Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, İtalya’daki yargı reformu referandumunun reddi, Slovenya’daki kırılgan seçim dengeleri ve Fransa’daki yerel seçimlerin kazananı olmayan tablosu üzerinden Avrupa siyasetindeki güç kaymaları ve aşırı sağın dönüşümünü değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.İ.: Günaydın!
Ö.M.: Bugünkü Ufuk Turu’na Fransa’daki yerel seçimlerden bahsederek başlayalım değil mi?
A.İ.: Onu daha sonraya alalım çünkü İtalya ve Slovenya’da da referandum ve genel seçimler oldu, ondan sonra Fransa’ya gelelim istersen?
Ö.M.: Tamam.

A.İ.: İtalya’da Pazar günü önemli bir halk oylaması yapıldı. İktidar, 2022 seçimleri öncesinde Giorgia Meloni liderliğindeki aşırı sağ hareketin vaat ettiği yargı reformu projesini referanduma sundu. Bu reformun yanı sıra iki önemli vaat daha vardı: Bölge yönetimlerinin özerkliğinin artırılması ve yürütmenin karar alma ile müdahale yetkilerinin güçlendirilmesi. Ancak bu iki proje bugüne kadar hayata geçirilemedi. Yargı reformu ise Meloni hükümetinin vaatlerinden en azından birini gerçekleştirme imkânı sunuyordu.
Yargı reformunun temelinde, Türkiye’de olduğu gibi İtalya’da da hâkimler ve savcıların aynı meslek grubu içinde yer alması bulunuyor. Bu nedenle, atama ve terfiler her iki grubu kapsayan ortak bir yüksek kurul tarafından belirleniyor. Uzun süredir iktidar ile yargı arasında ciddi bir gerilim yaşanıyor. İktidar, hâkimlerin “kızıl yargıçlar” olduğunu ve sol hareketlerin etkisi altında bulunduklarını iddia ederek bu sistemi değiştirmek amacıyla yasa değişikliği önerisini referanduma sundu.
Referandumda katılım, 2020’deki %51 seviyesinden yaklaşık %60’a yükseldi. Bu oran, halk oylamaları için düşük sayılmayacak bir katılım düzeyi. Ancak sonuçta %53,5 “hayır” oyu ile reform reddedildi. Bu durum, Meloni hükümeti açısından önemli bir yenilgi anlamına geliyor. Aynı zamanda 2022’den bu yana ülkeyi yöneten sağ ve aşırı sağ koalisyonun ilk büyük kaybı olarak değerlendiriliyor.
Bu gelişme, Avrupa’daki diğer seçimler açısından da dikkat çekici; özellikle Macaristan’da 12 Nisan’da yapılacak seçimlerin önemi artmış durumda. Uluslararası konjonktürde, Donald Trump ile yakın ilişkiler kuran siyasetçilerin, özellikle İran’a yönelik saldırılar ve İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonları sonrasında artan tepkiler nedeniyle, seçmen nezdinde avantaj değil dezavantaj yaşadığı görülüyor ve Meloni de bu durumdan etkilenen liderlerden biri.
Meloni hükümetinin bir diğer başarısızlığı ise Sicilya ile ana kara İtalya’yı bağlamayı hedefleyen Messina Köprüsü projesinin hayata geçirilememesi oldu. Bu büyük altyapı projesi de reddedilmişti. Yargı reformunun da reddedilmesiyle birlikte, hükümetin popülaritesinin düşüşe geçtiği yönündeki yorumlar güç kazandı.
Bu süreçte en dikkat çekici unsurlardan biri, partiler dışı muhalefetin etkisi oldu. Messina Köprüsü’ne karşı yürütülen kampanyada olduğu gibi, Filistin ile dayanışma hareketinin yükselmesi de Meloni’yi İsrail’e destek konusunda daha temkinli bir tutum almaya yöneltti. Referandum sürecinde de öğrenciler, gazeteciler, akademisyenler, yerel kanaat önderleri, kilise ve sol hareketler tabandan güçlü bir muhalefet oluşturdu. Bu hareket, yalnızca reformu değil, aynı zamanda Meloni hükümetini oylayan bir sürece dönüştü. Nitekim referandumların en büyük risklerinden biri, çoğu zaman sorunun değil, onu sunan siyasi aktörün oylanmasıdır.

İtalya’dan sonra Slovenya’daki seçimlere bakıldığında, yaklaşık 2 milyon nüfuslu bu ülkenin bölgeye kıyasla oldukça farklı bir siyasi dinamizme sahip olduğu görülüyor. Slovenya’da toplumsal katılım oldukça yüksek ve Filistin’e destek konusunda güçlü bir kamuoyu bulunuyor. Ülke, Filistin devletini tanıyan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
İktidardaki Özgürlük Hareketi’nin lideri Robert Golob öncülüğündeki merkez sol koalisyon seçimlerde birinci oldu ancak bu başarı oldukça sınırlı bir farkla gerçekleşti. Golob’un partisi %28,6 oy alırken, rakibi Janez Janša %28 oy aldı. Milletvekili dağılımında da benzer bir tablo oluştu: Golob’un hareketi 29, Janša’nın liderliğindeki blok ise 28 milletvekili kazandı.
Meclise toplam altı parti girdi. Mevcut koalisyon (Özgürlük Hareketi, Sosyal Demokratlar ve Sol İttifak) 40 milletvekiline sahipken, sağ blok 43 milletvekiline ulaştı. Ayrıca Avrupa Birliği karşıtı ve komplo teorileriyle bilinen bir popülist hareket olan Resni.ca da beş milletvekili kazandı. Bu parti, hükümet kurma sürecinde belirleyici bir rol oynayabilir.
Bu tablo, Slovenya’da istikrarlı bir hükümet kurulmasını zorlaştırıyor. Gözlemciler, kısa süre içinde yeniden seçim ihtimalinin yüksek olduğunu belirtiyor. Seçimlere katılım oranı ise %69’un üzerinde gerçekleşti ve bu oran, Slovenya’nın bölgedeki diğer ülkelere kıyasla daha yüksek bir siyasal katılım düzeyine sahip olduğunu gösteriyor.
Şimdi Fransa’ya gelelim; Ömer sonuçları merakla bekliyor.
Ö.M.: Evet.

A.İ.: Fransa’da belediye seçimlerinin ikinci turu yapıldı. İkinci turda katılım oranı %57 olarak gerçekleşti. 2014’teki seçimlerde bu oran %61’di. 2020’deki seçimlerde ise katılım %40’ın altındaydı ancak bu seçimler COVID-19 döneminde yapıldığı için bu düşük oranı dikkate almamak gerekir.
Bu seçimlerin ikinci turunun sonunda ilginç bir tablo ortaya çıktı. Hangi partiye bakarsanız bakın; sosyalist parti, yeşiller, Boyun Eğmeyen Fransa hareketi, cumhuriyetçi sağ ve aşırı sağ Ulusal Birlik (Marine Le Pen’in partisi) dahil olmak üzere hepsi “seçimleri biz kazandık” açıklaması yapıyor. Bunun anlamı aslında oldukça açık: Eğer bütün partiler “biz kazandık” diyorsa, ortada gerçek bir kazanan yok demektir.
Ö.M.: Evet, öyle. Aşırı sağın da istediğini alamadığına dair bir Deutsche Welle haberi vardı.
A.İ.: Evet, istediğini alamadı ama geçmişteki pozisyonuna göre konumunu önemli ölçüde güçlendirdi. Hedefini gerçekleştiremedi; istediği bazı simgesel bölgelerde belediye başkanlıklarını kazanamadı ancak belediye meclislerine yoğun biçimde girdi. Bugüne kadar aşırı sağ partiler belediye meclislerine üye sokma imkânına pek sahip değildi fakat şimdi, orta ve küçük kentlerin büyük bölümünde aşırı sağ temsilciler meclislere girdi ve bu durum, önümüzdeki dönem için önemli değişiklikler getirebilir.
Şunu belirtmek gerekir: Fransa’da senato seçimlerinde oy kullananlar tüm yurttaşlar değil; yalnızca belediye ve bölge meclisi üyeleridir. Bu oldukça geniş bir seçmen kitlesi anlamına gelir. Dolayısıyla bundan sonraki senato seçimlerinde ciddi değişiklikler beklemek mümkündür. Örneğin, aşırı sağ Ulusal Birlik partisinin senatoya temsilci sokması olasıdır.
Diğer taraftan birleşik sol — Sosyalist Parti, Yeşiller ve Komünist Parti ile birlikte Boyun Eğmeyen Fransa’dan ayrılan bazı isimlerin oluşturduğu hareketler — birçok yerde konumunu korudu ancak bazı büyük kalelerinde de kayıplar yaşadı. Simgesel olarak bakıldığında Paris, Lyon ve Marsilya’da sol belediye başkanlıklarını korudu. Paris ve Marsilya’da Boyun Eğmeyen Fransa ile iş birliği yapmadan kazanıldı; Lyon’da ise destek yoluyla başarı elde edildi.
Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: Sol birlik, Boyun Eğmeyen Fransa ile iş birliği yaptığında mı kazanıyor, yoksa yapmadığında mı? Her iki durumu da doğrulayan örnekler mevcut. Dolayısıyla cumhurbaşkanlığı seçimleri için kampanya, ikinci turun ardından fiilen başlamış durumda ve Fransız solu ciddi bir tartışma sürecine giriyor.
Öte yandan aşırı sağ Ulusal Birlik, Fransa’daki sağın baskın gücü olma yolunda önemli bir mesafe kat etti. Aşırı sağın güçlü olduğu yerler daha çok kırsal bölgelerken, sol büyük kentlerde güçlü kalmaya devam ediyor. Ülkede giderek belirginleşen bir coğrafi ayrım ortaya çıkıyor. Aşırı sağ, özellikle ileri yaş gruplarında oylarını artırırken büyük kentlerde sınırlı kalıyor ancak kent çeperlerinde giderek güçleniyor.
En dikkat çekici gelişme ise şu: Taşrada ve orta ölçekli kentlerde aşırı sağ, geleneksel sağın önüne geçmiş durumda. Bu nedenle bazı bölgelerde sağ partiler belediyeleri ancak aşırı sağın desteğiyle koruyabildi. Bu tablo, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda sağ ile aşırı sağın birleşme ihtimalinin güçlendiğini gösteriyor. “Cumhuriyetçi baraj” olarak bilinen, aşırı sağa karşı diğer partilerin birleşmesi geleneği söylemde sürse de fiilen büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda.
Ö.M.: Emmanuel Macron’un halefini belirleyecek cumhurbaşkanlığı seçimleri gelecek yıl yapılacak değil mi?
A.İ.: Evet, 2027 Mayıs’ında cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak; yaklaşık bir yıl var. Zaten bu belediye seçimlerinin en önemli teması, cumhurbaşkanlığı seçiminde kurulacak ittifakların ne kadar başarılı olacağının gerçek bir testi olarak algılandı. Bu nedenle belediye seçimleri, Fransa’da belediye meclisi seçimi olmanın ötesine geçmiş durumda.
Ö.M.: Bir de göçmen karşıtlığı meselesinde nasıl bir gelişme olacak? Bu konuda gelecek yıl için herhangi bir belirti var mı?
A.İ.: Göçmen karşıtlığı meselesinde çok fazla bir değişiklik yok çünkü şu anda göçmen karşıtlığının da ötesinde, gündemde olan uluslararası bir durum var: ABD ve İsrail’in İran'a saldırısı… Az önce İtalya ve Slovenya için söylediğim gibi, Donald Trump’ın yanında, yakınında bulunmak aşırı sağ hareketler için bir sene öncesine kadar oy getiren bir şeydi; şimdi ise oy götüren bir konuma dönüşmüş durumda. Tabanlarda ciddi bir Trump alerjisi yükseliyor; bu durum Avrupa’daki aşırı sağın tabanında da belirgin biçimde görülüyor. Bunda Trump’ın Avrupa Birliğe'ne yönelik sözlerinin ve ABD yönetiminin Avrupa’yı küçümseyen tavrının da etkisi var elbette. Ayrıca İsrail’in yanında bu kadar açık biçimde yer alması da aşırı sağın tabanında tepki topluyor.
Dolayısıyla göçmen konusu bu seçimlerde o kadar fazla gündeme gelmedi; uluslararası konular daha fazla öne çıktı. Zaten belediye seçimlerinde göçmen meselesi çok öne çıkmazdı ancak bu kez uluslararası konular ve pozisyonlar daha belirleyici oldu. Göçmen politikasında sağ ve aşırı sağın hemen hemen aynı tavırları koruduğunu biliyoruz. Solda ise şu anda iki eğilim tartışılıyor: “Acaba Danimarka sosyal demokrasisinin yaptığı gibi aşırı sağın elinden bu konuyu alıp daha sınırlayıcı bir politika mı izlemeliyiz, yoksa İspanya’daki solun yaptığı gibi göçmenleri daha açık biçimde entegre eden bir yaklaşımı mı benimsemeliyiz?” Bu iki eğilim birbiriyle çatışıyor.

Bitirmeden iki kısa haber daha verelim isterseniz: Almanya’da iki hafta önce Baden-Württemberg’de eyalet seçimleri yapılmıştı; Yeşiller ucu ucuna iktidarı koruyabilecek bir oy oranı elde etmişti. Rheinland-Pfalz bölgesinde ise yani eski Batı Almanya’nın önemli sanayi bölgelerinden ve sosyal demokratların kalesi olan bu yerde sosyal demokratlar bu kez ciddi oy kaybettiler; yaklaşık 9 puan düşüşle oyları %35’ten %26’ya geriledi. Buna karşılık Hristiyan demokrat ittifak oylarını %30’un üzerine çıkararak birinci parti oldu.
Esas endişe verici durum ise Alternative für Deutschland’ın yükselişi. Yakın zamana kadar Almanya’nın batısında güçlü olmayan AFD, oylarını 11 puan artırarak neredeyse %20 seviyesine çıkardı ve %19 oy aldı. Yeşiller %8’de kalırken, liberal FDP meclis dışında kaldı ve böylece sosyal demokrat, yeşil ve liberal ittifak dağıldı. Önümüzdeki dönemde Hristiyan demokratların liderliğinde yeni bir ittifak kurulacak gibi görünüyor. AfD ise artık sadece eski Doğu Almanya’dan destek alan bir parti olmaktan çıkıp, Almanya’nın en sanayileşmiş bölgelerinde de destek bulan ve zaman zaman üçüncü parti konumuna yükselen bir aktör haline gelmiş durumda.
Ö.M.: Buna da hayati önem taşıyan bir unsur diyebiliriz.
A.İ.: Elbette.
Ö.M.: Çünkü zaten 1945’te, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle biten ve 60 milyon insanın ölümüne yol açan savaşlara sebep olan Nazi Partisi’nin yeniden doğuşu anlamına geliyor. Yeni bir dünya düzeninin Nazileri yeşerten Almanya’da, şimdi bir de alternatif olarak yine Nazi'ye yakın bir partinin ortaya çıkması oldukça düşündürücü.

A.İ.: Bitirirken, Kongo Cumhuriyeti’nde — Demokratik Kongo Cumhuriyeti değil, daha küçük olan ülkede — Pazar günü cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Sassou Besso olarak bilinen Cumhurbaşkanı Denis Sassou Nguesso, 82 yaşında beşinci kez seçildi. Oyların %95’ini aldığı açıklandı.
Sassou Nguesso 26 yıldır, neredeyse 30 yıla yaklaşan bir süredir iktidarda. 2016’da, cumhurbaşkanı seçilmesine getirilen sınırlamayı kaldıran ve cumhurbaşkanına — biraz Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini andıran — geniş yetkiler tanıyan anayasa değişikliğine karşı çıkan iki önemli muhalif siyasetçiyi 20 yıl hapse mahkûm ederek karşısında ciddi bir rakip bırakmadı. Şimdi 82 yaşında ve beşinci kez seçildi; 87 yaşında altıncı kez seçilecek mi, bunu göreceğiz. Sassou Nguesso’ya uzun bir ömür dilemekten başka çare yok gibi görünüyor.
Ö.M.: Evet, herhalde. Peki, böyle bitiriyoruz, çok teşekkür ederiz.
A.İ.: İyi günler.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Ö.M.: Görüşmek üzere.


