Kendi Enkazında Bir Dedektif: Disco Elysium

homo ludens
-
Aa
+
a
a
a

homo ludens'te Can Kantarcı, 2019'da yayımlanan ve üç BAFTA dahil onlarca ödül kazanan Disco Elysium'u konuşurken; hafızasını kaybetmiş bir dedektifin hikâyesiyle başlayan oyunun, nasıl politik bir romana, bilinç akışına ve insanın kendisiyle yüzleşmesine dönüşen benzersiz bir sanat deneyimi yarattığını ele alıyor.

""
Kendi Enkazında Bir Dedektif: Disco Elysium
 

Kendi Enkazında Bir Dedektif: Disco Elysium

podcast servisi: iTunes / RSS

Hepinize merhaba, homo ludens'in üçüncü bölümüne hoşgeldiniz. Bugün biraz tuhaf bir oyundan bahsedeceğim size. Hatta oyun demek bile bir yandan doğru, bir yandan eksik; tam bilemiyorum. Konuşacağımız oyun Disco Elysium ve video oyunlarıyla ilgilenmeyen birinin bile ilgisini çekebilecek bir şey diye düşünüyorum.

Bir dedektif hikâyesi gibi başlıyor bu oyun ve bir yandan da politik bir roman gibi ilerliyor. Sonra bilinç akışı inanılmaz bir şekilde devreye giriyor. Ardından bir bakıyorsunuz, kendi kafanızın içindeki seslerle pazarlık ediyorsunuz. O yüzden en baştan şunu söyleyeyim: Bugünkü bölüm sadece "Şu oyunu oynadım ve çok beğendim" bölümü değil. Peşine düştüğüm bir iki soru var aslında. Bu sorulardan birincisi: Bir oyun, insanın kendisiyle konuşmasının bir biçimi, bir hâli olabilir mi? Diğer soru da şu: Bir oyun sadece eğlendiren değil, insanı biraz bozan, biraz açan, biraz da kendine geri fırlatan bir şey olabilir mi? Çünkü Disco Elysium, biraz bunu yapan nadir oyunlardan biri bence.

Oyunu hiç bilmeyenler için birazcık anlatmak istiyorum. Siz bir adamsınız ve uyanıyorsunuz. Nerede olduğunuzu tam olarak bilmiyorsunuz. Kim olduğunuzu da pek bilmiyorsunuz. Çok kötü bir gece geçirmişsiniz belli ki ve onun sabahındasınız. Odanız berbat hâlde ve siz de berbat hâldesiniz. Hafızanız büyük ölçüde gitmiş durumda. Sonra anlıyorsunuz ki siz bir dedektifsiniz. Bir cinayet vakasını çözmeniz gerekiyor ama mesele sadece cinayeti çözmek değil. Hatta oyunun güzelliği biraz burada: Çözmeniz gereken asıl vaka sizsiniz.

Şimdi buraya kadar anlattıklarım size çok tanıdık gelmiş olabilir. Polisiyeden, başka oyunlardan, izlediğiniz filmlerden... Klasik hafızasını kaybetmiş bir dedektif var ortada. Karanlık bir şehir var. Cinayet var. Tanıklar, sorgular, politik bir arka plan var. Bunların hepsi var hakikaten. Ama Disco Elysium'un yaptığı şey, bütün bunları alıp bambaşka bir yere taşıması bence. Çünkü oyunda en çok konuştuğunuz kişi başka karakterler değil. Onlar da var tabii ki ama en çok konuştuğunuz kişi sizsiniz aslında. Daha doğrusu sizin parçalarınız.

Bir yandan mantığınız konuşuyor, bir yandan içgüdünüz konuşuyor, bir yandan bedeniniz konuşuyor. Ansiklopedik bilginiz varsa o da konuşuyor. Empatiniz konuşuyor. Otorite kurma isteğiniz konuşuyor ve tabii ki korkularınız ve utancınız da konuşuyor.

Oyunda bunlar bazen sizi kurtaran şeyler oluyor, bazen de mahveden şeyler. Bazen acayip akıllıca şeyler söylüyorlar ve size faydalı oluyorlar. Bazen de insanın içindeki en rezil, en acıklı ve en komik sesi dışarı çıkarıyorlar. Disco Elysium ile benim en çok ilgimi çeken şey de bu aslında çünkü bu oyun ve pek çok oyun bize bir karakter verir ve onu yönetiriz. Ama Disco Elysium şöyle bir şey yapıyor: "Sen zaten tek parça bir şey değilsin ki. Al, senin kafanın içinde bir meclis var. Şimdi bu meclisi yönet bakalım."

Bu yüzden oyun, karakter yaratma meselesini de çok iyi kullanıyor. Normalde rol yapma oyunlarında karakter yaratmak çoğu zaman şu demektir: Güçlü mü olacağım? Zeki mi olacağım? Çevik mi olacağım ya da karakter sınıfına geçecek olursak büyücü mü olacağım, savaşçı mı olacağım? Disco Elysium'da buna benzer bir sistem var ama bunun işlenişi çok daha psikolojik. Hangi beceriniz yüksekse dünyayı o gözle okuyorsunuz. Empatiniz yüksekse başka insanların kırılgan yerlerini duyuyorsunuz. Ansiklopedik bilginiz yüksekse dünyaya bu sefer bilgi kusuyorsunuz ve bu her zaman iyi bir şey olmuyor.

Ama her becerinin iyi olması da iyi bir şey olmuyor. Bazen çok fazla iç ses, bazen çok fazla gürültü demek oluyor çünkü. Bence bu, oyunu çok farklı kılan ve en güzel taraflarından biri. İyi özellik diye bir şeyi bile kolayca iyi bir şey olarak bırakmıyor. Zekânız başınıza bela olabiliyor, hassasiyetiniz de aynı şekilde. Ve bazen kendinizi çok iyi ifade etmeniz bile büyük bela olabiliyor. Çünkü insanın içinde çalışan bütün mekanizmalar tek başına masum şeyler değiller.

Oyunun burada sadece bir hikâye anlatmak gibi bir derdi yok aslında. Daha çok, bir zihnin içinde dolaşma deneyimi yaşatıyor size diyebilirim.

Oyunlarla hiç ilgisi olmayan birine bunu şöyle anlatmak istiyorum: Mesela bir roman okurken bir karakterin iç dünyasını okursunuz. Bir film izlerken oyuncunun yüzünden, sesinden, hareketlerinden bir iç dünya tahmin edersiniz. Disco Elysium'da ise o iç dünya bu sefer bir oyun sistemine dönüşüyor. Karakterin kafasının içi sadece edebî bir süs olarak değil, gerçekten oynadığınız şeyin kendisi oluyor ve bu oyunu bu kadar özel yapan şey tam da burada bence.

Bir de tabii inanılmaz bir dünyası var. Ondan da biraz bahsetmek lazım sanki. Revachol diye bir yerde geçiyor oyun. Burada zamanında bir devrim olmuş. Bazı ideolojiler kazanmış, bazıları yenilmiş. Bazı hayaller yok olmuş, bazıları yeniden canlanmış. Binalar paslı, yıkık, yorgun. Sendikalar öyle, hakeza. Alkol var burada, suç da var. İnsanların değişik anılarının, değişik güçleri var ve çok acayip bir mizah var bir yandan da.

Bakımsız bir yer burası. İnsanda yenilmişlik hissi yaratan bir yer ama ölü de değil. Hakikaten her köşesinde de başka bir dünya var.

Disco Elysium'un bu politik tarafı da bence burada çok önemli. Oyun size illa "Şu ideoloji kötüdür" ya da "Bu iyidir" gibi bir şey söylemiyor aslında. Daha da fena bir şey yapıyor: Sizin kafanızdaki bütün ideolojileri konuşturuyor. Yeri gelince komünist olabiliyorsunuz. Yeri gelince faşist de olabiliyorsunuz. Bazen liberal, bazen ahlakçı ve merkezci biri de olabiliyorsunuz. Hatta bazen hepsi aynı anda da olabiliyorsunuz ve kafanız iyice karışıyor. Ama oyun bunların hiçbirini sadece bir fikir olarak bırakmıyor. Seçimlerinizin sonuçlarını çok da tadını kaçırmadan size gerçekten yaşatıyor.

Disco Elysium bir yandan çok politik bir oyun ama bir yandan da çok komik. Yeri gelince de rezil bir oyun aslında. Hem acayip büyük laflar ediyor, hem de o büyük lafların arkasındaki, o lafı eden perişan insanı size gösteriyor.

Tam da burada, oyunun baş karakterine biraz dönmek lazım. Çünkü yönettiğimiz bu dedektif, yani oyunun baş kahramanı, hiç öyle cool, görmeye alışık olduğumuz film noir'dan çıkma bir dedektif değil. Darmadağın bir adam ve komik de bir adam. Biraz utandığınız bir adam aslında ve bazen çok zeki, bazen de rezil bir adam. Zaten bazen şunu hissediyorsunuz Disco Elysium oynarken: "Ben şu anda bir felaketi yönetmeye çalışıyorum."

Bence bu çok kritik bir şey çünkü genelde oyunlar bize güçlü olma fantezisi verir. Daha iyi nişan alırsınız, daha hızlı koşarsınız, daha güçlü olursunuz, daha çok düşman öldürürsünüz, daha büyük şeyler başarırsınız. Disco Elysium'da ise insanda daha çok şu his oluşuyor: "Nasıl daha muazzam bir dağılma hissini yaşayabilirim?" Ama bunu oynamadan pek anlayabilir misiniz emin değilim. Umarım oynarsınız.

Dolayısıyla bu oyun, oyunlarla ilgilenmeyen insanlara da anlatılsın istiyorum ben çünkü biz oynayanlar, oyunun asıl hissiyatının oynanmadan geçmeyeceğini çok iyi biliyoruz. Bazen hepimiz kendimize laf anlatmaya çalışırız ya, o seslerle kapışırız, savaşırız. Hepimiz bazen bir odada uyanıp "Ben buraya nasıl geldim?" demesek bile, hayatımızın bir yerinde buna benzer bir his yaşarız. Disco Elysium, tam da bu hissi alıyor ve oynanabilir bir hâle getiriyor.

Şimdi birazdan bir müzik arası vermeden önce oyunun müziklerinden de kısacık bahsetmek istiyorum.

Müzikler British Sea Power tarafından yapıldı. Daha sonra grubun adı sadece Sea Power oldu. Bunun da çeşitli sebepleri var; belki daha sonra konuşuruz. Ama burada ilginç olan şey şu: Oyunu yapanların bir kısmı zaten Sea Power'ın bazı şarkılarını çok seviyormuş, özellikle enstrümantal çalışmalarını. Daha sonra bu oyunda kullanılmak üzere yeniden kayıtlar yapılıyor. Birlikte anlaşıyorlar; bazı parçalar yeniden düzenleniyor, bazıları ise sıfırdan besteleniyor.

Ama Revachol dünyasının sesi, Sea Power tarafından sıfırdan icat edilmiş gibi değil de sanki başka zamanlarda, başka yerlerde zaten varmış da sonra gelip bu yıkık dökük şehirde yeniden yaşamaya başlamış gibi hissettiriyor ve oyunun hafızasına çok ama çok iyi uyuyor bence.

Bir yandan yeni bir şey duyuyoruz ama bir yandan da sanki bunu daha önce dinlemişiz gibi geliyor bize. Tam da bu yüzden Disco Elysium'un müziği, bence oyunun melankolisini süslemek gibi bir derdi taşımıyor. Onu gerçekten kuruyor, inşa ediyor ve sizi de içine alıp bir daha bırakmıyor.

Hakikaten kuzeyde bir deniz kenarının soğuğu, bir devrim sonrası yorgunluğu, sabahın köründe çok kötü bir geceden uyanmış olma hissi... "Burada bir şeyler olmuş ama acayip bir şeylere geç kalmışız" duygusu, müziklerin her notasında ve her saniyesinde var bence. İşte birazdan dinleyeceğimiz parça da bu kapıyı aralayan şeylerden biri diye düşünüyorum ve müzikten sonra sizlerle şunu konuşmak istiyorum: Disco Elysium'a neden sadece iyi bir oyun değil de belki de bir sanat eseri gibi işleyen bir deneyim demek daha doğru ve asıl olarak, bir oyun insanın kalbini gerçekten kırabilir mi?

Tekrar merhaba. Biraz az önce dinlediğimiz müzik üzerinden bahsedip devam etmek istiyorum. Disco Elysium'da müziğin yaptığı şey, oyuncuya böyle "Hadi şimdi üzülmen gerekiyor" demek gibi bir şey değil. Bence çok daha incelikli bir şey yapıyor. Mekânın ruhunu bayağı bayağı içeri alıyor. Bir otele giriyorsunuz, dışarı çıkıyorsunuz, sahile yürüyorsunuz. Bir rüzgâr var; o böyle iliklerinize kadar geçiyor zaten.

Oyundaki o metin ve diyaloglar, o müziklerle beraber birbirine karışıyor. Biraz Alfred Hitchcock'un bir senaryo tanımı vardır ya... Yani diyaloglarla müzikler arasında herhangi bir fark yoktur senaryoda. Hepsi bir sestir aslında ve beraber işliyor olmaları gerekir. Tam da o yüzden çok çok başarılı buluyorum ben ve biraz da bunlar, oyunun ne kadar etkili olduğunu gösteriyor aslında.

Tam da bu yüzden bence Disco Elysium sadece iyi yazılmış bir oyun değil, çok iyi duyulmuş bir oyun. Revachol sadece anlatılan ya da görülen bir yer değil; bayağı işitilen bir yer bence. O yüzden de soundtrack'ini ayrıca bir dinleyip bakmanızı her zaman tavsiye ederim açıkçası.

Şimdi biraz daha zor bir yere gelmek istiyorum. Bu oyun niye bu kadar özel, neden hâlâ konuşuluyor ve neden birçok insan için "iyi oyun" kategorisinin ötesinde bir yerde duruyor?

Benim buna cevabım biraz şöyle. Demin bahsettiğim Hitchcock'un senaryodaki ses tanımından ve betimlemesinden yola çıkarak söyleyecek olursak; oyunun her bir öğesi inanılmaz uyumlu çalışıyor. Müziği, mekaniği, yazıları, diyalogları, görselliği... Hepsi beraber.

Oyundaki mesele sadece iyi yazılmış diyaloglar olması da değil. O karakterin kendi kendisiyle konuşmalarındaki farklı yönler de kendisini çok çok iyi belli ediyor ve biraz da burada oyunların edebiyattan farkını gösteriyor bize aslında. Edebiyatta mesela kötü bir cümle okuyup geçebilirsiniz ama burada oyundaki kötü cümleyi de, iyi cümleyi de, daha doğru ya da daha yanlış cümleyi de siz seçiyorsunuz aslında. Orada sorumluluk ister istemez size ait oluyor. Tamam, daha önce size belirtilmiş, verilmiş oluyor bu seçenekler ama sorumluluk yine de size ait.

İşte orada oyun ile oyuncu arasındaki mesafe de tam bu yüzden, iyi anlamda bozuluyor bence ve oyun burada sadece size bir hikâyenin tanığı olma hâlini yaşatmıyor; o hikâyenin iyisine de, güzeline de, rezilliğine de, ayıbına da ortak ediyor.

Bu başarısızlık üzerine de biraz bir şeyler söylemek lazım bence Disco Elysium hakkında çünkü bu oyun, normalde oyun dediğiniz şey başarı üzerine kuruluyken, başarısızlık üzerine kurulu bir oyun. Bir zar atıyorsunuz, bazen bir skill test, bir beceri testi yapıyorsunuz ve bir şey olmuyor. Normalde bir şey olmayınca oyunlarda orada kaldınız demektir. Buradaysa, nasıl diyeyim, başarısızlık bazen size daha iyi bir hikâye çıkarabiliyor.

Normalde bu oyun için yazılmış 1 milyon kelimeden 250 binini oynayacakken, bir anda karşınıza 50 bin kelimelik çok daha iyi bir hikâye çıkabiliyor ve orada kendinizi kaybederken bulabiliyorsunuz kendinizi. Bu da bana acayip insani geliyor çünkü bazen o doğru kapıdan geçemeyebilirsiniz, bazen o cümleyi yanlış kurabilirsiniz. Hangi kişiye neyi daha fazla, daha doğru ya da daha eksik söylediğiniz de önemli olmayabilir; ya da tam tersine çok önemli olabilir. Disco Elysium bunu tam da oyun sisteminin içine yediriyor ve oyuncuya şunu söylüyor bence: "Ya illa bu oyunu düzgün oynamak zorunda değilsin kardeşim. Dökül, dağıl, rezil ol. Hatta olabildiğin kadar rezil ol." Bu yüzden bu, çok çok hastası olduğum bir özellik ve diğer oyunlardan ayrıldığı yer de tam olarak burası bence.

Bir de şu da var, atlamamak lazım: Oyun çok çok komik yani çok ciddi meseleleri ele alıyor, evet, ama mizahı da bir o kadar güçlü. Çok ağır şeyleri, çok komik anlarla yan yana getirebiliyor. Bir yandan alkolizm varken, bir yandan yoksulluktan bahsederken, erkeklik krizi varken, kalp kırıklığı varken, devrimdir, sendikadır, kayıptır, utançtır... Bunların hepsi varken bile komikliğinden asla feragat etmiyor ve bunu da çok çok başarılı yapıyor.

Tam da bu komikliğin nasıl sağlandığına dair, oyundaki partneriniz yani başka bir polis olan Kim Kitsuragi'den de bahsetmek lazım. Bence son yıllardaki en iyi yazılmış ve belki de en az diyalogla bu kadar güçlü olabilen oyun karakterlerinden biri kendisi.

Çok sakin bir tip ve çok özdisiplinli biri aslında. Onun da kendisini sürekli kontrol etmeye çalışırken kendini ne kadar kastığını fark ediyorsunuz bir yandan. Ama Kim bir şekilde bunu başarıyor ve onun o sessizce yanınızda duruşu, siz kendinizi bazen rezil ederken, bazen olmayacak işler yaparken size acayip bir denge, bir kontrbalans sağlıyor. Böyle bir fren oluyor bazen, bazen de vicdan unsuru gibi ortaya çıkıyor. Bu yüzden onunla kurulan ilişki de bence çok çok etkili ve çok başarılı. Çünkü burada işte bir sürü yere çekilebilirdi bu. İşte çok romantik, melodramatik... Yok aşk ilişkisi, yok şöyle dostluk, böyle güzellik falan... Onlara hiç girmiyor. Yanınızda bazen sadece duruyor bu adam ve onun durması zaten size yetiyor, öyle diyeyim. Yani Kim'in o sessizce sizi izlemesi, sizde aslında çok daha büyük dalgalar yaratıyor.

Oyunun sanat yönetimi de aynı şekilde çalışıyor. Böyle renk paletini görmeniz lazım Disco Elysium'un. Aleksander Rostov'un büyük emeği var burada. Böyle biraz sulu boya gibi, biraz sanki bir rüya âleminin betimlemesi gibi. Net değil ama parlıyor. Temiz değil ama bir yandan da çok berrak her şey. Çok inanılmaz bir denge tutturmuşlar.

Revachol'de evet, tabii ki pastel renkler hâkim ama bir yandan da çok etkileyici, zihne kazınan bir tarafı var, diyeyim. Başka türlü anlatamıyorum çünkü bu yine oyunu oynayınca maruz kalacağınız bir şey ve orada asla, bir Disco Elysium ekranı gördükten sonra, bu oyunu başka bir oyunla karıştırmanıza, belki sonradan çıkan birkaç oyun dışında, imkân yok diye düşünüyorum.

Tam da işte bu; gerek diyaloglar, gerek görsellik... O şehrin duvarlarında, sokaklarında, grev zamanında, yoksulluktan bahsederken bütün bu bahsettiğim öğeler muazzam bir şekilde bir araya geliyor ve bir tortu gibi içinizde birikiyorlar. Bir süre sonra zaten Revachol'ü siz yaşıyor oluyorsunuz oyunu oynarken. Bu süre de 40 saatle 60, 70 saat arasında değişebiliyor.

Dolayısıyla bu oyun bize sadece "Bir adam mahvolmuş" demiyor. Evet, mahvolmuş bir adam var ama bir yandan onun bir kakofonisi var. Biz buna tanık oluyoruz. Bedeninin ve zihninin sınırlarını tanıyoruz ve burada elimizden ne gelirse onu yapmaya çalışıyoruz.

Hakikaten de olan şu oluyor: Bu oyun, insanın kendisiyle konuşmasını oynanabilir hâle getiriyor bence.

Bir de aslında şöyle bir insani durum var burada ki oyunlarla çok ilgisi olmayan birisi için de söyleyebilirim bunu. Disco Elysium hakikaten de hayatın bir noktasında fena hâlde dağılmış birinin, o dağınıklığın içinden bir anlam çıkarmaya çalışmasının hikâyesi. Evet, hepimiz dedektif değiliz; hepimiz Revachol'de yaşamıyoruz - keşke diyenler olabilir; hepimiz cinayet soruşturmuyoruz ama hepimiz bir noktada kendi geçmişimizin olay yerinde dolaşıyoruz.

"Şurada ne olmuştu? Ben bunu niye yaptım? Bu ilişki nerede kırıldı? Bu fikir bana ne zaman zarar vermeye başladı? Ben hâlâ aynı kişiyim? Ve buradan bir çıkış var mı?" Disco Elysium bu soruları doğrudan sormuyor, gözünüze sokmuyor ama bir yandan da çaktırmadan, sürekli içinizi kemiren bir kurt gibi soruyor aslında.

Belki de zaten iyi oyunların, iyi romanların, iyi filmlerin yaptığı şey tam da bu. Kendi hayatımızı bize birebir anlatmıyorlar ama kendi hayatımızı başka bir yerden duymamızı sağlıyorlar.

Çok kısa, kapatmadan önce ZA/UM'un yani Disco Elysium'u yapan firmanın yaşadığı karışıklıklardan da bahsedebilirim. Oyunu yapan ekip bir süre sonra dağılıyor. Şirketten çıkarılmalar, kovulmalar gibi durumlar yaşanıyor. Sonrasında da ZA/UM'dan ayrılan ekipler farklı farklı oyunlar yapmaya başlıyor. ZA/UM'un kendisi de Project C4 üzerinde çalışıyor. Longdue Games ise Hopetown adlı bir oyun geliştiriyor. Bunların hepsi bir şekilde kendilerini Disco Elysium'un ruhsal devamı yani spiritüel halefi olarak konumlandırıyorlar.

Burada biraz karışık bir durum var ama bu da aslında Disco Elysium'un bıraktığı mirasla örtüşüyor bir yandan. Herkes, Disco Elysium'dan sonra neyin geleceği sorusuna kendi cevabını vermeye çalışıyor. Dolayısıyla bunu biraz zaman gösterecek bence bize.

Sonuçta tarih bitmiyor, kayıplar kaybolmuyor, fikirler ölmüyor ama Disco Elysium'un mirası bir süre daha karmaşık bir miras olarak kalacak gibi geliyor bana.

Bir de her zaman şu vardır video oyunları üzerine konuşurken: Biz video oyunu seven insanlar olarak, "Oyunlar da sanattır, oyunlar da ciddidir, oyunlar da derin olabilir," diye böyle biraz kasarız. Bir meşruiyet ararız hepimiz. Disco Elysium gibi oyunlar geldiği zaman ise bu savunmayı tamamen gereksizleştiriyorlar aslında. Uzun uzun kendilerini ispatlamaya çalışmıyor bu oyunlar. Sadece var oluyorlar. Siz oynuyorsunuz ve zaten bunun nasıl bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü bazı oyunlar bitince kapanmıyor. Bazıları içinizdeki sekmelerden birinde açık kalmaya devam ediyorlar. Disco Elysium da benim için böyle oyunlardan birisi.

homo ludens'in üçüncü bölümündeydik. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Ben Can Kantarcı. Kendinize iyi bakın.