Bir “Rengahenk” Filozofuydu, "Hayatı Sevin” Dedi Israrla, Bize Gökkuşaklarını Bıraktı

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Baktığı her yanda en göz alıcı yeşili, moru, sarıyı, ve renklerin arasındaki sakin boşluğu gördü David Hockney. Biz de ona bakarken eşlik ettik, farkında olmadan, ve olarak.

""

O Kasım günü Orangerie’ye girdiğimde, beklediğim gibi kendimi bir renk cümbüşünün tam ortasında bulmuştum. Böyledir bu Paris vahası: Hayatın renkleri solgunlaşır gibi olunca soluğu burada alırsınız. En azından ben.

Monet’nin sonsuz koyu mavisi oradaydı, alışılagelen huzur ve suskunluk, nilüferler… ama alt kattaki uzun salona adımımı attığımda gökkuşağı katlandı, çoğaldı renkler dört bir yanı sardı. Sarı patlamıştı. Yeşil vardı, öyle bir yeşil ki, çim değil, sanki fısıldayan çayırlar — Joni Mitchell’in şarkısındaki gibi.

Pembe ağaçlar. Mor çiçekler. Kırmızı bir sandalye, bir Normandiya bahçesinde, kimsenin sanki hiç oturmadığı, ama az önce birinin kalktığı hissi veren bir sandalye.

Bütün bunlar seksen metrelik bir friz boyunca, Monet’nin “Nilüferler”ini anımsatan bir duvarda, karşılıklı yerleştirilmiş olarak tek nefeste akıp gidiyordu.

Serginin adı “A Year in Normandy”di (Normandiya’da Bir Yıl).

David Hockney, serinin başlığına La Rochefoucauld‘dan bir özdeyiş asmıştı:

“Remember, You Cannot Look at the Sun or Death for Very Long.”

“Ne güneşe uzun bir süre bakabilirsin, ne de de ölüme…”

Ölüm haberini aldığımda ilk aklıma gelen, o unutulmaz sergi oldu. Daha önce, 2012 baharında onun Londra’da Royal Academy of Arts’daki sarsıcı A Bigger Picture sergisini görme şansına da erişmiştim, ama Orangerie ‘deki bambaşkaydı. Çünkü —bana öyle geliyor ki— Covid kabusunu yaşamış olan biz fanilere, o sergideki renk orjisi ile hayata dönüş yolunu açıyordu.

Güneş ve ölüm… Hockney o bakışı süreyle kısıtlayan iki yasayı da bütün ömrü boyunca çiğnemeye çalıştı; tuvalde, pastellerle, suluboya ile de, iPad ekranında, parmak uçlarıyla renkleri dans ettirerek.

9 Temmuz 1937’de İngiltere’nin Yorkshire bölgesinde, Bradford‘un tekstil kokulu, bulutlu havasında doğmuştu Hockney. Babası çizimler yapan, fotoğraflar çeken bir amatördü. Görme merakını oğluna aşılayıp dünyadan uzaklaştı. David, okul defterlerini boyayarak başladı, derken Bradford School of Art‘ta basamakları atladı, büyük bir inatla “görmeyi” öğrendi. O günlerde herkes geçimini tekstilden sağlayan bir şehirde yaşıyordu. Hockney ise hep bambaşka bir boyutu anlamaya çalışıyordu: Işığın yüzeyler üzerindeki davranışını, renklerin birbirini nasıl itip çektiğini.

Askere gitmeyi reddetti, vicdani redciydi, hastanede çalıştı. Bu seçim bile onun için bir tür biyografik renk gibi kaldı: Resme karşı olan şeylere “hayır” deme alışkanlığı ömür boyu sürdü.

Başyapıtı: Portrait of an Artist (Pool with Two Figures)

1964’te Londra‘dan Los Angeles‘a taşındığında Hockney’nin eline sanki aniden parlak akrilikler verilmiş gibiydi. İngiltere’nin gri gökyüzünün, malum kasvetli havasının yerini altuni bir güneş, pırıl pırıl gökyüzü almıştı. Yorkshire’ın müzmin sisleri yerini klor kokulu, sonsuz mavi yüzme havuzlarına bırakacaktı. O havuzlar, sadece yüzme havuzu değildi; ışığın hareketinin, anın geçiciliğinin (bundan sıkça bahsederdi), bakışın hem neşeli hem melankolik titreşimlerinin simgesiydi.

Arkasında bıraktığı Londra “swinging” olmuştu ama Kalifornia da sanatsal özgürlüğün randevu noktasıydı. O yıllar ona bir şey daha verdi: Hayatı ve bedenleri sanat tarihinin gizli kasalarına değil, tam manasıyla, olduğu gibi gün ışığına açma cesareti.

Arkadaşlarını, sevgililerini, havuz kenarındaki o rehavet dolu öğle saatlerini resmetti. “Queer” ve hafifmeşrep bir varoluşun siyasi iddialara ihtiyaç duymadan, gelir-geçer itişmelere mesafeli, yalnızca sıcaklık ve renk aracılığıyla kendini ifade etmesiydi bunlar.

“David Hockney, öyle durup dururken ortaya çıkmış, bütünüyle şekillenmiş bir sanat dehası değildi. Onun işi, kendisinden önce gelen ve kendi döneminde çevresinde olup biten pek çok şeyin bir senteziydi. Minimalizm ve soyutlamanın fikirlerini aldı, bunları portre geleneğiyle birleştirdi ve 1960’larda ortaya çıkan pop ve kavramsalcılıktaki yeniliklerin süzgecinden geçirdi. Pek çok başka sanatçıya büyük ölçüde borçluydu; ama tüm bu etkileri o kadar sade, doğrudan, anlaşılır ve erişilebilir bir şeye dönüştürdü ki, sonuçta ortaya yepyeni bir şey çıktı.” — Eddy Frankel

Hockney bize her zaman birisini gösteren resimler yapmadı, çoğu kez birisinin yeni uğradığı, bakıp geçtiği, özlemini çektiği anlara baktı. Bu boşluk öneren anlar, onun resimlerinin tarifi güç ağırlığı sayılabilir mi? Bence öyle.

Hockney için ressamdan çok bir “bakış filozofu” da denebilir. Bütün sanat serüveni boyunca hep asıl varoluşsal sorunun, ”nasıl görüyoruz?”un peşinden koştuğunu söylemişti.

“Fotoğraf, Hockney’nin pratiğinin onlarca yıl boyunca merkezinde yer aldı. Son yıllarda fotoğrafları doğrudan resimlerine de dahil etti; ancak bu mecrayla en güçlü işleri, aynı şeyi farklı açılardan çektiği çoklu karelerle oluşturduğu kolajlardı. Özellikle Polaroid’lerle çevresindeki dünyanın kaleidoskopik görüntülerini yaratıyordu. Fotoğraflar resimlerini besliyordu, resimleri de fotoğrafçılığını. Sonunda iki mecra neredeyse aynı şeye dönüşmüştü.” —- Eddy Frankel

“Renk son derece öznel bir şey. Hepimiz onu biraz farklı görürüz,” dedi. Bu yüzden onun tablolarındaki sarı, benim gördüğüm sarı olmayabilir. Bradford’dan Los Angeles’a, sonra Normandiya’ya taşınan, Hockney’in sinir sisteminden süzülüp damıtılmış, çok kişisel bir sarıdır. Seçtiği her renk onunla bütünleşir, hayat kazanır.

Fotoğrafa uzak kaldı ama “photoshop” çıktığında merakı birden kabardı. Önce Fax makinesiyle bazı denemeler yaptı. Çok memnun kalmadığını sanıyorum. Ama iPhone gelince parmağıyla çizmeye başladı, iPad gelince (daha geniş, rahat bir yüzey) büyük bir heyecanla sahiplendi.

Bir mülakatında şöyle demişti: “To be an artist is to believe in life.” (“Sanatçı olmak, hayata inanmaktır.”) Bu hayatın her gün bize yeni olasılıklar, imkanlar sunduğunun kabulüydü. Teknoloji ona hayata inancını değilse de, o inancı tazeleyecek yeni araçları teslim etmişti.

2019’da Normandiya’nın Pays d’Auge yöresine yerleştiğinde seksen yaşının üzerindeydi Hockney. Tam zamanında bu harika bölgeye kapağı attığını söylemeliyim. Pandemi kapanmasıyla birlikte cümle alem klostrofobiyle bunalırken, ev, bahçe ve çevredeki patikalar hapishaneden çok özgürlük alanlarına dönüştü onun için.

“Normandiya’daki evinde, çevresi tarafından iyi bakılıp korundu, sosyal yükümlülüklerden uzak, ilk olarak baharın gelmesini, sonra bütün bir yılın döngüsünü kaydetti. Sanki birinin dünyayı yeniden keşfetmesi onun gözlerinden (süzülenlerle, yb) mümkün olabilirdi” diye anlatmıştı The New Yorker Sanat Editörü Françoise Mouly.

Bazı sanatçılar kapanmayla birlikte donakalmıştı adeta; o ise özgürlüğün anahtarını iPad ekranında bulmuştu, buradan boyamaya başladı. Dünya kapalı kutuydu, pandemi yüzünden. Ama kutsal döngü aynıydı: Mevsimler dönüyordu, ağaçlar kel kalıyor, sonra filizleniyor, yeşerme ve çiçeklenme şenliği yaşanıyor, sonra herşey sararıyordu. Hockney sabır ve sebatla her sabahın rengini kayıt altına aldı, bir doğa günlüğü gibi resmetti durdu, her mevsime binbir renk bestesi yükleyerek…

“Hockney tek bir uzak kaçış noktasına doğru uzanan çizgileriyle geleneksel perspektifi yalnızca indirgemeci ve sıkıcı değil, bütünüyle gerçekdışı da görüyordu. Ona göre dünyayı donmuş ve durağan halde algılamayız; görme biçimimiz dinamik, sürekli değişen bir süreçtir. Ters perspektif onun çözümüdür: kaçış noktasını kaydırır, onu izleyicinin arkasına yerleştirir ya da farklı yönlere bölerdi. Sonuç bazen baş döndürücü, tuhaf ve rahatsız edicidir; ama dünyanın nasıl göründüğüne dair gerçeğe çok daha yakındır.” —- Eddy Frankel

Kasım 2021: Orangerie’de Hockney sergisi

Sonunda bu çalışmalardan seçilen işler, Orangerie’nin ana galerisinde seksen metrelik bir friz hâlinde sergilenecekti. Ama ne sergiydi o! Monet’nin “Nilüferler”inin hemen yakınında, ama bambaşka bir ruh haliyle: Monet yüzeyi eriterek mistik bir boşluğa açmıştı, Hockney ise her şeyi net konturlarla, sarsıcı bir parlaklıkla, ve ona özgü bir uyumla, ”işte bak, bu yol gerçekten bu kadar sarı” diye ısrarla gösteriyordu.

“I have been looking at the world all my life and what I see is rather beautiful,” demişti: “Ömrüm boyunca dünyaya bakıp durdum ve gördüğüm şey aslında hayli güzel.” Bu sergide tam da bu sözüne hakettiği karşılığı vermişti.

Sonunda bu çalışmalardan seçilen işler, Orangerie’nin ana galerisinde seksen metrelik bir friz hâlinde sergilenecekti. Ama ne sergiydi o! Monet’nin “Nilüferler”inin hemen yakınında, ama bambaşka bir ruh haliyle: Monet yüzeyi eriterek mistik bir boşluğa açmıştı, Hockney ise her şeyi net konturlarla, sarsıcı bir parlaklıkla, ve ona özgü bir uyumla, ”işte bak, bu yol gerçekten bu kadar sarı” diye ısrarla gösteriyordu.

“I have been looking at the world all my life and what I see is rather beautiful,” demişti: “Ömrüm boyunca dünyaya bakıp durdum ve gördüğüm şey aslında hayli güzel.” Bu sergide tam da bu sözüne hakettiği karşılığı vermişti.

Öte yandan, bu çalışkanlığın içinde hafif bir Yorkshire ironisi hep saklanıyordu. Mülakatlarında sanat dünyasının şişirilmiş ciddiyet havasıyla hep alay etti (bence yerden göğe haklıydı); ama bir tuvalin önünde, bir ekran önünde durup bakmanın da aslında bir şakadan öte olduğunun farkındaydı.

“Portre, Hockney’nin sanatının en başından beri merkezindeydi. Annesini resmettiği çalışmalar şefkatli ve hayranlık doludur; sevgililerinin portreleri ise samimi ve içtendir. Rothschild ailesinden birini de, kuzenini de, bir pop yıldızını da, stüdyo asistanını da resmetse, herkese aynı zarafetle yaklaşırdı. Son dönemlerde bazı portreleri oldukça parçalı ve lekeli görünse de, kaybetmediği şey hem resme hem de modellerine duyduğu derin sevgiyi aktarabilme becerisiydi.” —- Eddy Frankel

“I prefer living in colour,” demişti. “Renklerde yaşamayı tercih ederim.” Sanatı parlak renklerle doluydu, hayatı da öyleydi. İflah olmaz bir sigara

“Hockney ile dostluk, sigara içip, yemek yiyip konuşabilmek için sessiz sedasız yerler bulmak üzere gelişti. Ironik bir şekilde, sigarayı bırakmak istememesi, onun yaşam tutkusunun bir tezahürü gibiydi. ABD’de yasaklar yürürlüğe girdikten sonra Paris’te, kafe teraslarında buluşurduk.”

11 Haziran 2026’da, 88 yaşında, Normandiya’daki evinde sessizce gezegeni terketti Hockney. Ailesi ölüm haberini onun her zaman bize hatırlattığı şu iki kelimeyle noktaladı:

”Love life.”

“Hayatı seviniz.”

Nasıl abone olursanız olun, okuduğunuz için teşekkür ederim.


* 'Bir “Rengahenk” Filozofuydu, "Hayatı Sevin” Dedi Israrla, Bize Gökkuşaklarını Bıraktı' adlı yazı Yavuz Baydar'ın Mola adlı Substack sayfasından alınmıştır.