Bir Yaşam Pratiği Olarak Hüsnükuruntu

Hüsnükuruntu
-
Aa
+
a
a
a
""

Gündelik dilde ve psikolojide “arzulu düşünce” yani wishful thinking olarak bilinen hüsnükuruntu; ilk bakışta bir durumu kanıtlara dayanmadan, tamamen safça ve kişinin kendi lehine olacak şekilde iyiye yorması gibi görünür. Kelime anlamı bizi “temelsiz, boş yere kapılan bir evhama” çıkarsa da, onu bir yaşam pratiği olarak ele aldığımızda tamamen başka bir boyuta evrilir. Bu pratik zihnin hayal kurma, senaryo yazma ve kalıplar bulma eğilimini; olumlu, estetik ve felsefi bir kabulleniş aracına, hayatın sert köşelerine karşı “büyülü gerçekçi” bir sığınağa dönüştürür.

Peki, bu mekanizma tam olarak nasıl işler? Bizler bir şeylere nasıl ve neden inanırız?

Burada “inanç” kavramını sadece mistik bir arayış, bir yaratıcı algısı ya da yüce bir anlamlandırma çabası olarak görmemek gerekir. En seküler, en rasyonel görünen zihin bile inançlar üzerine kuruludur. “Çalışmadan para kazanılmaz”, “insanlara güvenilmez”, “ben zaten hep şanssızım” ya da “başarmak için acı çekmek gerekir” gibi kabul ettiğimiz her önerme, aslında zihnimizin dünyayı okumak için yazdığı birer inanç kodudur. Yaşam sürecimizde bir şeylere inanmak zorundayızdır; çünkü çıplak gerçeklik karşısında eyleme geçebilmek için zihnin tutunacak bir işletim sistemine ihtiyacı vardır.

Analitik zihin felsefesinin penceresinden bakan Donald Davidson, şu can alıcı soruyu sorar: “Bir insan, elindeki verilerin aksini göstermesine rağmen, sırf ‘keşke öyle olsa’ dediği için bir şeye nasıl inanabilir?” Michael Shermer’a göre insan beyni, her şeye bir anlam yüklemeye programlanmış bir “inanç motorudur.” Belki de tüm inanç kalıplarımız, zaten orada durmakta olan o çıplak ve düz gerçeği (plain truth) gizlemek için korteks zihnimizin bize kurguladığı birer mizansendir. Bizler zamana ve bize öğretilmiş neden-sonuç ilişkilerine bağımlı olduğumuz için dünyada sürekli bir düzen, bir pattern ararız.

Bu motor, özellikle erken yaşlardaki kriz anlarında bizi korumak adına hızlı şablonlar ve savunma mekanizmaları üretir. Ancak çocukken bizi koruyan bu kalkanlar, zamanla çevre değiştiği halde güncellenmeyen dogmatik birer duvara ve en büyük varoluşsal hapishanemize dönüşebilir. En büyük koruyucumuz, en büyük gardiyanımız olur.

Madem bu inanç motorunu kapatamıyoruz ve bir şeylere inanmaya mahkumuz, o halde neden kendi sistemimizi hacklemiyoruz? Bizi sabote eden, enerjimizi sömüren negatif kodları tespit edip, onları neden “decode” etmiyoruz? Eğer zihin illaki bir senaryoya inanacaksa, onu neden daha yapıcı, daha teşvik edici ve bizi eyleme geçiren estetik kodlarla yeniden yazmıyoruz? Hüsnükuruntu, tam da bu noktada devreye giren bilinçli bir sistem hackleme girişimidir. İşte bu bilinçli hackleme, insanın kendi illüzyonunu tasarlamasıdır.

Felsefeci Hüseyin Batuhan bizi uyarır. Özlemsel düşünüşü körü körüne benimseyen, onu mutlak bir hakikat sanan insan; şarlatanlığın, dogmaların ve yanılsamaların “aşırı dozunda” kaybolur. Bizler bireysel olarak bu özleme tutunduğumuzda buna “hayalperestlik” deriz; ancak bunu milyonlarca insan birlikte yaptığında, toplumu bir arada tutan devasa inanç sistemleri, yani kolektif birer hayatta kalma stratejisi inşa edilmiş olur.

Evrimsel biyolog Robert Trivers, bu kendini aldatma becerisinin insanı depresyondan koruduğunu, motivasyonu ve bağışıklığı artırdığını savunur. Çünkü gerçeği %100 berraklıkla ve çıplaklığıyla gören insan evrimsel olarak çöker. Hayata devam edebilmek için zihne hafif bir yanılsama, bir “panzehir” enjekte etmek gerekir.

Tabii bu panzehiri zihinsel bir olumlamayla değil de dışarıdan bir araçla yapmaya kalkıştığımızda, sistem hacklenmekten çıkıp bir teslimiyete dönüşebilir. Tıpkı Thomas Vinterberg’in Druk filminde olduğu gibi... Filmin başında tamamen hayattan kopmuş, evliliği bitmiş, öğrencileri tarafından ciddiye alınmayan Martin karakterini hatırlayalım. Kanındaki alkol oranını tam o optimal düzeyde, yani 0.50 promil sınırında tuttuğunda dertleri yok olmasa da ama zihni o dertlerin etrafından dolanacak bir kendini aldatma kalkanı geliştirir. Ancak filmin ikinci yarısında kahramanımız dozu artırıp gerçeklikle bağını tamamen kopardığında, panzehirin kendisi en ölümcül zehre dönüşür. Demek ki sır, o 0.50 promillik felsefi sınırı aşmamakta.

Peki, tam bu eşikte insan ister istemez bambaşka bir sorguya da düşebilir. Kendimizi maruz bıraktığımız bilgi akışında da bir doz tutturmak bir marifet olabilir mi? Bugün duymak istediklerimiz, duyunca bize iyi geleceğini düşündüğümüz bunca yaşanmışlık, bunca deneyim... Sahiden de bize iyi geliyorlar mı, yoksa sadece kendimizi mi kandırıyoruz? Gerçek dediğimiz şey, kimin gerçeği? Bizler, bir başkasının ham, işlenmemiş, o çiğ gerçeğine bu kadar çıplak, bu kadar filtresiz maruz kalmalı mıyız gerçekten?

Kaynak: Esra Önel Substack - Bir Yaşam Pratiği Olarak Hüsnükuruntu