Yeni Şeyler Rejimi'nde İlda Alçay ve Sıla Arkat, ilk programlarında kendimizi sürekli anlatma, görünür olma ve sıradanlıktan kaçınma baskısını tartışıyor; FOMO'dan sosyal medya performanslarına, orta sınıfın çözülüşünden prekaryaya ve yurttaşlık fikrinin dönüşümüne uzanan bir sohbetle, bireysel görünen pek çok sorunun aslında toplumsal ve politik kökenlerini sorguluyorlar.
İlda Alçay: Herkese merhaba ben Ilda.
Sıla Arkat: Merhabalar ben de Sıla. Gündelik hayatın olağan akışına biraz müdahale etmeye geldik. Yeni Şeyler Rejimi’nin ilk programına hoşgeldiniz. Açık Radyo'nun 64. yayın döneminde her Cumartesi saat 11:00'de burada olacağız.
İ.A.: İlk programımız olduğu için biraz heyecanlıyız. Sürçülisan edersek şimdiden affola. Burası bizim için yepyeni bir deneyim.
Bu programda hayatın içinde çoğu zaman normal kabul ettiğimiz bir takım konular üzerine konuşacağız. Bize dair olanlardan bahsediyoruz çünkü bazı şeyler bazen bize sanki hiçbir şekilde başka türlüsü mümkün değilmiş gibi sunuluyor. Çok çalışmak, sürekli yetişmeye çalışmak, yalnızlaşmak, rekabet etmek, kendimizi durmadan anlatmak ve bence kanıtlamak. Bunlar hayatın olağan akışı gibi anlatılıyor hiç durmadan.
Biz biraz şuradan bakmak istiyoruz önümüzdeki programlar boyunca: Gerçekten bütün bunlar kişisel tercihlerimiz mi? Yoksa içinde yaşadığımız dönemin ekonomik, kültürel veya siyaseten bize öğrettiği davranışlar mı? Biz tam bunun peşinde olacağız. Arkadaşlarımızla otururken konuştuğumuz konuları bu kez biraz daha yüksek sesle buradan haykıracağız. Belki siz de bir yerlerden bize eşlik edersiniz. Böyle yaşamak zorunda değiliz. İtirazlı olan, bizden yana olan buyursun gelsin efendim. Yeni Şeyler Rejim’i başlıyor.

S.A.: İlk bölümümüzde ‘Kendimizi anlatmak zorunda mıyız?’ diye soracağız ve bu anlatı kurma zorunluluğunun nasıl bir norm haline geldiğini konuşacağız. Sıradan, iddiasız ve sessiz bir hayatı yaşamanın cazibesi bu rejimde neden kayboldu? Buna cevap arayacağız. Tırnak içinde hikayesi olmayan hayatları tartışacağız. Peki sence hikayesi olmayan bir hayat var mı?
İ.A.: Aslında biz bu konuyu belirlemeden önce de Sıla’yla kendi aramızda sık sık konuşuyorduk. Sürekli bir hikâye anlatma zorunluluğu, sıradanın sınırlarını zorlama ihtiyacı ve içimize yerleşmiş o “sıradan olmamalıyız” kaygısı… Biraz da bu yüzden bu konuyu seçtik.
Elbette herkesin bir hikâyesi vardır. Hepimizin yaşamından, geçmişinden ve duygularından doğan bir hikâyesi var. Ama burada önemli olan, o hikâyeyi nereden ve nasıl kurduğumuz. Çünkü hikâye dediğimiz şey sadece yaşadıklarımız değil; aynı zamanda dışarıya sunduğumuz bir benlik anlatısı.
Mesela sosyal medyada, herkes gibi benim de yarattığım bir İlda olabilir. Bir de kendi içinde sorunlar yaşayan, korkuları, zaafları, sorumlulukları olan; farklı rollerin altında ezilen başka bir İlda olabilir. Bu ikisi birbirinden farklı şeyler.
Şimdi düşünün; bir arkadaşınızla kahve içerken, bizim şu an burada yaptığımız gibi sohbet ederken gördüğünüz hâliyle, Instagram’da gördüğünüz hayatı çoğu zaman aynı şey değil. Hepimiz mutlu anlarımızı seçiyoruz. Kötü günlerimizden pek bahsetmiyoruz. Orada başarısızlıklarımız yok. Tıpkı fotoğraflara uyguladığımız filtreler gibi, hayatlarımızı anlatırken de çeşitli filtreler uyguluyoruz.
Bazen bir anı yaşamaktan çok, onu nasıl anlatacağımızı düşünüyoruz. Bütün bunlar insana şunu düşündürüyor: Sanki hepimiz biraz, kendi kurguladığımız hikâyelerin kahramanıymışız gibi davranıyoruz. En azından bana öyle geliyor.
S.A.: Evet, nasıl yaşadığımızdan çok nasıl anlattığımız kısmına ben de katılıyorum. Çünkü bu artık bir sunum meselesi hâline geldi. Sanki hayatlarımızın pazarlamacısı olmuşuz gibi; yaşadıklarımızı en iyi şekilde nasıl göstereceğimizi düşünüyoruz.
Mesela bir konsere gitme isteğinin peşinden, konsere gittiğini gösterme arzusu geliyor. Artık bu ikisi birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi. Kimse görmeyecekse, kimse bilmeyecekse, “Ben o konsere neden gittim ki?” fikri bile akla gelebiliyor.
Mutlu olmasam bile mutlu görünmem gerekiyor. Bir ilişki yaşamak yetmiyor; o ilişkiyi de güzel ve farklı bir hikâyeyle sunmam gerekiyor.
İ.A.: Bir zorunluluk gibi sanki.
S.A.: Evet, bu görünmeme korkusunun temelinde de galiba sıradan zannedilmek var. Nihayetinde mesele dönüp dolaşıp şuraya çıkıyor: Görünmüyorsan ve kendini sergilemiyorsan, yoksun.

İ.A.: Bu bahsettiğinin aslında bir karşılığı da var. Son zamanlarda sık sık karşımıza çıkıyor; mutlaka sizin de kulağınıza çalınmıştır. FOMO yani İngilizcesiyle Fear of Missing Out. Başkalarının deneyimlediği eğlenceli ya da kârlı bir şeyden geri kalma endişesi. Kısacası bir şeyleri kaçırma korkusu.
Bu kavramı ilk duyduğumda bana çok enteresan gelmişti. Çünkü farkında olmadan, adını koymadan yaptığım davranışları anlatıyormuş gibi hissetmiştim. Burada korktuğumuz şey aslında o konsere gitmemek ya da bir etkinliği kaçırmak değil; daha çok hayatın kendisini kaçırıyormuşuz gibi hissetmek.
Düşünsene; telefonu açıyorsun, senin için sıradan bir gün. Birisi Bali’de sabah rutinini çekiyor, birisi üç günde hayatını nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Sonra dönüp kendi hayatına bakıyorsun. Senin gerçekliğin ise binlerce sorumluluktan oluşuyor. İşe yetişmek zorundasın, faturalar var, akşam yemeği var, yapılacak işler var. Aslında hayatında değişen bir şey yok. Ama sürekli başkalarının hikâyelerine baktığında, kendi hayatında bir eksiklik varmış gibi hissetmeye başlıyorsun. Bir anda sanki herkes her şeye yetişiyor da bir tek sen yetişemiyormuşsun gibi geliyor.
Bence bunun ilginç tarafı şu: FOMO artık sadece gündelik hayatta kullandığımız bir kavram değil; psikologların ve psikiyatristlerin de üzerine çalıştığı bir mesele hâline gelmiş durumda. Çünkü sürekli bir şeyleri kaçırdığını düşünmek oldukça kaygı verici bir durum. Kaygıyı artırabiliyor, dikkat dağınıklığına yol açabiliyor ve kişinin kendi hayatından aldığı tatmini azaltabiliyor.
İnsanlar telefonlarını sürekli kontrol etme ihtiyacı hissediyor. Biz bile otururken kaç kere telefonumuza bakıyoruz. Sosyal medyadan uzak kalınca huzursuz olabiliyoruz. Dolayısıyla ilişkileri, gündelik yaşamı, hatta uyku düzenini bile etkileyen bir durumdan söz ediyoruz.
Burada belki durup şunu düşünmek gerekiyor: Eğer bu kadar çok insan aynı duyguyu yaşıyorsa, bütün bunları sadece bireysel bir mesele olarak açıklayabilir miyiz? Yoksa insanlara sürekli daha fazlasını gösteren, onları durmadan başka hayatlarla karşılaştıran bir düzenin ürettiği bir duygu mu bu?
Sıradanlık tartışması da sanki biraz burada başlıyor. Çünkü normal olanın ölçüsü değişti. Sıradan olmak neredeyse başarısız olmakla eş anlamlı hâle geldi. Programın adını düşünürken Yeni Şeyler Rejimi dememizin sebeplerinden biri de buydu. Adını yeni yeni koyduğumuz, içinde sürekli mücadele ettiğimiz bu hâlleri tarif etmeye çalışıyorduk. Bu kaygılı olma, bir şeyleri kaçırma hissi ve sıradanlığın ölçüsünün değişmesi meselesi galiba Yeni Şeyler Rejimi’nin en başarılı duygularından biri.
S.A.: Kısa bir şarkı molasından sonra programımız devam edecek: Katie Melua ve "Wonderful Life".
S.A.: Yeni Şeyler Rejimi kaldığı yerden devam ediyor. Sıradanlığın kaybolan cazibesini tartışıyorduk.
Söylediklerinin devamı olarak, gerçekten kendimizi ifade mi ediyoruz, yoksa görünür kalabilmek için sürekli bir performans mı sergiliyoruz? Performans sergiliyoruz tabii. Sürekli bir performans sergiliyoruz.

Byung-Chul Han'ın Şeffaflık Toplumu kitabında bu durumu şöyle anlatıyor: İnsanın camlaşmasından bahsediyor yani içimizin görünmesi artık normalleşti ve tuhaf kısmı şu ki, bu baskı artık bize dışarıdan zorla kurulmuş gibi çalışmıyor. Çok uzun zamandır zorla değil zaten bu. Biz kendimizi gönüllü bir biçimde bu panoptik bakışa teslim ettik.
Eskiden sanırım bu gözetim korkutucu bir şeydi. Şimdi ise görünmez olmak, kimsenin seni görmemesi, bilmemesi, duymaması çok korkutucu geliyor. Çünkü bu rejimde görünmüyorsan değersizleşiyorsun.
Bahsettiğim FOMO kavramı da aklıma şunu getirdi. Antik Çağ'da da Aristoteles, doğanın boşluktan nefret ettiğini söylüyor yani bunda da bir boşluk korkusu var. Bu korkunun modern dönemdeki psikolojik ve sosyolojik karşılığı şu olabilir: İnsanın sessizlikle, durgunlukla ya da kendiyle baş başa kalmaktan, boş oturmaktan korkması aslında. Çünkü insan, kendiyle hiç baş başa kalmak istemiyor.
İ.A.: Şimdilerde sosyal medyada da hep salık veriliyor ya; “Kendinizle vakit geçirin, kendinize vakit ayırın” meselesi. Birden aklıma bunu getirdi.
S.A.: Evet, bu arada şu da zor bir şey. Hiçbir şey yapmadan durmak, tamamen zihninle baş başa kalmak da korkutucu. Büyük bir yüzleşme gerektiriyor.
Mesela hafta içi beş gün çalışıyoruz ve mesaimiz var. Hafta içi akşamlarının ya da hafta sonunun çok verimli geçmesini istiyoruz. Ben mesela yazın işten çıktıktan sonra eve gidemiyorum. Tamam, bu doğrudan boşluk korkusuyla açıklanamayabilir ama hava daha kararmadan eve giderken şunu hissediyorum: Benim dışımda herkes dışarıda, herkes çok eğleniyor, hayat akıp gidiyor. Ben niye şu an evdeyim?
Çünkü boş oturduğun an arkadan sana şöyle bir ses sesleniyor: “Sen her şeyden geri kaldın ve her şeyi kaçırıyorsun.” Ben o sesi susturamıyorum mesela.
İ.A.: Doğru. Hep böyle; verimli ol, iyi bir şey yap, zamanını iyi değerlendir. Zaten her an hayatımıza pompalanan duygulardan biri bu verimlilik takıntısı. İyi olma meselesi de biraz böyle.
Bu verimlilik takıntısı insanda “Ben de orada olabilirim” hissini yaratıyor. Orada olabilirim, onu yapabilirim, böyle olabilirim ve bu bende çok tehlikeli bir duyguyu da uyandırıyor. Aynı zamanda bir rekabeti tetikliyor.
Bir yandan da sana bir vaat sunuyor. O da şu: Sen de herkes gibi olabilirsin, her şeyi yapabilirsin, daha ileri gidebilirsin. Şu “ben de yapabilirim” meselesi. Tam da burada yapısal eşitsizlikleri görünmez kılıyor.
Şöyle de bir şey var. Mark Fisher'ın dikkat çektiği şey tam buydu aslında. Bütün bunları konuşurken aklıma o geldi. Fisher diyor ki, "Neoliberalizmin en büyük başarısı, ekonomik ve toplumsal sorunları bireyin sadece kendisiyle ilgili kişisel sorunlarıymış gibi göstermesidir."
İnsanlar yaşadıkları güvencesizliği, yoksullaşmayı ya da tükenmişliği politik bir mesele olarak görmüyor. “Bir şeyi yanlış yaptım. Yeterince çalışsaydım, doğru karar verseydim...” deyip suçu kendilerinde arıyorlar. Oysa bu bir karakter meselesi değil aslında; dümdüz bir sistem meselesi.
Biraz da belki burayı düşünmek gerekiyor. Dedikten sonra...
S.A.: Sıradaki şarkımız mı geliyor?
İ.A.: Evet, sıradaki şarkımız geliyor. Evet, Fransızca bir şarkı. Herkesin çok iyi bildiğini düşündüğüm bir şarkı. Michel Fugain'den "Une Belle Histoire" geliyor.
İ.A.:Yeni Şeyler Rejimi'ndesiniz efendim. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Konuştuklarımızdan bana şöyle bir şey kaldı. Hepsini bir cümlede toparlasam; kendimizi sürekli dolaşıma sokuyoruz, değil mi? Zaten sürekli üzerine konuştuğumuz, düşündüğümüz bir şey bu: Kendini yeniden üretme hâli.
Bunun çok sınıfsal bir tarafı da var bence. Özellikle Türkiye gibi uzun süredir krizle nefes alıp veren bir toplumda bambaşka bir yere denk geliyor. Uzun süredir Türkiye'de sadece yoksullaşmıyoruz. Bununla birlikte insanlar doğal olarak statü de kaybediyor. Uzun yıllar boyunca toplumun omurgası olarak görülen orta sınıf, şimdi çok ciddi bir çözülme yaşıyor.
Düşünsene, biz orta sınıf deyip geçiyoruz ama gözümüzün önünde dağılan bir topluluktan bahsediyoruz aslında.
Derin nefeste bile orta sınıfın nabzından bahsetmiyorum ama orta sınıfın insanların aklına gelen çok gündelik bir tanımı vardır: Ne tepedesindir ne de en altta. Sermayen de yoktur, fabrikan da yoktur ama yoksul da değilsindir. Geçimini emeğinle sağlarsın, diplomanla sağlarsın ve o emek sana bir hayat kurdurabilir.
İşin sırrı bence tam buradaydı. Orta sınıfı tanımlayan şey aslında parası değil, güvencesiydi bir dönem. Yarın, bugüne benzeyecek diye bir inancı olur orta sınıfın. Genellikle düşündüğümüzde özelliği biraz budur. Öngörülebilirdir orta sınıf dediğin şey.
Öyle söyleyince kulağa biraz soyut geliyor ama ayağının altındaki toprağın yarın da orada olacağını bilmek sessiz bir güven verir insana. Benim kafamda orta sınıf hep biraz bunu çağrıştırıyor.

S:A.: Evet, orta sınıf bir gelir grubu değil de güvenli bir ruh haliydi gerçekten.
İ.A.: Evet, aynen öyle. Gelir grubundan bağımsız olarak, güvenceye dair bir ruh hâlini de yansıtıyordu.
S.A.: Evet, çünkü orada doğrusal bir ilerleme vardı. Bahsettiğin vaatlerin çoğu karşılığını buluyordu. Orta sınıf da aslında bu felsefi vaadin ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Ama o zemin kayınca sadece ekonomik olarak sarsılmadık; gelecek de korktuğumuz bir belirsizliğe dönüştü ve bu, çok büyük bir belirsizlik.
İ.A.: Tabii, tabii. Hepimizin bugün yaşadığı şey tam da böyle bir yere denk geliyor. Önceden şöyle bir hissimiz vardı: “Olur, çalışırsam olur." İşin böyle bir güzelliği de vardı.
S.A.: O bir umuttu da aynı zamanda.
İ.A.: Evet, kesinlikle. Şimdi öyle bir umudumuz pek kalmadığı için biraz geçmişe güzelleme yapıyor gibi oluyorum. Gerçi bundan 10 ya da 20 sene önce de bu ülkede değişmeyen birçok şey vardı ama en azından bugün birçok şeyin sınırı o kadar belirsiz hâle geldi ki...
Eskiden “Çalışırsam olur herhalde” ya da “Çocuğumu şu okula gönderirsem daha iyi bir hayatı olur herhalde” dediğimiz şeyler vardı. Şimdi o duygu da pek kalmadı.
Ben hatırlıyorum, lise zamanında normal memur bir ailenin çocuğuydum. İyi bir liseyi kazanmak, iyi bir üniversitenin temeli olarak görülürdü. Bunun mutlaka özel okul olması da gerekmezdi. Bir devlet okulunda da bunu başarabilirdin. İyi bir lise, iyi bir üniversiteye; o da daha yüksek gelirli bir mesleğe ve daha iyi bir hayata açılan bir kapı vaat ederdi.
Bunun o dönemde ne kadar gerçek olduğu ayrı bir tartışma konusu, onu bir kenara bırakıyorum. Ama en azından ortada bir yol haritası vardı. Şimdi ise elimizde böyle bir harita da kalmadı.
S.A.: Biraz gerçek oluyordu aslında İlda. Çünkü bu bahsettiğin şeyi yaşayan son kuşak belki de 80'lerde doğanlardı. İyi bir lisenin iyi bir üniversiteyi, iyi bir üniversitenin de başarılı ve kazançlı bir iş yaşamını getirdiği dönem gerçekten yaşandı. Biz tam olarak yakalayamasak da böyle bir dönem vardı. Sanırım sıra bize geldiğinde ise maalesef bu hikâye bitmişti.
İ.A.: Doğru, gerçekten böyle oldu. 80'lerle birlikte yepyeni bir akıl geldi. Bugün buna neoliberalizm diyoruz ama söylemekten çok bıktığımız bir kavram hâline de geldi.
Peki bu süreçle birlikte ne oldu? Devlet küçüldü. Sağlık, eğitim, sosyal güvence; pek çok alan piyasaya devredildi. Türkiye'nin en karanlık yılları da zaten yükselen toplumsal muhalefete karşı devletin yeniden yapılandırıldığı, şekillendiği ve bugüne uzanan bir sürecin içine girdiği yıllardı.
Bütün bu ekonomik, toplumsal ve siyasal sıkışma hâlinin zemini de biraz oralardan itibaren şekillenmeye başladı.
S.A.: 12 Eylül 1980'de başlıyor diyorsun. Çünkü sendikalar kapatıldı, grevler yasaklandı, toplum susturuldu. O koruyucu ağın sökülmesi de tam burada başladı aslında. İşçinin, memurun ve emekçilerin pazarlık gücü teker teker ellerinden alındı.
İ.A.: Doğru, aynen öyle oldu.
S.A.: O zaman kısa bir şarkı arasından sonra devam ediyoruz. Patrick Watson'dan "Melody Noir".
İ.A.: Yeni Şeyler Rejimi kaldığı yerden devam ediyor. Orta sınıf açmazını konuşuyorduk. Bir anda ülke meselelerine dalmıştık.
Bu konuyla ilgili konuşurken bence değinmemiz gereken önemli bir dönüm noktası var: Elbette 2001 krizi. Bir gecede her şeyin değiştiği o büyük kriz.
Bugün geldiğimiz yer ortada: İşler güvencesizleşti, sözleşmeler kısaldı. Bir ömür boyunca tek bir işte çalışma fikri artık neredeyse yok. Projeler, freelance işler, kısa süreli kontratlar... Hayatımız biraz şuna döndü: Bugün varsın, üç ay sonra yoksun.
Hayatımızdaki o süreklilik duygusu ortadan kalktı. Aslında orta sınıfın vurgusunu yaparken bahsettiğimiz güvencenin bir kısmı da bu süreklilik hâliydi. Hayatın olağan akışı artık sürekli bir müdahale altında.
Orta sınıfın çözülmeye başlaması da tam böyle bir döneme denk geliyor. Dünyada yükselen ekonomik krizlerle birlikte bu süreç daha da belirginleşiyor.

Sosyologlar da bu yeni hâli adlandırmak için bir kavram ürettiler tabii: Prekarya. Guy Standing bu kavramı 2011 yılında ortaya atıyor. “Precarious” yani güvencesizlik ile “proletarya” kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Kısacası, güvencesizliğin sınıfı.
S.A.: Yani biz.
İ.A.: Evet, gibi. Bizim önümüzdeki haftalarda yapmayı planladığımız, konuşmak istediğimiz konulardan biri de prekarya. Eminim bu konuya dikkat kesilmiş pek çok dinleyicimiz de vardır. Biz de bunun başlı başına üzerine düşünülmesi gereken bir mesele olduğunu düşünüyoruz.
Ne tam işsiz, ne de geleceğinden emin: Prekarya. Aslında hem eğitimli, hem de güvencesiz insanlar. Üniversite bitirmiş, üç dil biliyor ama kirasını zor ödüyor. Tam da orta sınıfı orta sınıf yapan o güvencenin buharlaştığı garip bir bölgede yaşıyorlar.
Konuşmanın başında bahsettiğim gibi, statü kaybı da biraz buralardan şekilleniyor. Yoksullaşma dediğimiz şey daha çok cebinle ilgilidir. Ama statü kaybı; kimliğinle, kim olduğunla ve benliğinle de ilgilidir.
Birisi seni aç bırakır, diğeri ise görünmez kılar.
S.A.: Evet, biz de bunu o zaman gösterişle telafi etmeye çalışıyoruz aslında.
İ.A.: Aynen öyle ve hatırlayalım, bu yeni bir durum da değil. Yüzyılı aşkın bir süre önce, sanırım 1899'da, Thorstein Veblen'in gördüğü şey tam da buydu. Veblen şunu söylüyordu: "İnsanlar bazı şeyleri yalnızca ihtiyaç duydukları için satın almazlar; başkalarına bir şey göstermek için de satın alırlar. Böylece tüketim, bir ihtiyaç meselesi olmaktan çıkıp bir statü meselesine dönüşür."
Onun “gösterişçi tüketim” dediği şey tam olarak buydu. Bugün bu konuları konuşurken anlatmaya çalıştığımız şey de aslında tam olarak bu.
S.A.: Bu hâl, bizi gerçek bir politik öfkeden ve yan yana gelmekten de doğal olarak alıkoyuyor.
İ.A.: Tabii çünkü herkes sadece kendi derdinin peşinde mecburen.

S.A.: Evet. Tam da buraya dair, Mutlu Yurttaş İmalatı - Mutluluk Endüstrisi Hayatımızı Nasıl Kontrol Ediyor? kitabından bir alıntı yapacağım. Yazarları Edgar Cabanas ve Eva Illouz. Kitap 2023'te İletişim Yayınları'ndan çıktı.
Aslında toplumların yapısal açıklarının, çelişkilerinin ve paradokslarının psikolojik özellikler ve bireysel sorumluluklar üzerinden açıklanması sorunundan bahsediyorlar. Bunun devamında örnek olarak şunu veriyorlar: Çalışma hayatı giderek kişisel bir projeye dönüşüyor ve senin yaratıcılığından ya da girişimciliğinden ibaret bir sorunmuş gibi sunuluyor. Eğitim, bireysel yetkinlikler ve yetenekler meselesine dönüşüyor. Sağlık, alışkanlıklar ve yaşam tarzı sorunu hâline geliyor. Aşk, kişiler arası uyum ve benzerlik sorunu olarak görülüyor. Kimlik ise bir seçim ve kişilik meselesi olarak ele alınıyor. Yani toplumsal ilerleme, bireysel gelişim ve başarı sorunu olarak anlaşılmaya başlanıyor.
Peki bütün bu sorunlar gerçekten sadece bize ait olabilir mi?
İ.A.: Tabii ki de olamaz. Aslında bugüne kadar konuştuğumuz her şeyin derli toplu bir özeti gibi bu.
S.A.: Sıradaki şarkımız, Mary Hopkin'den "Those Were the Days".
İ.A.: Apaçık Radyo'da Yeni Şeyler Rejimi'ndesiniz. Programımız devam ediyor.
Kendimizi anlatma zorunluluğunu konuşuyorduk. Buraya kadar konuştuğumuz her şey kafamda yeni bir pencere daha açtı. Belki şöyle söyleyebiliriz: Bütün bu hikâye anlatma zorunluluğu, daha doğrusu sıradan olmaktan korkmak — tırnak içinde söylüyorum, sıradan olmaktan korkmak — ve kendimizi anlatma zorunluluğu, bir anlamda doğrudan bir yurttaşlık krizi meselesi.

İlk duyduğumuzda kulağa biraz garip geliyor, biliyorum ama üzerine düşündüğümüzde şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Yurttaş dediğimiz şey nedir aslında?
Çoğumuz şunu düşünürüz. En basit tanımıyla yurttaş; bir devletin sınırları içerisinde yaşayan, kimliği olan, belli haklara sahip ve oy veren insandır. Çok dar bir tariften bahsediyorum. Yurttaşlığı nüfus kâğıdına indirgeyen en kaba hâliyle böyle bir şeydir.
Oysa yurttaşlığın asıl anlamı çok daha eski. Bakın, Antik Yunan'a gidelim. Hepimizin bugün bildiği “idiot” kelimesi o dönemde de kullanılıyordu ama bugünkü anlamıyla “aptal” demek değildi. Kendi özel işleriyle ilgilenen kişi anlamına geliyordu ve bu durum oldukça olumsuz karşılanıyordu.
Evine kapanan, ortak işlere sırtını dönen, kamusal olana “beni ilgilendirmez” diyen insan... Yani bugün sıkça duyduğumuz “Ben siyasete karışmıyorum” ya da “Hayatıma siyaset karıştırmıyorum” diyen ama aslında bütün hayatını o politikanın gölgesinde yaşayan insan gibi.
S.A.: Ya da şu meşhur cümle gibi: “Abi, ben ne sağcıyım ne solcu.”
İ.A.: O insan, Antik Yunanlılar için bir hakaretin karşılığıdır çünkü onlara göre insan ancak ortak meselelere katıldığında gerçek anlamda varlığını ortaya koymuş olur.
S.A.: Doğru, hatırlıyorum şu an.
İ.A.: Kendi mutfağına çekildiğinde değil. Şimdi düşün, bugün bizden tam olarak ne isteniyor? Sadece kendimize bakmamız.“Sen kendine bak, gerisi gelir. Kendini geliştir, kendini gerçekleştir, kendini yönet.” Ailemizden başlayarak, toplumsallaşmanın her aşamasında büyürken bunlar kulağımıza fısıldanıyor.
S.A.: Evet, tam da az önce kitaptaki alıntıda bundan bahsediyordu ki daha evvel de seninle konuşmuştuk: İyi beslenmiyor musun? Organik yemiyor musun? Ne bileyim, o kadar yorgunluğun arasında bir de spora vakit ayırmıyor musun? E, o zaman sağlıksızsan bu senin suçun.
İ.A.: Aynen öyle. Avokadonun parasını konuşmuyorsun orada; onu neden yemediğine odaklanıyorsun.
Aslında bu çağ hepimize birden idiot olmamızı salık veriyor. Üstelik bunu bir kusur gibi değil, bir erdem gibi de sunuyor. Bence işin en çarpıcı yanı da bu. O zaman da insan tabii şunu düşünüyor: Yurttaşlık bunun neresinde kaldı?
Yani seçimden seçime sandığa gitmek yurttaşlık değildir. Yurttaşlık, yaşadığın sorunun yalnızca senin sorunun olmadığını fark etme hâlidir. En temel duygusu herhalde budur.
Benim ödediğim kirayla senin yaşadığın haksızlık arasında bir bağ vardır. Bir gencin işsizliği de sadece onun beceriksizliğinden kaynaklanmaz. Bu hepimizin meselesidir; toplumsal bir olgudur.
Yurttaşlık biraz da bence böyle bir şey. Kendi hayatının sınırlarının ötesini görebilme kapasitesiyle ilgilidir ve rejim tam da o kapasiteyle kavga ediyor aslında.
S.A.: Evet. Yaşadığımız işsizlik, tükenmişlik ya da yoksulluk gibi meselelerin hepsi toplumsal sorunlar. Hiçbiri yalnızca kişisel sorunlar değil.
İ.A.: Aynen öyle. Aslında öfkeyi içeri çeviren bir sistemden bahsediyoruz. Yani dışarıya, ortak olana akması gereken enerji dönüp insanın kendisini yiyor. Sokağa çıkmıyor, “aynaya bak” diyor.
Düşünsene, aynı dertlerle boğuşan binlerce, milyonlarca insan var. Aynı kira yüküyle, aynı güvencesizlikle, aynı tükenmişlikle mücadele eden insanlar. Ama her biri bunu kendi odasında, kendi suçuymuş gibi yaşıyor. Hepimizden bahsediyorum bunun içinde.
Aynı yarayı taşıyan, aynı dertten mustarip olup birbirini hiç görmeyen bir kalabalığa dönüşüyoruz. Toplum olma hâlinin ortadan kaldırıldığı bir durum yaratılmış durumda aslında. İşte bu yüzden hikâye anlatma zorunluluğunu masum bir kültürel moda olarak görmüyorum. Bunun başlı başına ideolojik bir tercih olduğunu düşünüyorum.
Bu hafta bu konuyu konuşurken; orta sınıftan, krizlerden ve yurttaşlıktan başlayarak bir tartışma açmaya çalıştık. Bundan sonraki haftalarda da benzer tartışmalarla varmak istediğimiz yer, programın başında söylediğimiz itirazın tam kendisi aslında: Böyle yaşamak zorunda değiliz.
Kendi hikâyemizin yalnızca kahramanı olmak zorunda değiliz. Belki de asıl ihtiyacımız olan şey kahraman olmak falan değil. İnsanca yaşayabileceğimiz ve kendimize ait hissedebileceğimiz bir hayatın içinde var olabilmek.
S.A.: Evet, konuştuklarımız tabii ki Amerika'yı yeniden keşfetmek değil. Çünkü bu kavramlar defalarca tartışıldı ve tartışılmaya da devam ediyor. Ama bazen bir şeyi anlamak ya da bilmek, onu değiştirmeye yetmiyor. Bu hissi içimizden söküp atamıyoruz. Ne kadar bilinçli olsak da, tırnak içinde ne kadar farkında olsak da, bunu hissetmeye devam ediyoruz.
Biz de dediğin gibi bu hisleri paylaşmak istiyoruz ve “Böyle yaşamak zorunda değiliz” diyoruz.
Bu haftalık bizden bu kadar. Bir sonraki programımızda tekrar görüşmek üzere.
Programın başında sosyal medya meselesini konuştuktan sonra biraz ironik olacak ama Instagram hesabımızı takip etmeyi lütfen unutmayın. Programımızın Instagram hesabındayız.
Görüşmek üzere.
İ.A.: Umarız dinlemekten keyif aldığınız bir program olmuştur. Bizim için hem çok heyecanlı, hem de çok keyifli bir sohbetti. Umarız sizin için de öyle olmuştur.
Kapanış şarkımız, Bülent Ortaçgil'den "Normal".
Biri anlatsın hemen nedir bu normal?
Canım sıkıldı artık.
Yoksa ben miyim anormal?
Yeni Şeyler Rejimi'nin ilk yayınında bizimle olduğunuz için teşekkür ederiz. Haftaya Cumartesi, Apaçık Radyo'da saat 11:00'de tekrar buluşmak üzere.


