Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, kuruluşunu bir hafta önce duyuran Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu'nun üyeleri Burak Sarı, Devrim Nesin ve Seda Solaklar ile platformun ortaya çıkmasında itici güç olan, Engelsiz Erişim Derneği bünyesinde faaliyet yürüten Düşün, Sorgula Üret Kolektifi'ni, manifestoda öne çıkan "Makul Olmak Makbul Değildir" sloganını ve Sakatlık Çalışmaları ile Delilik Çalışmaları arasındaki kesişimselliği konuşuyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'da Sakat Muhabbet'e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 29 Temmuz 2026 Çarşamba.
Bu haftaki konuklarımız, yaklaşık bir hafta önce kuruluşu açıklanan Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu'nun üç üyesi: Burak Sarı, Devrim Nesin ve Seda Solaklar. Kendilerine Apaçık Radyo'ya ve Sakat Muhabbet'e hoşgeldiniz diyorum.
Her zamanki ilk sorumuzla başlayacağım: Sizleri tanıyabilir miyiz? Kısaca kim olduğunuzu, çalışmalarınızı, bugüne kadar neler yaptığınızı, sakatlık deneyiminizi ve öznellik konumunuzu bizimle paylaşır mısınız? Alfabetik sırayla ilerleyelim: Burak, Devrim ve Seda. Burak, istersen seninle başlayalım.
Burak Sarı: Merhaba, Burak Sarı ben. Daha önce de EEEH Dergi adına programa katılmıştım. Daha çok engellilik ve çeşitli sosyal projeler üzerine çalışmalar yürütüyorum. Aynı zamanda müzisyenim; edebiyat ve müzikle ilgileniyorum. Yazı ve çizim de ilgi alanlarım arasında yer alıyor. Bunun yanı sıra bilişim alanında çalışıyorum. Bianet'e ve çeşitli platformlara engellilik ve sanat üzerine yazılar yazıyorum. Engelsiz Erişim Derneği üyesiyim. Şu anda EEEH Dergi'de editörlük ve yazarlık yapıyorum.
A.T.A.: Teşekkür ediyorum. Devrim, senden de alalım istersen.
Devrim Nesin: Merhabalar, ben Devrim Nesin. Otistik aktivistim ve özel eğitim öğretmenliği yapıyorum. Hem öz yaşantım, hem de mesleğim nedeniyle sakat hareketi ve engelli hakları mücadelesi benim için merkezi bir yerde duruyor. Bir süredir diğer engelli aktivistlerle birlikte ortak bir mücadele üretmeye yönelik çalışmalar yürütüyorum. Bunu hayatımın merkezine almaya çalışıyorum. Engelsiz Erişim Derneği'ne yakın zamanda dahil oldum. Ancak ondan önce de Burak ve Seda'yla birlikte çeşitli çalışmalarda yer alıyorduk.
A.T.A.: Teşekkür ediyorum. Seda, senden de alalım istersen.
Seda Solaklar: Merhabalar. Ben Seda Solaklar. Nöroçeşitliyim ve nöroçeşitlilik hakları alanında aktivizm yürütüyorum. Engellilik, sakatlık, nöroçeşitlilik, psikososyal engellilik, görünmeyen engellilik, akışkan engellilik ve sağlamcılık gibi kavramlarla 2019 civarında tanıştım. Daha sonra, 2020 yılında aktivizme başladım. 2022'de ENIK Recovery College'da sekiz haftalık akran desteği eğitimi aldım. Sonraki süreçte ruh sağlığı alanında insan hakları, sağlamcılık ve ruh sağlığı alanında ayrımcılık atölyeleri gibi çalışmalarda yer aldım ve çeşitli sunumlar gerçekleştirdim.
Burak'la uzun zamandır tanışıyoruz. Engelsiz Erişim Derneği ve Körüz Biz Derneği'yle de temas hâlindeyim. Bunun dışında, hayatın olağan akışı içinde yaşayan sıradan bir yurttaşım.
A.T.A.: Teşekkür ediyorum.
Konumuz, dediğim gibi, Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu. Platformun kuruluş sürecine ilişkin ilk haberleri Sakat Cenah'ta ve Bianet'te gördüm. Hatta Apaçık Radyo'dan Didem Gençtürk bana "Alper, böyle bir oluşum var, haberin var mı?" diye iletmişti.Ben de bu şekilde haberdar oldum ve Burak'la görüştüm. Burak da sağolsun sizlerle iletişime geçmemi sağladı. Bugün de bu vesileyle yayındasınız.
Şimdi haberlerde dikkatimi çeken bir nokta oldu. Platformun kuruluş süreci anlatılırken, temellerinin Engelsiz Erişim Derneği bünyesinde faaliyet gösteren Düşün, Sorgula, Üret Kolektifi'nin tartışmalarıyla atıldığı belirtiliyor. Burak, ilk soruyu sana yönelteyim. İstersen oradan başlayalım. Düşün, Sorgula, Üret Kolektifi'nden platformun kuruluşuna uzanan süreci bize anlatır mısın?

Düşün, Sorgula, Üret Kolektifi
B.S.: Tabii. Öncesinde bir şey belirtmek istiyorum; Seda sayesinde fark ettim ki kendi yeti çeşitliliğimi söylemeyi unutmuşum. Ben kendi yeti çeşitliliğimi belirtmedim. Ben körüm bu arada arkadaşlar.
Düşün, Sorgula, Üret Kolektifi ve Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu'na gelince… Aslında platform yeni kurulmuş gibi görünse de, alandaki sağlamcılığı düşündüğümüzde bence gecikmiş bir girişim. Bunun özeleştirisini de yapabiliriz; biraz geç kaldık. Ama bizim açımızdan zaman biraz farklı işliyor. Bunun nedenlerini arkadaşlar da ilerleyen bölümde daha ayrıntılı anlatacaktır.
Aslında erişilebilirlik meselesi yalnızca mekânların erişilebilir olmamasıyla sınırlı değil. Bunu da programın ilerleyen bölümünde daha derinlikli ele alacağız.
Düşün, Sorgula, Üret Kolektifi pandemi döneminde ortaya çıktı ama öncesinde EEEH Dergi yani Eşit Erişilebilir Engelsiz Hayat Dergisi, zaten bir tartışma platformu gibiydi. Ben dergide birkaç kez, "Keşke sakatlık ideolojisi üzerine birlikte düşünebileceğimiz bir platform kursak," diye dile getirmiştim. Ancak yoğunluktan dolayı bunu hayata geçirememiştik.
Pandemiyle birlikte o sürekli bir şeylere yetişme hâli bir anda durdu. Hayat yavaşladı. Ben de bu süreci fırsat bilerek dernekteki arkadaşlara, "Sakatlık üzerine düşüneceğimiz bir platform oluştursak; bir kolektif, bir okuma grubu kursak. Bildiğimiz her şeyi sorgulayabileceğimiz, gerekirse yıkıp yeniden kurabileceğimiz bir alan olsa. Makaleler okuyup bunları birlikte tartışsak," dedim.
Aslında burada ortak bir arayış vardı. Sonra gördük ki aynı arayışı başka insanlar da hissediyormuş. O dönemde sosyal medyada Merhaba Spektrum adı altında otistik arkadaşların yürüttüğü bir aktivizm vardı. Söylemleri bizim yazdıklarımıza çok benziyordu ve onlarla ilişki kurmak istedik.
Daha sonra Lambda İstanbul'dan LGBTİ+ arkadaşlarla benzer çalışmalar yaptık. Aynı dönemde Seda'yla da tanıştık. Çünkü yaşadığımız sorunların, maruz kaldığımız sağlamcılığın ve yürüttüğümüz mücadelenin kesişimsel olduğunu giderek daha fazla fark ettik.
Böylece bu kolektifi oluşturduk. Zamanla da büyüdü. Dernek komiteleri genellikle sadece dernek üyelerinden oluşur ama biz bunu dışarı açtık. Bu mesele üzerine kafa yoran, dernek üyesi olmayan insanları da sürece dahil ettik.
Maalesef alanda öznelere çok fazla söz hakkı tanınmıyor. Hatta özneler dışında herkes konuşuyor desek yanlış olmaz. Yanlış bir ifade kullanıyorsam nöroçeşitlilik üzerine çalışan arkadaşlar beni düzeltsin. Özellikle benim gözlemlediğim kadarıyla, nöroçeşitli bireylerin aileleri üzerinden konuşulan alanlarda bu durum çok belirgin.
Bir de engellilik alanını daha çok kariyer alanı olarak gören ve bu nedenle zülfiyâre dokunmamayı tercih eden bir yaklaşımı da gözlemledik. Bu bizi rahatsız etti.
Çeşitli platform girişimleri vardı ama bunlar daha çok belirli talepler etrafında şekilleniyordu. Elli yıl önce dile getirilen talepler tekrar ediliyor, sağlamcılık ise neredeyse hiç gündeme gelmiyordu.
Biz de Düşün, Sorgula, Üret toplantılarından birinde, "Neden kendi platformumuzu kurup sözümüzü kendi adımıza söylemiyoruz?" diye konuştuk ve platformu kurmaya karar verdik.
Aslında bu kararı yaklaşık bir yıl önce almıştık. Ancak hepimizin farklı yoğunlukları vardı. Bir yandan da ortaya koyacağımız işin gerçekten iyi olmasını istiyorduk. Bu alanda ilk kez söz söyleyeceğimiz için acele etmek istemedik.
Bu durum, bir bakıma savunduğumuz anti-mükemmeliyetçilik anlayışıyla da çelişti. Ama sonunda "Artık yeter," dedik. "Önce kendimizi ilan edelim, gerisi zamanla gelir." Böylece yola çıktık.
A.T.A.: Çok da iyi olmuş. Programın ortalarına geldiğimizi görüyorum. Her zaman olduğu gibi şimdi kısa bir müzik arası vereceğiz. Bu bölümde çalacağımız parçayı da konuklarıma bırakıyorum.
Bu hafta ne dinleyelim? Parçayı kim anons etmek isterse sözü ona bırakayım. Bu hafta hangi şarkıyı dinliyoruz?
B.S.: Bu haftanın müziğini Seda seçti, bence o anons etmeli.
A.T.A.: Tabii ki.
S.S.: Bulutsuzluk Özlemi’nden “Yine Düştük Yollara”.
A.T.A.: Sakat Muhabbet devam ediyor. Bu hafta Sağlamcılığa Karşı Özneler Platformu'nun üç üyesini konuk ediyoruz: Burak Sarı, Devrim Nesin ve Seda Solaklar.
Platformun kuruluş duyurusuyla birlikte yayımlanan manifestoda öne çıkan slogan ise şu: "Makul olmak makbul değildir." Hem Sakat Cenah, hem de Bianet bu ifadeyi haberlerinde özellikle öne çıkarmış. Benim de dikkatimi çeken noktalardan biri bu oldu.
Devrim, bu sloganın içerdiği anlamı ve bu slogan çerçevesindeki yaklaşımınızı bize anlatabilir misin?

'Makul olmak makbul değildir’
D.N.: Tabii. Ben öncelikle bu sloganın çıktığı noktayı anlatmak istiyorum. Dün Seda'yla aramızda konuşurken hatırladım hatta. Bu sloganı başlangıçta ben önermişim.
Türkiye'deki otistik aktivistler seslerini duyurmaya başladığında, dünyanın farklı yerlerindeki otistik aktivistleri de takip etmeye başlamıştım. Pandemiden bu yana da otistik öznelerin sözlerini bir araya getiriyorum. O dönemde "Makul Olmanın Maliyeti Makbul Değildir" başlıklı bir yazıya denk gelmiştim. Bu benim için çok sarsıcı olmuştu.
Kendi aramızda bunları konuşuyorduk. Burak bir şeyi eksik söyledi. Geçen yıldan değil, iki yıldır manifestomuz üzerinde çalışıyoruz yani bir yıl değil.
Şunu da belirtmek istiyorum: Nöroçeşitliliğe sahip bireyler, özellikle de otistikler açısından engelliliğin dinamiklerine dikkat ediyoruz. Sosyal engelliliği de göz önünde bulundurduğumuzda, kendi tabiatımızın hızını ve ritmini dinlemenin ne kadar elzem olduğunu defalarca deneyimledik. Kendi ritmimize saygı göstermeyip kendimizi uyum sağlamaya zorlamak, yani "makul olmak", hiç de makbul sonuçlar doğurmuyor.
Nöroçeşitliliğe sahip yetişkinler olarak bize çocukluktan itibaren itaat etmeyi öğretiyorlar. Makul kılınmaya yönelik çeşitli stratejiler var. Bunlar bazen özel eğitim kapsamında olabiliyor; bazen ailelerimizin ya da toplumun bize bilinçli ya da bilinçsiz biçimde uyguladığı yöntemler olabiliyor. Bunun çok yaygın, hatta küresel bir deneyim olduğunu fark ederken otistik aktivist Kassiane Asasumasu-Sibley'in şu sözünü anmak istiyorum: "Biz otistikler, kendi aktivistlik yapma biçimlerimiz aynı amaca ulaşmaya yetse bile, bize doğal gelmeyen dayatmacı yöntemler ve stratejilerle kendimiz olma hakkımız için mücadele edecek enerjimizi yitirene kadar aralıksız bir baskı görüyoruz."
İşte tam da bu noktada "Makul olmak makbul değildir" derken bunu vurguluyoruz. Sistemle uyumlu sakat profiline sığmıyoruz, sığamıyoruz. Haklarımızı, eleştirilerimizi ve varoluşumuzu temel almayı; uyuma değil, kabule odaklanmayı savunuyoruz.
Ben sözü burada bırakayım. Genelde sözümüz sonlandırılıyor; ben de bu kez sözü burada sonlandırmış olayım.

Sakatlık Çalışmaları ile Delilik Çalışmaları Vurgusu
A.T.A.: Tabii ki, tabii ki. Nasıl istersen. Çok sağol Devrim bu detaylı açıklama için.
Manifestoda benim dikkatimi çeken bir başka vurgu daha var: Sakatlık Çalışmaları ile Delilik Çalışmaları arasındaki kesişimsellik. Hatta manifestodan aynen okuyorum: “Sakatlık ve delilik çalışmalarının ürettiklerine dayanarak, nöroçeşitlilik paradigmasını ve bilgisini de kapsayarak tarihe not düşmek için buradayız.”
Seda, bu bağlamı ve hedefi de bize ayrıntılı bir şekilde aktarabilir misin rica etsem?
S.S.: Tamam, şöyle özetlemeye çalışayım: Sakatlık Çalışmaları ve Delilik Çalışmaları, 1960'lı ve 1970'li yıllarda ivme kazanıyor; bu alanlar o dönemde ortaya çıkıp hızla gelişmeye başlıyor. Daha sonra ise, 1990'larda sosyal bilimlerde nöroçeşitlilik paradigması doğuyor.
Fakat 1960'lar ve 1970'lerde gelişen Sakatlık Çalışmaları ile Delilik Çalışmaları arasında bir kopukluk var. Bir yandan çok fazla ortak yönleri bulunuyor, diğer yandan ise farklı odaklardan ilerliyorlar. Bir taraf daha çok fiziksel engellilik üzerinden ilerlerken, diğer taraf medikal bakışın paternalist yaklaşımını yıkmaya yönelik farklı bir perspektif geliştiriyor.
Kesişimsellik dediğimizde ise, örneğin bugün, 2026 itibarıyla dekolonizasyon çalışmalarını da göz önünde bulundurarak, asimetrik ilişkileri inceleyip ayrımcılığın mekanizmalarına bakıyoruz.
1960'lı ve 1970'li yıllarda çokça incelenen total kapalı kurumlar; segregasyona ve tecride dayalı eğitim, rehabilitasyon ve sağlık sistemlerinin işleyişi, toplumdaki sağlamcı algının bunları nasıl tamamladığı ve kapitalizmin bütün bu süreçlerden nasıl bir kazanç elde ettiği gibi konuları birlikte değerlendirmeye çalışıyoruz. Yani meseleye bütüncül bir çerçeveden bakmaya çalışıyoruz.
Bu noktada da şunu gördük. Ben bu alandaki en yenilerden biriyim; Burakları, Meralleri saymazsak. Yasa yapım süreçlerinde, örgün eğitimde, sağlık ve sosyal hizmetlerin tasarımında, engelliler için geliştirilen birçok projede ve önerilen pek çok çözümde, sorunun kendisi engelli birey olarak tanımlanıyor.
Oysa bu süreçlerde özneler zaten kendilerini temsil edemiyorlar. Bunun yerine toplumun hijyen anlayışı, birlik anlayışı ve bütçe tasarrufu yaklaşımı doğrultusunda kararlar alınıyor ve tartışmalar bu çerçevede yürütülüyor.
Apaçık Radyo'da Açık Bilinç Programı ve Artı Gerçek'te İrfan Aktan Röportajı Örnekleri
S.S.: Birçok karma örgütlenme biçiminde, karar alma mekanizmasında ya da ortak üretim alanında özneler, özellikle nöroçeşitlilik alanında, temsiliyetlerini kaybediyorlar. Bu durum medyada da karşımıza çıkıyor. Hatta Apaçık Radyo buna uygun bir örnek olduğu için burada anlatayım. Benim çok dikkatimi çeken bir örnek var.
Açık Bilinç programında Güven Güzeldere ve Ömer Madra, Yankı Yazgan'ı konuk ederek nöroçeşitliliği konuştular. Programı, ayrımcı bir dile düşmemek adına bizim itirazlarımızdan haberdar olmuş bir hassasiyetle tamamladılar. Bununla birlikte Yankı Yazgan bir tıp uzmanı. Sosyal bilimlere meraklı, bu alanlarda okuma yapmış biri olabilir ancak kendisi bir doktor. Bir tıpçı ya da bir psikiyatri hemşiresi, nöroçeşitlilik uzmanı değildir çünkü burada sosyal bilimlerden doğmuş bir alandan söz ediyoruz. Medikal bakış açısından ne kadar arınabildiği de belirsiz olan, özne olmayan kişiler üzerinden bu konunun anlatılması yeterli olmuyor.
Delilik Çalışmaları'nda ise bununla ilgili dikkat çekici bir yaklaşım var. Bu, Sakatlık Çalışmaları'nda akademide yaşanan deneyimlerden hareketle alınmış bir karar. Örneğin Mad Studies alanında bazı bölümler, Glasgow'da olduğu gibi, özne olmayan akademisyenleri kabul etmiyor.
Bunun nedeni, bedenlerin ve çalışma ritimlerinin farklılığı. Farklı dezavantajlardan gelen akademisyen adaylarının deneyimlerinde, Sakatlık Çalışmaları'nda bile paternalist tutumların ve bazı temel meselelerin göz ardı edildiği görülmüş. Bunun üzerine Delilik Çalışmaları yani Mad Studies alanında bazı üniversitelerde böyle bir önleme başvurulmuş.
Bu açıdan bakınca, Açık Bilinç programının tasarımındaki durum da aslında sağlamcılıkla ilişkili bir örnek oluşturuyor. Üstelik bu, oldukça ironik bir durum. Eminim kendileri de bunu fark etmişlerdir.
Benzer bir örnek de Artı Gerçek'te İrfan Aktan'ın Yankı Yazgan'la yaptığı söyleşide var. İrfan Aktan, Yankı Yazgan'a birkaç kez nöroçeşitlilik üzerine sorular yöneltiyor. Yankı Yazgan da benim rahatlıkla anlayabildiğim, oldukça açık ve anlaşılır bir şekilde durumu anlatıyor. Biz konuya hâkim olduğumuz için bunu hemen anlayabiliyoruz. Fakat İrfan Aktan'ın tepkileri dikkat çekici. Nöroçeşitlilik ilk kez anlatıldığında "Anlamadım" diyor. İkinci kez açıklandığında yine "Anlamadım" diyor. Üçüncü kez ise "Nasıl yani?" diye soruyor.
A.T.A.: Ben dinlerken şunu düşündüm, size de danışmak istiyorum. Bu arada şu an yaklaşık 40 dakikaya yaklaştık yani bunu iki bölüme ayırabiliriz. Sonuçta Sakat Muhabbet bizim programımız ve Apaçık Radyo da bize böyle bir alan tanıyor. Eğer 20 dakikaya sığdırmaya çalışırsam çok fazla şeyi çıkarmam gerekecek. Oysa hem senin, hem Devrim'in, hem de Burak'ın çok değerli tespitleri var. Bunların dinleyiciye eksik ulaşmasını istemem. Ben de buna üzülürüm açıkçası.
O yüzden bunu iki hafta yayımlamayı öneriyorum. Siz nasıl bakıyorsunuz buna, size de uygun gelir mi?
B.S.: Kendi adımıza konuşamayız burada, kendi adımıza konuşabiliriz daha doğrusu. Platform adına bunu söyleyemeyiz, platforma bunu söyleriz.
A.T.A.: Evet konuklarımızla toplamda bir saat sohbet ettik. Platformdan da onay geldi ve ikiye bölme kararı aldık programı. Yarısında sözü balla kesiyoruz. Önümüzdeki hafta, bu haftaki bölümün devamında üç konuğumuzla sohbete devam edeceğiz.
'Dünyanın bütün sakatları eğleşin!' Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.


