ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın yeni bir aşaması başlarken, hem Netanyahu hem de Trump ülkelerinde siyasi krizlerle karşı karşıya ve küresel bir ekonomik krizin ortaya çıkma ihtimali giderek artıyor.
İran'ın, İsrail'in Güney Lübnan'a yönelik saldırılarını, İran altyapısını hedef alan operasyonlarını ve ABD'nin hafta sonu Hürmüz Boğazı'ndaki adalara düzenlediği bombardımanı gerekçe göstererek başlattığı "Zafer Operasyonu"nun ardından, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş hafta sonunda yeniden şiddetlendi. Bu bölümde Chris Hedges, Conflicts Forum'un kurucularından eski İngiliz diplomat Alastair Crooke ile konuşuyor. Crooke'a göre diplomatik girişimlerin başarısızlığa uğramasının ardından İran, savaşta yeni bir aşamaya geçti. İran artık "tırmandırıcı caydırıcılık" olarak adlandırılan bir strateji izliyor; buna göre İran'a yönelik her saldırı, giderek daha güçlü bir karşılıkla cevaplanacak.
İsrail'in askeri stratejisinde, 7 Ekim 2023'teki olayların ardından önemli bir değişim yaşandı. Crooke, bu değişimi, yerleşim alanlarını genişletmek için ağırlıklı olarak askeri güç kullanma anlayışından uzaklaşılarak, bölgedeki olası tüm tehditleri ortadan kaldırmayı hedefleyen "kalıcı güvenlik" yaklaşımına geçiş olarak tanımlıyor. Ona göre İsrail, güç kullanarak "Büyük İsrail" projesini hayata geçirmeye çalışıyor. Ancak bu stratejinin İsrail ordusu üzerinde ağır bir bedeli var ve ordu, Crooke'un ifadesiyle, "çöküş noktasına" yaklaşmış durumda.
Netanyahu ve Trump, Filistin, Lübnan ve İran'a yönelik savaş politikaları nedeniyle kendilerini siyasi olarak çıkmaz bir duruma sürüklemiş durumda. Bu savaşlar ağır maliyetler yaratırken somut bir zafer ihtimali sunmuyor; buna rağmen tarafların siyasi açıdan kabul edilebilir bir çözüm yoluna ulaşmaları da giderek zorlaşıyor. Her iki lider de kamuoyu yoklamalarında destek kaybediyor ve önümüzdeki seçimlerde zayıf bir performans göstermeleri bekleniyor. İsrail'de Likud Partisi'nin parçalanma belirtileri gösterdiğini belirten Crooke, “Netanyahu'nun 20 yılı aşkın sürede kurduğu siyasi makinenin çökmesi oldukça mümkün” diyor.
Trump açısından ise belirleyici unsur küresel ekonominin gidişatı olacak. Yakıt, gübre ve sanayi üretimi için gerekli kritik girdilerde yaşanabilecek kıtlıkların ekonomik krizi derinleştirebileceğini söyleyen Crooke, “Acı, büyük bir dönüştürücüdür” ifadesini kullanıyor. Ona göre bu durum, Batılı müttefikleri İran'a daha fazla taviz vermeyi kabul etmeye zorlayabilir. Daha geniş çerçevede Hedges ve Crooke, Batı'nın işlevini yitirmeye başlayan kurumlarıyla birlikte bir tür arınma ve çözülme sürecinden geçtiği görüşünde birleşiyor. Onlara göre bu gerileme dönemi, Batı'nın kendini yenilemesi ve yeniden inşa edebilmesi için gerekli bir aşama. Crooke'un sözleriyle, “Yavaş yavaş yüzleşmeye başlamamız gereken süreç tam da bu.”
Chris Hedges: İran ile İsrail arasındaki savaşın tırmanması, pazar günü İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarının ardından İsrail’in İran’a karşı düzenlediği saldırılarla birlikte, çatışmanın hâlâ ne kadar kırılgan ve öngörülemez olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. İran, İsrail’in Güney Beyrut’ta gerçekleştirdiği ve Tahran tarafından ateşkes anlaşmasının ihlali olarak değerlendirilen bombardımanların ardından saldırıya geçti. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı uzun süre kapalı tutmasının küresel ekonomiyi ciddi bir durgunluğa sürükleme riskinden kaçınmaya çalışan Donald Trump ise, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’dan Tahran ve diğer İran kentlerine yönelik yeni saldırıları durdurmasını talep etti.Ancak bu talep, İsrail içinde öfkeyle karşılandı ve Netanyahu’yu siyasi açıdan daha da yalnızlaştırdı. İsrail şimdi bir ikilemle karşı karşıya: Lübnan’daki saldırılarıyla İran’ı kışkırtmaya devam ederek ve herhangi bir ateşkes anlaşmasını açıkça sabote ederek Washington’u görmezden mi gelecek, yoksa askerlerinin Hizbullah’ın fiber optik güdümlü insansız hava araçları karşısında ağır kayıplar verdiği İran ve Lübnan cephelerindeki yenilgisini kabul mü edecek? İsrail’deki aşırı sağ çevreler, Washington’a meydan okuyarak açık bir isyan çağrısında bulunuyor. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, İran’ın İsrail’e fırlattığı her füze karşılığında Güney Beyrut’un banliyölerinde onlarca binanın yerle bir edilmesini talep etti. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir ise, “Tahran yanmalı” açıklamasında bulundu.
İsrail bundan sonra nasıl bir yol izleyecek? İran ile çatışmaların sona ermesi ve kalıcı bir ateşkes sağlanması mümkün olacak mı? Yoksa dünya ekonomisinin sarsıldığı bir dönemde, karşılıklı saldırıların belirli aralıklarla sürdüğü uzun soluklu bir savaş sürecine mi girmiş bulunuyoruz? Bu soruları değerlendirmek üzere konuğum, uzun yıllar Orta Doğu’da görev yapmış eski Britanyalı diplomat Alastair Crooke. Crooke, Avrupa Birliği’nin Orta Doğu Özel Temsilcisine güvenlik danışmanlığı yapmış, ayrıca Hamas, İslami Cihad ve diğer Filistinli direniş gruplarıyla yürütülen müzakere ve ateşkes girişimlerinin oluşturulmasında önemli roller üstlenmiştir. Hamas ile İsrail arasında 2002 yılında sağlanan ateşkesin kurulmasında da kilit isimlerden biri olmuştur. Aynı zamanda Orta Doğu’daki İslami hareketlerin yükselişini inceleyen “Direniş: İslamcı Devrimin Özü” (Resistance: The Essence of the Islamist Revolution) adlı kitabın da yazarıdır.
Peki Alastair, bulunduğumuz noktadan başlayalım. İran, ateşkesin ilan edildiği ilk andan itibaren İsrail’in Lübnan’daki saldırılarının sona ermesi gerektiğini açıkça dile getirdi. İsrail ise Beyrut’un bazı bölgelerinin tahliye edilmesi çağrısında bulundu. Bunun üzerine İran, görünüşe göre büyük bir hasara yol açmamış olsa da — gerçekte ne olduğunu kesin olarak bilmek zor — İsrail’e füze saldırıları düzenleyerek karşılık verdi. İsrail de buna misillemeyle yanıt verdi. Şu anda tam olarak neredeyiz?
Alastair Crooke: Aslında savaşın yeni bir evresine girmiş durumdayız. Bu durum, daha sonra ayrıntısına dönebileceğimiz üzere, İran’da herhangi bir anlaşmanın ortaya çıkmasının artık pek olası görülmediği yönündeki kanaati yansıtıyor. Bu nedenle İran’ın yöneldiği strateji benim “tırmandırıcı caydırıcılık” olarak adlandırdığım yaklaşım. Buna göre, kendilerine yönelik her saldırıya — ister Hürmüz Boğazı’nda ABD Donanması tarafından, ister Lübnan’da İsrail tarafından gerçekleştirilsin — yalnızca karşılık vermekle kalmayacaklar, aynı zamanda gerilimi bir üst seviyeye taşıyacaklar. Yani her saldırının ardından tırmanma merdiveninde bir basamak daha yukarı çıkacaklar. Sonrasında yeni bir saldırı gelirse, bir basamak daha yükselecekler. Nitekim bunu Hürmüz Boğazı’nda Amerikan deniz unsurlarına karşı uygulamaya başladılar. Daha birkaç gün önce ABD Donanması, İran’a ait bir gemiye saldırarak Hellfire füzesiyle makine dairesini vurdu ve gemiyi kullanılamaz hale getirdi. Bu, meselenin bir boyutu.
İran da buna Bahreyn’de düzenlediği saldırılarla karşılık verdi. Muhtemelen bu saldırıların sonuçlarını görmüşsünüzdür. Bana aktarılanlara göre ise ortaya çıkan zarar, kamuoyuna açıklanandan çok daha büyük. Bahreyn’deki deniz üssünde bulunan son derece pahalı bazı özel ekipmanların imha edildiği ve bu ekipmanların yerini İran’ın nasıl tespit edebildiğinin merak edildiği söyleniyor. Bana aktarıldığı kadarıyla, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), bu bilgilerin İran’a Rusya ya da Çin tarafından sağlanmış olabileceğini düşünüyor. Ancak ben bundan şüpheliyim. Bahreyn gibi, nüfusunun yaklaşık yüzde 80’i Şii olan bir ülkede İran istihbaratının zaten oldukça güçlü olduğunu düşünüyorum. Bu da meselenin bir diğer boyutu. Dolayısıyla burada oldukça açık bir denklem söz konusu: Saldırıya uğrarsan karşılık verirsin; fiilen ateşe ateşle cevap verirsin.
Daha sorunlu olan mesele ise Lübnan. Eğer izin verirseniz, Lübnan’ın neden bu kadar sorunlu olduğunu açıklamam gerekiyor. Bunun nedeni, 7 Ekim’den sonra hem askerî doktrinde hem de bununla bağlantılı siyasi anlayışta yaşanan 180 derecelik dönüşüm. Bu tarihten önce İsrail büyük ölçüde Ben-Gurion doktrini tarafından yönlendiriliyordu. Bu doktrine göre İsrail; küçük nüfusa, sınırlı ekonomik kaynaklara ve dar bir coğrafyaya sahip bir ülkeydi. Bu nedenle çok büyük ve sürekli seferber edilmiş bir orduyu uzun süre finanse etmesi ya da sürdürmesi mümkün değildi. Böyle bir askerî yapı ülkenin kapasitesini aşardı. Dolayısıyla İsrail’in kendi sınırları içinde kalması ve küçük profesyonel ordusunu, ihtiyaç halinde göreve çağrılan yedek kuvvetlerle destekleyerek güvenliğini sağlaması gerekiyordu.
Ben-Gurion’un yaklaşımı aynı zamanda Clausewitzçi bir anlayış taşıyordu; yani güç kullanımı başlı başına bir amaç değil, siyasi çözümlere ulaşmanın bir aracı olarak görülüyordu. Amaç yalnızca yıkım yaratmak değildi. Ancak 7 Ekim’den sonra bu anlayış köklü biçimde değişti. Düzenli olarak takip ettiğimiz İbranice İsrail basınında da geniş şekilde yer aldığı üzere, İsrail’de 7 Ekim’de yaşananların bir Holokost olduğu fikri benimsendi. Ben buna katılmıyorum; değildi. Ancak onlar bunu bir Holokost olarak tanımlıyor ve öyle değerlendiriyorlar. Dahası, hepimizin tarihsel olarak bildiği Holokost’un yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olmadığına, bugün de varlığını sürdüren bir tehdit olduğuna inanıyorlar. Onların gözünde bu, her an aşılabilecek bir eşik; her an yeniden gerçekleşebilecek bir felaket ihtimali. Bu nedenle Ben-Gurion Doktrininden tamamen uzaklaşarak, kendi ifadeleriyle “kalıcı güvenlik” doktrinini benimsediler. Kalıcı güvenlik anlayışı ise, bugün ya da gelecekte size saldırabilecek herhangi bir tehdidin ortaya çıkmasına dahi izin vermemek anlamına geliyor. Bu yaklaşımda amaç yalnızca mevcut tehditlere karşılık vermek değil, potansiyel tehditleri de ortaya çıkmadan ortadan kaldırmaktır.
Ve bu fikir, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, başlangıçta Almanya'dan çıktı ve daha sonra benimsendi. Bunun neden bu kadar önemli olduğuna gelince; çünkü bu yaklaşımın, onların kullandığı ifadeyle, "köküne kadar güvenlik" sağladığı düşünülüyor. "Köküne kadar" ifadesi, çocuklar ve kadınlar da dahil olmak üzere herkesi kapsayacak şekilde yorumlanıyor; çünkü onların da gelecekte kendileri için tehdit oluşturabilecek yeni bir nesil yetiştirebileceği varsayılıyor.
Bunu söylüyorum çünkü İsrail'in bakış açısında — yani mevcut hükümet doktrininde — neyi açıklamaya çalıştığımı anlatmak istiyorum; bu doktrin, özellikle Mesihçi unsur tarafından daha da büyütülmüş durumda. Bu kesimler aynı zamanda, eğer öyle denebilirse, bir "Büyük İsrail" görmek istemekte ve bu Büyük İsrail'in silah gücüyle kurulması gerektiğine inanmaktadır. Onlara göre topraklar zor kullanılarak ele geçirilmeli ve bu yolla kurtuluş ile Mesih'in dönüşü sağlanmalıdır. Dolayısıyla bu iki yaklaşım tuhaf bir ittifak içinde birleşmiş durumda. İsrail ordusu da sık sık, "Mesihçi unsurlarla nasıl aynı ittifakın içinde olduğumuzu tam olarak bilmiyoruz, ancak mevcut gerçeklik bu," diyor. Bu çerçevede Hizbullah da, onların gözünde, kökünden ortadan kaldırılması gereken ve kuzeydeki yerleşim yerlerinin ya da sınırın güneyinde yer alıp Celile bölgesine kadar uzanan kasabaların yakınında varlığına izin verilmemesi gereken bir tehdit olarak görülüyor.
İran bu ilk denklemi ortaya koyduğunda, daha doğrusu, “ya herkes için ateşkes ya da hiç ateşkes yok” şeklinde özetlenebilecek gevşek bir formül geliştirdiğinde, bunun Lübnan’ı da, Filistinlileri de kapsaması öngörülüyordu. Bu konuda mutabakata varılmıştı. Ve bu kabul edilmişti. Bu, sanırım 6 ya da 8 Nisan'daki ateşkes anlaşmasıydı; anlaşmaya dahil edilmiş ve arabulucuların tamamı da, “Evet, bu anlaşmanın bir parçası,” demişti. Ancak şimdi İsrailliler, “Bunun geçerli kalmasına izin veremeyiz. Kuzeydeki yerleşimlerimizi güvence altına almak için Lübnan'da harekete geçtiğimizde — ki bu yerleşimlerin yarısı boş durumda, sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda — bu fikrin devam etmesine izin veremeyiz. Eğer kasabalarımızı güvence altına alamıyorsak, o zaman İran'ın kurduğu bağlantıyı koparmamız gerekir...” diyorlar. Ne yazık ki bu, İsrail'in bakış açısı. İran, Lübnan'daki gelişmeleri, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki temel ilişkiye ve bir anlaşmanın yapılıp yapılmayacağı ihtimaline bağladı. Ve İsrail, bu bağlantının kurulmasını istemiyor.
Netanyahu'ya Trump tarafından, “Bak, Beyrut'u bombalayamazsın,” denildiğinde — Lübnan'ı bombalayamazsın demedi ama “Bunu durdur, geri dön, onları geri çağır” dediğinde — Netanyahu, İsrail genelinde adeta bir protesto tsunamisiyle karşılaştı. Yani yalnızca seküler İsraillilerden değil, muhalefet liderlerinden de tepkiler geldi. Onlar, “Bu bağlantının var olmasına izin veremeyiz. İsrail, bu yeni güvenlik doktrini kapsamında seçtiği her yerde operasyon yapabilme yeteneğine sahip olmalıdır,” dediler.
Üstelik Lübnan konusunda, güvenlik yetkililerinin de açıkça kabul ettiği gibi, Lübnan'la nasıl başa çıkacaklarına dair bir stratejileri yok ve işler onlar açısından ciddi şekilde ters gidiyor. Tampon bölge politikası 20 yıl önce işe yaramamıştı ve bugün de kesinlikle işe yaramıyor. Bunun yerine, hâlâ Güney Lübnan'da bulunurken, kasabaları yıkmaya ve boşaltmaya devam ederken ağır kayıplar veriyorlar. Hizbullah'ın kullandığı, fiber optik bağlantıya sahip yeni insansız hava araçları nedeniyle ciddi kayıplar yaşıyorlar. Bu kayıplara ilişkin resmi rakamlar yok, ancak ben İsrail tarafında günde yaklaşık 8 ila 10 kayıp olduğunu tahmin ediyorum.
Lübnan'ın neden bu denklemde böylesine hassas bir mesele haline geldiğini açıklamaya çalışıyordum; çünkü bu durum, İsrail'in benimsediği yeni doktrinin tam merkezine dokunuyor. Bu doktrin, kalıcı güvenlik doktrini, yani köküne kadar güvenlik doktrini. İster İran söz konusu olsun, ister Suriye, Batı Şeria ya da Gazze; yeni doktrin budur. Ve şimdi görünen o ki bu doktrin ilk kez ciddi biçimde sorgulanıyor. Öncelikle İran'ın bunu ateşkes düzenlemeleri içerisinde birbirine bağlamayı başarması, Trump'ın bunu kabul etmek zorunda kalması ve Trump'ın Netanyahu'ya karşı harekete geçmek durumunda kalması nedeniyle.
Ve şimdi büyük tepki geri dönüyor ve İsrail'de insanlar Netanyahu'ya, “Dinle, Lübnan'a saldırmaya devam etmelisin. Duramazsın. Devam etmek zorundasın. Bu doğrudan bağlantıyı kabul etmeyeceğiz,” diyorlar. Peki Netanyahu'nun seçeneği ne? İtiraz edebilir. Ancak anlatmaya çalıştığım şey şu: Basında bu durum çoğu zaman Netanyahu ile Trump arasında bir tür rekabet varmış gibi sunuluyor; sanki mesele kimin kimin üzerinde söz sahibi olduğu ya da kimin kime tabi olduğu meselesiymiş gibi. Oysa durum bu değil. Bu mesele, İsrail düşüncesinin tam kalbine dokunuyor ve aynı zamanda, eğer öyle denebilirse, bu yeni düşünce biçiminin özüne kadar uzanıyor. Ancak bu yeni düşünce giderek daha fazla eleştirilmeye başlanmış durumda. Netanyahu ise bir tür kriz içinde bulunuyor; çünkü mevcut kamuoyu yoklamaları, şartlar böyle devam ederse seçimleri kazanmasının pek olası görünmediğini gösteriyor. Trump aracılığıyla bir af düzenlemesi de hâlâ sağlayabilmiş değil. Likud Partisi ise bir tür parçalanma sürecine girmiş durumda.
Ama en önemli mesele, ordunun çözülüyor olması. Genelkurmay Başkanı kabineye giderek, “Size çok ciddi 10 ikazda bulunmak istiyorum. İsrail Savunma Kuvvetleri çöküş noktasında. Bu şekilde devam edemez. Devam etmesi mümkün değil. Orta Doğu'nun dört bir yanında bu sonu gelmeyen savaşları sürdürüyoruz ama ne yeterli insan gücüne sahibiz ne de yeterli kaynaklara. Üstelik ordu, zayıf disiplin ve ahlaki çöküş nedeniyle de dağılmaya başlıyor,” dedi. Dolayısıyla ortada gerçek bir yapısal sorun var. Ve bazı çevrelerden şu sesler yükselmeye başladı. Bunların çok büyük bir kesimi temsil ettiğini söylemeyeceğim, ancak bazı kişiler şöyle diyor: “Bakın, başka bir alternatif yok. Ben-Gurion'un ortaya koyduğu özgün doktrine geri dönmemiz gerekiyor. Kendimizi bütün Orta Doğu boyunca, hatta İran'a kadar uzanarak askerî güç kullanabilen büyük bir güçmüşüz gibi göstermeye devam edemeyiz.”
C.H.: Ancak Trump ile Netanyahu arasında bir ayrışma da var. Trump, Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapalı kalmasının yol açacağı ağır ekonomik sonuçların bedelini ödemek istemiyor. Bu nedenle bir tür ateşkes anlaşmasına ulaşılmasını arzuluyor. Netanyahu’nun politikası ise İran’a yönelik bombardıman kampanyasını yeniden başlatmak; başka bir ifadeyle, İran’a da Güney Lübnan’da, Gazze’de, Suriye’de ve hatta daha geriye gidersek Irak’ta uyguladığı türden bir askerî baskı ve yıpratma stratejisini uygulamak. Durum kabaca böyle değil mi?
A.C.: Ben meseleyi daha da somut ifade ederdim: Netanyahu’nun, Lübnan’a yönelik saldırıları sürdürmediği takdirde iktidarda kalıp kalamayacağından emin değilim. Trump’ın karşı karşıya olduğu asıl sorun da bu. Bence Trump bir çıkış yolu arıyor; ancak şu ana kadar bunu bulabilmiş gibi görünmüyor. İran’dan aldığım izlenim ise şu: Şu an için herhangi bir anlaşma ihtimali ufukta görünmüyor. Taraflar arasındaki görüş ayrılıkları fazla derin. Ayrıca İran’ın bakış açısından diplomatik ve siyasi süreç büyük ölçüde çökmüş durumda. Çünkü daha dün Trump, “Elbette bir anlaşma yakın” derken aynı zamanda İran’ın herhangi bir ekonomik kaynağa erişemeyeceğini, tüm süreç tamamlanana kadar parasını geri alamayacağını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki ablukanın da uzun bir ateşkes döneminden ve sonrasında yapılacak görüşmelerden çok daha ileri bir tarihe kadar sürdürüleceğini söylüyordu ve Bessent de, “Her neyse, İran'ın sahip olduğu dondurulmuş varlıklar ne kadarsa, bunları tazminat olarak Körfez ülkelerine vereceğiz.” Dolayısıyla İranlılar, ortada siyasi bir tutarlılık ya da sağlam bir yapı görmediklerini düşünüyorlar. Bu nedenle evet, arabulucular aracılığıyla mesaj göndermeyi sürdürüyorlar; ancak bazen arabulucuların kendileri de bir ölçüde sorunlu olabiliyor. Bir çözüme ulaşılmasına yardımcı olmak umuduyla, İran tarafına iletilen mesajlara oldukça iyimser bir yaklaşım ve ton katıyorlar. Kuşkusuz bunun amacı süreci kolaylaştırmak. Ancak buna rağmen bu durum İran içinde ciddi bir kafa karışıklığına ve bunun sonucunda çeşitli sorunlara yol açmış bulunuyor.
Peki Trump ne yapacak ve İsrail konusunda nasıl bir tutum alacak? İnsanlar Reagan örneğinden söz ediyor ve Reagan'ın Netanyahu'ya, “Dur. Geri adım atmak zorundasın,” dediğini hatırlatıyorlar. Ancak bunun bugün mümkün olup olmadığı İran açısından net değil. Çünkü söylediğim gibi, bütün düşünce yapısı değişmiş durumda ve şimdi, İran ne kadar sorun olarak görülüyorsa, Lübnan bundan da büyük bir sorun olarak görülüyor. Çünkü Hizbullah'ın insansız hava araçları her gün kuzeydeki yerleşim bölgelerini vuruyor ve oradaki insanlar hükümete sert şekilde şikâyette bulunarak, “Biz İsrailliyiz. Korumamız nerede? Neden desteklenmiyoruz?” diye soruyorlar. Geçmişten de biliyoruz ki Netanyahu, Biden'a destek vermekte oldukça hızlı davranmıştı. Bu da Trump'ı uzun zamandır ciddi şekilde rahatsız eden bir durumdu. Aralarında herhangi bir yakınlık olduğunu söylemiyorum. Ancak dikkatimi çeken şeylerden biri, Netanyahu'nun bakanlarından Smotrich'in şu sözleri oldu: “Bakın, aslında bu sınırlı füze karşılıklı atışları (ki bu arada bu da başka bir denklem) belki de açık bir çatışmadan çok bir tür gösteriydi. Çünkü belki Netanyahu, İran'a füze saldırıları düzenlemenin ve Lübnan'a karşı sert şekilde karşılık vermenin İran'ı müzakereye zorlayacağını ve onları görüşmelere daha açık hale getireceğini Trump'a kabul ettirmişti.” Ben şahsen bunun çıkarılabilecek son derece sıra dışı bir sonuç olduğunu ve tamamen yanlış olduğunu düşünüyorum.
Bununla birlikte, bakanın perde arkasında sessizce öne sürdüğü şey, bütün bunların belki de yalnızca bir hile, büyük ölçüde bir gösteriden ibaret olduğuydu. Yani muhtemelen hem bir gösteri hem de birbirlerine duydukları gerçek bir hoşnutsuzluk söz konusuydu. Ama yine de şu an için Trump'ın muhtemelen Netanyahu'ya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Onun affedilmesini sağlamak için bu kadar çaba göstermesinin nedeni de bu. Çünkü bana öyle geliyor ki İsrail'deki durum giderek daha fazla bölünüyor. Peki sonra ne olacak? Netanyahu iyi durumda değil. İyi görünmüyor demiyorum; bence gerçekten iyi değil. Partisi de dağılmaya başlıyor ve 20 yılı aşkın bir sürede kurduğu siyasi mekanizmanın çökmesi oldukça mümkün. O zaman yönetimi kim devralacak? İsrail adına Washington'a, CIA'e ve Kongre'ye hitap edebilecek kişi kim olacak? Şu anda önde gelen birçok yetkili İngilizce bile konuşmuyor. Ayrıca konumları, ağırlıkları ya da Amerika'nın nasıl işlediğine dair bilgileri bakımından ortaya çıkacak boşluğu kolayca doldurabilecek kişiler olduğunu da düşünmüyorum. Bu nedenle Netanyahu'nun elinde belirli bir koz bulunuyor. Elbette İran'ın da kozları var. Çünkü kapısının önünde çok büyük bir enerji altyapısı ve başka kritik altyapılar bulunuyor. İran da saldırıya uğraması halinde bu altyapılara karşı giderek tırmanan adımlar atacağını vaat etmiş durumda. Bu yüzden Trump'ın birçok açıdan kendisini bir çıkmaza soktuğunu düşünüyorum. Hürmüz Boğazı'nı kendi tanımladığı şekilde yeniden açtırmayı başaramayacak. İran'daki yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 340 kilogram uranyumu da geri alamayacak. Öyleyse zafer nerede? Bunu nasıl bir başarı olarak sunacak? Çünkü bunu yapamazsa, kamuoyu yoklamalarındaki destek oranları çok hızlı bir şekilde düşüyor ve neredeyse bir kriz noktasına yaklaşmış durumda.
Robert Barnes’ı dinliyordum. Kendisi, Baris ve diğer araştırma şirketlerinin yaptığı kamuoyu yoklamalarının Beyaz Saray’a ulaştırıldığını ve bu anketlerin, Yahudi milyarder sınıfından gelecek çok büyük mali desteklere rağmen Cumhuriyetçileri ve Trump’ı ara seçimlerde kurtarmanın yine de mümkün olmayacağını gösterdiğini söylüyordu. Elbette bu bir spekülasyon. Ancak benim söylemek istediğim şu: Washington’da, benim anladığım kadarıyla, “Bu işten nasıl çıkacağız?” sorusu etrafında ciddi bir panik havası var. Çünkü diyelim ki bir ateşkes sağlandı; peki bu ne kadar sürecek? Şu anda görebildiğim kadarıyla, arabulucuların ve sürece dahil olan diğer aktörlerin konuştuğu tek şey, mevcut durumu son derece temel ve ilkel bir düzeyde dondurmak ve asıl önemli, somut meseleleri aylar sonrasına, uzun müzakere süreçlerinin ilerleyen aşamalarına ertelemekten ibaret.
C.H.: Ancak zaman da hızla daralıyor. Çünkü Japonya gibi ülkeler, hatta Amerika Birleşik Devletleri bile stratejik rezervlerini kullanmaya başladı. Buna rağmen etkileri şimdiden görülüyor. Özellikle dizel fiyatlarının yüzde 50’den fazla arttığını düşünüyorum; benzin fiyatları da yükseldi. Dolayısıyla zaman Amerika Birleşik Devletleri’nin lehine işlemiyor.
A.C.: Kesinlikle haklısınız. Şu anda aslında son derece ciddi, hatta felaket boyutlarına ulaşabilecek bir durum söz konusu ve bu durum büyük ölçüde görünür yüzeyin altında yaşanıyor. Kamuoyunun bunun farkında olmamasının nedeni de ana akım medyada ne kadar kritik bir noktaya yaklaşıldığına dair çok fazla haber yer almaması. Stok seviyeleri hiç olmadığı kadar düşük durumda. Benim anladığım kadarıyla stratejik rezervler de neredeyse dip seviyelere, adeta tortu düzeyine kadar gerilemiş bulunuyor. Bu yüzden bence meselenin özü tam da burada yatıyor.
Çıkış yolu ne olacak? Bana göre bu süreç sonunda bir şekilde çözüme doğru evrilecek, ancak bu muhtemelen Avrupa ekonomik uçurumdan aşağı yuvarlandıktan sonra gerçekleşecek. Çünkü genellikle dönüm noktası o oluyor. Ne yazık ki söylemesi hoş değil ama siyasette acı ve maliyet çoğu zaman en güçlü dönüştürücü etkidir. İşler gerçekten can yakmaya başladığında insanlar birdenbire bakış açılarını değiştirmeye başlarlar ve “Belki de Hürmüz Boğazı konusunda İran’la yaşayabileceğimiz bir düzen bulunabilir... Belki bir ilişki modeli geliştirilebilir...” demeye başlarlar. Bunun nasıl olacağını bilmiyorum, ancak bana göre dengeleri değiştirebilecek asıl unsur bu. Fakat İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki tutumundan vazgeçmesini ya da Trump’a uranyumu teslim etmesini beklemek, adeta Godot’yu beklemek gibi bir şey. Böyle bir şey gerçekleşmeyecek. Dolayısıyla bence meselenin gerçek anlamda netleşeceği an, ne yazık ki ekonomik uçurumdan aşağı düşmeye başladığımız an olacak. Ve bunun, bana kalırsa, bu ay içinde bile gerçekleşmesi mümkün.
C.H.: Evet, ben de bazı ekonomistlerin değerlendirmelerini okudum; üstelik bunlar oldukça temkinli ve ölçülü isimlerdi. Onlar da Haziran ayına gelindiğinde — ki şu anda tam da o noktadayız — yalnızca bir resesyona değil, gerçekten yıkıcı sonuçlar doğurabilecek küresel bir ekonomik bunalıma, yani bir depresyona doğru ilerlediğimizi söylüyorlardı.
A.C.: Evet, öyle görünüyor; çünkü insanlar sürekli olarak asıl meselenin tedarik hatları olduğunu unutuyor. Helyum, gübreler ve Hürmüz Boğazı'ndaki bu süreç boyunca sevkiyatı durmuş olan diğer tüm ürünler söz konusu. Ancak bunlar teknoloji sektörünü etkiliyor ve hayatın birçok alanında etkilerini hissettiriyor. Örneğin alüminyum da bunlardan biri. Ama gıda fiyatlarının kesinlikle yükseleceğini düşünüyorum; çünkü şu an yılın temel gıda üretim sezonundayız. Siz Amerika'dasınız ama anladığım kadarıyla Amerikan çiftçileri, traktörlerinde kullandıkları dizel yakıtın fiyatı ve gübre maliyetleri nedeniyle çok ciddi sıkıntılar yaşıyor. Elbette Avrupa için de durum farklı değil. Dolayısıyla enflasyon yükselecek ve bunun sonucunda faiz oranları da artacak.
Bu oldukça acı verici olacak. İpotekli konut kredilerinin faizleri, yeniden ayarlanmalarına izin verildiği anda yukarı yönlü güncellenecek. Dolayısıyla tam anlamıyla kritik bir eşikte bulunuyoruz ve bana göre ne yazık ki bu çıkmazı gevşetebilecek tek şey de bu olabilir. Çünkü Trump bir şekilde kendisini köşeye sıkıştırmış durumda. Obama’nın anlaşmasından daha iyi bir anlaşma yapmak zorunda; bunun açıkça kendi zaferi olarak görülebilmesi, sert davrandığını ve sonunda bir kazanım elde ettiğini gösterebilmesi gerekiyor. Ancak başından beri umut edilen şey, Venezuela benzeri bir senaryonun mümkün olmasıydı; kısa süreli bir askerî operasyon yapılacak, hızla sonuç alınacak, iş bitirilecek ve Trump pazartesi günü piyasalar açılmadan önce geri dönüp büyük bir başarı ilan edecekti. Ardından piyasalar da hızla yükselişe geçecekti. Fakat bunun gerçekleştirilebilecek bir seçenek olmadığı ortaya çıktı.
Pentagon bir süredir nasıl hızlı ve kısa süreli bir operasyon düzenleyebileceğini düşünüyor. Son girişim de İsfahan’da gerçekleşti; burada Amerika’nın, zenginleştirilmiş uranyumun bir kısmının İsfahan’daki tünellerden birinde bulunduğuna inanması nedeniyle bu uranyumu ele geçirmeye yönelik bir girişim söz konusuydu. Bu konudaki istihbaratlarının ne kadar sağlam olduğunu bilmiyorum. Çünkü Trump’ın nükleer altyapıya yönelik bombardımanlarından hemen önce, Fordow’daki zenginleştirilmiş uranyumun büyük bölümünün taşındığını düşündüren görüntüler gördüğümü hatırlıyorum. Nereye götürüldüğünü bilmiyorum. Belki Pickaxe Dağı’na ya da daha da derinde ve erişilmesi daha zor başka bir yere taşınmıştır. Ancak buna benzer bir operasyon planlandı ve İsfahan’da uygulanmaya çalışıldı. Bize tüm ayrıntılar anlatılmadı, fakat askerî operasyonlarda her zaman iki taraf olduğunu söyleyebiliriz. Yaklaşık 250 ila 300 özel kuvvet personelinin ve çok sayıda hava aracının dahil olduğu bir operasyondu. Operasyona katılan ve düşürülen hava araçlarının sayısına ilişkin bazı bilgileri Pentagon’dan duyduk. İranlılar bu operasyonu önceden fark etmişti. Kullanılan havaalanından haberdardılar. Bu nedenle bütün operasyon bir pusuya dönüştü. Trump’ın, Joe Green’in kamuoyu önünde kendisine yaptığı uyarılardan ciddi biçimde etkilendiğini düşünüyorum. Green açıkça, “Bak, eğer İran’a girersen, eğer İran topraklarına asker gönderirsen, esirler vereceksin. Rehineler ortaya çıkacak. Clinton’ın yaşadığı duruma benzer bir tabloyla karşılaşacaksın ve bunun siyasi yükünden asla kurtulamayacaksın” dedi. Bana aktarıldığı kadarıyla bu uyarılar Trump’ın zihninde derin bir etki bıraktı. Özellikle hava unsurlarını fazla kolay şekilde riske atmanın tehlikeleri konusunda. Çünkü İran’ın artık 12 Gün Savaşı sırasında sahip olduğundan daha gelişmiş hava savunma sistemlerine sahip olduğu giderek daha açık hale geliyor. Pentagon’un kendisi bile, daha önce karşılaşmadıkları türde radar kilitlenmeleri yaşadıklarını söylüyor. Hatta bu son harekâtta, İsrail’in İran’daki çok sayıda hedefi vurduğu geniş şekilde duyuruldu. Ancak benim kesin kanaatim, hatta kullanılan füze türünü bile biliyorum; bu füzeler Irak’tan ateşlendi. Bu, Irak hava sahasından fırlatılan seyir füzeleriyle gerçekleştirilen bir uzaktan taarruz operasyonuydu. Geçtiğimiz hafta sonu yaşanan bu son çatışmada İran hava sahasına doğrudan girilmedi.
C.H.: Dolayısıyla bir yanda yaklaşan küresel bir ekonomik çöküş tehdidi var. Diğer yanda ise Lübnan’a yönelik saldırılarını durdurmayı reddeden bir İsrail hükümeti bulunuyor. Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki, İsrail Güney Lübnan’ı sistematik biçimde yıkıyor. Güney Lübnan’a, Gazze’de yaptığının benzerini uyguluyor. Aynı zamanda İsrail’in Gazze’deki genişlemesi de sürüyor. Netanyahu da, sizin de belirttiğiniz gibi, Gazze’nin yüzde yetmişini kontrol altına alacağını söyledi; ancak bunun yalnızca başlangıç olduğunu da kabul etti. Peki bütün bunlar bölgesel güvenlik açısından nasıl sonuçlar doğuracak ve İran buna nasıl karşılık verecek? Çünkü ateşkesin ilan edildiği ilk andan itibaren İran son derece net bir tutum sergiledi: “Eğer Körfez’deki müttefiklerinize saldırmamamızı istiyorsanız, siz de bölgedeki müttefiklerimize yönelik saldırılarınızı durdurmalısınız; özellikle de Lübnan’dakilere.”
A.C.: Bu doğru. Dediğim gibi, burada iki büyük bilinmez var. Çünkü ekonomik krizlerin tam olarak ne zaman başlayacağını asla önceden tahmin edemezsiniz; aksi takdirde çok zengin bir insan olurdunuz. Bunlardan biri ekonomik kriz ve belki de bu kriz geçen Cuma günü başlamış olabilir; çünkü işgücü istatistikleri açıklandığında piyasalarda ani bir sarsıntı yaşandı ve ekranlar adeta kırmızıya büründü. Diğer taraftan ise İsrail'in içinde büyüyen bir kriz olduğunu düşünüyorum. Ve bu kriz giderek daha fazla sorgulanmaya başlanıyor. Bunu özellikle vurgulamak gerekir: İsrail'deki üst düzey savunma ve güvenlik yetkilileri, “İsrail bir tuzağın içinde. Bu sonu gelmeyen savaşların içine sürükleniyoruz. Lübnan'da, Gazze'de ve Suriye'de bataklığa saplanıyoruz; bir de İran'da saplanmak istiyoruz. Ve bundan çıkacak imkânlara sahip değiliz. Kendi yarattığımız bir tuzağın içindeyiz. Yapabileceğimiz tek şey, Ben-Gurion'un bilgeliğine geri dönmek. Çünkü Ben-Gurion, İsrail'in kendi sınırları içinde kalması gerektiğini söylemişti; zira İsrail, bütün Orta Doğu'yla başa çıkabilecek kadar büyük değildi,” diyorlar. Ve bu kişiler şimdi daha da önemli bir noktayı dile getirmeye başlıyorlar. Şöyle diyorlar: “Belki de Siyonizm'in ne olduğunu ve bugün bununla ne kastettiğimizi kökten ve kapsamlı biçimde yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Sürekli genişleyerek, toprakları zor kullanarak ele geçirerek devam edemeyiz. Çünkü daha sonra bu toprakları yine güç kullanarak, ordumuzun silahlı gücüyle elde tutmak zorunda kalıyoruz. Bu şekilde devam edemeyiz. Kapasitemizin ötesine geçmiş durumdayız.” İbranice basında yer alan haberlere göre Genelkurmay Başkanı da kabineye, “Bugün yaptığımız şeyleri sürdürebilmek için, mevcut ordumuzun yanı sıra altı ya da yedi tane daha İsrail Savunma Kuvvetleri'ne ihtiyaç duyarız. Şu anki taahhütlerimizi uygulanabilir kılmak için bile bu kadar fazla ilave insan gücüne ihtiyacımız olurdu,” dedi.
Şimdi, bunun yakın zamanda gerçekleşeceğini ya da şu anda böyle bir şeyin yaşandığını söylemeye çalışmıyorum. Sadece, beklenmedik gelişmelerin ortaya çıkabileceği bir başka ihtimalin de bu olduğunu söylüyorum. Çünkü İsrailliler, İran'a ilişkin büyük planlarının tamamen başarısızlığa uğramasından dolayı büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. Bu stratejik bir başarısızlıktır. Elbette bunu İngilizce yayınlarda kamuoyu önünde söylemezler, ancak İbranice basında bunun tam bir stratejik başarısızlık olduğu açıkça dile getiriliyor. Ve bu doğrudur. Bu bir başarısızlıktı. Hedeflerinin hiçbirine ulaşılamadı. Aslında ortaya çıkan şey, yine isteksizce de olsa kabul etmek zorunda kaldıkları üzere, bütün planın üzerine kurulduğu istihbarat değerlendirmelerinin tamamen başarısız olduğudur. Belki buna dair hafifletici tek bir alternatif yorum olabilir, ancak temel varsayım şuydu: İran'ın bir iskambil kâğıdından yapılmış ev gibi olduğu düşünülüyordu ve Trump'ın birkaç hedefe saldırıp lider kadroyu etkisiz hale getirmesiyle bütün yapının çökeceği varsayılıyordu. Ardından Kürtlerin harekete geçerek bir mini devlet kuracağı düşünülüyordu. Bunun da İran'ın bir devlet olarak varlığını sürdürmesi yerine, etnik ve mezhepsel temelde bölünmüş bir dizi küçük devlete parçalanmasının başlangıcı olacağı öngörülüyordu.
Kürtler de bu plana katılmadı. Ve gerçek anlamda bir ayaklanma da yaşanmadı. Kısa süreli bazı hareketlilikler oldu ama sonra tekrar eski durumuna döndü. Çünkü herkes bütün bu sürecin başlangıcını, New York Times’ın haberleştirdiği toplantıya bağlıyor; sanırım Şubat ayında gerçekleşen toplantıya. Ancak aslında bu planın kararlaştırıldığı asıl toplantı, Trump’ı takip eden İbranice konuşan gazetecilere göre, 29 Aralık’ta Mar-a-Lago’da yapılmıştı. Trump ile Netanyahu arasında özel bir zirve gerçekleşmişti. Netanyahu burada Trump’a, “Bunu yapmak zorundasın. Nükleer meseleyi bir kenara bırak” dedi. Bu oldukça dikkat çekiciydi. Çünkü Netanyahu, “Mesele nükleer program değil, mesele füzeler. Öncelik füzeler olmalı. İran’ın geliştirdiği bu yeni füzeler sadece mevcut sistemlerin yerine geçen silahlar değil. Bunlar tamamen yeni bir konsept. Karşı karşıya olduğumuz şey yeni bir paradigma. Ve onlar bu koruyucu şemsiyeyi bir kez kurduklarında, gelecekte hiçbir şey yapamayız. Bu nedenle öncelikle yapman gereken budur” dedi. Basında yer alan haberlere göre operasyonun tarihi de o görüşmede belirlenmişti. Daha sonra tarih değiştirildi, ancak Başbakan’la birlikte Mar-a-Lago’ya giden heyette bulunan birçok kıdemli yorumcunun aktardığı ve yazdığı bilgiler bu yöndeydi.
Bu asıl operasyondu. Ve tamamen başarısız oldu. İran’ın füzelerinin neredeyse tamamı hâlâ sağlam ve birçoğunu da yenileriyle değiştiriyorlar. Çoğunlukla hedef alınan şey füze şehirlerinin girişleriydi; Amerika’nın saldırılarıyla, Tomahawk füzeleriyle ya da benzeri silahlarla bu girişler kapatıldı. Ancak hepsi temizlendi. Bazıları var, sanırım Taba Dağı deniyor; yaklaşık 400 metre derinlikte. İçinde demiryolu hatları var ve füzeler raylar üzerinde girişe kadar geliyor, ardından doğrudan vagonlarından İsrail’e doğru fırlatılıyor. Bunlardan bazıları 25 kez saldırıya uğradı ve hâlâ kesintisiz biçimde füze ateşlemeye devam ediyorlar. İsrail saldırısından yarım saat sonra, dağın derinliklerindeki silolardan, dikey hatlardan yukarı doğru çıkan füzeler fırlatılıyor. Üstelik bunu yalnızca ben söylemiyorum; İsraillilerden, Amerikalıların da durumun böyle olduğunu kabul ettiklerini öğreniyoruz. Dolayısıyla bu stratejik bir başarısızlık oldu. Bu nedenle İsrail, bir şekilde bu dönem sonrasına ilişkin bir strateji düşünmek zorunda kalacak. İran’la bu savaşın ardından İsrail’in stratejisi ne olacak? Suriye’yi, Lübnan’ı, Yemen’i ve gerekli gördüğümüz başka yerleri yok etmeye devam etmemiz gerçekten sürdürülebilir mi? Yoksa bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğimizi çok daha dikkatli biçimde düşünmek zorunda mı kalacağız?
Bunun ne zaman ya da gerçekten durup durmayacağını söyleyemem. Ancak bu süreç şimdiden başlamış durumda. Kökleri oluşmuş durumda diyebilirim. İlk filizler ortaya çıkmış durumda, fakat henüz olgunlaşmış ya da nihai aşamasına ulaşmış değil. Ama dediğim gibi, Netanyahu her an partiden ayrılabilir. Çünkü hakkında devam eden dava konusunda hâlâ ciddi kaygılar taşıyor. Beklediği affı elde edebilmiş değil. Davanın tamamen düşürülmesini de sağlayamadı. Knesset’e gidip kendisine yöneltilen tüm suçlamaları ortadan kaldıracak bir yasa çıkarmak için artık çok geç. Bu nedenle, başbakanlık görevindeyken ve mahkemede suçunu kabul etmesi beklenmeyecekken görevden ayrılması gerekebileceğinden endişe ediyor. Aksi takdirde hapse girme ihtimaliyle karşı karşıya kalabilir. Bu yüzden mevcut siyasi tabloyu son derece gergin ve kırılgan olarak tanımlardım. Şu anda siyasi yapı oldukça hassas ve istikrarsız bir durumda.
C.H.: Kendisinin uzun süredir mücadele ettiği yolsuzluk suçlamaları. Trump da İsrail Cumhurbaşkanı’na Netanyahu için bir af çıkarılması çağrısında bulundu, ancak bu gerçekleşmedi. Şunu sormak istiyorum: Hegseth döneminde askerî liderliğin zayıflatılmasının, Trump yönetimi altında istihbarat kurumlarının etkisinin azaltılmasının ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki diplomatik kapasitenin gerilemesinin bu krizi daha da derinleştirdiğini düşünüyor musunuz? Ve eğer öyleyse, bu durum sizi ne ölçüde endişelendiriyor?
A.C.: Değil, Kongre gibi kurumlarının da ciddi bir gerileme içinde olduğu açıkça görülüyor. Bu kurumlar hâlâ varlığını sürdürüyor. Hâlâ büyük miktarlarda para harcıyorlar. Ancak bu gerileme gözle görülür hale gelmiş durumda. Rusların da bunu gördüğünü biliyorum, Çinliler de görüyor. Bu beni endişelendiriyor mu? Evet ve hayır. Beni çok fazla endişelendirmemesinin nedeni, Amerika da dahil olmak üzere Batı'nın ve Avrupa'nın bir katharsis, yani bir arınma sürecinden geçeceğini düşünmem. Muhtemelen oldukça çalkantılı olacak bir dönemden geçmek zorundayız. Çünkü eski yapılar, eski sistemler artık ömürlerini doldurdu. Muhtemelen bir miktar yaratıcı yıkıma ihtiyacımız var. Çünkü ekonomik yapının içinde çok fazla çelişki bulunuyor. İkili ekonomik sistem dediğim yapı içerisinde, küçük bir seçkinler grubuna muazzam ve kolay bir servet sağlanırken, sıradan Amerikalılar ve Avrupalılar hayatta kalmak için mücadele ediyor. Bunlar birbiriyle çelişen yapılar. Hiçbir siyasi parti yarın çıkıp da, “İşte çözüm budur ve bütün bunları düzeltebiliriz,” diyemez. Özellikle Avrupa'daki partilere baktığımızda, hepsi birbirinin neredeyse aynısı. Bu yüzden sıradan Avrupalılar artık onlara gerçekten güven duymuyor.
Eğer karşı karşıya olduğumuz şey buysa, bunun kısmen yıkıcı olacağını düşünüyorum. Bu katharsis, yani arınma süreci ilerledikçe tehlikeli sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bu, adeta patlayan bir yıldıza benziyor; etrafa parçacıklar ve enerji saçılıyor ve bu durum Rusya ile Çin'i ciddi biçimde endişelendiriyor. Bir bakıma bu gerilemenin gecikmiş olduğunu düşünüyorum. Çünkü son derece nihilist, tamamen materyalist ve giderek daha fazla yozlaşan dünyamızdan çıkıp da 20 yaşındaki bir insanın anlayabileceği ya da geleceğini görebileceği bir şey ortaya koyamazsak, bu durum oldukça tehlikeli hale gelebilir. Süreç öngörülemez olacak ve bence Rusya ile Çin'in bu kadar temkinli davranmasının nedeni de bu. Ama işin olumlu tarafına bakarsak, bu süreçten geçmemizin son derece gerekli olduğunu düşünüyorum. Asıl soru şu: Bu süreç olması gerekenden daha mı acı verici olacak, yoksa daha az mı? İnsanlar sık sık Çin'in temkinliliğinden, Rusya'nın temkinliliğinden, Putin'in ihtiyatlı davranmasından söz ediyor. Çünkü onlar Batı'nın psikolojik yapısının ne kadar hassas olduğunu anlıyorlar. Bu hassas yapı kolayca, “Tanrım, bu 11 Eylül gibi. Bu korkunç. Her şeyimizi ortaya koyarak karşılık vermeliyiz,” diyebilir ya da buna benzer tepkiler verebilir. Avrupa konusunda da bu yüzden bu kadar endişeliler. Çünkü Avrupa'nın sürekli tekrarladığı bir anlatı var: “Savaş, savaş, savaş; hepimiz Rusya'ya karşı savaşa hazırlanıyoruz.” Karşımıza çıkan tablo buydu. Hatta Britanya Kralı bile Kongre'de yaptığı konuşmada, “Evet, Amerika bizimle birlikte Rusya'ya karşı savaşa hazırlanmaya katılmalı,” dedi. Neden? Bunu neden söylemek istesin? Rusya'ya karşı savaşa hazırlanmak gerçekten Avrupa'nın çıkarına olan bir şey mi? Her neyse, evet, bu durum görünür hale gelmiş durumda. Evet, tehlikeli. Ama aynı zamanda, yenilenme sürecine girebilmemiz için geçmek zorunda olduğumuz bir aşama da olabilir. Bu süreçten geçmek zorundayız. Kurumlarımız yorulmuş durumda. Medeniyetlerimiz enerjisini kaybetmiş, ruhunu kaybetmiş durumda. Bütün bunları nasıl yeniden kazanacağız? Bunun kolay bir cevabı yok. Ancak bana göre yavaş yavaş yüzleşmeye başlamamız gereken süreç tam da budur.
Sorunuza biraz uzun bir yanıt oldu, kusura bakmayın.
C.H.: Hayır, gayet iyiydi. Teşekkür ederim. Teşekkürler Alistair. Ayrıca programın yapımında emeği geçen Max, Thomas ve Noelle’e de teşekkür etmek istiyorum. Bana, chrisHedges@substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'ın Alastair Crooke ile gerçekleştirdiği 'Is the Ceasefire Dead?' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

