Yapay Zekâ ve Sakatlar

-
Aa
+
a
a
a

Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, Can Kırca ile yapay zekânın engelli bireylerin yaşamına etkilerini, erişilebilirlik teknolojilerini, akıllı ev sistemlerini ve teknolojinin sunduğu yeni imkânlarla birlikte ortaya çıkardığı riskleri konuşuyor.

""
Yapay Zekâ ve Sakatlar
 

Yapay Zekâ ve Sakatlar

podcast servisi: iTunes / RSS

Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'da Sakat Muhabbet'e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 22 Temmuz 2026 Çarşamba.

Bu hafta, yani son günlerde tanıştığım birisini konuk alacağım. Tabii Sıraç Erbek'i tanıyorsunuz. İki hafta önce ya da üç hafta önce konuğum olmuştu. Ben bu hafta Mersin'deyim. Yaz mevsimi, güneş, sıcak, deniz, misafirler derken bu hafta konuk bulma ve konu odağı belirleme konusunda biraz tembellik yapmıştım açıkçası. Cumartesi günü Sıraç aradı sağ olsun. "Nasıl gidiyor?" falan derken konu konuyu açtı. Ben de "Konuk bulamadım, ne yapsam diye düşünüyorum," dedim. Bunun üzerine bu haftaki konuğumu önerdi. Bu haftaki konuğum da Can Kırca.

Can, hoşgeldin. Nasılsın, iyi misin?

Can Kırca: Teşekkür ederim, iyiyim abi. Sen nasılsın?

A.T.A.: Ben de iyiyim Can. Tabii ben Can'ı hiç tanımıyordum, onu da söyleyeyim dinleyenlerimize. Gerçekten hiç tanımıyordum; sıfır. Ama Can'ı aradık. "Can Bey", "Alper Bey" diye konuşurken galiba daha 30. saniyede, "Ben sana Can diyeyim, sen de bana Alper de," diye anlaştık. O şekilde konuşmaya başladık.
Bu arada Can da Manisa'da yaşıyor. Doğrudur değil mi? Sıraç bana öyle söylemişti. Benim programdaki ilk sorum şu Can: Can Kırca kimdir? Bugüne kadar neler yapmıştır? Bir sakatlığı var mıdır?

C.K.: Can kimdir? Güzel soru. Ben de güzel yanıtlamaya çalışayım.

Öncelikle teşekkür ederim. Çok keyifli bir program olacağını şimdiden hissediyorum. Benim için güzel bir deneyim olacak ve umarım dinleyiciler için de öyle olur.
Doğuştan görme engelliyim. Halk arasında tavuk karası olarak bilinen retinitis pigmentosa hastalığı var bende. Önceleri daha yüksek bir görme oranına sahiptim ancak bu zamanla azaldı. Şu anda ışığı ve belirgin gölgeleri seçebiliyorum. Ama işin güzel tarafı şu ki, görme yetim azalırken ben zaten hayatın pek çok alanında kendimi geliştirmeyi başarmıştım. O yüzden beni çok fazla zorladığını söyleyemem.

"Neler yaptım?" kısmına gelirsek; İngilizce Mütercim-Tercümanlık bölümünü okudum. Bunun dışında çok uzun yıllardır teknolojiyle iç içeyim aslında. Benim teknoloji yolculuğum ilkokul sıralarında başladı. Buradan ilkokul öğretmenime tekrar selamlar olsun. 2000-2001 yıllarında beni teknolojiyle tanıştırdı. O zamandan beri de teknolojiyle yollarımız sürekli kesişiyor.

A.T.A.: İsmini analım burada. Selam gönder öğretmenine istersen.

C.K.: Tabii ki. Mustafa Rauf Yavuz kendisi. Denizli'de okuduk biz bu arada ilkokulu. Kendisi bize kitapları sevdirdi, teknolojiye ilgi duymamızı sağladı. Gerçekten çok idealist bir öğretmendi. Ben de, benimle birlikte okuyan bütün arkadaşlarım da onu her zaman saygıyla anıyoruz. Bir kez daha anmış olalım. Kendisine selam olsun. Hatta belki programın kaydını da gönderirim; yüzünde bir tebessüme vesile oluruz.

Benim hikâyem aslında şöyle başladı: İlkokulda bilgisayara özel bir ilgim olduğunu fark edince öğretmenim hemen babamı aradı ve bana bir bilgisayar alınması konusunda onu epey teşvik etti. İlk başta biraz dirençle karşılaşsa da sonunda babamı ikna etti. Ben de 6. sınıfa geçerken ilk internet sitemi yayına aldım. ASP tabanlı, dinamik bir web sitesiydi. Böylece güzel bir yolculuk başlamış oldu.

Ardından lise dönemi geldi. Lisede yabancı dil okudum. Lisenin sonunda da ülkenin, özellikle hosting sektöründeki öncü kuruluşlarından birinde teknik destek uzmanı olarak çalışmaya başladım. O da benim için çok güzel bir deneyimdi.

Sonra üniversite hayatı başladı. İstanbul'a geldim. Üniversite yıllarında da farklı pozisyonlarda çalışmayı sürdürdüm. Daha sonra bir GSM operatöründe proje uzmanı olarak profesyonel iş hayatıma başladım. Ardından da hepimizin yakından tanıdığı uluslararası bir teknoloji şirketinde çalışmaya başladım. Hâlen de orada çalışmayı sürdürüyorum.

A.T.A.: Yani şöyle diyelim; Türkiye'nin değil, dünyanın en önemli firmalarından birinde. 

C.K.: Arasından biri, evet.

A.T.A.: Yani onlardan biri, en bilinen şirketlerden biri diyelim. Çünkü biz radyodayız; podcast olsa sorun olmaz ama radyoda marka adı veremiyoruz. Dinleyenlere şöyle bir ipucu vereyim: Hepimizin çok iyi bildiği şirketlerden biri. Pardon, sözünü kestim. Devam et.

C.K..: Estağfurullah. İşin güzel tarafı, çalıştığım yerlerin çoğunda engelli çalışan olarak ilk kişi olma onurunu yaşadım. Gerçekten o dönemlerde de, bugün de değişmeyen en büyük temennim şuydu: Benden sonra çalışacak engelli arkadaşlarımın herhangi bir önyargıyla ya da beklemedikleri olumsuz durumlarla karşılaşmamaları. Bu yüzden elimden geldiğince iyi bir izlenim bırakmaya çalıştım. Kendimi de buna göre ifade ettim, buna göre davrandım, buna göre çalıştım. Çok güzel ilişkiler kurdum oralarda.

O çalışma sürecinde bir süre İngiltere'ye gönderildik. Orada çalışıp geri döndük. Derken yolculuğumuz devam etti. Bir süre kamuda görev yaptım. Orada da güzel bir pozisyonda çalıştım. Ardından, özel sektörü çok özlediğim ve orada çalışmayı sevdiğim için yeniden özel sektöre döndüm. Türkiye'nin en büyük e-ticaret kuruluşlarından birine geçtim. Yaklaşık dört yıldır da oradayım. Şu anda Ar-Ge biriminde ekip lideri olarak görev yapıyorum.

Tabii bu yolculuk boyunca çok farklı deneyimler yaşadım. Hem Türkiye'de, hem de yurt dışında düzenlenen yerli ve uluslararası konferanslarda konuşmacı olma fırsatı buldum.

Müzikle de yakından ilgilenmeye çalıştım. Hep kendime ait bir hobim olsun istemiştim; öyle de oldu.

Bunun yanında çeşitli platformlarda eğitimler verdik. Birileri bize bir şeyler anlattı, biz dinledik; sonra biz anlattık, onlar dinledi. Böyle güzel bir bilgi paylaşımı döngüsü oluştu.

Ben kendimi şanslı insanlardan biri olarak görüyorum. Hayatta pek çok şeye erişme fırsatım oldu. Ama mümkün olduğunca bunları herkesle paylaşmaya gayret ettim, etmeye de devam ediyorum.

A.T.A.: İlkokulda körler için mi yoksa normal okula mı gitmiştin sen Can?

C.K.: Yok, körler okuluydu. Aslında ilk başta normal bir okula gidecektim ama kuzenlerim okula başladığında ben de bir süre onlarla birlikte gidip gelmeye başladım. Bir süre sonra ise görme düzeyimin bunun için yeterli olmadığına karar verdik.

Bunun üzerine yatılı körler okuluna gittim. Tabii oraların hem avantajları, hem de dezavantajları olabiliyor. Ben ise avantajlarından faydalananlardan oldum diyebilirim. Çok güzel arkadaşlıklar kurdum. Aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ arkadaşlarımla görüşüyorum. Hatta daha geçen hafta birlikte tatile çıktık. Yani hâlâ bir aradayız. Bence bu çok güzel bir şey.

Herkesin böyle dostluklara sahip olması gerektiğini düşünüyorum çünkü sizi çok iyi tanıyan, her yönünüzü bilen insanlar var yanınızda ve biliyorsunuz ki hangi durumda olursanız olun, onlar hep yanınızda olacak. Bence bu gerçekten çok kıymetli bir şey.

A.T.A.: Peki iş yerlerinde hangi işleri yaptın? Kör olman bir avantaj mıydı yoksa hiç alakası yok muydu yaptığın işlerle ilgili?

C.K.: Güzel bir soru, teşekkür ederim öncelikle.

Tabii ki engelliliğin getirdiği bazı avantajlar ve dezavantajlar oluyor. Özellikle özel sektörde bunu daha belirgin hissediyorsunuz. Bir şirkette çalışmaya başladığınızda ya da size yeni bir görev verildiğinde, ilk etapta insanların sizi tanıması gerekiyor çünkü Türkiye'de ne yaparsanız yapın, birçok insanın kafasında önce bir "Acaba?" sorusu oluşuyor. İşte o "acaba"yı ortadan kaldırabilmek için, çoğu zaman diğer insanların göstermek zorunda olduğundan daha fazla çaba göstermeniz gerekiyor. Normalde sadece yaptığınız işe ne kadar hâkim olduğunuzu göstermeniz yeterli olması gerekirken, engelli bir birey olarak bir de "Acaba bunu yapabilir mi?" sorusunu fiilen cevaplamak zorunda kalıyorsunuz.

Şu anki görevime gelecek olursam; çalıştığım şirkette ulusal ve uluslararası projelerde yer alıyorum. Bu projelerde yöneticilik sorumluluğu üstleniyorum. Aynı zamanda yapay zekâ alanında da bir sorumluluk yürütüyorum. Dolayısıyla görev alanım oldukça geniş bir yelpazeye yayılıyor.

A.T.A.: Ortalara bir yere geldik. Ben bir müzik paylaşıyorum ve müziği de konuğa soruyorum. Senin var mı istediğin bir parça? Ne dinleyelim şimdi?

C.K.: Mor ve Ötesi’nden “Re” olsun.

A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Bu hafta konuğumuz Can Kırca. Çok büyük bir e-ticaret şirketinde project lead olarak görev yapıyor. Zaten kendisi de e-ticaret sektöründe çalıştığını söyledi. Türkiye'de bu ölçekte üç beş firma var; onlardan birinde görev yapıyor diyelim. Böylece dinleyenlere de küçük bir ipucu vermiş olayım.

C.K.: Biz bunu doğrudan Türkçeleştirelim. Proje lideri ya da proje yöneticisi diyelim abi. "Lead" gibi ifadelerle kimseyi uğraştırmayalım.

A.T.A.: İngilizce bilmeyenlere de... 

C.K.: Kimse bize kızmasın sonra. Ama inanın bu ünvanlar bizim suçumuz değil arkadaşlar.

A.T.A.: Şimdi bu hafta ne konuşacağız? Sıraç'la konuşurken bana birkaç konuk önerdi sağ olsun. Önümüzdeki dönemde onun vesilesiyle birkaç konuğumuz daha olacak. Buradan Sıraç'a bir kez daha teşekkür edeyim. Programın başında da söylemiştim ama gerçekten çok kıymetli. Daha yeni tanıştığım bir arkadaşımın bu kadar destek olması, beni araması gerçekten çok değerli.

Hatta şu sıralar COP31 üzerine de konuşuyoruz. İklim meselesiyle ilgili de temas hâlindeyiz. Can, senin de bu konuda ilgin ya da çalışmaların varsa belki programın ilerleyen bölümünde ona da değiniriz.

Peki bu haftanın konusu nasıl ortaya çıktı?

Sıraç, Can'dan bahsederken çalıştığı şirketleri anlattı. Sonra da "Can yapay zekâ tarafında çalışıyor" dedi. İşte o nokta benim dikkatimi çekti.
Mesela Sıraç şu anda Bursa'da, Nilüfer Belediyesi'ne bağlı Santral'de çalışıyor diye biliyorum. Sohbet sırasında, "Yapay zekâ nedeniyle belki ileride işimizi kaybedeceğiz," gibi bir cümle kurunca bende bir ampul yandı. Çünkü ben bugüne kadar hep şöyle düşünüyordum: Yapay zekâ engelli bireylerin hayatını kolaylaştıracak, onlara yeni imkânlar sunacak. Hep bu yönünü düşünüyordum. Ama demek ki işin başka tarafları da varmış. Telefon konuşmamızda bunu Can'a da söyledim. O da, "Ben zaten yapay zekâ alanında çalışıyorum," deyince dedim ki, bunu programda mutlaka konuşalım.

Şimdi sana sormak istiyorum Can: Yapay zekâ için "%100 engelli bireylerin işine yarayacak" diyemiyoruz galiba. Bazı alanlarda yeni engeller ya da yeni riskler de ortaya çıkaracak gibi görünüyor. Ben en azından Sıraç'ın anlattıklarından bunu hissettim. Sen, işin içinde olan biri olarak ne düşünüyorsun?

‘İnsan Öznelliğinden A.I. Nesnelliğine Bir Akış’

C.K.: Şöyle söyleyeyim; kendime "uzman" demem belki doğru olmaz ama bu alana katkı sunan biri olarak konuşabilirim. Teknolojinin her alanında olduğu gibi yapay zekâ da çalışanları dezavantajlı ya da bizim olumsuz diyebileceğimiz şekillerde etkileyebilir. Yani tespitin aslında doğru.
Neden dersen, şöyle: Çocukların elindeki telefon ve tabletlerden teknolojinin günlük hayattaki kullanımına kadar, hatta beyaz şapkalı ya da kötü niyetli bir hacker'ın teknolojiyi nasıl kullandığını düşündüğümüzde şunu görüyoruz: Her ürünün ve her teknolojinin mutlaka zorlayıcı bir tarafı var. "Karanlık taraf" demeyelim ama olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir yönü olabiliyor.


Yapay zekâyı diğer teknolojilerden ayıran en önemli fark ise insan unsurunu belli ölçüde azaltması. Yapay zekâ bir iş yerine girdiğinde mutlaka birilerine fayda sağlıyor ama aynı zamanda birilerini de olumsuz etkileyebiliyor. Bugünkü koşullarda bunu tamamen engellemenin bir yolu yok. Elbette hak savunucuları ve farklı kurumlar bu konuda çeşitli çalışmalar yürütüyor. Birazdan onlara da örnek vereceğim.

Ama işin bir başka tarafı da var. Nasıl ki teknolojiyi doğru yönettiğimizde onu kendimize hizmet eden bir araca dönüştürebiliyorsak, aynı şey yapay zekâ için de geçerli. Mesela santralde çalışan bir kişinin işini tamamen elinden alacak bir durumdan söz etmiyoruz. Bunun için kurumun yatırım yapması, bu sistemleri öğrenmesi ve süreçlerine doğru şekilde entegre etmesi gerekiyor.

Bir de şunu unutmamak lazım: Yapay zekâ, verilen talimatlarla çalışan bir sistem.

Bununla ilgili geçenlerde yaşadığım bir örneği anlatayım. Bir arkadaşımla konuşuyorduk. Sanırım hayvan haklarıyla ilgili bir konuydu. Bana, "Böyle bir kural varmış," dedi. Ben de "Yok, öyle değildir," dedim. Sonra "Hadi Gemini'ya soralım," dedik. Açtık, sorduk. Gemini, arkadaşımın söylediğinin doğru olduğunu söyledi. Ben de "Tamam, demek ki ben yanılmışım," diye düşündüm. Ama sonra aynı oturumda Gemini'yı farklı sorular ve yönlendirmelerle adım adım farklı bir sonuca götürdüm. Yaklaşık üç dakika sonra bu kez benim görüşümü savunmaya başladı. Yani aynı sistem, verilen yönlendirmelere göre farklı sonuçlara ulaşabiliyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Yapay zekâyla çalışırken doğru yönlendirme yapmak çok önemli.

Bütün bunlara rağmen, yapay zekânın sağlayacağı faydaların doğurabileceği olumsuzlukların önüne geçmesi teknik olarak mümkün. Çünkü hiç beklemediğiniz alanlarda çok büyük kolaylıklar sağlayabiliyor. En basit örnekle; yazılımla hiç ilgisi olmayan ama "Keşke bunu yapan küçük bir araç olsa," diye düşünebilen insanlar bugün yapay zekâ sayesinde kendi ihtiyaçlarına yönelik yazılımlar geliştirebiliyor, hatta bunları başkalarıyla paylaşabiliyor.

Engelli bireyler açısından da çok önemli katkıları var. Örneğin görüntülü yapay zekâ desteği. Diyelim ki üzerinizdeki kıyafette bir leke olup olmadığını merak ediyorsunuz. Bunu bir yakınınıza sormaktan çekinebilirsiniz. Ya da "Makyajım nasıl olmuş?", "Favorilerimi düzgün kesebilmiş miyim?" gibi günlük hayata dair soruları sormakta utanabilirsiniz. Sonuçta hepimiz insanız. Ama bunu yapay zekâya sorduğunuzda o çekingenlik büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Çünkü karşınızda sizi yargılayacak bir insan değil, bir makine olduğunu biliyorsunuz. Bu da özellikle bağımsız hareket etme ve mahremiyet açısından engelli bireyler için çok önemli bir kazanım sağlayabiliyor.

A.T.A.: Ya bir de şu tarafı var. Bazen karşımızdaki kişiye sorduğumuzda, bizi kırmamak ya da üzmemek için gerçeği tam söylemeyebiliyor. "Yok ya, bir şey yok," diyebiliyor. Hatta çoğu zaman da öyle oluyor. Ben yüzde yetmiş ihtimalle insanların böyle davrandığını düşünüyorum.

C.K.: Bir de şöyle bir durum var. Bence özellikle görme engellilerin en sık yaşadığı şeylerden biridir bu. Hatta bizi dinleyen görme engelli dinleyicilerin büyük çoğunluğu bu konuda bana hak verecektir.
Mesela fotoğraf meselesi. Ben açıkçası fotoğraf çektirmeyi hiç sevmem. Gerçekten sevmem. Çünkü nasıl göründüğünü bilmediğim bir görseli kaydetmek bana çok hitap etmiyor. Buna karşılık anı kaydetmeyi çok severim. Ses olabilir, video olabilir; sonuçta içinde ses de var. Ama fotoğraf bana çok anlamlı gelmiyor. Şöyle bir durum oluyor mesela: Kalabalık bir masadasınız, yirmi kişi yemek yiyorsunuz. Birisi "Herkes buraya baksın," diyor. Sesinden yönünüzü bulup dönüyorsunuz, fotoğraf çekiliyor. Sonra da soruyorsunuz: "Nasıl çıkmışım?" İlginç olan şu ki, neredeyse hiç kimse "Ya burada kötü çıkmışsın," demiyor. Ama düşününce, bir insanın bütün fotoğraflarda iyi çıkması mümkün mü?

İşte yapay zekâ bu noktada farklı bir şey sunmaya başladı. Artık fotoğraflar hakkında çok daha objektif değerlendirmeler yapabiliyor. Birçok araç bunu başarıyla gerçekleştiriyor. Üstelik bunların önemli bir kısmı ücretsiz. Açık kaynak modeller de bunu yapabiliyor; büyük teknoloji şirketlerinin sunduğu ücretsiz hizmetler de. ChatGPT, Gemini ya da Claude gibi yapay zekâ sistemleri de belirli sınırlar içinde bu tür değerlendirmeleri ücretsiz sunuyor.

Dolayısıyla günün sonunda, insanın öznel değerlendirmesinden yapay zekânın daha nesnel değerlendirmesine doğru bir geçiş yaşanıyor diyebiliriz. Bu da bence oldukça ilginç bir dönüşüm.



Yapay Zekâ Yardımı ile Pazarda Alışveriş

A.T.A.: Engin Yılmaz'ı ikimiz de tanıyoruz. Engin Yılmaz'ın YouTube'da çok ilgimi çeken bir videosu vardı. Eşiyle birlikte pazara gidiyor ve yapay zekâyı kullanarak ürünleri tanıyıp alışveriş yapıyor. Böylece başka birinden yardım istemeden alışverişini tamamlayabiliyor. O örnek gerçekten bana çok etkileyici gelmişti.

C.K.: Emre de çekmişti öyle bir video. 

A.T.A.: Emre'ydi galiba, evet. Emre Taşgın'dı. Emre'yi daha konuk alamadım. Onu da yakın zamanda konuk etmek isterim. Hep görüyorum ama henüz tanışma fırsatımız olmadı. İyi ki düzelttin beni. Çok sağol.

Bu arada biz seninle kayıt öncesinde konuşurken bir şey daha öğrendim. Senin radyoculuk deneyimin de varmış. Hatta ileride Apaçık Radyo'da da bir şeyler yapabileceğini söylemiştin. O radyoculuk deneyiminden biraz bahsetmek ister misin?

C.K.: Şöyle aslında. Orada da her şey teknik taraftan başladı. O zamanlar WHMSonic diye bir yazılım vardı. İnternet radyolarının altyapısını sağlayan bir paneldi. Tabii bundan 10 küsur yıl öncesinden bahsediyorum. İnternet radyoculuğunun çok popüler olduğu, RTÜK düzenlemelerinin bugünkü kadar gündemde olmadığı bir dönemdi. O yıllarda herkes internet radyosu açmak istiyordu. Ben de sunucu ve hosting hizmetleri verdiğim için insanlar bana gelip, "Radyo açacağız, altyapısını sağlayabilir misin?" diye soruyorlardı. Ben de "Olur," dedim.

Sonra yazılımın geliştiricileriyle görüştüm. Hatta orada David diye bir arkadaş vardı; zamanla onunla da iyi bir dostluk kurduk. Bir noktadan sonra insanlara internet radyosu altyapısı sunmaya başladım. Otomatik yayın sistemli, 100 kullanıcılı, 500 dinleyicili gibi farklı paketler hazırlıyorduk. Daha sonra bir arkadaşım bana, "Sen niye yayın yapmıyorsun?" dedi. O zamanlar SAM Broadcaster diye bir program vardı. İlk radyo yayıncılığı deneyimime de onunla başladım. Haftada bir gün, bir saatlik programlar yapıyordum.



‘Radyonun en güzel tarafı, sesinizle var olmak!’

C.K.: Tabii ben telefonda da sana söylemiştim; sese ve müziğe karşı çok büyük bir merakım var. O yüzden benim için ses, fotoğraftan çok daha kıymetli. Öyle söyleyeyim. Bir şeyler anlatabilmek, insanlara bir şeyler sunabilmek ve onlardan geri dönüş alabilmek bence çok keyifli. Bir de sadece sesinizle var olabilmek... Radyonun en güzel tarafı da bu. Çünkü biz ne kadar hayatın içinde olursak olalım, ne kadar işimizi iyi yaparsak yapalım, günün sonunda göremediğiniz bir materyal üzerinde tam anlamıyla söz sahibi olma şansınız olmuyor.

Mesela elinizde bir video var. Eğer birisi o videoyu size anlatmazsa, betimlemezse ya da videonun kendi içeriği bunu hissettirecek şekilde kurgulanmamışsa, o videoda ne olduğunu tam anlamıyla anlayamazsınız.

Tabii ki teknoloji gelişiyor. Sesli betimleme var, yapay zekâ destekli video betimleme var; bunun gibi birçok imkân ortaya çıkıyor. Ama günün sonunda bunların hiçbiri sesin verdiği hissiyatı, sesin sağladığı o konforu tam anlamıyla sağlayamıyor.

Bu yüzden radyo, hayatımın hep bir köşesinde oldu. Sanki uzaktan uzağa birbirimize sürekli göz kırpıyoruz. Bir gün yollarımızın daha somut bir şekilde kesişmesini ve radyoda bir şeyler üretmeyi gerçekten umut ediyorum.

Apaçık Radyo’da Teknoloji Programı Yapma Hedefi

A.T.A.: Yapay zekâya yani Google'a sordum ben de: "Apaçık Radyo'da bugüne kadar hangi teknoloji programları yayınlandı?" diye. Teknolojinin Şapkaları vardı, onu ben de biliyorum. Kavanozdaki Yıldız yayınlandı. Şu anda da homo ludens var; arkadaşlar orada video oyunlarını konuşuyor. Birkaç teknoloji odaklı program daha var tabii.

Peki sen Apaçık Radyo'da nasıl bir program yapmayı düşünmüştün?

C.K.: Ben aslında güncel teknoloji gündemini konuşmayı isterim. Çünkü işimiz gereği bu alanı sürekli takip ediyoruz. Farklı platformları izliyoruz, çevremiz de büyük ölçüde teknolojiyle ilgilenen insanlardan oluşuyor. Nasıl ki bir radyocunun çevresinde çoğunlukla radyocular, bir öğretmenin çevresinde öğretmenler oluyorsa; teknoloji editörlerinin ve teknoloji meraklılarının çevresi de genellikle bu alandaki insanlardan oluşuyor.

Dolayısıyla böyle bir program yapacak olsam, haftada bir ya da 15 günde bir yayınlanan bir teknoloji programı olmasını isterdim. Orada güncel gelişmelerden bahsederdim. Ama amacım, "X firması şunu satın aldı" ya da "Y şirketi bunu yaptı" gibi haberleri sıralamak olmazdı. Daha çok son kullanıcıya dokunan gelişmeleri konuşmak isterdim. Mesela yeni bir yazılım ya da yeni bir ürün çıktıysa, "Bunu hayatınızda nasıl kullanabilirsiniz? Size ne kazandırır?" gibi sorulara odaklanmayı tercih ederdim.

Senin programın gibi yarım saatlik bir format olabilir mesela. Tabii bunlar şu an sadece sohbet ederken aklıma gelen fikirler. Olur ya da olmaz, o ayrı mesele.

Bir de ben uzun zamandır üzerinde düşündüğüm başka bir konuya değinmek istiyorum, müsaaden olursa.

A.T.A.: Tabi ki, tabi ki..

Akıllı Ev Teknolojileri Kullanarak Engelliler için Hayatı Kolaylaştırmak

C.K.: Hatta bu konuya ilgi duyan ya da bana ulaşmak isteyen arkadaşlar için de bir vesile olsun. Ben uzun zamandır, hatta epey uzun bir süredir akıllı ev teknolojileriyle ilgileniyorum. Akıllı ev teknolojileri dediğimiz şey; sesinizle ya da mobil uygulamalar aracılığıyla evinizdeki cihazların tamamını yönetebilmenizi sağlayan bir ekosistem.

Bu alanda büyük oyuncuların hepsi var. Google, Amazon ve Apple bunların başında geliyor. Artık herkesin bildiği, evlerde de sıkça kullanılan sistemler bunlar. Bu firmaların ürünlerini, üçüncü taraf üreticilerin akıllı cihazlarıyla birlikte evinizde kullandığınızda; ışıklarınızı, çamaşır ve bulaşık makinenizi, buzdolabınızı, fırınınızı, kurutma makinenizi, kısacası destekleyen bütün cihazları tek bir sistem üzerinden kontrol edebiliyorsunuz.

Biz eşimle birlikte evimizde bu dönüşümü tamamladık. Şu anda kullandığımız evde farklı kategorilerde yaklaşık 100 akıllı cihaz bulunuyor. Bu sistem sayesinde evdeki pek çok şeyi uzaktan ya da sesli komutlarla yönetebiliyoruz.

Peki bunun engellilik açısından faydası ne? Mesela bunu birkaç arkadaşımla konuşuyorduk. Diyelim ki görme engelli bir birey var ve eşi de görme engelli yani ikisi de total görme engelli. Arkadaşlar zaten programda bu ifadeyi sıkça kullanıyorlar, sen de aşinasındır.

A.T.A.: Evet, evet.

C.K.: Mesela iki ebeveyn de total görme engelli ama çocukları görüyor. Şimdi, görme engelli bir bireyin kendisi görmüyor diye çocuğunu karanlıkta yetiştirmesi mümkün değil tabii. Ama ışığın açık olup olmadığını sürekli kontrol etmek, gidip anahtarın konumuna bakmaya çalışmak ya da telefondaki bir ışık algılama uygulamasıyla "Acaba ışık açık mı?" diye kontrol etmek yerine, bunu akıllı ev otomasyonlarıyla yönetmek mümkün.

Mesela günün belirli saatlerinde perdelerin otomatik açılıp kapanmasını sağlayabiliyorsunuz. Yakın zamanda bir arkadaşımızın evinde böyle bir sistem kurduk. Sabah saat 10:00'da perdeleri otomatik açılıyor, akşam saat 19:00'da ise salonun perdeleri kendiliğinden kapanıyor. Bunun gibi, odaya girdiğinizde ışıkların otomatik yanması, odadan çıktıktan belli bir süre sonra kendiliğinden sönmesi gibi senaryolar da oluşturabiliyorsunuz.

İşte burada yapay zekâ da devreye giriyor. Az önce faydalarından bahsetmiştik ya; bu da onlardan biri çünkü bu otomasyonları tasarlarken ve kurgularken yapay zekâdan destek alabiliyorsunuz. Dolayısıyla teknoloji, gerçekten doğru kullanıldığında bize hizmet eden bir araca dönüşebiliyor. Akıllı ev sistemleri de bunun en somut örneklerinden biri.

Bu sistemlerin erişilebilirliği, maliyeti ve yaygınlaşması gibi konuları belki başka bir programda ya da başka konuklarla daha ayrıntılı konuşursunuz ama en azından dinleyicilerimizin böyle bir imkânın da var olduğunu bilmelerinde fayda var.

A.T.A.: Çok keyif aldım gerçekten, çok teşekkür ederim. Sıraç seni son anda aradı, programı teklif etti. Sen de hiç düşünmeden kabul ettin. Bunu da özellikle söylemek istiyorum. Bu samimiyetin ve tevazun için çok teşekkür ederim. Çok sağol.

C.K.: Estağfurullah.

A.T.A.: Son sözlerini alayım istersen Can ve bitirelim yavaştan programı.

C.K.: Ben tekrar çok teşekkür ediyorum bana böyle bir fırsat verdiğiniz için. Ben de gerçekten çok keyif aldım. En azından tanıştık, birlikte bir şeyler yapma fırsatı bulduk. Bu benim için her zaman çok kıymetli.

Arkadaşlar, elimizden geldiğince bir şeyler üretmeye, bir yerlerde birilerine faydalı olmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de bazen ister istemez, kendimizi korumak adına iletişime biraz mesafe koyduğumuz dönemler olabiliyor. Ama e-posta adresimi topluluktaki arkadaşların çoğu bilir. X'te de, diğer platformlarda da hep aynı kullanıcı adını kullanıyorum: Can Kırca. Eğer elimden gelebileceğine inandığınız bir konuda desteğe ihtiyaç duyarsanız, lütfen iletişime geçmekten çekinmeyin. Er ya da geç mutlaka dönüş yaparım. Birlikte bir şeyler üretmekten de her zaman büyük keyif alırım. Bunu da bir kez daha hatırlatmış olayım.

Sürçülisan ettiysek affola. Ben de biraz heyecanlıydım. Uzun bir aradan sonra yeniden bir programa katılmak gerçekten çok keyifli hissettirdi ama bir yandan da kalbim küt küt atıyordu. Çok teşekkür ederim gerçekten.

A.T.A.: Yani o heyecan olumlu anlamda yansıdı bize ama çok sakin geliyor sesin bana.

C.K.: Ya işte bazen öyle oluyor. Kelimeler birbirine giriyor, bir anda fikir uçup gidiyor. Böyle küçük aksaklıklar yaşanabiliyor. Ama umarım dinleyenlere faydalı olabilecek güzel şeyler söyleyebilmişizdir. En önemlisi de buydu zaten.

A.T.A.: Evet, evet. Bence çok güzel şeyler konuştuk.

Sakat Muhabbet dört yaşına yaklaşıyor. Kasım ayında dördüncü yılını dolduracak. Apaçık Radyo da sağolsun bize bu alanı açtı, bu programı yapma imkânını verdi. Can, katıldığın ve deneyimlerini bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederim.

C.K.: Estağfurullah, ben sözünü kestim asıl.

Biz programa katılan arkadaşlarımız sayesinde Sakat Muhabbet'i biliyoruz. Katıldıkları bölümlerin kayıtlarını bizimle paylaşıyorlar. Dün seninle konuştuktan sonra eşimle oturup programın geçmiş bölüm listesini inceledik. Gerçekten dinleyicilere de tavsiye ederim. Konu yelpazesi inanılmaz geniş. Konukların her biri kendi alanında gerçekten çok yetkin insanlar. Daha konu başlıklarını ve isimleri okurken bile bunu hissedebiliyorsunuz. O yüzden bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Bu hikâyeleri, bu deneyimleri ve bu insanları görünür, daha doğrusu duyulabilir kıldığın için gerçekten teşekkür ederiz.

A.T.A.: Çok çok sağol. Bu hafta Sakat Muhabbet'te konuğumuz Can Kırca'ydı. Benim programı her hafta bitirdiğim bir slogan var: "Dünyanın bütün sakatları eğleşin". Haftaya görüşmek üzere. Hoşçakalın.