Gazeteden Arşive: İstanbul’u Stamboul’dan Okumak

-
Aa
+
a
a
a

Yer Yüzleri’nde'de Funda Dönmez Ferhanoğlu ve Murat Güvenç, Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu ile Stamboul gazetesi üzerinden İstanbul’un çok katmanlı hafızasını ele alıyor; 19. yüzyıldan 20. yüzyıl ortalarına uzanan bu arşivin kentin gündelik hayatını, kültürel dokusunu ve dönüşümünü nasıl görünür kıldığını tartışıyorlar.

""
Gazeteden Arşive: İstanbul’u Stamboul’dan Okumak
 

Gazeteden Arşive: İstanbul’u Stamboul’dan Okumak

podcast servisi: iTunes / RSS

Funda Dönmez Ferhanoğlu:Yer Yüzleri’nde, Kentin Köpüğünden herkese merhaba. Bugün İstanbul’u uzun soluklu bir gazete üzerinden keşfe çıkacağız. 16 Ağustos 1875 tarihinde Osmanlı başkentinde, Perşembe Pazarı Ömer Sokak No: 2’de İrlandalı iki kardeş bir gazete çıkarmaya başlar: Adı Stamboul. Fransızca bir yayındır. Neredeyse 90 yıl boyunca haftanın altı günü, her sabah okuyucusuyla buluşur Stamboul gazetesi. Tabii bu süre içerisinde bazı kesintiler de yaşanır. Örneğin, I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kâğıt sıkıntısı nedeniyle dört yıl boyunca ya da sansür dönemleri ve yönetimle ilgili geçişler sırasında.

Stamboul gazetesi, ilk sayısında sesini duyururken ne yapmak istediğini, nasıl bir gazete olmak istediğini açıkça ortaya koyar. Her şeyden önce bir haber gazetesi olmak istediklerini ve özellikle ülkeyi doğrudan ilgilendiren konulara geniş yer vereceklerini ilan ederler. Yorum ve değerlendirmeler de olayların önem derecesiyle orantılı tutulacaktır. Politikanın boş bıraktığı alanlara ise roman, bilimsel haberler ve çeşitli olaylar yerleşecektir. Amaçlarını şöyle özetlerler: “Kısacası isteğimiz, tezgâhın salon kadar ilgilenebileceği; hem iş adamı, hem aile için yararlı ve ilginç bir gazete çıkarmaktır.”

Başka bir deyişle Stamboul, daha ilk gününden itibaren yalnızca bir haber organı değil; Pera’nın çok kültürlü gündelik hayatını taşıyacak ve farklı toplumsal kesimlere aynı anda ulaşmayı hedefleyen bir kent gazetesi olma iddiasını da taşır.

Stamboul gazetesinin 1875–1955 yılları arasındaki mevcut sayıları, Fransız Milli Kütüphanesi’nin dijital kaynaklara erişim portalı BNF Gallica tarafından 2022 yılında erişime açıldı. O tarihten bu yana İstanbul üzerine çalışan araştırmacılar için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı haline geldi diyebiliriz.

Bugün bu gazeteyi, konuğumuz Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi, Sanat Yönetimi Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu ile konuşacağız. Kendisi 19. yüzyıl Osmanlı dünyasında kültür ve sanat yaşamı, İstanbul kent tarihi, endüstriyel tasarım tarihi, kültür politikaları ve sanat eleştirisi konularında çalışmalar yapıyor. Bugün konuşacağımız Stamboul gazetesi de, kendisinin 1844–1916 yılları arasında Pera merkezinde gelişen resim üretimini araştırdığı doktora çalışmasının en önemli kaynaklarından biri. Hoşgeldiniz hocam.

Seza Sinanlar Uslu: Merhabalar, hoşbulduk.

F.D.F.: Murat hocam, size de merhaba.

Murat Güvenç: Merhaba.

F.D.F.:
Stamboul gazetesini konuşmaya başlamadan önce biraz çerçeveyi genişletecek bir soruyla başlamak istiyorum Murat hocam. Gazeteleri çoğu zaman günü kaydeden mecralar olarak düşünüyoruz ancak uzun bir zaman dilimine yayılan bir gazetenin arşivi, o günü kaydetmenin ötesine geçerek bir kentin hafızasını görünür kılabiliyor.

Birincisi, bu nasıl oluyor? İkincisi ise, böyle bir arşiv o kentin gündelik hayatı ve dönüşümü hakkında bize neler anlatabilir sizce?

M.G.: Tabii, yani bu tür bir gazete; birkaç harp döneminde yaşanan birkaç yıllık kesinti dışında, bu kadar uzun süre boyunca düzenli yayımlanmış bir mecra. Dolayısıyla yalnızca günlük haber vermenin ötesinde, kentte olup bitenlerin ve aksi halde biz kentliler olarak farkına bile varamayacağımız pek çok olayın izlerini kaydeden bir kaynak olarak düşünülebilir.

İlk bakışta bu kayıtlar çok da anlamlı ya da güçlü göstergeler değilmiş gibi görünebilir. Daha çok gündelik yaşamın uçucu, geçici havasını yansıtan parçalar gibi algılanabilir. Ancak 70–80 yıllık bir süreklilikle geriye dönüp bakıldığında, bu kayıtların sunduğu ve nüfus sayımları ya da resmî istatistiklerin sağlayamadığı bambaşka boyutlar ortaya çıkar.

Bir örnek vermek isterim: 1850’lerde, özellikle 1855 civarında Kolera salgını sırasında Londra’da yaklaşık altı ay süren büyük bir salgın yaşanıyor. Bu süreçte koleradan ölenler gazetelerde ölüm ilanlarıyla duyuruluyor. Tek tek bakıldığında bu ilanlar çok sıradan görünebilir: “Şu sokakta oturan bir kişi koleradan öldü” gibi. Ancak daha sonra John Snow bu ölüm ilanlarını tek tek toplayıp Londra haritası üzerinde işaretliyor. Ortaya çıkan tablo, ölümlerin rastgele dağılmadığını; belirli noktalarda yoğunlaştığını gösteriyor. Bu yoğunlaşmanın olduğu yerlere bakıldığında ise ölen kişilerin aynı sokak çeşmesinden yani aynı su kaynağından su içtikleri anlaşılıyor. Su analiz edildiğinde de hastalığın sudaki mikroplar aracılığıyla yayıldığı ortaya çıkıyor. Bu bulgu, tıp tarihinde Mikrobiyoloji ve Mikrop teorisinin gelişiminde dönüm noktası oluyor çünkü bu keşiften önce hastalıkların kötü kokular ya da kirli hava gibi etkenlerden kaynaklandığı düşünülüyordu.

Dolayısıyla gazete verisi, tekil ve parçalı gibi görünen bilgilerin ötesinde, resmî istatistiklerin sağlayamayacağı ölçekte bir mekânsal ve toplumsal çözünürlük sunabiliyor. Bugün artık bu tür verileri süzmek, analiz etmek ve tematik olarak incelemek mümkün.

Fransız Milli Kütüphanesi koleksiyonunda yer alan Stamboul gazetesi de bu anlamda uzun dönemli ve tematik sorgulamalara imkân tanıyor. Ben de özellikle İstanbul’un ulaşım tarihi, daha spesifik olarak Anadolu Yakası’nın ulaşım tarihi üzerine çalışıyorum. Bu gazete üzerinden yaptığım taramalar, daha önce hiçbir yayında karşılaşmadığım, son derece ilginç veriler ortaya koyuyor. Bu yüzden gazete arşivlerini, toplumsal hafızayı ve tarihsel süreçleri yeniden kurmak için son derece zengin ve vazgeçilmez bir kaynak olarak değerlendirmek gerekir.

F.D.F.: Hocam, siz şimdi ölüm ilanlarından bahsedince benim de aklıma şu geldi: Ölüm ilanlarını nasıl kullandığınız?

Ölüm ilanlarında yalnızca vefat eden kişi değil, yakınları da yer alıyor; örneğin şu kişinin babası, bir başkasının oğlu, dedesi ya da teyzesi gibi. Dolayısıyla bir ölüm ilanına baktığınızda, eğer üzerine araştırma yaptığınız bir kişiyse, o kişinin aile ağına dair de önemli ipuçlarına ulaşabiliyorsunuz. Bu da çok önemli çünkü o kişileri ve aralarındaki bağlantıları tek tek bulmak, keşfetmek ve anlamak çoğu zaman oldukça zor oluyor. Oysa ölüm ilanları, bazen bu aile ağacına dair bulguların teyidi olabiliyor; bazen de yepyeni bir çerçeve, yeni bir yol sunabiliyor. Bu açıdan da son derece kıymetli. Bunun gibi pek çok şeyi yine süreli yayınlar üzerinden keşfedebiliyoruz.

Şimdi tam da bu çerçeveden hareketle Stamboul gazetesine gelmek istiyorum ve Seza Hocam, biraz bu arşivin sizin araştırma sürecinize nasıl girdiğini konuşarak devam edelim istiyorum. Siz Stamboul gazetesiyle nasıl karşılaştınız ve onu bir araştırma nesnesi olarak sizin için önemli ve ilginç kılan ne oldu?

S.S.U.: Evet, çok güzel bir soru çünkü benim için hikâyenin başladığı yere gitmek demek olacak.

2005 yılında bir burs alarak doktora çalışmalarım için bir yıl süreyle Paris’te bulunma şansım oldu. O dönemde, bursun gereği olarak orada bir araştırmacıyla birlikte çalışmanız gerekiyor yani tez İstanbul’da yapılsa bile. Ben de temas kurduğum kişiler arasında Frédéric Hitzel ile tanıştım. Kendisi Osmanlı üzerine çalışmaları olan bir akademisyendi. Onunla buluştuğumuzda, kafamda yapmak istediğim çalışmayı — burada yeterlilik sınavında yazdığımız daha kuramsal ve kurumsal çerçevedeki raporlardan bahsettim — anlattım. Bana şöyle dedi: “Madem Fransızca biliyorsunuz Seza, neden Bibliothèque Nationale’de bir zamanlar İstanbul’da basılmış Fransızca gazetelerin arşivi var, bunlara bakmayı düşünmüyorsunuz?” Açıkçası ben böyle bir arşivin varlığını çok derinlemesine bilmiyordum.

Hemen Bibliothèque Nationale’e, François Mitterrand Kütüphanesi olarak geçen yeni binaya gittim. Yerin birkaç kat altında, gazeteler ve türlü süreli yayınların bulunduğu salona indim ve taramalara başladım. Yaklaşık iki ay kadar gazete okuyunca, İstanbul’daki kültürel yaşamı konu alabileceğime dair bir izlenim oluştu. Ama bu hemen “buldum” dediğim bir süreç değildi çünkü biraz önce de değinildiği gibi, gazeteyle karşılaşmak yetmiyor; o bilgiyi nasıl okuyacağınızı, veriyi nasıl anlamlandıracağınızı da çözmeniz gerekiyor. Bu anlamda iki ay kadar bununla cebelleştim diyebilirim.

İlk başta odağım doğrudan Stamboul gazetesi değildi. Benden önceki araştırmacıların da yaptığı gibi Journal de Constantinople ya da Levant Herald gibi gazetelere bakıyordum. Stamboul gazetesini bu süreç içinde fark ettim ve gördüm ki 1875’ten, kapandığı tarih olan 1964’e kadar uzanan çok uzun bir yayın hayatı var. Programın başında 1955’e kadar dendi; buna küçük bir ek yapmak isterim: Fransa’da telif hakları çok sıkı uygulandığı için dijital erişim yıllara göre kademeli açılıyor. Bugün 2026’dayız ve şu anda 1955’e kadar erişilebiliyor; geçen yıl 1954’tü, önümüzdeki yıl 1956 açılacak. Yani aslında koleksiyonun tamamı orada mevcut. Bu yaklaşık 90 yıllık yayın hayatında yalnızca I. Dünya Savaşı sırasında üç buçuk yıllık bir kesinti var. Onun dışında süreklilik gösteren çok zengin bir arşiv söz konusu.

Dolayısıyla ben Stamboul gazetesiyle böyle, bir meslektaş büyüğümün önerisiyle karşılaştım ama sonrasında bu süreç, sebat gerektiren ve aynı zamanda inanılmaz keyifli bir çalışmaya dönüştü benim için çünkü o gazeteleri okumak, hangi tarihi okuyorsanız adeta o döneme ışınlanmak gibi bir şey. Bana “Çalışmalar nasıl gidiyor, neredesin?” diye sorduklarında “19. yüzyıldayım” diyordum. Gerçekten de kendimi o dönemin içinde yaşıyormuş gibi hissettim bu gazete sayesinde.

F.D.F.: Evet, Stamboul gazetesi biraz buna da vesile oluyor çünkü o kadar çok detay var ki; o gün vapura kim binmiş, hangi vapur nereden gelmiş, kim inmiş, şehirde neler olmuş… Böyle son derece kapsamlı bir gazete aynı zamanda. Bu yüzden gazeteyi incelerken, bakarken ya da bir şey ararken gerçekten sizi o dönemin içine alıyor.

S.S.U.: Evet, çok doğru söylediniz. Çünkü 19. yüzyıl, gerçekten de çok verimli bir saha. Ben bunu öğrencilerime de sıkça öneriyorum. Çağdaş üretimlerle ilgilenseler bile, bu döneme bakmalarının çok öğretici olduğunu düşünüyorum.

Bulunduğum fakülte doğrudan tarih araştırmalarına odaklanan bir bölüm içermiyor ancak tez çalışması yapan öğrencilerle konuşurken özellikle 19. yüzyılı öneriyorum çünkü bu dönem, yazıya büyük ölçüde itimat edilen bir zaman dilimi. Neredeyse her şeyin yazıyla dokümante edilip belgelendiği bir dönemden söz ediyoruz.

Dolayısıyla bu yazılı kaynaklara erişim, araştırmacılar için son derece zengin bir alan açıyor. Önümüzde gerçekten geniş ve besleyici bir dağarcık var.

M.G.: Benim incelemelerimde, bunun içerisinde güncel haberler olduğu gibi şehre ait hemen hemen yazıya dökülebilecek her şey var. Benim çok ilgimi çeken, mesela vapur tarifeleri, tren tarifeleri; hangi saatte nereden nereye hangi vapur gitmiş… Bunların son derece ilginç kayıtları var.

Yani ben mesela, çok büyük imkânlar olsa, o tarihte kent aslında nasıl birbiriyle etkileşiyordu, nereden nereye ne kadar zamanda gidiliyordu; bunlar çok kıymetli, henüz yapılmamış projelere esas olabilecek, veri tabanı oluşturabilecek bilgiler. Bu tür bilgileri başka nereden temin edebilir insan, bilemiyorum.

Bu gazetenin biraz öyküsüne geçelim: Bunu kimler çıkarıyor? Askerî çevrenin ürünü mü? Burada Korkmaz Alemdar’ın tezinde dış etkilere değiniliyor. Yani 1890’ların sonuna kadar İngiliz etkisi — çünkü İrlandalılar çıkarıyor —, ondan sonra Fransız etkisi daha öne çıkıyor. Diğer gazetelerle olan ilişkisi, biraz içeriği… Yani içerik dünyası; kültür, sanat, kent hayatına nereden bakıyor? Bunlarla ilgili bize biraz bilgi verir misiniz?

Ben bir de şunu eklemek istiyorum: Kentteki yangınlarla ilgili… O tarihte biliyorsunuz İstanbul’da çok büyük yangınlar oluyor. Okurken, acaba böyle yangınlar ve kentsel gelişme konularında makale ya da yazılara rastladınız mı? Bu konuda bir tarama yapmayı önerir misiniz?

S.S.U.: O zaman sondan başlayayım. Tabii Büyük Beyoğlu yangınını kapsamıyor çünkü gazete 1875’te çıkmaya başlıyor. Ama daha sonraki tarihlerde, örneğin Hocapaşa yangını gibi 1900’lerin başındaki yangınlar elbette yer alıyor. Zaten şehirde cereyan eden her şey gazetenin konusu.

Stamboul gazetesi, 1875’te Laffan kardeşler tarafından kuruluyor ve 1890’ların ortasına yani 1895–96’ya kadar üç İrlandalı — aralarında Edward Chester’ın da bulunduğu — tarafından birlikte yönetiliyor. Gazete İngilizce değil, Fransızca yayımlanıyor. Aslında Laffan kardeşlerin daha önce denediği Levant Herald adlı bir gazete var; bunun iki sayfası Fransızca, iki sayfası İngilizce. Ancak bu deneyimden sonra 1875’te Stamboul adıyla yeni bir gazete kurarken iki dilli yapıdan vazgeçip Fransızcayı tercih ediyorlar.

Bu tercih, kendi ana dillerinde yazmayan ama Fransızca bilen bir editöryal kadro oluşturulması anlamına geliyor. Levanten ya da Rum kökenli, Osmanlı’nın çok dilli kültürü içinde Fransızcaya hâkim kişilerden oluşan bir ekip kuruluyor.

1896’ya kadarki dönemi Korkmaz Alemdar’ın çalışması oldukça politik bir yerden ele alıyor. Bu çok kıymetli bir çalışma çünkü başyazılara odaklanarak gazetenin politik duruşunu analiz ediyor. Benim araştırmam ise gazetenin birinci, ikinci ve üçüncü sayfalarında yer alan kültür-sanat haberlerine odaklanıyordu. Sizin bahsettiğiniz ise dördüncü sayfadaki tarifeler, şehir haberleri ve ulaşım bilgileri. Yani gazetenin her bir sayfası, ayrı bir derinlikli araştırma alanı sunuyor.

1896’dan kapandığı 1964’e kadar olan süreci özetlemek gerekirse, gazetelerde “imtiyaz sahibi” dediğimiz kişiler çoğu zaman aynı zamanda başyazardır. Yani gazeteyi fiilen yöneten kişi başyazardır. İstanbul gazetesi için de uzun süre bu rolü üstlenen isim Régis Delbeuf. Ardından Paul Lefebvre, Paul Genève, Pierre Le Goff, Gérard Sabatier ve Julien Le Moyne gibi isimler geliyor.

Bu isimler arasında özellikle Régis Delbeuf, 1896’dan 1911’deki ölümüne kadar gazeteye çok belirgin bir karakter kazandırıyor. İlk yıllarda Laffan kardeşlerin Britanya yanlısı bir çizgi izlediği söylenebilirken, Delbeuf döneminde gazetenin daha merkezî, Fransa ile Osmanlı arasındaki ilişkileri de gözeten bir dil benimsediğini söyleyebilirim.

Benim incelediğim kültür-sanat alanı açısından ise gazete son derece zengin. Neredeyse hiçbir sergi atlanmıyor; en küçük sergiler bile haberleştiriliyor. Bu sergiler bazen yalnızca bir dükkân vitrini içinde sergilenen tek bir tablodan ibaret olabiliyor. Nitekim bu durum, “vitrin sergileri” gibi bir kavram önermemize neden oldu.

O döneme kadar İstanbul için “galerisiz bir şehir” tanımı yapılır ancak gazete sayesinde görüyoruz ki galerilerin olmadığı bir ortamda da ciddi bir sanat üretimi ve sergileme pratiği var. Eczanelerden mefruşat dükkânlarına, çiçekçilerden kırtasiyelere kadar pek çok esnafın vitrinlerinde ve hatta dükkân içlerinde resimler sergileniyor. Bunu nasıl öğrenebiliyoruz? Gazete sayesinde. Dolayısıyla İstanbul, şehirde olup biten her şeyi kaydetmeyi amaçlayan ve bu anlamda son derece kapsayıcı bir kent gazetesi olarak öne çıkıyor.

M.G.: Yani bu gerçekten çok ilginç bir noktaya vurgu yapıyor. Aksi halde resmî kaynaklarda bulunması neredeyse imkânsız olan bir bilgi, gazete sayesinde; yerin özgün niteliğini, ayırt edici özelliklerini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyabiliyor. Bu bakımdan gazetenin ne kadar önemli bir bilgi, veri, doküman ve arşiv aracı olabileceğini bu noktada özellikle vurgulamış oluyorsunuz. Bunu çok önemsiyorum..

S.S.U.: Hadiselerin devamlılığı da burada söz konusu. Biraz önce kolera salgını örneğini verdiniz; bunun gibi çok sayıda örnek var. Ben de küçük bir örnek, hatta iki örnek vermek isterim: Bir tanesi şu; 1800’lerin sonlarına doğru “Dört Mevsim” adıyla bir otel açılıyor. Bu otelin sahibi de bir kadın: Madame Proust. Ön adını tespit edemiyorum, hep “Madame Proust” diye geçiyor. Bu kişi bir bina satın alıyor, içini düzenliyor ve otele çeviriyor. Fransız akşam yemekleri, İngiliz usulü kahvaltılar gibi ifadelerle orayı canlandırmaya çalışıyor.

Gazeteyi gün gün, ay ay okudukça, ben bir yandan başka haberlere bakıyorum ama bir yandan da köşede hep Madame Proust’un oteliyle ilgili haberler çıkıyor - sanki o köşe ona ayrılmış gibi. Oteline kimler geliyor, kimler kalıyor… Bu bilgiler de gazetede yer alıyor. Zaten limana inen gemilerin yolcu listeleri neredeyse eksiksiz veriliyor; önemli şahsiyetler özellikle belirtiliyor. Böylece seyahat trafiğini de takip edebiliyorsunuz.

Velhasıl ben bunu böyle izlerken, içimde tanımadığım bu Madame Proust’a karşı bir sempati oluştu. Çarşafları yeniliyor, gümüş takımlar satın alıyor, mezatlardan eşyalar alıyor… Danslı, yemekli etkinlikler düzenliyor, salonunu büyütüyor… Bütün bunları adım adım takip ediyorum. Derken bir gün, pat diye bir haber çıkıyor: Zorunlu bir sebeple, içinde bulunduğu müşkül durum nedeniyle oteli kapatacağı ve bir ay içinde sahip olduğu her şeyin satışa çıkarılacağı ilan ediliyor. Ben de bir anda “Ne oldu şimdi?” diye kalıyorum.

F.F.D.: Biz alalım oteli.

S.S.U.: Bir anda “Arada bir şeyi mi kaçırdım?” diye düşündüm. Hemen geri dönüp birkaç sayıyı taramaya başladım. Madame Proust’un başına bir şey mi geldi, gözümden kaçan bir haber mi vardı diye bakıyorum. Yani böyle uzun soluklu bir gazetede, özellikle 90 yıla yayılan bir yayında, bu tür hikâyeleri takip etmeye gerçekten imkân tanıyor.

Ben bu arada 90 yılını görmedim çünkü tezimin kavramsal envanter parantezi 1916’da kapanıyordu. Ben daha çok 1914’lere kadar olan döneme baktım. Zaten gazete de 2 Mayıs 1914’te sona eriyor; Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na dahil olmasıyla birlikte. O tarihe kadar olan sayıları kısmen inceleme fırsatım oldu. Velhasıl kelam, 1875’ten 1914’e kadarki dönemi Stamboul gazetesi üzerinden okuyarak, kültür ve sanat hayatında ne gibi hareketlilikler yaşandığını, kimlerin öne çıktığını görme imkânı bulduğumu düşünüyorum. Bu süreç birçok yeni konuya da kapı araladı; sonraki araştırmalarım için de yol gösterici oldu.



F.F.U.: Hocam, ben de biraz dönemin basın-yayın dünyasıyla ilgili bir soru sormak istiyorum.

Fransız gazeteci Jean-Henri Abdolonyme Ubicini, Osmanlı İmparatorluğu’nun Mevcut Durumu isimli kitabının süreli basın bölümünde, 1870’ler İstanbul’unda farklı dillerde 30’dan fazla süreli yayının bulunduğunu; çok dilli ve son derece yoğun bir basın ekosistemi olduğunu söylüyor. Osmanlıca çıkan gazeteler hariç; 7 Fransızca, 1 Fransızca-İngilizce, 9 Rumca, 9 Ermenice, 3 Bulgarca ve 2 İbranice gazete olmak üzere 30’u aşkın farklı süreli yayından bahsediyor.

Stamboul gazetesi de aslında böyle rekabetçi ve kozmopolit bir yayın ortamında doğuyor. Bu ortamda başka hangi gazeteler öne çıkıyordu ve İstanbul’un bu diğer yayınlarla ilişkisi nasıldı? 

S.S.U.: Şimdi
Stamboul gazetesi uzun bir yayın hayatına sahip olduğu için onu merkeze koyup, diğerlerini daha çok ara ara ortaya çıkan ve kapanan yayınlar olarak düşünebiliriz. Yani Stamboul varken, diğer gazetelerin bir kısmı varlığını sürdürürken bir kısmı kapanıyor, yerlerine yenileri açılıyor. Dolayısıyla Stamboul hep bir referans noktası olarak duruyor. Gazetenin tirajının bir dönem 6 bine kadar yükseldiğini biliyoruz; bu da oldukça önemli bir rakam. Ayrıca Beyoğlu’nda çıkan bir gazete olması da dikkat çekici.

F.F.D.: Bu arada çok kısaca şunu da eklemek istiyorum; en başta söylemeyi unuttum ne yazık ki: Gazete, bir dönem Fransa’da, Selanik’te ve Kahire’de de yayımlanıyor.

S.S.U.: Aslında şöyle: Gazete buradan postalanıyor yani koliler hâlinde hazırlanıp gönderiliyor. Fransa’da koleksiyonun neredeyse tamamının bulunmasının sebeplerinden biri de bu. Gazete İstanbul’dan posta yoluyla iletiliyor.

İşin üzücü tarafı ise şu: Ben “Stamboul gazetesini neden daha önce burada hiç fark etmedim?” diye kendime sorduğumda, aynı soruyu diğer gazeteler için de sordum. İşte La Turquie, Journal de Constantinople, Le Moniteur Oriental gibi gazeteler… Bunlarla ilgili olarak Mustafa Cezar hocamızın temas ettiği bazı yayınlar var; yarısı Osmanlıca, yarısı Fransızca çıkan gazeteler. Sonrasında ise bu konuya çok fazla eğilinmemiş. Nur Akın hocamızın Galata ve Pera üzerine gazetelerle meşgul olarak yaptığı bir çalışma var. Yine merhum Semra Germaner hocamız ve sevgili Zeynep İnankur hocamızın çalışmalarında da basın kaynaklarına atıflar bulunuyor. Ancak bunlar genellikle münferit sayılar üzerinden yani birkaç yıla ya da birkaç olaya bakılarak yapılan incelemeler çünkü koleksiyonlarımızda süreklilik yoktu.

Ankara’daki Milli Kütüphane’de, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi’nde — ki o kütüphane şimdi galiba başka bir yapıya bağlandı, Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi’ne bağlanmış olabilir — Stamboul gazetesinin bazı sayıları bulunabiliyor. Ama tam koleksiyon yok; belli dönemleri kapsayan parçalar var.

Tam koleksiyon Bibliothèque Nationale’de. British Library’de 1914’e kadar olan kısmı var ancak sonrası yok. Nanterre’de de bir kısım bulunuyor; bunun sebebi yine posta yoluyla iletilmiş olması. Nanterre, İstanbul ile ticari ilişkileri olan bir merkez ve oraya gelen gazeteler saklanmış, korunmuş.

Stamboul gazetesi varken La Turquie bir süre ona eşlik ediyor ama sonrasında yok. Journal de Constantinople gibi gazeteler de o tarihlerde kapanıyor. Fransızca basılı gazeteler arasında Stamboul, uzun bir süre Pera üzerinde neredeyse tek gazete gibi çalışıyor. Daha sonra Apollo, Le Matin ve Jamanak gibi gazeteler çıkıyor. Jamanak, Ermenice “zaman” anlamına geliyor ve günümüzde hâlâ kesintiye uğramadan yayımlanıyor.

Osmanlıca basında ise ilk düzenli gazete yayını olarak Takvim-i Vekayi karşımıza çıkıyor. Bunu popülerleştirmek için bir kısmı Fransızcaya çevriliyor ve Le Moniteur Oriental ortaya çıkıyor, ancak devam etmiyor. İkdam, Akşam gibi gazeteler de Osmanlı’nın çıkardığı Osmanlıca gazeteler arasında ve bütün gazeteler birbirlerine çeşitli şekillerde referans veriyor. “Refikimiz İstanbul gazetesinde okuduk ki…” diye başlayarak başka bir gazeteye atıfta bulunabiliyorlar. Bazen “şuna teessüf eyledik” diyerek eleştiriyorlar, bazen de yorumlarını pek fevkalade bulduklarını ifade ediyorlar. Yani her gazete, diğerlerinin yaptığından haberdar.

F.F.D.: Birbirlerine konuşuyorlar.

S.S.U.: Evet, evet. Bir de bu gazeteleri şöyle düşünmek lazım; ebat olarak gözünüzde canlandırmanızı isterim.
Stamboul gazetesi gerçekten kocaman bir gazete. Genişliği yaklaşık 50 cm’ye, yüksekliği ise 70 cm’ye yakın.

F.F.D.: Çok büyükmüş.

S.S.U.: ...ki kanadını açtığınızda neredeyse bir metrelik bir alan açıyorsunuz. Küçücük yazılar var; yer yer başlıklar olsa da ilk yıllarda başlıklar oldukça az. Daha çok ara çizgiler ve yuvarlak işaretlerle bölünmüş bir düzen söz konusu. Bu nedenle içinden bir şeyi bulup seçmek, haber takibi yapmak ve okumak aslında oldukça zor.

Ve bu gazete 1914’lere kadar — sonrasında, yani savaştan sonra biraz değişecek ama — o tarihe kadar arka sayfadaki reklamları saymazsak neredeyse hiç görsel malzeme kullanmıyor biliyor musunuz?

F.F.D.: Evet, doğru.

S.S.U.: Ama bunun da getirdiği bir olumlu taraf var. Şöyle ki, kendi açımdan değerlendirecek olursam: Mesela bir sergi haberi yazıyorlar; serginin nerede olduğunu, kimlerin katıldığını, hangi eserlerin yer aldığını anlatıyorlar. Ardından bu eserleri tasvir etmeye başlıyor gazete. Ben bu sayede çok sayıda tablonun izini sürebildim. Nerede sergilendiklerine dair bilgi edinebildim; bu gerçekten çok kıymetliydi.

Mesela şu anda Pera Müzesi’nde bir Halil Paşa sergisi var. Sergide yer alan Süvarili Asker tablosu… Bu tablonun hikâyesine yeni bir bilgi eklemek mümkün. Çünkü bu tablo, 1900’lerin başında Lüdük çiçekçisinin vitrininde sergilenen eserlerden biri. Gazete bunu çok net anlatıyor; atının üzerinde haşmetiyle duran, kırmızı kordelasıyla, üniformasıyla bu süvari tablosunu detaylı şekilde tasvir ediyor.

F.F.D.: Bu da okuyucular için çok ilginç bir deneyim aslında yani bir yandan görselin gazetecilikte ne kadar önemli olduğunu düşünürüz; bir haberi anlatırken görselle desteklemek bugün neredeyse vazgeçilmez ama burada bunun tam tersini görüyoruz; görsel yok, yazarın tasvirleri var ve siz okur olarak, bu tasvirler üzerinden her şeyi zihninizde canlandırıyorsunuz. Bunu da oldukça güçlü bir hayal dünyasıyla yapıyorsunuz. Gerçekten çok ilginç.

S.S.U.: Bunu canlandırdığımız gibi, şunu da yapmak mümkün. Yine kolera örneğine geri döneceğim çünkü benim tez de bir haritalamayla sona ermişti. O kadar çok veri ortaya çıkınca, “Kişiler nerede toplanıyor?” sorusunun peşine düştüm. Atölyeler, ev mekânları… “Atölyesinde ders veriyor” denildiğinde, ilanlarda adresler de verilmiş oluyor.

Bu sayede sanatçıların oturduğu evleri, atölyelerini ki çoğu ayrı bir atölye tutacak kadar maddi imkâna sahip değildi ve derslerini evlerinde veriyorlardı, sergi açtıkları mekânları, resim malzemesi aldıkları dükkânları tespit etmek mümkün oldu.

Bütün bunları işaretleyebileceğim bir harita yapmayı düşündüm. Tabii bu haritalarda yangınlar, parsel değişimleri, kapı numaralarının zaman içinde farklılaşması gibi zorluklar var. Yani 1890’daki bir kapı numarasının 1915’te aynı kalmasını beklemiyoruz. Bu yüzden her veriye belli bir şüpheyle yaklaşıyoruz ancak birbirini doğrulayan unsurlar da bulunuyor. Özellikle ticari yıllıklar, Annuaire Oriental gibi kaynakları da bu süreçte çok kullandım. Oradaki bilgilerle bunları çakıştırınca, gerçekten Pera’yı — o dönemin haritasını adeta yeniden kurar gibi — ayağa kaldırabileceğimiz bir görüntü ortaya çıktı.

M.G.: Evet, ben de tam bu noktada girmek istiyordum. Siz bu ilanlar ve adres kayıtlarından hareketle adeta o dönemin Pera’sını yeniden kuruyorsunuz. Söylediğiniz gibi; atölyeler, sergi mekânları, malzeme dükkânları, kırtasiyeciler… Buradan sanatçı ağlarını, sanat ortamının nasıl şekillendiğini ve mekâna nasıl yansıdığını görmek mümkün oluyor.

Bir bakıma çalışma, gazete üzerinden kayıp bir Pera topografyasını yeniden inşa ediyor gibi. Bu da bir tür kentsel arkeoloji aslında. Gazete, Annuaire Oriental ve yangın haritaları olmasa, bu izleri yalnızca gazete üzerinden kurmak herhalde mümkün olmazdı. Bu bağlamda İstanbul gazetesi bu hikâyede nasıl bir kaynak ve rehber işlevi gördü? Yani Stamboul gazetesi size aslında neyi, nerede arayacağınızı söylüyor; siz de bunu başka kaynaklarla teyit ederek, bularak ve haritalayarak ilerliyorsunuz değil mi?

S.S.U.: Evet, evet. Bu tabii ki aslında gazeteleri arşiv malzemesi olarak kullanmak bana bir metodoloji de öğretti. “Kendi icadım” diyeceğim ama bunu yalnızca benim bulduğum anlamında söylemiyorum; sürecin içinde, yaparak, bozarak öğrenmem gereken bir şeydi. Nasıl kurmam gerektiğini bu şekilde keşfettim.

Bir de teknik bir boyutundan bahsetmek istiyorum. Gazetelerle ilk temas ettiğim 2005–2006 yıllarında, Bibliothèque Nationale de Fransa'daki görevliler gazeteleri fiziksel olarak önüme getiriyordu yani kâğıda doğrudan temas edebiliyordum. Ancak çok eski oldukları için, genellikle altı aylık ciltler hâlinde ve son derece hassas durumdaydılar. Sayfaları çevirirken adeta çıtırdayarak kırılabilecek kadar kırılgandılar; bu yüzden çok dikkatli olmak gerekiyordu.

Az önce bahsettiğim ölçüleri hatırlarsanız, yaklaşık 50’ye 70 cm boyutlarında. Bir rahlenin üzerinde açık duruyor, ben de ayakta, yukarıdan aşağıya tüm sütunları tek tek tarıyorum. Notların fotoğrafını çekemiyorum çünkü bu yasak.

F.F.D.: Yazmanız gerekir.

S.S.U.: Fotoğraf çekemiyorum, yasak. Zaten o tarihte tarama gibi bir teknoloji de yok. Yazmam gerekiyor. Sert kapaklı bir bloknotla, ayakta, eğilmeden çalışıyorum. Arada yorulup bloknotu gazetenin üzerine koyduğumda hemen uyarı geliyor: “Kağıdın üzerine eğilmeyin, lütfen dik durun, uzak durun.” Gerçekten not alarak ilerliyorum.

Bu süreçte hızlı okuma becerisi geliştirdim. Kendime bazı kodlar oluşturdum; eczacıların ya da terapistlerin not alırken kullandıkları kısa yazım teknikleri gibi. Bunlar da yöntemin bir parçası oldu. Her akşam da unutmadan bütün notları bilgisayara aktardım.

Sürekli sorular kurarak ilerledim: “Bu kişinin adı şurada geçmişti, bu olay burada geçiyordu…” Çünkü karşıma çıkan isimlerin çoğu tanıdık değildi. Tezin sonunda, araştırma yaptığım dönemde yolu İstanbul’dan geçmiş, burada en az bir faaliyet göstermiş yaklaşık 260 ressam tespit ettim. Bu oldukça kalabalık bir sayı, oysa sanat tarihimizde genellikle 3–5 isimle o dönem geçiştirilir. Dolayısıyla bilmediğim, ilk kez duyduğum çok sayıda isim vardı. Her birini not ettim, kartlar oluşturdum ve her biriyle ilgili haberleri tekrar tekrar yazarak bir yapı kurmaya çalıştım.

Bunu şöyle anlatabilirim: Bir yatay çizgi var, hayatın aktığı çizgi. Onu kesen dikey çizgiler var; bunlar gazetenin sunduğu veriler. Araştırmada kullandığınız diğer kaynaklar da — örneğin Annuaire Oriental — başka dikey çizgiler oluşturuyor. Sonrasında bu çizgilerin kesişimlerine bakıyoruz; adeta integralini alıyoruz. Yani o kesişim noktasını iki boyutlu değil, üç boyutlu bir yapı gibi düşünerek, zaman içinde nasıl yayıldığını anlamaya çalışıyorum. Bu yaklaşım benim için çalışmayı çok daha canlı kıldı. Olaylar, olgular ve sonuçlar şeklinde kuru bir bakış yerine, ilişkileri görmeye çalışan bir yöntem geliştirmiş oldum.

M.G.: Evet, biraz mekanizmalara ve süreçlere de değinmek önemli. Bir şey sormak istiyorum: Şimdi bu haritanızda — ben de bu noktalar üzerinde biraz çalıştım — İstiklal Caddesi’nin batı tarafında yani Tarlabaşı tarafıyla Mısır Apartmanı tarafı arasında ilginç bir yoğunlaşma ve mesleki farklılaşma gözlemledim.

Sizin tespitlerinizde, bu sanat ağlarının, kırtasiyecilerin ve benzeri mekânların belirli bir bölgede yoğunlaştığını söylemek mümkün mü? Böyle bir yoğunlaşma var mı? Bunu merak ediyorum.

S.S.U.: Var, var. Şöyle ki Murat Hocam; Galata ve çevresi her zaman ticarethanelerin merkezi olduğu için, orada aynı zamanda üretim merkezleri de var, üretimhaneler de var. Matbaacılar, kitapçılar, yayın işleriyle meşgul olanlar… Dolayısıyla bu tür malzemelere ihtiyaç duyacak kişilerin dükkânları, atölyeleri de oralarda yoğunlaşıyor. Kırtasiyeler de bir parça Galata Kulesi çevresinden Yüksek Kaldırım’a doğru uzanıyor.

İstiklal Caddesi üzerinde tespit ettiğim tek kırtasiye ise bugün de hâlâ 150 yıldan fazladır aynı yerde, aynı mesleği sürdüren, günümüzdeki adıyla Panter Kırtasiye; eski adıyla Zelic Papeterie. Burası için şöyle bir şey hayal edebiliriz: Osman Hamdi Bey de, Şeker Ahmet Paşa da, Fausto Zonaro da, Leonardo De Mango da İstanbul’dayken malzeme aldıysa, büyük ihtimalle buradan almıştır. Yani hepsinin eşiğinden geçtiği bir kırtasiye aslında.

Kırtasiyeler için bunu söylediğimiz gibi, sergi mekânları için de şunu söylemek mümkün: Sergi dediğimizde, biraz önce bahsettiğim gibi Beyoğlu’na özgü “galerisizlik” durumunun sonucu olarak vitrin sergileri öne çıkıyor. Vitrinde sergilemek için de caddenin buna elverişli olması gerekiyor. Bu açıdan İstiklal Caddesi yani dönemin adıyla Cadde-i Kebir, bu tür sergilemelere çok uygun bir hat.

Sanatçıların ikamet ettiği mekânlara baktığımızda ise doğrudan cadde üzerindeki evlerden ziyade daha düşük kiralı ara sokaklarda yoğunlaştıklarını görüyoruz ve burada çok ilginç kümelenmeler var. Bir kısmı Cihangir’e doğru, bir kısmı ise Tarlabaşı ve Talimhane tarafında.

Ben bunu topografik olarak şöyle değerlendirdim: Sanatçılar bulundukları evlerden manzara da üretmek istedikleri için bu bölgeleri tercih ediyor olabilirler. Örneğin Tarlabaşı ve Talimhane tarafında olanlar Haliç’i görebiliyor; bu da onlar için doğal bir seyir terası gibi. Diğer tarafta kalanlar ise Boğaz’a bakabiliyor.

M.G.: Evet, doğru.

S.S.U.: ...ve tespit ettiğim evler genelde yokuşların üstlerinde; pencereleri de sözünü ettiğim yönlere bakıyor yani bu da sanki bu durumu doğruladı.

M.G.: Çok ilginç.

F.F.D.: Ben son olarak bir soru sormak istiyorum hocam. Diyelim ki bugün elimizde, sizin
Stamboul gazetesi ve diğer kaynaklardan hareketle yeniden kurduğunuz o Pera planı var; üzerinde sanatçı atölyeleri, sergi mekânları, resim malzemeleri satan dükkânlar, kırtasiyeler hepsi işaretlenmiş durumda. Bu haritayı elimize alıp bugün aynı sokaklarda yürüdüğümüzde, bir zamanlar bu kültür-sanat hayatına ev sahipliği yapan mekânların ne kadarını fiziksel olarak hâlâ görebiliriz? Siz bu rotayı hiç bir hafıza yürüyüşü gibi adımladınız mı, gezdiniz mi ve geriye kalanlarla kaybolanları birlikte düşündüğümüzde, sizce bugün bu yürüyüş bize neyi gösterir?

S.S.U.: Yaptım bunu ve zaten haritayı çıkarmamın amaçlarından biri de buydu. Yani bunu nasıl somutlaştırabiliriz, bu izleri nasıl sürebiliriz diye düşündüm.

Kabaca söylemek gerekirse, mekânların %60–65’i hâlâ duruyor. Üstelik bu oranın içinde çok önemli noktalar da olduğu için, güçlü birer nirengi noktası oluşturuyorlar. Dolayısıyla hikâyeleştirmek istediğinizde, bu nirengi noktalarından hareketle oldukça dolu ve derinlikli anlatılar kurabiliyor, bunları mekânlarla örtüştürebiliyorsunuz.

2010 yılında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmuştu. O çerçevede İstanbul Fransız Kültür Merkezi'nde “Pera Sergileri ve Pera Ressamları” adlı bir sergi düzenlemiştim. Bu sergi kapsamında, bahsettiğiniz rotanın bir bölümünü küçük gruplarla birlikte yürüyerek gezmiş, sergiyi sokakla ilişkilendirerek deneyimlemiştik.

F.F.D.: Ne güzel.

S.S.U.: Evet, çok da neşeli ve güzel bir yürüyüş olmuştu. Hakikaten mekânların içine girerek pek çok detayı fark etmek de mümkün. Dolayısıyla ben bunu 2010’da yaptım ama yeni bilgiler, yeni veriler ve yeni keşiflerle tekrar tekrar yapılması da mümkün. Neden olmasın diyelim.

F.F.D.: Çok güzel. Seza Hocam çok teşekkürler.


S.S.U.: Ben teşekkür ederim.

F.F.D.: Bugün programa katıldığınız, vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz hocam. Doktora tezinize yıllar sonra yeniden dönmüş olduk. Gerçekten çok değerli bir çalışma çünkü bugün
Stamboul gazetesi, o döneme kıyasla çok daha fazla araştırmacı tarafından kullanılıyor; ben de dahil olmak üzere. Bu yüzden hem Stamboul gazetesini yeniden konuşmak, hem de sizin çalışmanız üzerinden değerlendirmek çok kıymetliydi. Çok sağolun.

S.S.U.: Çok teşekkür ederim.

F.F.D.: Bu haftalık da bizden bu kadar. İyi haftalar diliyoruz.

M.G.: İyi haftalar.