiş ve tüm ihtiyaçları karşılanmış durumda değildi. Yaşanan son gelişmelerin de bu takvimi biraz daha öteleyeceğini düşünüyorum.
T.T.: Çok teşekkür ederim, ben de katılıyorum.
G.E.: Peki geçici konut bölgelerinde kaç kişi kalıyor şu anda biliyor musunuz?
M.A.: Yaklaşık 150 bin kadar.
G.E.: Çok ciddi rakamlar bunlar.

Evet, Sevdar Bey, sizden de Tuğçe'nin sorularına yanıt alabilir miyiz lütfen?
S.Y.: Evet. Şu anda yaklaşık 150 bin kişi konteyner kentlerde yaşamaya devam ediyor. Geçen yıl yani 6 Şubat 2025 tarihinde bu sayı 177 bin civarındaydı. Aradan geçen süre içerisinde yaklaşık 27 bin kişi konteyner kentlerden ayrılmış durumda.
Bu sel felaketinde bir kişinin hayatını kaybettiği söylendi ama toplamda dört kişi yaşamını yitirdi, 17 kişi de yaralandı.
Biz koordinasyon merkezimizde bir ekip oluşturduk ve özellikle selden etkilenen mahallelerin muhtarlarıyla iletişime geçerek hasar tespiti yapmaya çalıştık. Kendi tespitlerimize göre yaklaşık 420 hane zarar gördü. Biz sürekli konteyner alanlarını ve konteyner kentleri konuşuyoruz ama bunun yanında 420 hane zarar gördü, tarım alanları zarar gördü, iş yerleri zarar gördü.
Bu yük neden görünmüyor diye sorabilirsiniz. Çünkü insanlar barınma ihtiyaçlarını resmi kurumlar aracılığıyla değil, akraba ve komşularının dayanışmasıyla karşılıyorlar. Bu nedenle sorun, resmi kurumların kayıtlarında da kamuoyunun gündeminde de çok görünür hâle gelmiyor. İnsanlar eş, dost, akraba ve yakınlarının desteğiyle bu süreci aşmaya çalıştıkları için tablo tam anlamıyla ortaya çıkmıyor.
Altyapıyla ilgili olarak şunu söyleyeyim; aslında sadece altyapı değil, birçok konuda sorunlar sürüyor. Örneğin üstyapı açısından bakarsak, Harbiye–Necar Kavşağı'nı ele alalım. Samandağ'dan İskenderun yönüne giderken kullanılan bu güzergâhta, kavşak açılmadan önce çok daha hızlı geçiş sağlanabiliyordu.
Dün Samandağ tarafından gelip çevre yolunu kullanarak İskenderun'a gitmek istediğimde yaklaşık 10 dakika beklemek zorunda kaldım. Dönüşte ise çevre yoluna doğrudan bağlantı verilmediği için daha uzak bir noktaya gidip U dönüşü yaparak geri dönmek durumunda kaldım.
Orada oldukça dar bir geçiş bırakılmış durumda. Benim üç dakikada geçebileceğim bir yolu yaklaşık yarım saatte geçemediğim oldu. Mehtap Hanım da o bölgeyi biliyordur.
G.E.: Selden dolayı mı böyle oldu?
S.Y.: Hayır, hayır, selle ilgili değil. Orada bir alt geçit vardı, bir de üst geçit yaptılar. Bir de döner kavşak yaptılar ve buna rağmen bizim ulaşımımız şu an daha da gecikiyor.
M.A.: Yani akıl işi değil.
S.Y.: Normalde trafiği hızlandırması gereken bir kavşak. Ben giderken 10 dakikada geçemediğim yolu, geri dönüşte yarım saatte geçemedim. Kavşağı geçemiyorum.
Altyapı ise şu anda hiç yok, sıfır. Bunun ne zaman başlayacağı ve ne zaman tamamlanacağı konusunda da çok umutlu değilim.
Nitelikli geçici barınma alanları meselesi ise artık başka bir aşamaya geldi. Tabii “bitmek üzere” derken, hâlâ konteyner kentlerde yaşayan yaklaşık 150 bin insan var.
Valilik 17 Temmuz için yeni bir çağrı yaptı ancak 17 Temmuz'a kadar bu sürecin tamamlanma şansı yok. Yüz elli bin kişinin konutlara yerleşmesi fiziksel olarak mümkün görünmüyor. Bu kadar kısa sürede bunun gerçekleşmesi mümkün değil.
G.E.: Tuğçe'nin bir ara sorusu var Sevdar Bey.
T.T.: Sevdar Hocam çok teşekkürler. Sevgili Mehtap Hanım, size de çok teşekkürler.
Şöyle bir şeyi merak ediyorum aslında. En başta bahsettiğimiz, 8-9 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilen ve Birleşmiş Milletler Habitat süreci kapsamında Hatay Deklarasyonu'nun açıklandığı “Dirençli Şehirler” toplantısı vardı. Ulusal ve uluslararası birçok kurumun bir araya geldiği bu toplantıda oldukça farklı bir tablo anlatıldı. Ancak hemen ardından yeni bir felaket yaşandı. Üstelik önceki felaketin etkileri de aradan geçen yaklaşık 1200 güne rağmen hâlâ sürüyordu.
Bir de sizin hatırlattığınız gibi, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, Hatay Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “Afetlerle Yeni Hatay Modeli” başlıklı oldukça kapsamlı ve görünür bir etkinlik vardı. Orada da ulusal ölçekte pek çok yönetici, vali ve deprem sonrası süreçte görev almış kamu yöneticileri sunumlar yaptı.
Ben de tesadüfen 8-9-10 Mayıs tarihlerinde Antakya'daydım. Bir tarafta birkaç kilometre ötede bambaşka bir hikâye anlatılıyordu; adeta başka bir tarih yazılıyordu. Öte yandan içinde yürüdüğümüz kent, anlatılan tabloyla örtüşmüyordu. Sosyal medyada paylaşılan deklarasyonlarla Kurtuluş Caddesi'nde gördüğümüz gerçeklik arasında çok ciddi bir fark vardı.
Şimdi bütün bu çelişkilerin, birbirine benzemeyen bu iki ayrı tablonun ve bunların ulusal ve uluslararası ölçekte bu şekilde kayda geçirilmesinin mevcut sürece nasıl etki ettiğini merak ediyorum. Yani bir anlamda gerçeklikten uzak bir anlatının resmî kayıtlara geçmesinin, kentin gerçek ihtiyaçlarının görülmesini ve iyileşme sürecini geciktirdiği yönünde bir his taşıyorum.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bunun mevcut iyileşme sürecine etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
S.Y.: O konuda aynı düşünüyoruz Tuğçe Hocam.

Birincisi, biliyorsunuz 6 Şubat sonrasında buraya devletin en üst düzey yöneticileri geldi. Her yere afişler asıldı, fotoğraflar çekildi, çeşitli sunumlar yapıldı ancak sahada olmayan birçok şey varmış gibi gösterildi. Hatta bir vatandaşın, “Bu yüzyılın Mimar Sinan’ı” dediğini hatırlıyorum. Yani ortaya konulan görüntü öyleydi. Ama arka planına baktığınızda durum çok farklıydı.
Açıkçası bundan farklı bir sonuç beklemiyoruz. Bunun olumlu bir etki yaratacağını da düşünmüyoruz çünkü odak noktasında insanın olduğunu görmüyoruz.
Konuşmaların başında da söylemiştik; şu anda öncelik verilen şey beton. Ne altyapının, ne insanın, ne de çevrenin aynı ölçüde önemsendiğini görüyoruz ya da hissediyoruz.
Bu nedenle sözünü ettiğiniz çalışmaların da benzer bir sonuç doğuracağını düşünüyorum. İnsan odaklı bir yaklaşım olmadığı sürece bu tür girişimlerin sahadaki sorunlara gerçek anlamda karşılık vermesi zor görünüyor.
Hatta diyeceksiniz ki, o toplantılar ve çalışmalarla ilgili sonuçları takip ettiniz mi? Açık söylemek gerekirse ben o sonuçlara bakmadım bile. Raporlarını da okumadım. Bilmiyorum, Mehtap Hanım baktı mı ama ben incelemedim.
M.A.: Zaten ben de şunu çok merak ediyorum: Kent merkezinde yapılan bu çalışmaya gelen insanlar hangi yolu kullandı?
Dediğiniz gibi, genel olarak Honda Kavşağı diye bilinen Habib-i Neccar Kavşağı'nın neden bu şekilde yapıldığını zaten anlayamıyorken, kullandığımız güzergâhların neredeyse tamamında şehre bağlanmaya çalışırken tek yön, “buradan geçilmez” ya da “dur” uyarılarıyla karşılaşıyoruz. Üstelik bunların bir kısmı önceki dönemlerden kalmış yönlendirmeler. Şu anda birçok noktada ters istikametten ilerleniyor, kurallı bir trafik düzeninden söz etmek oldukça zor.
Bu nedenle gerçekten o toplantıya gelenlerin kent merkezine ulaşırken hangi güzergâhları kullandığını merak ediyorum. Eğer geçerken etraflarına baktılarsa, anlatılan tabloyla karşı karşıya oldukları gerçekliğin aynı olmadığını görebileceklerini düşünüyorum. Çünkü burada sadece depreme dayanıklı bina üretiminden söz etmiyoruz. Dirençlilik konuşulurken, insanların hâlâ en temel altyapı ve yaşam sorunlarıyla karşı karşıya olması çok önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor.
Bir tarafta dirençli kentlerden söz ediliyor, diğer tarafta insanlar gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için temel ihtiyaçlara erişim konusunda ciddi güçlükler yaşamaya devam ediyor. Bu da sahadaki durum ile anlatılanlar arasındaki farkı görünür kılıyor.
S.Y.: Ben onların şehir merkezine girdiklerini düşünmüyorum, açıkçası zannetmiyorum. Büyük ihtimalle Mustafa Kemal Üniversitesi'ne kadar gelip oradan geri döndüler.
Mustafa Kemal Üniversitesi'ne kadar olan güzergâhta çok ciddi bir ulaşım sorunu görünmüyor. Ama şehir merkezine girip dolaştıklarını, kenti yerinde gördüklerini ya da gezdiklerini düşünmüyorum. Böyle olduğuna da inanmıyorum.
M.A.: Bu Dirençli Hatay'la ilgili yapılan çalışmanın merkezi de oradaydı Sevdar Bey. Onun için söyledim.
S.Y.: Dediğiniz gibi, MEKÖ'de aslında katılım gösterenler, dışarıdan gelenlerdi. Hep eski kaymakam, eski vali, eski bilmem kim. Onlar zaten Hatay'dan değiller. Hatay'da ne yaşandığını bilmiyorlar. Ben öyle düşünüyorum.
İkincisi, diyeceksiniz ki yereldekiler peki bilmiyorlar mı? Yereldekiler biliyorlardı. Bildikleri hâlde, biliyorsunuz, daha önceden de her tarafı süsleyip püslemişlerdi. Hatay'ı olduğundan farklı göstermeye çalıştılar. Hâlen de aynı şekilde davranıyorlar.
G.E.: Evet, aslında bence 8-9 Mayıs tarihlerinde yapılan toplantının en önemli mesajlarından biri, “Dünyada bir ilk, deprem sonrasında Türkiye bunu başardı” sloganlarıydı. Ancak doğa, sanki bunun tam da böyle olmadığını göstermek istercesine yeni bir felaketle, bir selle yanıt verdi. “Bunları söylüyorsunuz ama arkadaşlar, durum pek de anlattığınız gibi değil. Buradaki gerçeklik bu değil” der gibiydi. Ben açıkçası böyle yorumluyorum.
S.Y.: Aynen, en güzel cevabı doğa verdi. Tabii bize de zarar verdi ama bazen böyle tesadüfler insanı gerçekten şaşırtıyor.
G.E.: Arkadaşlar, çok çok teşekkür ederiz. Mehtap Hanım, Sevdar Bey, sağolun. Programımıza katıldınız, değerlendirmelerinizi ve gözlemlerinizi bizimle paylaştınız. Çok teşekkür ederiz.
S.Y.: Biz teşekkür ederiz.
G.E.: Sağolunuz. Tekrar teşekkürler. Size kolaylıklar diliyoruz. Gerçekten çok zor bir süreç. Üç buçuk yıldır devam ediyor. Oysa en temel sorunlar; sağlık, barınma ve yaşam koşulları açısından çoktan çözülebilirdi. Bu alanlarda artık ciddi sorunlar kalmamış olabilirdi. Ancak bugün gelinen noktada, depremden etkilenen bölgeler birbiri ardına yaşanan yeni felaketlerle yaşamaya devam ediyor.
Evet, bu haftaki programımızı burada bitiriyoruz. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşeceğiz. Bugünkü programımızın hem destekçilerine, hem de dinleyicilerine çok teşekkür ederiz. Konuklarımız Hatay'dan Mimar Mehtap Aslanyüreği ve Doktor Sevdar Yılmaz idi. Görüşmek üzere, hoşça kalın.


