Açık Yeşil'de Ömer Madra ve Ümit Şahin, Avrupa'daki aşırı sıcak hava dalgaları, yeni sıcaklık rekorları, buzulların hızla erimesi ve iklim krizinin sağlık üzerindeki etkilerini değerlendirirken; COP31 öncesinde Türkiye'nin fosil yakıtlardan çıkış söylemi ile Çanakkale'de planlanan yeni ithal kömürlü termik santral kapasite artışı arasındaki çelişkiyi de tartışıyorlar.
Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin.
Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.
Ü.Ş.: Destekçimiz Madlon Briët’e teşekkür ediyoruz programa başlarken.
Ö.M.: Madelon herhalde, Madelon Briët.
Ü.Ş.: Evet, girişte öyle dedi. Yine geçen hafta Bonn'u konuşmaya çok fazla zaman bulamamıştık ve bulamadığımız için de bu haftaya ertelemiştik, bugün umarım zaman buluruz çünkü yine sıcaklarla başlamak durumundayız. Bu sefer Avrupa'daki sıcak hava dalgasından da biraz bahsederiz. Özellikle onun neden olduğu ölüm sayılarıyla ilgili haberler çıkmaya başladı ama önce iki önemli sıcaklık rekoru haberiyle başlayacağım.

Birincisi, Ömer Abi bunu gördün mü bilmiyorum. 12 Haziran'da yayımlanmış, ben biraz gecikmeli gördüm. James Hansen ve arkadaşları bir değerlendirme yayımlamışlar. Makale değil, bir değerlendirme.
Ö.M.: Hayır, görmedim. Arıyordum ama fark etmemişim maalesef.
Ü.Ş.: Başlık şöyle: "Evet, 2026 en sıcak yıl olma yolunda."
Ö.M.: Bu daha önce yayımlanmıştı. Evet, evet. Onu yayımladık. Hatta internet sitesine de koyduk mu acaba?
Ü.Ş.: Evet, 12 Haziran'da, benim kaçırdığım bir değerlendirme yayımlamışlar. 2026'nın en sıcak yıl olması ihtimalinden şu ana kadar pek bahseden yoktu çünkü ilk beş ay, 2024'ün altında kaldı. Dolayısıyla böyle gidecek gibi varsayılıyordu. Ama muhtemelen bunun El Niño etkisiyle ilgili olmadığını söylüyorlar. Uzun bir yazı; pek çok açıklama yapmışlar. En azından James Hansen ve arkadaşları, bu yılın en sıcak yıl olacağını öngörüyor. Bakalım.
Ö.M.: Evet. "Başka bilimsel araştırmalara laf etmek gibi olmasın ama..." deyip bazı hesap hataları yapıldığını da söylüyorlar.
Ü.Ş.: Dolayısıyla bakalım, tutacak mı diyelim. İkincisi ise bu sefer gerçek bir rekor haberi yani tahmin ya da projeksiyon değil: Haziran ayında okyanus sıcaklıkları tüm zamanların rekorunu kırmış. Bu her sene olan bir şey değil. Dolayısıyla yavaş yavaş, okyanus sıcaklıkları doğrudan El Niño ile bağlantılı olduğu için, El Niño'nun çok şiddetli bir şekilde gelmekte olduğunu neredeyse kanıtlıyor olabilir.
Gerçekten, sadece Pasifik değil, bütün dünya okyanuslarındaki sıcaklıklar 28 Haziran itibarıyla 21,09 dereceyi görmüş ve tüm zamanların rekorunu kırmış. Endişe verici olduğuna dair yorumlar yapılıyor.
Ö.M.: Copernicus İklim Değişikliği Servisi'nden de geliyor, değil mi?
Ü.Ş.: Evet.
Ö.M.: Copernicus İklim Değişikliği Servisi ile Copernicus Deniz Servisi'nin ortak açıklaması.

Ü.Ş.: Bir de üçüncü olarak, Avrupa'daki sıcak hava dalgalarıyla bağlantılı tabii bu da kısmen. İsviçre'deki kar ve buz örtüsü ile buzullardaki erimenin alarm verici düzeye ulaştığı da açıklandı. Bu da çok yeni bir açıklama.
Yani "very impressive" demişler; böyle bir erime daha önce görülmemiş durumda. 2000 ile 2024 arasında İsviçre'deki bütün buzulların hacim olarak %38'i erimiş. Yani belki uzaktan hâlâ görünüyorlar ama ciddi şekilde incelmiş durumdalar.
Ayrıca İsviçre'de son 50 yılda 1.200 buzulun tamamen eridiği ve geriye sadece 1.300 buzul kaldığı belirtiliyor. Yani neredeyse yarısı gitmiş, değil mi? Bütün buzulların yaklaşık yarısı kaybolmuş.
Ö.M.: Evet, yarısı gitmiş.
Ü.Ş.: Tamamen ortadan kalkmış. Bu sene de zaten sıcaklar nedeniyle ekstra bir erime olduğu söyleniyor.

Evet, BBC'nin haberinden okuyorum ama buna bir ihtiyat notu düşeceğim. BBC'nin iki gün önceki haberine göre, Avrupa'da son bir hafta on günde yaşanan sıcak hava dalgası nedeniyle 1300 kişinin öldüğü yazılıyor. Bence bu sayı çok az. Bunun nasıl hesaplandığına dair haberde bir bilgi yok ama Dünya Sağlık Örgütü'nün hesabı bu. Büyük ihtimalle çeşitli ülkelerden gelen bildirimleri derlediler. 1300 ekstra ölüm yani beklenmedik ölüme neden olduğu ve dolayısıyla sıcaktan ölüme yol açtığı açıklanmış durumda.
Ama bunun böyle çıkma ihtimali bence yok. Bu yaz sonunda toplam ölüm sayısının rekor kıracağını düşünüyorum açıkçası çünkü önümde Nature'da yayımlanmış bir çalışma var. Bu rakam bana inandırıcı gelmeyince onu arayıp buldum. 2022 yılında, bu seneki kadar sıcak olmayan bir dönemde yapılan çalışmada, Avrupa genelinde bütün yaz boyunca 61 bin 672 kişinin sıcak nedeniyle öldüğü hesaplanmış. Tam hatırlamıyordum rakamı; 61 bin 672. Sadece İtalya'da 18 bin, İspanya'da 11 bin 300, Almanya'da ise 8 binin üzerinde ölümden bahsediyorlar.
Bu araştırmadaki 2022 sıcak hava dalgalarının toplamını, bence bu seneki bütün sıcak hava dalgalarının toplamı şüphesiz geçecek. Ama Avrupa'nın hazırlıksızlığıyla ilgili haberler de birbiri ardına geliyor. Siz zaten çok yakından takip ettiniz. Açık Gazete'de de konuşuldu; çalışmayan, daha doğrusu olmayan klimalar Avrupa'da ciddi bir sorun. Mesela İngiltere'deki hastanelerle ilgili öyle haberler var ki, yoğun bakım servislerindeki bazı cihazlar bile devre dışı kalmış. Ben bunu ilk başta tam anlayamamıştım.
Hatta bazı yerlerde tren seferleri bile durmuş. Sonradan İngiltere'de yaşayan bir arkadaşımın yorumu şu oldu: Buradaki bütün cihazlar çok daha düşük sıcaklıklara göre tasarlanmış. Soğutma sistemleri de buna göre çalışıyor. Bunu mühendisler daha iyi açıklayacaktır ama 30 derecenin üzerindeki sıcaklıkların uzun süre devam etmesi, cihazların soğutma sistemlerinin yetersiz kalmasına neden oluyor ve cihazlar kendilerini kapatıyor. Muhtemelen bilgisayarlar da buna dâhil.

Bir de hastanelerde doktorların ve hemşirelerin açıklamaları var. Pek çok hastanede zaten klima bulunmadığını söylüyorlar. Klimasız bir ortamda, 35–40 derecede çalışmaya çalışan sağlık personelini düşünün. Şimdi bu benim aklıma şunu getirdi: Bu sene mesela COP31'deki konulardan bir tanesi sağlık. Geçen sene Belém'de yayımlanan deklarasyonda da sağlık sistemlerinin iklim krizine hazırlıklı olmasından bahsediliyordu. Tam da bu işte, bu da onun bir parçası. Yani sağlık sistemleri, iklim krizini hiç hesaba katmadan yoluna devam ediyor. Türkiye'de kim bilir durum nasıl?
Hatta enfeksiyon kontrolünün neredeyse imkânsız hâle geldiğini söylemiş mesela NHS doktorları. İngiltere'deki kamuya bağlı hastanelerde çalışan doktorlar böyle demişler.
Fransa'da da başka bir haber vardı. Binaların, sıcak hava koşulları hesaba katılmadan tasarlanmış olmasından kaynaklanan ciddi sorunlar ortaya çıkıyormuş. Bütün bina tasarımları muhtemelen daha çok soğuğa ya da daha düşük sıcaklıklara göre yapılmış. Klima da yaygın olmadığı için, galiba Avrupa'da klima kullanım oranı %20 civarındaymış, değil mi? Belki daha da düşüktür.
Ö.M.: Evet, belki %18–20 civarında diye hatırlıyorum ben de.
Ü.Ş.: O civarda. Dolayısıyla okullarda da yok, çoğu yerde yok. İnanılmaz bir kriz yaşıyorlar. Tabii bunun geleceğini düşünememişlerdir herhalde ama çok da hesaba katmadıkları belli.
Benim aklıma şu geldi: Dünya Kupası şu anda Avrupa'da oynansaydı ne olurdu acaba? Çünkü ABD'de bile o kadar büyük bir sıcak hava dalgası olmamasına rağmen, yine bir haber vardı; toplam dokuz maç aşırı sıcak altında oynandı. Yani aslında oynanmaması gereken sıcaklıklarda oynanmış ama demek ki ertelemediler.
Böyle bir krizle karşı karşıya bütün dünya ama her şey aynı şekilde devam ediyor.

Ö.M.: Büyük bir riyakârlık kriziyle de karşı karşıya olduğumuz aşikâr. Ne olursa olsun bundan bahsedilmesin, küçültülsün, başka yerlere saptırılsın; yeter ki petrol, gaz ve kömür şirketleri kazanmaya devam etsinler anlayışı tamamen hâkim yine maalesef.
Bunu büyütmek istemiyorum ama Bill McKibben'ın 30 Haziran tarihli yani dünkü Substack yazısında son derece önemli noktalar var. 2004 yılında yapılmış çok kıymetli bir çalışmadan bahsediyor. Princeton Üniversitesi profesörleri Robert Socolow ile Stephen Pacala'nın 2004 tarihli makalesinin, iklim ve enerji tartışmalarında bugüne kadar çok büyük bir rol oynadığı ortaya çıkmış.
Tam da federal yardımların petrol ve diğer fosil yakıt şirketlerini ne kadar desteklediğini ve bu desteklerin nasıl kullanıldığını anlatan bir çerçeve sunuyor. Çok ilginç bir yazı. Yani aslında iklim krizinden insanların bireysel olarak sorumlu olduğunu anlatmaya çalışan en önemli söylemlerden birinin nasıl oluşturulduğunu ortaya koyuyor.
Ü.Ş.: Yani aslında bütün bunların bile bile artırıldığı da söylenebilir. Hem Trump gibi politikacıların, hem de şirketlerin, yanlışlıkla ya da bilgisizlikten değil, bile bile yangına körükle gittikleri herhâlde rahatlıkla söylenebilir.
Ö.M.: Aynen öyle. Bunu özellikle şimdi Amy Westervelt gibi çok önemli bir gazeteciyle ProPublica ekibi birlikte ortaya çıkarmış. Dipnotlarında da müthiş yanıltıcı ayrıntılar var. Yani yazarlar teşekkür bölümünde Princeton'dan, Penn State'den bilim insanlarına teşekkür ederken, sponsorlar arasında BP yani British Petroleum ve Ford da yer alıyor.
Ü.Ş.: Dürüstlermiş en azından.
Ö.M.: Evet. Ama British Petroleum'un o zamanki başkanı John Browne'un yaklaşımı da dikkat çekici. Aslında wedges dedikleri yani araya konulan bir tür tampon ya da takoz niteliğindeki çözümlerden bahsediyorlar. Böylece bu işin doğrudan çözülebileceği, hatta herkesin bu süreçten kârlı çıkabileceği yönünde yorumlara kapı açılmış.
Mesela bataryalardan ise hiç bahsedilmiyor. Oysa güneş, rüzgâr ve batarya teknolojilerinin çok önemli olacağını söyleyenler var. Bu konuların en önemli bilim insanlarından biri olan Mark Z. Jacobson da yenilenebilir enerjinin en iyi çıkış yolu olduğunu savunuyor. Fakat ağırlık daha çok karbon yakalama teknolojilerine ve carbon footprint dedikleri karbon ayak izi söylemine veriliyor. Yani asıl sorumluluğu bireylere yükleyen, "Asıl siz sorumlusunuz" demeye getiren bir yaklaşım öne çıkarılıyor.
Ü.Ş.: Evet, bu sene COP'ta da bunları çok göreceğiz. Bana da bu yönde birtakım mesajlar gelmeye başladı açıkçası. Bu karbon removal savunucuları yani "Bir şekilde karbonu yakalayalım da gömelim," diyenler bu tür yaklaşımlar bayağı öne çıkacak gibi görünüyor.
Ö.M.: Teknik olarak ispat edilebilmiş bir teknik değil.
Ü.Ş.: Yani tamamen hedef şaşırtmacadan başka hiçbir şey olmayan bu tür söylemler etrafta çok görünmeye başladı.

Şimdi buna geçelim yavaş yavaş ama son bir şey söyleyeceğim, öyle kapatalım bu sıcaklık bahsini. Almanya'da 28 Haziran'da 41,7 derece ölçülmüş. Macaristan'da 40,7 derece, Viyana'da ise 40 derece. Yani Avrupa'da artık 40 derecenin üzerindeki sıcaklıkların normalleşmeye başladığı bir dönemdeyiz. Çok net bir şekilde bundan bahsediyoruz.

Peki, buradan Bonn'a, daha doğrusu COP31 gündemine nasıl geçelim? Kömür üzerinden geçelim çünkü bir iyi, bir de kötü haberim var.
İyi haber şu: Daha önceki programlarda da laf arasında biraz bahsettik ama burada biraz daha net anlatmak istiyorum. Hem Bonn'da, hem de Bonn'dan bir hafta sonraki Londra İklim Haftası'nda, Türkiye'nin COP31 Başkanlığı olarak, aslında pek de beklenmedik olmayan ama orada görüştüğümüz pek çok iklim uzmanının ve aktivistin de fark etmediği bir şekilde, fosil yakıtlardan çıkışın önünü kapatmadığı, hatta bunu destekleyen açıklamalar yaptığı görülüyor. Şimdi, "Bunu nereden çıkarıyorsun?" diyebilirsiniz.
Tartışma şu: Biliyorsunuz, Türkiye Bonn'da eylem gündemini açıkladı. Ardından Londra'da da bununla ilgili çeşitli konuşmalar ve toplantılar yapıldı. Bonn'da ve sonrasında en çok konuşulan konulardan biri, Türkiye'nin açıkladığı 2035'e kadar elektrifikasyon oranını %35'e çıkarma hedefi oldu. Yani enerjinin son kullanımında — binalarda, sanayide, ulaşımda ve benzeri alanlarda — doğrudan fosil yakıt kullanımından elektrik kullanımına geçişin yaklaşık yüzde 20'lerden yüzde 35'e çıkarılması hedefi, birçok kişi tarafından şaşırtıcı bulundu. Hatta bunun, "Acaba nükleer enerjinin önünü açmak için mi yapılıyor?" ya da "Acaba fosil yakıtlarla birlikte yürütülecek bir elektrifikasyon gündemi mi?" olduğu çok konuşuldu.
Açıkçası bu ciddi bir kaygı çünkü elektrifikasyon ancak fosil yakıtlardan çıkışın bir parçası olduğu açıkça söylendiğinde etkili olabilecek bir gündem. Gerçi ben şöyle düşünüyorum: Eğer elektrifikasyona hız verirseniz yani elektrikli araçlar ve benzeri uygulamalar çok hızlı artarsa, bu ister istemez yenilenebilir enerjinin de önünü açacaktır çünkü bugün en ucuz, en hızlı kurulabilen ve elektrik üretimini en hızlı artıran kaynaklar yenilenebilir enerji kaynakları. Ne nükleer, ne kömür, ne de diğer seçenekler bunlarla kolay kolay rekabet edebilir. Ama yine de bazı ülkeler bunu nükleer enerji için, bazıları da doğal gaza geçiş için kullanabilir. Bunlar ülke bazında mümkün. Ancak küresel ölçekte bunun çok mümkün olmadığını düşünüyorum.
Yine de COP zemininde bunun doğrudan yenilenebilir enerjiye ve fosil yakıtlardan çıkışa bağlanması çok kritik. O nedenle Murat Kurum'un ve diğer yetkililerin yaptığı bütün konuşmaları dikkatle inceliyoruz. Hatta COP31'in resmî internet sitesinde yayımlanan haberleri de takip ediyoruz.
Benim gördüğüm en doğrudan örneklerden biri şu oldu: COP31 Başkanlığı'nın internet sitesinde bu "35x35" hedefinden yani 2035'e kadar elektrifikasyon oranının %35'e çıkarılması hedefinden bahsediliyor. Ardından da Uluslararası Enerji Ajansı'nın bu konuda özel bir rapor hazırlamak üzere görevlendirildiği belirtiliyor. Ayrıca bunun, COP31 Başkanlığı'nın IRENA yani Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı ile birlikte yürüttüğü, elektrifikasyonun fosil yakıtlardan çıkışı nasıl hızlandıracağına ilişkin çalışmanın bir parçası olduğu ifade ediliyor.
Bu ve benzeri açıklamalarda, örneğin Murat Kurum'un birkaç konuşmasında da bunu doğrudan GST üzerinden ya da COP sürecindeki diğer teknik mekanizmalar, örneğin Birleşik Arap Emirlikleri Diyaloğu üzerinden TAF gündemine bağladığını görüyoruz. TAF da biliyorsunuz, Dubai'de alınan fosil yakıtlardan uzaklaşma kararına yapılan atıfın kısaltılmış ifadesi.
Dolayısıyla Türkiye şu anda, en azından COP Başkanlığı adına yapılan açıklamalarda, elektrifikasyon ve diğer gündemleri TAF'a, yani fosil yakıtlardan çıkış gündemine bağlamış durumda. Başka bir ifadeyle, bu söylem düzeyinde fosil yakıtlardan çıkış gündemini destekliyor. Şimdi, bu iyi haberdi.
Ö.M.: Bu önemli, evet, iyi haber.

Ü.Ş.: Bu iyi haberdi. Şimdi bunu şu habere bağlıyorum ki bunu konuşmaya bir türlü vakit bulamadık Açık Yeşil'de. Başlık şu: "Cenal Entegre Termik Santrali'ne 1050 MW'lık ünite eklenecek."
Çanakkale'nin Biga ilçesinde işletilen, 1320 MW kurulu güce sahip ithal kömür yakıtlı Cenal Entegre Termik Santrali'nin kapasitesi 2370 MW'a çıkarılacak. Bu ne demek? Karabiga'da, Çanakkale'de bir termik santral var. Deniz kıyısında, limanı da olduğu için ithal kömür doğrudan gemilerle geliyor, santralde yakılıyor ve elektrik üretiliyor. Şu anda kapasitesi 1320 megavat. Buna 1050 megavat daha eklenerek toplam kapasite 2370 megavata çıkarılacak.
Buna "kapasite artışı" diyorlar. Dün de bunun ÇED toplantısı vardı. Toplantıda ne oldu, onunla ilgili haberlere ulaşamadım. Çünkü toplantı dündü; programa girmeden önce bakmama rağmen herhangi bir bilgiye ulaşamadım ama anladığım kadarıyla toplantı yapıldı.
Şimdi bunu şöyle savunuyorlar: "Bu yeni bir termik santral değil, kapasite artışı." Yani aradaki fark, aynı alanda yapılması, aynı şirket tarafından gerçekleştirilmesi. Onun dışında yeni bir termik santralden hiçbir farkı yok. Büyüklük olarak da buna "kapasite artışı" demek pek doğru değil. Sonuçta 1050 megavatlık devasa bir ilave söz konusu. Eğer yapılırsa, Türkiye'nin en büyük termik santrallerinden biri olacak.
Bu gerçekten akıl alır gibi değil bana sorarsanız. Zaten 15 iklim sivil toplum kuruluşu da ortak bir açıklama yaparak buna net şekilde dikkat çekti. Açıklamada şöyle deniyor: "COP31 İklim Zirvesi'ne başkanlık yapacak Türkiye'nin, Çanakkale'de yeni bir ithal kömürlü termik santral için izin sürecini başlatması, iklim liderliği iddiasıyla çelişmektedir. ÇED başvuru dosyasında 'kapasite artışı' olarak ifade edilen projenin detayları, kömür tüketimini neredeyse iki katına çıkaracaktır." Yani kömür tüketimi neredeyse iki katına çıkıyor.
Ö.M.: Evet, neredeyse iki katına çıkaracağı net olarak söyleniyor.
Ü.Ş.: ÇED dosyasında da bu söyleniyor. Kömür tüketimini neredeyse iki katına çıkaracak, ayrı bir kazan ve ayrı bir baca yapılacak. Ayrı bir baca inşa edilmesi planlanıyor ama siz buna "Yeni bir termik santral yapmıyoruz" diyorsunuz.
Açıklamada da denildiği gibi, 1050 MW gücündeki bu kapasite artışı, fiilen yeni bir ithal kömürlü termik santral anlamına geliyor. Ayrıca Çanakkale'de hâlihazırda beş kömürlü termik santral bulunduğu ve bunların neden olduğu erken ölümlere de dikkat çekiliyor. Bu gerçekten inanılır gibi değil.
Açıklamadan biraz daha okuyayım: "COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, temiz elektriği ekonomilerin ve toplumların omurgası hâline getirmekten ve karbonsuzlaşmayı hızlandırmaktan söz ederken; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın, yakıtı tamamen ithal edilen ve yüksek miktarda sera gazı salacak yeni bir kömürlü termik santral için lisans vermesi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı arasında çelişkili yaklaşımlar benimsendiğini gösteriyor. Bu çelişki, COP31'in akıbeti açısından kaygı verici."
Tam da benim düşündüğüm nokta bu. Burada çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Üstüne bir de, bunu haftaya daha net öğrenir ve daha ayrıntılı konuşuruz ama, Eylül ayında bir kömür zirvesi düzenlenecekmiş - tam da COP'tan önce. Adeta, "Siz Kasım'da COP mu yapıyorsunuz? Biz de kömür zirvesi yaparız," der gibi bir meydan okuma söz konusu. Bunun son derece tehlikeli bir yöne gidildiğinin işareti olduğunu düşünüyorum açıkçası.
Ö.M.: Bu kömür zirvesi yapılacağı haberi hangi mecrada yayınlandı?
Ü.Ş.: Vallahi ben bunu bir WhatsApp grubunda gördüm ama şimdi bulamadım. Haftaya detaylarını bulurum. Galiba Ankara'da 2-3 günlük bir kömür zirvesi düzenleniyor. Onun ayrıntılarını öğrenir, haftaya konuşuruz. Bu son derece kaygı verici bir gelişme açıkçası.
Sonuç olarak şunun da altını çizmek lazım; yanlış anlaşılma olmasın. Türkiye açıkça fosil yakıtlardan çıkışı desteklediğini söylemiş değil ve hatta fosil yakıtlardan çıkışa ilişkin bir yol haritasını da henüz açık biçimde desteklemedi. Daha çok, "Biz COP Başkanı olarak ülkeler arasında uzlaştırıcı bir konumdayız" diyen açıklamalar yapıyor. Bu, belli bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ama diğer söylemlerin tamamı, en azından fosil yakıtlardan çıkış gündemine doğrudan bir itiraz olmadığını gösterirken, kömür konusunda bunun tam tersine bir hamleyle karşı karşıyayız. Bunun şirketlerden mi kaynaklandığını, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'ndan mı geldiğini, yoksa siyasi kararın tam olarak nerede alındığını bilmiyorum. Ama Kasım ayına kadar bunu çok yakından izlememiz gerektiğini düşünüyorum.
Ö.M.: Evet, kesinlikle.
Ü.Ş.: İsterseniz geçen hafta çalamadığımız bir müzikle çıkalım. Dee Palmer hayatını kaybetmişti, kendisi Jethro Tull'ın önemli isimlerinden biriydi. Birkaç albümde de yer almıştır ama en başından itibaren aranjör olarak, düzenlemelerde önemli katkıları olan bir isimdi Haziran 2026'da, 88 yaşında hayatını kaybetti Dee Palmer. Jethro Tull kayıtlarında çok fazla bestesi yok ama bir tanesi oldukça bilinir. Bugün Stormwatch albümünden "Elegy"yi çalarak programı kapatalım. Jethro Tull'dan Elegy ile gelecek hafta görüşmek üzere, hoşçakalın.
Ö.M.: Hoşçakalın.


