"Gıda egemenliği ve agroekoloji sadece tarımın değil, toplumsal dönüşümün de başlangıcı"

-
Aa
+
a
a
a

Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Dr. Fatih Özden ile gıda egemenliği ve agroekolojiyi konuşuyor; endüstriyel tarımın iklim krizi, gıda enflasyonu ve ekolojik yıkımdaki rolünü, buna karşı geliştirilen alternatif üretim ve örgütlenme modellerini ele alıyor.

""
Gıda Egemenliği ve Agroekoloji
 

Gıda Egemenliği ve Agroekoloji

podcast servisi: iTunes / RSS

Ecehan Balta: Herkese merhaba. Haftanın İklim Zirvesi’ne hoşgeldiniz. Bugün Dr. Fatih Özden ile konuşacağız. Fatih, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde öğretim üyesi. Hoşgeldin Fatih.

Fatih Özden: Hoşbulduk.

E.B.: Konuğumuzla gıda egemenliği ve agroekolojiyi konuşuyoruz. Halkların İklim Zirvesi kapsamında son dönemde önemli bir gelişme yaşandı ve bugüne kadar yürütülen çalışmaların dört ana eksen altında toplanmasına karar verildi. Bu eksenlerden biri de gıda egemenliği ve agroekoloji oldu.

Bildiğimiz gibi karbon emisyonlarındaki artış ekolojik yıkımın temel nedenlerinden biri. Bu konu çoğunlukla fosil yakıtların yol açtığı emisyonlar üzerinden tartışılsa da endüstriyel tarım da önemli bir paya sahip. Fosil yakıtlar kadar olmasa da onların yaklaşık dörtte biri kadar, yani küresel karbon emisyonlarının yaklaşık %20'sinden sorumlu bir sektör.

Bunun ötesinde endüstriyel tarım, gıda krizinin de başlıca nedenlerinden biri. Monokültür üretim, yoğun pestisit kullanımı ve benzeri uygulamalar hem ekolojik tahribatı derinleştiriyor, hem de gıda krizini büyütüyor. Dolayısıyla bu mesele, hepimizin doğrudan hissettiği gıda fiyatlarındaki artışla da yakından ilişkili.

Türkiye açısından bakıldığında da gıda enflasyonu önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Gıdaya erişim giderek zorlaşıyor ve bu durum özellikle Türkiye halkları açısından daha da belirgin hale geliyor.

Fatih'e sözü vermeden önce bir noktaya daha değinmek istiyorum. Bu konuda ciddi bir kavram karmaşası var. Kimimiz "gıda güvenliği", kimimiz "gıda güvencesi" diyoruz. Ancak hareketin geldiği noktada, "gıda egemenliği" ve "agroekoloji" kavramlarını kullanma konusunda önemli ölçüde bir uzlaşı oluşmuş durumda. Yine de kavramsal bir netlik sağlamak önemli görünüyor.

İstersen Fatih, buradan başlayalım. Gıda güvencesi nedir, gıda güvenliği nedir ve gıda egemenliği derken tam olarak neyi kastediyoruz?

F.Ö.: Tabii, bence de kavramsal bir netliğe ulaşmak önemli. Çünkü bahsettiğimiz üç kavram; gıda güvenliği, gıda güvencesi ve gıda egemenliği, sıklıkla birbirine karıştırılıyor.

Gıda güvenliği, aslında oldukça endüstriyel bir kavram. Tanımından hareketle söyleyecek olursak, gıdanın hasadından sofraya ulaşıncaya kadar geçen süreçte fiziksel, kimyasal ve biyolojik risklerden arındırılmış olması; yani belirli standartlar çerçevesinde güvenli bir şekilde insanların tüketimine sunulması anlamına geliyor. Bu alanda ISO ya da HACCP gibi uluslararası standartlara dayanan çeşitli gıda güvenliği sistemleri bulunuyor ve değerlendirmeler bu sistemler üzerinden yapılıyor.

Gıda güvencesi ise daha çok Birleşmiş Milletler çerçevesinde gündeme gelen bir kavram. İnsanların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için ihtiyaç duydukları sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdalara ekonomik ve fiziksel olarak erişebilmelerini ifade ediyor.

Gıda egemenliği ise halkların kendi tarım ve gıda sistemlerine ilişkin politikaları belirleyebilme, doğa dostu yöntemlerle sağlıklı ve kültürel olarak uygun gıdalar üretebilme hakkını ifade ediyor.

İlk bakışta gıda güvencesi ile gıda egemenliği birbirine benzer görünebilir. Ancak aralarındaki temel fark, bu kavramların merkezindeki aktörlerde ortaya çıkıyor.

Gıda güvenliğinde temel aktörler, büyük ölçüde şirketler ve bu alanda faaliyet gösteren kurumsal yapılardır. Gıda güvenliği sistemlerini kuran, denetleyen ve belgelendiren mekanizmalar da yine çoğunlukla şirketler ve aracı kuruluşlar tarafından yürütülür.

Gıda güvencesinde ise temel sorumluluk devletlere aittir. Devletlerin, vatandaşlarının sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdaya erişimini sağlama yükümlülüğü vardır.

Gıda egemenliğinde ise temel aktör halkların kendisidir. Çiftçiler, köylüler, tarım işçileri, balıkçılar, göçer topluluklar, kentliler, üreticiler ve tüketiciler bu sürecin doğrudan öznesidir. Dolayısıyla tabandan yükselen bir hareketten söz ediyoruz.

Kavramın ortaya çıkışına baktığımızda bunun neden böyle olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Özellikle 1990'ların ortasında, Dünya Ticaret Örgütü bünyesinde imzalanan Tarım Anlaşması ile ülkelerin kendi tarım ve gıda politikalarını belirleme yetkileri önemli ölçüde uluslararası kurallara bağlandı. Buna, aynı dönemde IMF'nin uygulamaya koyduğu yapısal uyum programları da eklendi. Türkiye de 2000 ve 2001 krizleri sırasında bu programların etkilerini doğrudan yaşayan ülkelerden biri oldu.

Bu gelişmeler sonucunda ülkelerin kendi tarım ve gıda politikaları üzerindeki söz hakkı ciddi biçimde aşındı. İşte gıda egemenliği kavramı da tam bu sürece karşı güçlü bir tepki olarak ortaya çıktı.

Uluslararası Köylü Hareketi yani La Via Campesina, bugün 80 ülkede faaliyet gösteren, 181 bileşeni ve 200 milyondan fazla küçük çiftçi, köylü, balıkçı, göçer ve kır emekçisini temsil eden büyük bir hareket. Gıda egemenliği kavramını da, ülkelerin tarım politikaları üzerindeki egemenliklerini kaybetmesine karşı alternatif bir yaklaşım geliştirmek amacıyla ortaya koydu.

Kavram ilk ortaya atıldığında daha çok ulusal gıda egemenliğinin yeniden kazanılmasına odaklanıyordu. Ancak yıllar içinde La Via Campesina'nın düzenlediği kongreler, konferanslar ve yürüttüğü uluslararası çalışmalar sonucunda kavramın kapsamı genişledi.

Bugün gıda egemenliği; emek hareketi, ekoloji hareketi ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadeleleriyle birlikte ele alınan; yalnızca devletlerin değil, halkların ve toplumların da kendi gıda sistemlerini belirleme süreçlerinde söz sahibi olduğu, inisiyatif aldığı ve doğrudan müdahil olduğu bir yaklaşımı ifade ediyor.

E.B.: Araya gireyim. Geçtiğimiz yıl Sri Lanka'da, La Via Campesina'nın öncülüğünde düzenlenen Dünya Gıda Egemenliği Forumu'na Avrupa ve Orta Asya bölgesinden, feminist delegelerden biri olarak katılmıştım. Yüzün üzerinde ülkeden yaklaşık 700 kişinin katıldığı oldukça etkileyici bir buluşmaydı.

Forum iki yıllık bir hazırlık sürecinin sonunda gerçekleşti. Önce bölgesel tartışmalar yapıldı, ardından uluslararası toplantılar düzenlendi. Bu aslında belirli aralıklarla gerçekleştirilen bir süreç. Bu yıl üçüncüsü yapıldı; ikincisi ise yaklaşık yedi yıl önce düzenlenmişti. Belki buna daha sonra ayrıca değiniriz.

Ama sen gıda egemenliği kavramının gelişiminden ve dönüşümünden bahsederken söylediğin bir noktanın altını çizmek istiyorum. Gerçekten de gıda egemenliği ilk ortaya çıktığında daha çok ulusal egemenlik ekseninde ele alınıyordu. IMF'nin yapısal uyum politikalarına ve Dünya Bankası'nın tarıma yönelik müdahalelerine karşı geliştirilen bir yanıt niteliğindeydi.

Ancak zaman içinde gıdanın yalnızca ulusal sınırlar içinde değerlendirilebilecek bir mesele olmadığını da gördük. Elbette Türkiye'nin kendine özgü bir gıda politikası olabilir. Ancak gıda aynı zamanda bölgesel ve ekosistem temelli ele alınması gereken bir konu.

Örneğin bugün Karadeniz'de kivi, Antalya'da avokado yetiştiriliyor. Fakat bu üretim biçimlerinin ekolojik açıdan ne kadar sürdürülebilir olduğu, doğal koşullarla ne kadar uyumlu olduğu ve bunları ne ölçüde benimsememiz gerektiği de tartışılması gereken önemli başlıklardan biri değil mi?

F.Ö.: Kesinlikle öyle. Zaten son birkaç yılda dünyada yaşanan gelişmeler de bunu açıkça gösteriyor.

Türkiye'de bu konu tartışılırken sıkça kullanılan bir söylem vardır. Özellikle ithalat üzerinden, "Türkiye'de Avrupalı çiftçi destekleniyor, Amerikalı çiftçi destekleniyor" denir. Oysa bu ülkelerde de çiftçiler çok ciddi sorunlarla karşı karşıya. İki yıl önce Avrupa'nın neredeyse bütün ülkelerinde ve başkentlerinde gerçekleşen çiftçi eylemleri ya da daha önce Hindistan'da milyonlarca çiftçinin katıldığı ve hâlâ zaman zaman devam eden protestolar, bu krizin yalnızca Türkiye'ye ya da benzer ülkelere özgü olmadığını gösteriyor.

Bugün dünyanın dört bir yanındaki çiftçiler ve köylüler ciddi bir kriz içinde. Aynı şekilde kent emekçileri de, özellikle Türkiye'de, gıda enflasyonunun yarattığı ağır sonuçlarla karşı karşıya. Türkiye, gıda enflasyonunun en yüksek olduğu ülkelerden biri ve bu nedenle sağlıklı gıdaya erişim giderek zorlaşıyor.

Bunun temelinde sistemik nedenler var. Bunların başında da kapitalist üretim ilişkileri ve neoliberal politikaların şekillendirdiği, ihracat ve ticaret odaklı tarım-gıda sistemi geliyor.

Bu piramidi tersine çevirmediğimiz sürece mevcut tablonun değişmesi zor görünüyor. Burada kastettiğim; önceliğin uluslararası pazarlardan yerel pazarlara doğru yeniden kurulması. Önce yerel pazarlar, ardından bölgesel pazarlar, sonra ulusal pazar ve en son uluslararası pazarlar düşünülmeli. Tarım politikalarının öncelik sıralaması da buna göre şekillenmeli.

Tam da senin söylediğin gibi, ihracatta yüksek gelir getiren egzotik ürünler üretici için cazip olabilir. Ancak bunun nedeni, tarım politikalarının bu yönde kurgulanmış olması. Eğer destekleme politikalarını, araştırma faaliyetlerini ve genel tarım yaklaşımını yerel ihtiyaçları önceleyen bir anlayışla yeniden kurabilirsek, ancak o zaman bu piramidi tersine çevirebiliriz.

Üstelik bunun dışında çok fazla alternatifimiz de yok gibi görünüyor çünkü iklim değişikliğiyle birlikte tarım çift yönlü bir ilişki içinde. Bir yandan iklim krizinden en fazla etkilenen sektörlerden biri, diğer yandan mevcut endüstriyel üretim modeli nedeniyle iklim krizini derinleştiren başlıca alanlardan biri.

Programın başında sen tarımın küresel emisyonlardaki payının yaklaşık %20 olduğunu söylemiştin. Gerçekten de FAO gibi kurumların resmi verileri tarımın doğrudan emisyon payını yaklaşık %17 ila 20 arasında gösteriyor.

Ancak dolaylı etkileri de hesaba kattığımızda tablo çok daha çarpıcı hale geliyor. Gıdanın işlenmesi, taşınması, paketlenmesi, depolanması ve satışı gibi süreçleri de dahil ettiğimizde, bazı uluslararası araştırmalar toplam gıda sisteminin küresel sera gazı emisyonlarındaki payının %45 ila 50'lere kadar çıkabildiğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla bu döngüyü kırabilmek için hem bir paradigma değişikliğine, hem de bu paradigmayı hayata geçirecek yeni bir üretim modeline ihtiyaç var. Bugünkü tartışmamızda bu paradigma değişikliğini gıda egemenliği, onun endüstriyel tarıma karşılık gelen üretim modelini ise agroekoloji olarak adlandırıyoruz.

E.B.: Evet, agroekolojiye geçmeden önce bir noktaya dikkat çekmek isterim.

Şirket tarımı ya da endüstriyel tarımın, emisyonların çok büyük bir bölümünden, dolaylı etkiler de hesaba katıldığında neredeyse %50'sine varan kısmından sorumlu olduğunu söyledin. Bu önemli bir nokta çünkü deniz taşımacılığının önemli bir bölümü de aslında gıda taşımacılığı için yapılıyor. Dolayısıyla taşımacılığı, gıda işleme süreçlerini ve diğer dolaylı faaliyetleri de hesaba kattığımızda emisyonlar ciddi biçimde artıyor.

Bir yandan da bize sıkça şu söyleniyor: "Şirket tarımı olmasa 8,5 milyar insanı nasıl doyuracağız? Küçük ve orta ölçekli, geçimlik üretim bu nüfusu beslemeye yetmez. Dolayısıyla şirket tarımı kaçınılmaz; başka bir alternatif yok."

Aslında burada açlık tehdidi üzerinden kurulan bir söylem de var. "Başka seçeneğiniz yok" denilerek mevcut tarım modelinin zorunlu olduğu fikri öne sürülüyor.

Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Gerçekten de 8,5 milyar insanı doyurabilmenin tek yolu şirket tarımı mı? Yoksa bunun dışında uygulanabilir alternatifler de var mı?

F.Ö.: Değil. Çünkü burada asıl belirleyici olan üretimin kendisi. Şirketler ise bunun yalnızca organizasyon kısmını yürütüyor. Üstelik bu organizasyon biçimi ne adil ne de sürdürülebilir. Her anlamda sorunlu bir yapıdan söz ediyoruz. Hem çevre ve ekoloji açısından ciddi tahribata yol açıyor, hem de kurduğu ekonomik ve toplumsal ilişkiler bakımından adil olmayan bir sistem üretiyor.

Bugün ne yazık ki dünya gıda sistemi büyük ölçüde bu organizasyon modeli üzerinden işliyor. Üstelik her geçen yıl şirketler arasındaki tekelleşme eğiliminin arttığını görüyoruz. Bu kimi zaman satın almalarla, kimi zaman birleşmelerle gerçekleşiyor. Sonuçta hem piyasa gücü daha az sayıda şirketin elinde toplanıyor, hem de insanlığın bu şirketlere olan bağımlılığı giderek artıyor.

Ancak bu tek seçenek değil; bunun yerine geçebilecek alternatifleri bugünden geliştirmek mümkün. Bunun için de tabandan örgütlenmelerin güçlenmesi, farklı üretim ve paylaşım modellerinin yaygınlaştırılması gerekiyor. Aslında ortada hiçbir alternatif yok değil; tam tersine, bunun örnekleri ve nüveleri bugün de mevcut.

Sorun, bu örnekleri büyütecek, yaygınlaştıracak ve ölçeklendirecek politik gücün henüz yeterince oluşturulamamış olması. Ben bunun da giderek mümkün hale geldiğini düşünüyorum. Örneğin COP31 kapsamında düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi gibi girişimler de bu sürecin önemli parçalarından biri. Dolayısıyla çözümsüz değiliz.

E.B.: Bir de şöyle bir durum yok mu? Gıda güvencesini sağladığını iddia eden şirket tarımı, verimi artırmak için kullandığı yöntemlerle aslında gıda güvenliğini de riske atıyor. Örneğin pestisit ve herbisit kullanımını yaygınlaştırıyor; üretim büyük ölçüde bu girdilere dayanıyor. Genetiği değiştirilmiş organizmalar yani GDO'lu tohumlar da bu tartışmanın önemli başlıklarından biri.

Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla üretmek değil. Kullanılan üretim yöntemleri, gıdanın sağlık açısından taşıdığı riskleri de beraberinde getiriyor. Bu açıdan bakıldığında şirket tarımı, "sizi doyuracağım" derken, bir yandan da sağlığımızı tehdit eden bir üretim modelini yaygınlaştırmış olmuyor mu? Gıda güvenliği açısından da ciddi riskler oluşturmuyor mu?

F.Ö.: Kesinlikle öyle. Aslında bugün endüstriyel tarım sistemini tanımlayan temel özelliklere baktığımızda birkaç başlık öne çıkıyor.

Bunlardan ilki, senin de söylediğin gibi, aşırı tarım kimyasalı kullanımı. Burada yalnızca pestisitlerden değil, gübrelerden de söz ediyoruz. Nitekim gübrelerin üretimi ve kullanımının, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık % 2,4'ünden sorumlu olduğu ifade ediliyor.

Bunun dışında endüstriyel tarımın fosil yakıt temelli enerjiye çok yüksek düzeyde bağımlılığı var. Monokültür üretim yaygın yani çok geniş alanlarda tek ürün yetiştirilen bir sistem söz konusu. Aynı zamanda ihracat odaklı ve şirketleşmiş bir üretim modelinden bahsediyoruz.

Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, ortaya ekolojik, ekonomik ve sağlık alanlarını aynı anda etkileyen çok katmanlı bir sorunlar bütünü çıkıyor.

Sağlık açısından baktığımızda, aşırı tarım kimyasallarının kullanımı başlı başına önemli bir risk oluşturuyor. Bir yandan açlık ve yetersiz beslenme sürerken, diğer yandan aşırı işlenmiş gıdaların yaygınlaşması yeni sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor. Bu ürünler çoğu zaman daha ucuz hale getirilmeye çalışılıyor ancak bunun sonucunda obezite gibi ciddi halk sağlığı sorunları da giderek yaygınlaşıyor.

Ekolojik açıdan ise tarım kimyasalları toprak ve su varlıklarının kirlenmesine neden oluyor. Bunun yanında iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve doğal ekosistemlerin tahribatı gibi çok sayıda sorun ortaya çıkıyor.

Ekonomik boyutta ise hem çiftçilerin ve köylülerin üretimden dışlanması, hem de kentlerde yaşayan emekçilerin yüksek gıda enflasyonuyla karşı karşıya kalması söz konusu. Buna ek olarak, şirketleşmiş üretim süreçlerinde emek sömürüsü, çocuk işçiliği ve kadın emeğinin görünmez kılınması gibi yapısal sorunlar da bu tabloyu tamamlıyor.

Dolayısıyla bugün artık birbirinden bağımsız sorunlardan değil, kendisini çok yönlü bir kriz olarak gösteren bütünlüklü bir yapıdan söz ediyoruz. İşte bu nedenle, bütün bu sorunlara ortak bir perspektiften yaklaşan paradigma olarak gıda egemenliğini, bunun tarımsal üretim alanındaki karşılığı olarak da agroekolojiyi konuşuyoruz.

E.B.: Vaktimiz daralıyor Fatih ama agroekoloji konusuna da değinmemiz gerekiyor. Bunu çok genel hatlarıyla sorayım: Agroekoloji derken tam olarak neyi kastediyoruz?

F.Ö.: Aslında agroekoloji yeni bir kavram değil. Bilimsel literatüre ilk kez 1929 yılında giriyor. İlk dönemlerde, yaklaşık 1970'lere kadar, kelime anlamına uygun biçimde; ekolojik ilkelerin tarıma uygulanması olarak ele alınıyor. Yani daha çok tarla ya da parsel ölçeğinde, ekolojik süreçlerin tarımsal üretime nasıl uyarlanabileceği üzerine odaklanıyor.

Ancak 1945-1950'lerden sonra, Yeşil Devrim süreciyle birlikte tarım kimyasallarının yaygınlaşması agroekoloji kavramının da kapsamını genişletiyor. Artık yalnızca parsel düzeyinde değil, çiftlik ve agroekosistem ölçeğinde ekolojik ilkelerin uygulanmasını ifade eden bir yaklaşım haline geliyor.

Asıl kırılma ise 1990'ların ortasında yaşanıyor. Dünya Ticaret Örgütü Tarım Anlaşması'nın ardından La Via Campesina'nın gıda egemenliği paradigmasıyla birlikte agroekoloji kavramını öne çıkarması, bugünkü anlamının oluşmasında belirleyici oluyor. Böylece agroekoloji yalnızca bir üretim yöntemi olmaktan çıkıp bütüncül bir gıda sistemi yaklaşımı haline geliyor.

Burada gıda sistemi derken yalnızca üretimi kastetmiyoruz. Üretimin iklim üzerindeki etkileri, su ve toprak kullanımı, enerji tüketimi, halk sağlığı, emek ilişkileri, çiftçi gelirleri, beslenme biçimleri, kültürel yapı ve sosyal adalet gibi çok sayıda unsur birlikte değerlendiriliyor.

Bugün agroekolojiyi üç temel bileşen üzerinden tanımlıyoruz: Bilim olarak agroekoloji, uygulama olarak agroekoloji ve toplumsal hareket olarak agroekoloji.

Bilim olarak agroekolojinin en önemli farkı, yalnızca akademik bilgiyi değil, çiftçilerin ve köylülerin yerel bilgisini de eşit derecede değerli kabul etmesi. Araştırma sorularının belirlenmesinden araştırmanın yürütülmesine ve sonuçların değerlendirilmesine kadar her aşamada üreticilerin katılımını esas alıyor.

Uygulama boyutunda ise agroekoloji, endüstriyel tarımın dayandığı kimyasalların ve girdilerin yerine kullanılabilecek çok sayıda ekolojik yöntemi içeren zengin bir araç seti sunuyor. Aslında çiftçilerin kullanabileceği güçlü bir "alet çantası" var; önemli olan bu araçları kullanabilecek bilgi ve becerinin yaygınlaştırılması.

Toplumsal hareket olarak agroekoloji ise bu yaklaşımın yalnızca bilimsel ve teknik bir model olarak kalmamasını; politik olarak yaygınlaşmasını, toplumsallaşmasını ve daha geniş kesimler tarafından sahiplenilmesini ifade ediyor. Bugün bu konuyu konuşuyor olmamızın temel nedeni de tam olarak bu.

E.B.: Evet, süremizin sonuna geldik. Programı La Via Campesina'nın öncülüğünde düzenlenen Dünya Gıda Egemenliği Forumu'nun sonunda yayımlanan Kandy Deklarasyonu ile bağlamak istiyorum.

Deklarasyonun temel vurgusu sistemik dönüşüm. Yani patriyarka, kapitalizm ve sömürgeciliğe karşı ihtiyaç duyduğumuz şeyin yalnızca belirli alanlarda yapılacak reformlar değil, bütünlüklü bir sistem değişikliği olduğu ifade ediliyor.

Bu yaklaşım yalnızca gıda egemenliği ve agroekolojiyle sınırlı değil. Başta gıda sistemleri olmak üzere, üretim ve tüketim ilişkilerinin bütününü kapsayan bir dönüşümden söz ediliyor.

Bu yapıyı değiştiremediğimiz sürece hem ekolojik yıkımı derinleştirmeye, hem de bunun sonuçlarını yaşamaya devam edeceğiz. Bir yandan doğayı kirletmeye ve yaşamı tahrip etmeye devam eden bir sistem işleyecek; diğer yandan da bu sistemin yarattığı sağlık, iklim ve gıda krizlerinin etkilerini hep birlikte yaşamayı sürdüreceğiz. Öyle değil mi?

F.Ö.: Evet, kesinlikle öyle. Gıda egemenliği ve agroekolojiden söz ediyoruz ama aslında tartıştığımız mesele çok daha sistemik bir sorun. Tarım ve gıda sistemi, bu bütünün yalnızca bir parçası ancak oldukça önemli bir parçası.

Aynı zamanda değişimin başlayabileceği en etkili alanlardan biri de burası. Çünkü gıda herkesin yaşamına doğrudan temas ediyor. Üreticiden tüketiciye, kırsaldan kente kadar toplumun bütün kesimlerini ilgilendiriyor. Bu nedenle tarım ve gıda alanında gerçekleştirilecek dönüşüm, yalnızca bu sektörü değil, ekolojik, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin tamamını etkileme potansiyeline sahip.

Bu yüzden gıda egemenliği ve agroekoloji, yalnızca tarıma ilişkin kavramlar değil; daha adil, daha demokratik ve ekolojik açıdan sürdürülebilir bir yaşamın inşası için önemli bir başlangıç noktası olarak görülmeli.

E.B.: Evet Fatih, Kasım ayına kadar ve umarım sonrasında da bunu konuşmaya devam edeceğiz. Çok teşekkür ediyorum katıldığın için.

F.Ö.: Ben teşekkür ederim.