Ekonomi Politik'te Ali Bilge, CHP’de mutlak butlan kararı sonrası yaşanan gelişmeleri, muhalefetin geleceğine ilişkin tartışmaları ve yeni anayasa gündemini değerlendirirken; CHP’deki krizin Türkiye’deki siyasal dengeler ve iktidarın muhalefet stratejileri açısından ne anlama geldiğini ele alıyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.B.: Günaydın!
Ö.M.: Karmaşık bir dünyayı yorumlama çabalarına yeniden başlıyoruz. Ekonomi Politik'te bugün ağırlıklı olarak CHP ve bölünme meseleleri üzerine konuşacağız diye kararlaştırmıştık dün akşam.
A.B.: Evet. Kılıçdaroğlu ekibinin tavrına ve mutlak butlan kararı sonrasındaki gelişmelere bakalım. Türkiye tarihi için göz kamaştırıcı bir kötülük örneği oldu, aynı zamanda karanlık da bir tarafı da var bu gelişmelerin. Karanlık tarafı da devlet aklı, derin devlet tartışmalarını da beraberinde getirdi. Bu tartışmaları bir kenara koyalım şimdilik, Kılıçdaroğlu meselesinde sorumuz şu olmalı: Bu iş kimin işine yarıyor? Kimi ayakta tutmaya çalışıyor? Buna bakmak lazım.

Aslında bugün bir devlet aklı varsa, bu aklın büyük bölümü, hatta tamamı Erdoğan’ın kontrolü altında. Eski Türkiye/Yeni Türkiye meselesinde büyük fark bu. Eskiden devlet aklının oluştuğu yer Milli Güvenlik Kurulu idi, Genelkurmay karargâhı idi, J (joint) başkanları dedikleri orgeneral ve üstü generallerin oluşturduğu bir kurul vardı. Bunlar karar merciiydi ve devlet aklı burada oluşurdu. Şimdi ise bunların hepsi, çok büyük bölümü Erdoğan’ın kontrolünde. Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısı değişti, Genelkurmay - MİT ilişkisi kesildi, Genelkurmay üstün dinleme cihazlarını bile MİT’e verdi. Genelkurmay başkanının ismini bile bilmiyoruz, ‘J başkanları’ filan da kalmadı. Bu generaller bir kahve içimi için bir araya gelseler bir dakikada sarayın haberi olur.
Türkiye değişti; bürokratik, askeri ve sivil bürokrasinin yapısı değişti, hallaç pamuğuna döndü. Eskiden Türkiye için söylediğimiz bir şey vardı:‘Ordusu olan bir devlet değil, devleti olan bir ordu’ derdik. Çünkü ordu devletin sahibiydi, önde gelen orduydu. Şimdi devletin de, ordunun da sahibi bir kişi, biz buna ‘sultanlık rejimi’ diyoruz. Sivilden de paşa yapıldığı bir ülkedeyiz biz, asker subay kadrosunda sivilden gelen ve harp okullarından gelen denge de önemli ölçüde değişime uğradı geçen yıllar içerisinde.
Ayrıca kolluk dediğimiz emniyet güçleri de, Emniyet Genel Müdürlüğü de ağır silahla donatılmış durumda. Dünyada böylesi kara kuvvetleri silahlarına sahip kolluk gücü pek yoktur, daha hafif silahlara sahiptir kolluk güçleri. Dolayısıyla devlet aklı denilen şey ne ise hepsi mevcut rejimin de, aklı da aynı yerde toplanmış durumda.
Ancak bu devlet akıl tabii dışa bağımlı da bir akıl. Enerjide dışa bağımlı, silahta dışa bağımlı, finansta dışa bağımlı bir akıl. Devlet aklı diye tarif edilen iktidar aklında bazen bazı çatışmalar, farklılıklar çatışma refleksleri görüyoruz. Bunlar da çoğunlukla bölgedeki değişimler, dünyadaki savaşlar, bölge valisinin izlenecek politikaları dikte etmesi, ABD ve İsrail’in bölgedeki varlığını geliştirmesi gibi hususlarda olabiliyor.
Bütün bunları analiz ederken esas mesele şu;bu sistemin, bu rejimin sürmesi isteniyor, bu sistemin yürümesi için de muhalefetin dizayn edilmesi gerekiyor. Önce Kürt muhalefeti dizayn edilmeye çalışıldı, silah bırakıldı, İmralı süreci vs. İki sene geçti ama şu anda bir tane bile atanmış kayyum değiştirilmiş değil. Devlet aklı, rejim aklı ne derseniz deyin, önce Kürt muhalefetiyle ilgilendi. Geçen haftalarda da söyledim; iktidarın ayakta kalma stratejisi daha çok partileri ve muhalefeti bölme işlemine dayanıyor. Bunda da ziyadesiyle başarılı oldu. Mesela İYİ Parti’nin başındaki Meral Akşener, iki sene önce genel başkandı bugün öyle bir durum yok, tarafını, safını değiştirdi. CHP’ye epeydir bu işlem yapılıyor, Kılıçdaroğlu yargı eliyle yani AKP yargısı eliyle CHP’nin başına getirildi.
Bu durum bana şunu hatırlattı; CHP, tek parti dönemindeyken parti o kadar işlevsiz kalmış ki 3-5 insan Türkiye’yi yönetiyor. İnönü, Cumhurbaşkanı; Saraçoğlu Başbakan; Maliye Bakanı; Menemencioğlu Dışişleri Bakanı. Parti iyice sönümlenmiş, çok sönük bir parti var. Milletvekilleri, vekiller zaten saksı gibi. Çok vasat bir ortam oluşmuş. Bunun üzerine demişler ki, “Aramızdan bazılarıyla muhalefet yapalım, bunlar bizi eleştirsinler, halimiz çok fena, hiçbir şey ilerlemiyor, silkinelim, Türkiye meseleleriyle vekiller ilgili değil, ülke meselelerini konuşmuyor, görüşmüyor, çalışmıyor”. Sonunda “müstakil bir grup” oluşturdular CHP içerisinde 40’lı yıllarda. Ali’yi, Ömer’i, Özdeş’i seçip, “Siz muhalefet olacaksınız, bizi eleştireceksiniz” demişler, adına da ‘müstakil grup’ demişler. Bana göre, Kılıçdaroğlu‘nun başına getirildiği CHP; ‘AKP’nin müstakil grubu’ haline gelecektir, vaziyet onu göstermektedir çünkü AKP iktidarına teşekkür borçlu her şeyden evvel. CHP’ye çekilen operasyon uzunca bir süredir yargıda yaşadığımız sürecin bir parçası olarak karşımıza çıktı, gerçekleşti.

Yüzyıl önce bu aylarda Türkiye’de Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edilmişti. Mustafa Kemal’e karşı İzmir’de gerçekleşmeyen, akim kalan yani tasarım aşamasındayken ortaya çıkan bir suikast girişimi vardır. Bu girişim ortaya çıkınca 1926 yılının Haziran ayında hemen tutuklamalar yargılamalar başlar ve sonuçta Takrir-i Sükûn Kanunu yani ‘sessizliğin sağlanması’ ivedilikle kanunu çıkarılır. Yeni Cumhuriyetçi devrim yönetimi , ‘çıtı çıkmayan bir toplum, ülkede mezar sessizliği” istediğini açıkça beyan eder. Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası başta olmak üzere tüm partiler, muhalif basın yargı eliyle kapatılır. Artık özel bir yargı rejimi vardır; İstiklâl Mahkemeleri denilen özel mahkemeler, bu yargılamaları yapar kararları alır. Bu mahkemelerin yargıçları hukukçu değildir. Avukat yoktur, doğru dürüst savunma yapılamaz. Bu şekilde tüm muhalif kişi ve kuruluşlar susturulmuştur, tüm muhalifler tasfiye edilmiştir, idam edilmiştir, sayısız da idam vardır. Muhaliflerin kimileri ülkeyi terk eder ya da köşelerine çekilmek zorunda kaldılar.
Biz bugün 100. yılındaTakrir-i Sükûn’un güncelleştirilmiş versiyonlarını yaşıyoruz. Yüzyıl önce çok kötü olaylar yaşandı, sözde hakim ve savcılarıyla yargı kullanılarak o dönemde de İstiklâl Mahkemeleri yeni yönetime muhalefet edenleri, eleştirenleri yok etti. Meclis onayı olmadan İstiklal Mahkemeleri’nce idam edildi. Sayısız muhalif aydın ve eski İttihat ve Terakki mensubu da bu sebeple tasfiye ve idam edildiler. O dönemde yeni Cumhuriyet yönetimi kendilerini eleştiren, yeni rejimin diktatörlüğe gittiğini ifade eden, üstelik ülkenin işgalden kurtuluşunu birlikte gerçekleştirdikleri mücadele arkadaşlarını da tasfiye etti. Böylece çıtı çıkmayan bir toplum sağlandı.
Bugün de, dün de yapılanların yasaya uygun olup olmaması değil, amaca uygun olması önemli. Bugün de amaç budur, uygulamalar da ve stratejiler de gözetilen iktidarın, rejimin sürmesini sağlamaktır. CHP bölündükten hemen sonra mecliste anayasa değişikliğinin yapılmasına dair hesaplamalar başladı. Erdoğan’ın yeniden başkan seçilmesi için gerekli anayasa değişiklikleri için gerekli meclis çoğunluğu ya da referandum için hesaplamalar yeterlilikler tartışılmaya başlandı. Bir anayasa değişikliği tasarısı AKP grubu tarafından hazırlandı. Yani iş geliyor dayanıyor, mevcut rejimin sürdürülebilirliği hususundaki formülasyonlara.
Dolayısıyla biz özgürlüğe koşmuyoruz, biz despotizme koşuyoruz. Genel muhalefet ve ana muhalefet bölünmelerle tasfiye edilmeye çalışılıyor. CHP’nin bölünmesi gerçekleşti, yarın yaşanacakları izleyeceğiz, çok ciddi bir kaos yaratılmış durumda. Ülkenin son seçimlerde birinci partisi CHP başarıyla - buna ‘boğazlamak’ diyordum ben daha önceki programlarımızda - bu hale getirildi. Bunu isteyenler çok başarılı oldular. Mutlak butlan kararından sonra bir kere daha net bir şekilde ortaya çıktı ki bu ülkede mutlak olan şudur; yargı iktidara bağımlı ise muhalefeti istediğin kararlarla tasfiye edebiliyorsunuz, muhalefeti dizayn edebiliyorsunuz.
Ekonomide, iç ve dış siyasette sıkışmış bir iktidar var ancak dış desteği çok güçlü. Muhalefetin tasfiye edilme sürecine, muhalefete uygulanan baskılara uluslararası hiçbir itiraz gelmiyor. 12 Eylül dönemini hatırlayalım; bazı heyetler, gözlemciler gelip gider, tetkik ederdi, raporlar hazırlardı. Bugün dış dünyada Türkiye’ye karşı muazzam bir kayıtsızlık var.
Adaletin icra edilmediği bir ülkede CHP’nin bölünmesinin Erdoğan’ın vesayetini güçlendiren, rejimin kapsamını da genişleten bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Askeri darbelerden, yönetimlerden çok geçmiş bir ülkeyiz, pek çok askeri darbe yaşadık, ülke yönetiminde askerin payı çok yüksekti. Bugün ise farklı; askeri vesayetin hisselerinin de seçilmiş otokratın portföyünde bulunduğu bir ülkeyiz. CHP’ye yapılan operasyonu tabii farklı yönleriyle de incelemek mümkün ama muhalefet çok ciddi şekilde hırpalanıyor. Müstakil grup olmak “majestelerinin muhalefeti” demek aynı zamanda.

Yaşadıklarımızı incelerken partilerin hazineden aldığı yardımlara da iyi bakmak lazım. Bu yardımların dünyada da var örnekleri, pek çok ülkede de devlet-hazine desteği veriliyor. Ama bizde oldukça yüksek miktarlara ulaşmış durumda. Sadece son üç yılda, partilerin aldığı pay çok ciddi miktarlara ulaşmış durumda. Siyasi partiler, 2023 yılında toplam 5 milyar lira yardım almış, en büyük pay AKP’nin, 2.18; CHP ise 1.157 milyon. 2024 yılında yerel seçim olduğu için iki katına çıkarıyorlar, 6 bin 680 milyon yardım yapılmış. 2025’te 5 milyar TL partilere destek verilmiş. 2023-25 dönemi toplam 16 milyar lira beş partiye hazine yardımı yapılmış. Sonuçta partiler hazine yardımlarından epey yararlanabiliyor. Ayrıca destekler çeşitli gerekçelerle arttırılabiliyor. 2002 -2023 döneminde toplam ödeme 8 milyar lira civarındaymış ama 2023-25 döneminde 16,7 milyar TL’ye yükselmiş.
Ö.M.: Bu da muazzam bir miktar değil mi?
A.B.: Evet.
Ö.M.: Türkiye’de şimdiye kadar görülmemiş bir miktar.
A.B.: Pek çok belediye ve bakanlık bütçelerinin üzerinde.
Ö.M.: Orantısal olarak çok adaletli bir dağılım olduğu da söylenemez herhalde, büyük farklılıklar var aralarında.
A.B.: Evet, oranlara göre dağılıyor. TBMM’de grup olup olmamasına göre dağılıyor; %7, barajı geçenler, ayrıca toplamda %3 alanlara yapılıyor bu yardımlar. Particilik aslında pahalı bir iş.
Ö.M.: Bir de AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın, AKP’nin düzenlediği Akdeniz Bölge Toplantısı’nda yeni anayasa tartışmalarına ilişkin yaptığı açıklamalar dikkat çekiciydi. Yazıcı, “Toplumun tüm kesimlerinin doğrudan ve dolaylı yöntemlerle katılımıyla hazırlanacak anayasa için son sözü yine millet söyleyecek; yani anayasa referandumla hayat bulacaktır” dedi. Yeni anayasanın önümüzdeki dönemin en önemli gündem maddelerinden biri olacağını da vurguladı. Buna ne diyorsunuz?
A.B.: Aritmetik hesaplamalar yapılıyor. CHP içinde Kılıçdaroğlu’nun da kontrol ettiği iddia edilen 27 ile 50 milletvekili olduğu, 27’nin kesin olduğu söyleniyor. Kılıçdaroğlu CHP’si, DEM’i ve iktidar bloğunu topladığınızda 400’ü bulabiliyorlar. 400 bulunduğunda TBMM’de Erdoğan’ın yeniden seçilmesine ilişkin anayasa değişikliği referanduma gitmeden tamamlanabiliyor. 360 olursa referanduma sunulabiliyor, bunu zorlayacaklardır.
İş geliyor otokrasinin, saray rejimi dediğimiz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, buna ‘sultanlık rejimi’ de deniyor, bu sistemin devamının sağlanmasında kilitleniyor. Rejimin devamının sağlanması, iktidar ortaklarının siyasi ömürleriyle biyolojik ömürlerinin paralel olması, devam etmesi isteniyor. Şu anda bir veliaht tasarımı yapılmış değil, veliaht olsa da rejim sürsün isteniyor. Çünkü rejimin sürmesi geçmişin kurcalanmaması anlamına gelir. Biz Ekonomi Politik programı yapıyoruz ama zaman zaman politika öne geçiyor, ekonomi geriye düşüyor. Ancak yeri geldiği değineyim; İzmir-Ankara hızlı tren projesine baktım. 2007’den beri devam eden bir proje, inşaatlar 2011- 2013’te başlamış. Yükleniciler aynı şirketler, havuzdakiler... Hatırlayabildiğim kadarıyla ilk bedelinin 20 katına maliyeti ulaşmış durumda düşünebiliyor musunuz?
Ö.M.: Hayır, düşünemiyorum!
A.B.: İlk hesaplanan bedelin 20-25 katına ulaşıyormuş. Başlangıcı 3.7 milyar TL’miş 2013 fiyatlarıyla; 2025-26 fiyatlarıyla 83,5 milyar TL; 2026 sonunda 100 milyar TL’ye ulaşacakmış yani 25 katına varacak. İşte böyle bir ülkedeyiz! Bunun dirhem hesabı verilmiyor, bunu sormak gerekiyor değil mi? Otokrasideysen bunu soramıyorsun, neden bu yatırım bu halde, bu kaynaklar nasıl dağıtıldı? Ne oldu bu yatırım? Nasıl ve neden bu hale geldi? Ana müteahhitler değişti mi? Neden değişti? İkinci ve üçüncü müteahhitler kimler, ne oldu, ne bitti? Tarihinizin en büyük yatırımlarınızdan biri yapıyorsunuz ama durum bu halde.
Ülkenin bu durumda olması rejimin de devam etmesini gerekli kılıyor. O kadar çok konu var ki; kur garantili mevduat nelere mal oldu bu ülkede? Damadın ekonomi politikaları nelere mal oldu bu ülkede? Bunları saymaya zaman yetmez. İyi bir oyun planı kurdu saray rejimi ve başarıyla da gerçekleştirdi. Vurulacak en büyük darbe rakibi belliydi; İmamoğlu aday olduğunda kazanıyordu, önce o içeri atıldı, daha sonra CHP’nin bedensel bütünlüğüne müdahale edildi.
Genel merkez baskınıyla başlayan bu yeni dönem kolay kolay iyileşmez, bu yara kabuk bağlamaz, CHP’de bazı uzuvlar kaybedilebilir, cerrahi müdahale gerektiren bir durum var. Yeni genel merkez ve Kılıçdaroğlu ekibi Özgür Özel ve ekibini tasfiye edecek. Kılıçdaroğlu ekibi %1 oy alsa da tasfiye edilecek.
60 askeri darbesi sonrasında, milli birlik komitesi var, silahlı kuvvetler birliği var, her yer cunta dolu, öyle haldeyken bile ki darbenin başı Cemal Gürsel devlet başkanı, tarafları çağırıyor, toplantılar düzenleniyor; toplantılarının adı ‘huzur toplantıları’. Bugün ülkede tarafları toplayacak - bırakın adının huzur olmasını - her hangi bir toplantı düzenleyecek bir makam yok Türkiye’de.‘Bir araya gelelim de şu mevzuyu konuşalım’ diyecek bir denge, denetleme, fren, sağduyu, sol duyu, kenar duyu vs. hiçbir şey kalmamış vaziyette.

CHP’nin AKP yargısı ile partiden uzaklaştırılanlar bir an evvel tasarım yapmak durumundalar. Çok büyük bir enerji ve birikime sahipler, bunu doğru bir şekilde kullanmak durumundalar. Yollarını bir an önce belirlemeliler Apansız yakalandılar gibi bir izlenim ediniyoruz, bir an evvel bu durumu aşmalılar.
CHP’de yarın genel merkez baskını gibi kaotik görüntüler söz konusu umarım olmaz. Parlamento çatısı altında çok cazip protesto biçimleri vardır. Parlamento deneyimi gazeteci arkadaşlarla da görüştüm, en uygun protesto biçimi sıra kapaklarını vurmaktır. Meclisin en legal, en uygun protesto şekli odur, hatibi konuşturmamak ve kapakları vurmak suretiyle, yarın böyle görüntülerle karşı karşıya kalabiliriz.
Ö.M.: Sadece o görüntülerle kalsak yine iyi diyebilirizi. Daha da kritik durumlar olabilir.
A.B.: Bindirilmiş kıtalar gelir! Bunlar çok yaşadığımız ve gördüğümüz durumlardır.
Ö.M.: Bayağı ciddi bir gerilimin üst noktasındayız. Biraz önce de sözünü ettik; Kılıçdaroğlu’na güvercin getiren kişinin de MHP ile ilişkili olduğu, elinde silahla görüntüsünün olduğu tartışılıyor şimdi. Olay, tablo oldukça karmaşık bir hale gelmiş durumda.
A.B.: Kesinlikle öyle. Ehveni şer, kötünün iyisidir ya; ehveni şerleri de tüketiyoruz. İçinde bulunduğumuz durumu aşmak için çok farklı dinamikler gerekli. CHP’nin seçilmiş yönetiminin bir an önce kararı vermesi gerekiyor. İktidarın baskıdozunu arttırılması mümkündür pekâlâ. Takrir-i Sükûn’un 100. yılında Cumhuriyetin ilk muhalefetinin tasfiye edilmesinin 100.yılında; o gün tasfiye eden grup tasfiye ediliyor.
Ö.M.: Evet. Son bir yıldan biraz fazla süre içinde büyük bir enerji gösterdiğini söylediniz. Haftada iki yani üç, beş günde bir 1 toplantı, miting düzenlemiş büyük bir enerji var fakat bunun nerede, nasıl sonuçlanacağı konusunda ciddi tereddütler de var herhalde.
A.B.: Yargı yolu ile uzaklaştırılan seçilmiş CHP’ye toplumsal destek çok yüksek. Bir an öce bunu kanalize edecek yolları açmaları lazım. CHP tarihinde 1967’de bir bölünme oldu; Turhan Feyzioğlu, Güven Partisi’ni kurdu. 1972’de Ecevit’in genel sekreterliği mücadelesinde Kemal Satır de tasfiye olur ve gider, o da partisini kurar. Herkes dışarıda partisini kurdu. 1980 sonrası Bülent Ecevit kendi partisini kurdu. Bana kalırsa CHP’nin bugün dışarıda kalan seçilmiş yönetimi kendi partisini kurmalı ve böylece CHP bagajlarını da üstünden atmış olur, o da hayırlı bir iştir.
Ö.M.: Süreyi de bu şekilde bitirdik. Bunları konuşmaya devam edeceğiz tabii. Yarından itibaren gayet hareketli bir gündem bekliyor bizi. Çok teşekkürler Ali Bey.
A.B.: Hoşçakalın!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Ö.M.: Görüşmek üzere.


