Altın Saatler'de Gürhan Ertur ve Tuğçe Tezer, 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü nedeniyle dört haftalık serinin üçüncü programında aile hekimi, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi Dr. Ali Kanatlı ve Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu ile 'Sağlık ve Çevre' konularını merkezlerine alıyorlar.
Gürhan Ertür: Apaçık Radyo'da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programı ben sunacağım ve yanımda da yardımcı olarak Tuğçe Tezer arkadaşımız var. Destekçimiz Ayşegül Özbey'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Efendim, bugün iki konuğumuz var; Dr. Ali Kanatlı ve Nilgün Karasu. Hoşgeldiniz programımıza.
Ai Kanatlı: Hoşbulduk, teşekkür ediyoruz.
Nilgün Karasu: Hoşbulduk, teşekkür ediyorum.
G.E.: Evet, 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü için hazırladığımız dört programlık serinin üçüncüsünü bugün gerçekleştiriyoruz. Serinin ilk programında konumuz 'hukuk ve deprem davaları'ydı. İkincisinde ise planlama ve tırnak içinde 'yeniden inşa' idi. Bugünkü konumuz ise 'sağlık ve çevre'.
Konuklarımı kısaca tanıtmak istiyorum; Dr. Ali Kanatlı, aile hekimi ve Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi. 6 Şubat depreminden sonra yaraların sarılması aşamasında büyük bir çaba gösterdi. İstanbul Tabip Odası tarafından Ali Beye Nusret Fişek Halk Sağlığı Ödülü verildi. Nilgün Karasu ise Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı. 2005–2022 tarihleri arasında yönetim kurulu üyeliği yaptı, 2022 yılında dernek başkanı seçildi ve halen bu görevi sürdürüyor. Bugüne kadar birçok sosyal sorumluluk projesinde görev aldı, sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına destek verdi. Halen Defne Belediyesi’nde çalışıyor.
Evet, tekrar programımıza hoşgeldiniz. Tuğçe, sen de programa hoşgeldin.
Tuğçe Tezer: Merhaba herkese.
G.E.: Şimdi Mehmet Nuray Aydınoğlu hocamız da aramıza katıldı. Hocam, hoşgeldiniz programa.
Nuray Aydınoğlu: Merhaba.
G.E.: Ali Bey, ilk sorumuzu size sormak istiyoruz: Siz daha ilk günden itibaren birçok uyarıda bulundunuz. Yani 6 Şubat depremlerinin hemen ardından Türk Tabipleri Birliği olarak bölgede yaptığınız ön araştırmalardan hareketle hem merkezi hükümete, hem de yerel yönetimlere uyarılarda bulundunuz, sağlık konusunda dikkat edilmesi gereken hususları ifade ettiniz.
O gün ortaya koyduğunuz endişeleriniz üçüncü yıl itibarıyla ne ölçüde gerçekleşti? Sadece Hatay’ı değil, bölgenin diğer kısımlarını da çok iyi biliyorsunuz. Bize genel bir özet yapabilir misiniz lütfen?
A.K.: Teşekkür ediyorum. Evet, sizinle 2024'te de bir program yapmıştık.
G.E.: 2024’ün Aralık ayında.
A.K.: Aralık ayında, evet. Gönül isterdi ki bugün çok farklı bir yerde, çok daha güzel ve yaşanılabilir koşullardan söz ediyor olalım. Gönlümüz bunu isterdi, öncelikle onu söyleyeyim.
Bu arada şu an internet bağlantımda bir kesinti oldu. İki ayrı yerden bağlanıyorum; zaman zaman kesinti olursa lütfen kusura bakmayın.
G.E.: Rica ederiz.
A.K.: İlk haftasından beri bölgedeydik. Beraberimizde Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası vardı. Hâlen de bölgedeyiz. Gördüğümüz tüm eksiklikleri tek tek raporlaştırdık; hem kamuoyuyla paylaştık, hem de bu raporların gerekli mercilere iletilmesini sağladık ve gerektiğinde yazılı olarak bakanlıklara da gönderdik yani sadece basın yoluyla değil. “Bizim bunlardan haberimiz yok” denmesin diye özellikle bunu yaptık.
Şunu söyleyelim: İlk günlerde molozlarla uğraştık, enkazlarla uğraştık, oradan çıkan tozla uğraştık. Sonra sandık ki bu bitecek. Ama ardından - birazdan Nilgün’ün de değineceği nedenlerle - yine tozla uğraşmaya başladık ve üç yıldır akciğerlerimize toz soluyoruz. Şu ana kadar deprem bölgesindeki en önemli bedensel sağlık sorunu bu. Bedensel diyorum çünkü üçüncü yıl raporumuzda psikososyal iyileşme hâlini de ele aldık. Orada da, birazdan açıklayacağım, çok farklı ve maalesef çok olumsuz sonuçlarla karşılaştık.
Biz önceki 18. ay raporumuzda şunu söylemiştik: Şehir hakkı üzerinden bir rapor kurduk ve “Sağlıklı ve güvenli konut hakkına kadar kentlerde hak iddia edilmelidir” dedik. Kentlilerin, toplumun bu hakkı vardır demiştik. Daha sonra 24. ayda da kentin yeniden inşa sürecine toplumun, emek ve meslek örgütlerinin, toplumun öz örgütlerinin katılımının şart olduğunu vurguladık.

Bakın, Hatay’dan birçok örgüt, birçok dernek, birçok sivil toplum kuruluşu, demokratik kitle örgütü raporlar hazırladı, birçok toplantıya katıldı. Ama ne oldu? Hiçbiri dikkate alınmadı. Sonuç, şu an maalesef gördüğümüz tablo. Şöyle diyelim; bunlara kulak asmayan iktidar, toplumu ön plana çıkarmayıp sermayeyi ve inşaatı ön plana çıkardı. Biz ne demiştik? Kentin yeniden inşası değil, yaşamın yeniden inşası demiştik ama onlar yeniden inşa kavramını yalnızca inşaat yapımı olarak, sermayeyi o tarafa yönlendirerek anladılar.
Sonuçta ne oldu? Hızlı bir inşaatlaşma süreci başladı. Hızlı inşaatlaşma da sosyal cinayetleri beraberinde getirdi. Ne demek sosyal cinayet? Hızlı inşaat yaptığınızda işçiler 13–15 saat çalışıyor, kötü koşullarda çalışıyor. Hızlandırılmış süreçte işçi ölümleri artıyor. Bakın, deprem bölgesindeki işçi ölümleriyle son üç yıldaki verileri, önceki yıllarla karşılaştırın, inanılmaz farklar var. Demek ki burada iş cinayetleri var ve bunlar sosyal cinayetlerin bir parçası.
Kamyonlar hızla şehirlerin içinden geçiyor, tozu kaldırıyor, çamur oluşuyor. Kazalar oluyor, trafik cinayetleri yaşanıyor. Bütün bunlardan kim kâr ediyor? Sermaye. Kim zarar görüyor? Halk. Halk bunu hayatıyla ödüyor. Biz de buna sosyal cinayet dedik. Raporlarımızda, özellikle 30. ay raporumuzda buna dikkat çekmiştik ve maalesef bugün hepsini yaşayarak görüyoruz.
G.E.: Hemen şunu sorabilir miyim? Bu aylık raporlarınıza nereden ulaşmak mümkün Ali Bey?
A.K.: Türk Tabipleri Birliği’nin internet sayfasında paylaşıyoruz. Orada hem özetlerini, hem de raporların geniş hâllerini yayımlıyoruz.
G.E.: Evet, aynı zamanda basın açıklamalarını da dinleyicilerimizin izlemesinde çok fayda var.
A.K.: Şimdi biz raporlarımızdan Sağlık Bakanlığı’na söz ettiğimizde - Sağlık Bakanı’nı ziyaret ettiğimizde, 2024 yılıydı sanırım - “Bizim raporlara ihtiyacımız yok; biz zaten icra makamıyız, her şeyi biliyoruz, yapıyoruz,” dedi. Diğer bakanlıklar da maalesef aynı fikirdeydi: “Biz planladık, biz yaptık. Bu böyle gidecek.”
Size bir örnek vereyim. Şimdi 2026’nın Şubat ayındayız; üçüncü yıl geçti. Birinci basamak sağlık hizmetlerinden örnek vereceğim ki daha önce de örnek vermiştik. Depremle birlikte 56 aile sağlık merkezi yıkılmıştı. Birinci basamak çok önemli. Tüm dünya şunu söyler ve Dünya Sağlık Örgütü de öyle; afetlerde ilk güçlendirilmesi gereken birinci basamaktır, "Yıkılması değil; yıkılmayacak şekilde yapın" der. Bunları güçlendirmeniz gerekir: personel sayısını artıracaksınız, en az iki kat sağlık emekçisi göndereceksiniz, donanımı artıracaksınız.
Peki, birinci basamak niye önemli? Çünkü mahallelinin iki adımda yürüyerek gideceği yer birinci basamaktır. Koruyucu sağlık hizmetlerinin verilmesi gereken yer orasıdır. Bulaşıcı hastalıkların önlenmesi birinci basamakla olur. Gebelerin takibi, yaşlıların ve kronik hastaların takibi, izlem, ilaçlarının reçetelenmesi birinci basamakta olur. Bebek aşıları birinci basamakta yapılır. O zaman ilk yapmamız gereken şey birinci basamağı güçlendirmektir. Birinci basamağın Türkiye’deki karşılığı aile hekimliği birimleridir.

Depremde 56 aile sağlık merkezi yıkıldı; tüm deprem bölgesinde de yaklaşık 70 aile sağlık merkezi yıkıldı. Şu an Hatay’da 100 aile sağlık merkezi konteynerda. Evet, yanlış duymadınız: 56 tanesi yıkılmıştı; ne beklerdik? En azından “56 aile sağlık merkezi konteynerda” olmasını beklerdik. Ama şimdi 100 tanesi konteynerda.
Peki bu ne demek? Yıkılmayanlar da devlet tarafından yıkıldı ve konteynerlara gönderildi. 21 metrekare içinde siz o hizmeti vereceksiniz. İnternet yok, elektrik yok; internet kesiliyor. İş yapamıyorsunuz. Aşı bile yapamıyorsunuz. Aşı yapabilmemiz için aşıyı barkodla okutmamız gerekiyor. Aşıyı saklayamıyorsunuz. Neden? Elektrik sistemi çalışmıyor; elektrik yok. Onu koruyacak buzdolabını koyacak yeriniz yok; olsa da elektriğiniz yok.
Yani birinci basamak hizmetleri için hiçbir ödenek ayrılmadı. Bakın, 2025 yılında - Hatay için söyleyeyim - Sağlık Bakanlığı’nın ayırdığı bütçeye bakın, bir tane bile aile sağlık merkezi yok. Böyle bir şey olabilir mi?
G.E.: Diğer kentler açısından da aynı durum söz konusu mu?
A.K.: Tüm bölgede, 11 ilde yapılan aile sağlık merkezlerinin sayısı on parmağı geçmez. Üstelik bunları yapan Sağlık Bakanlığı değil; yardım kuruluşları. Düşünebiliyor musunuz?
Şimdi size çok çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. 2025 yılının son aylarında Sağlık Bakanlığı bütçeyi açıklıyor ve şu ifadeyi kullanıyor: “Deprem bölgesinde 40,1 milyar TL harcadık, 109 sağlık kurumu yaptık.” Tabii bunların içinde 2022’den başlayıp deprem öncesinde başlayan ve bugüne kadar gelen harcamalar da var.
Bakın: 40,1 milyar TL ve 109 sağlık kurumu. Aynı dönemde Aydın’da bir şehir hastanesi açıldı. Onun maliyeti ne kadar biliyor musunuz? 60 milyar TL. Siz 60 milyar TL’yi tek bir hastaneye harcıyorsunuz, tüm deprem bölgesine 40 milyar TL ayırıyorsunuz. Şehir hastanesi bu, orada bir rant var.
O zaman bizim bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Ranta değil, şirketlere değil; topluma, halkın sağlığına, halkın iyilik hâline çevirmemiz gerekiyor ancak bu bakış açısıyla bu darboğazdan çıkabiliriz.
Ben daha ikinci basamağı, üçüncü basamağı anlatmadım. İsterseniz Nilgün Hanım’ın hakkını da yemeyelim ama isterseniz devam edeyim.
G.E.: Evet, hemen şunu da sormak istiyorum; özellikle birinci basamak üzerinde durdunuz ve hastanelerin durumu konusunda da çok çarpıcı bir örnek verdiniz. Bu arada şunu da söylemekte fayda var; Türk Tabipleri Birliği ve meslek odalarının çabaları sonucunda hastanelerin tehlike sınıfının düşürülmesi girişimi durduruldu. Bu çok ciddi bir tehlike olacaktı ama Türk Tabipleri Birliği’nin çabası sayesinde bu engellenmiş oldu.
A.K.: Bu mücadelemizi de dile getirdiğiniz için çok teşekkür ediyoruz, sağolun; Evet, o mücadeleyi verdik ve orada durdurduk. Daha birçok mücadelemiz var.
Burada bir örnek daha vereyim. Aslında bakış açısı dedik ya, her şey orada kilitleniyor. Bakın, her şeye sayı olarak bakıyorlar. Şimdi bizim yeni mücadele ettiğimiz şey ne biliyor musunuz? Muayenehane kuracak olan insanlardan - veteriner olsun, eczacı olsun, özel hekim olsun - 20 binden 60 bine, 100 bine kadar çıkan bir 'harç' almak istiyorlar. Üstelik Cumhurbaşkanı kararıyla artırılabilir deniyor ve her yıl alınacak bir paradan bahsediyoruz. Bu harç değil, biz buna haraç diyoruz ve şimdi bununla mücadele ediyoruz çünkü tüm bakış açısı para ve rant üzerine kurulu.

G.E.: Evet, Nilgün Hanım’a geçmeden önce size bir soru daha yöneltmek istiyorum; her ay bölgedeki duruma ilişkin bir açıklama yapıyorsunuz. Bunu yaparken aynı zamanda sahada tespitler ve incelemeler de gerçekleştiriyorsunuz. Ağırlıklı olarak hangi tür hastalıkların ön planda olduğunu gözlemliyorsunuz? Ayrıca, özellikle önemli değişiklikler yapılmadığı takdirde bu sürecin ve sorunların artarak devam edeceğini düşünüyorsunuz. Buna dair de bir değerlendirme yapabilir misiniz? Sanıyorum Tuğçe’nin de buna bir eklemesi var.
T.T.: Teşekkürler Gürhan. Ali Hocam, merhaba tekrar. Ben de Gürhan Bey’in sorusuna ek olarak iki konuyu merak ediyorum: Üçüncü yıl raporunu hazırlarken, eğer bu başlıklarda bir gözleminiz olduysa paylaşabilir misiniz?
Birincisi, bir türlü net biçimde tespit edemediğimiz, sayısal verisine ulaşamadığımız ampute nüfus — depremle birlikte ampute duruma gelen nüfus. İkincisi de, hatırlarsanız sizin benden çok daha iyi bildiğiniz gibi, özellikle Antakya ve Hatay’dan Antalya, İzmir ve Adana başta olmak üzere uzak illere doğru çok ciddi bir göç yaşandı.
Burada barınmanın yanı sıra sağlık ve eğitim meseleleri de çok önemli belirleyiciler oldu. Acaba üç yılın sonunda, sağlık sisteminin mevcut durumu göz önüne alındığında, geriye göçe dair herhangi bir bulguya rastladınız mı?
A.K.: Teşekkür ediyorum. Önce Gürhan Bey’in sorusundan başlayalım. Şöyle; fiziksel, bedensel ve ruhsal olarak ikiye ayırıyoruz. Önce ruhsal olandan başlayayım. Birinci, ikinci ya da üçüncü basamağa başvuran her hastanın mutlaka bir ruhsal sorunu var. Biz bunu depremden sonra sahada açıkça gördük. Çocuğunu boğaz ağrısı ya da öksürük için getiren bir anneyle iki kelime ettiğimizde gözyaşlarına boğuluyor. Bu sadece kadınlarda değil, erkeklerde de böyle. Zaten raporumuzda da bunu tespit etmiştik: Psikososyal iyilik hâli yok. O yüzden şunu söylüyoruz; ruhsal sorunlar ön planda.
Gelelim bedensel hastalıklara. Tozdan bahsettik ya, toz birçok şeye neden oluyor. Örneğin; Hatay, Adıyaman, Maraş gibi tozun yoğun olduğu illerden söz ediyorum. Bu bölgelerde geçirilen üst solunum yolu hastalıklarıyla, batıda temiz havası olan yerlerde geçirilen hastalıkların iyileşme süreleri arasında ciddi farklar var. Burada geçirilen bir hastalıkta belirtiler uzun süre devam ediyor. Bir öksürük iki–üç ay sürebiliyor. İyileşme süreci gecikiyor - bu hem hava kirliliğine, hem de maddi-manevi sorunlara bağlı.
Sadece hava kirliliği değil; tüm çevresel etkileri ve sağlık etkilerini değerlendirdiğimizde hastalıkların iyileşme süresinin uzadığını görüyoruz. Toza bağlı alerjik rinit, alerjik konjonktivit, astım atakları çok arttı. İnsanlar dışarı çıkamıyor ama konteynerların içinde elektrik yok, yaz boyunca sıcakta kalıyorlar; mecburen dışarı çıkıyorlar ve toza maruz kalıyorlar. Astımları tetikleniyor. KOAH hastalarında inanılmaz alevlenmeler oldu. İnme arttı, kalp krizleri arttı. Toz ve stresi yan yana koyduğunuzda kalbin en büyük düşmanları ortaya çıkıyor. Kalp krizlerinden ölümlerin arttığını görüyoruz.
Biz bir toz çalıştayı yaptık ve orada şunu da gördük; dünyada yapılan birçok araştırma, PM2,5’ten küçük toz parçacıklarının kan-beyin bariyerini geçtiğini gösteriyor. Bu da demans, bunama, unutkanlık ve Alzheimer’ın tetiklenmesine yol açıyor. Şimdi hastalarımız bize şunu söylüyor, “Çok unutmaya başladım.” Zaten pandeminin getirdiği bir yük vardı, onun üstüne bunlar eklendi. Bizim gözlemlediğimiz başlıca hastalıklar; hava kirliliğine, hijyen sorunlarına ve psikososyal iyilik hâlinin bozulmasına bağlı hastalıklar.

Ampute vakalara geleyim ve Hatay için konuşayım: 8 bin 929 tek ya da çift ebeveyn kaybı olan yani öksüz veya yetim çocuk var. Bu çocuklar nerede? Biz özellikle ebeveyn kaybı olan ve ampute çocukları araştırdık. Sahada yaklaşık 200 civarında olduğunu biliyoruz. Resmî kayıtlarda ise 40’a yakını görünüyor. Bu çocuklar ne yapacak Devletin buna dair bir projesi var mı? Bu proje işi değil. Bu çocukların tamamının, bugünden başlayarak meslek hayatlarına kadar - eğitim dahil - devlet tarafından korunması, desteklenmesi, geliştirilmesi gerekiyor. Şu an küçük küçük girişimlerle yürütülüyor. Bir arkadaşımız şiirlerinden kitap yapıyor, satıyor; bir çocuğun protezini karşılamaya çalışıyor. Bu böyle olmaz.
Yaklaşık 9 bine yakın ebeveynsiz çocuktan söz ediyoruz. Bir kadını düşünün: eşi ölmüş, iki yaşında çocuğu var, kreş yok. Çocuk ampute olmasa bile bırakacak yeri yok. Kadın hem çocuğa bakacak, hem çalışacak ya da bir baba, çocuğunu bırakacak yer bulamıyor. Buradan ev içi çatışmalara, şiddete, istismara kadar giden bir zincir oluşuyor.
Bir görüşmede bir kadın şunu söylüyor: “Aç kalmamak için çalışıyorum. Bazen pencere siliyorum, bazen temizlik yapıyorum, bazen zeytin topluyorum, mandalina kesiyorum.” Bu kadının psikososyal iyilik hâli nasıl olacak?
Göç meselesine gelirsek - arkadaşımızın sorusuna da buradan cevap vereyim. Bu kadar yıkımın olduğu bir yerde ki biz raporumuzda bunu da dile getirmiştik: Neden bazı insanlar burada kalmaya devam ediyor. İmkânı olanlar dahi kalıyor; bunun nedenlerinden biri de buradaki emekçilerin - öğretmenler, sağlık emekçileri, kamu hizmeti veren çalışanlar - burayı sahiplenmesi. Tuğçe arkadaşımız gibi İstanbul’dan gidip gelen, bizi bırakmayan insanlar var. Türk Tabipleri Birliği’nden, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’ndan hâlâ gelip giden ve “Burayı bırakmayacağız” diyenler var ve onlar en azından bizi güçlendiriyorlar. Bu emekçilerin özverisi ve vefasıyla, “Biz buradan gitmeyeceğiz, burayı kalkındıracağız, toparlayacağız” demeleri sayesinde buradaki insanlar hayatlarına devam edebiliyor ve bu emekçiler bunu büyük fedakârlıklarla yapıyorlar.
Kendimden örnek vereyim: Türkiye’nin her ilinde hekimlik yapabilirim. Ayağımın tozlanmayacağı, çamura batmayacağı caddelerde yürüyebileceğim, parkı olan yerlerde yaşayabilirim. Bakın, burada parkımız yok. Parkımıza Çevre Bakanlığı el koymuş; içinde iş makineleri var. Tuğçe bunu sürekli gösteriyor. Eskiden yaşlılarımız o parkta kâğıt oynar, domino oynar, okey oynar; sabah 8’den akşam 10–11’e kadar orada vakit geçirir, sosyalleşirdi. Şimdi yaşlılarımızın sosyalleşeceği bir yer yok, bunu bile düşünmediler. Konudan konuya atlıyorum gibi oluyor ama kusura bakmayın; meseleler o kadar derin ki.
Ben de gidebilirim. Daha iyi bir yerde hizmet verebilirim, daha iyi bir yaşam sürebilirim. Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da akşam istediğim yere gidebilirim; deniz kenarına iner, bir kafede oturur, çay kahve içerim. Bakın, bunlar bile bizim için lüks oldu artık. Ama ben burada internet eksikliğiyle, elektrik kesintileriyle, ulaşım zorluklarıyla, bin bir güçlük içinde aile sağlık merkezine gidip gelerek çalışıyorum. Bunu kendim için söylemiyorum; buradaki tüm çalışan arkadaşlar için söylüyorum.
Size iki hemşireden örnek vereyim: Defne bölgesinde çalışıyorlar, her gün sabah Arsuz’dan Antakya’ya gelip akşam geri dönüyorlar. 80–90 kilometrelik, dağlık bir yol. Yollarda iş makineleri var, kamyonlar var. Her gün gidip geliyorlar. Bunun karşılığı var mı? Ama bu arkadaşlarımız sayesinde buradaki nüfus tutunabiliyor.
Hatay’dan gidenlerin bir kısmı kültür uyumsuzluğu nedeniyle, bir kısmı da burayı özledikleri için geri dönmeye başlıyor çünkü Hatay sevgisi, Antakya sevgisi çok farklıdır. Defne’nin kültürü, ritüelleri var. Bunları özleyenler yavaş yavaş geri geliyor ama barınmanın ciddi sorun olduğu yerlerde, topyekûn bir geri dönüş zaten beklemiyoruz.
Umarım Tuğçe’nin sorduğu soruya bir gün tamamen farklı bir noktadan, buradan gidenlerin geri döndüğü bir zamanda tekrar cevap veririz. Yüzümüz gülerek konuşuruz. O zaman biz de deriz ki, bizim de sosyal ve psikososyal iyilik hâlimiz düzeldi, günlük rutinlerimize döndük.
G.E.: Evet, Ali Bey çok teşekkürler verdiğiniz bilgiler için. İkinci bölümün sonuna doğru hastaneler konusunda da sizden bilgi rica edeceğiz.

Apaçık Radyo’dayız ve Altın Saatler programının ikinci bölümündeyiz.
Bu arada bir maden cinayeti daha işlendi, biliyorsunuz. Zonguldak’ın Kilimli ilçesindeki özel bir maden ocağında meydana gelen göçükte 31 yaşındaki İsmet Kabuk yaralı olarak kurtarılırken, iki vatandaşımızın cansız bedenine ulaşıldı: 46 yaşındaki Veysel Oruçoğlu’na yedi saatin ardından, 60 yaşındaki Ziya Kiret’e ise dokuz saatin ardından ulaşıldı. İki işçinin cenazesi Zonguldak Atatürk Devlet Hastanesi morguna götürüldü.
Zonguldak Valisi Osman Hacıbektaşoğlu’nun bir açıklaması var. “Burada temizlik ve bakım çalışması yapılıyordu. Üç kişi çalışıyordu, havalandırma bacasındaki göçüğü gidermek üzere müdahale ediyorlardı. Bu çalışma sırasında göçüğe maruz kaldılar,” dedi. Ancak inceleme devam ediyor. Hayatını kaybeden işçilerin ailelerine ve çalışma arkadaşlarına başsağlığı diliyoruz.
Evet, bugünkü programımızda iki konuğumuz var: aile hekimi ve Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi Dr. Ali Kanatlı ve Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu. Şimdi soru Tuğçe arkadaşımızdan geliyor.
T.T.: Teşekkür ederim. Nilgün Hanım tekrar hoşgeldiniz ve iyi ki geldiniz.
N.K.: Çok teşekkür ederim.

T.T.: Çok sağolun. Ben de alandaki çalışmalarınızı çok yakından takip ettiğim için önce emeklerinize sağlık demek istiyorum. Üç yıl önce aslında pek çok öngörüde bulunmuştunuz ve özellikle Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı şapkanızla çok ciddi çalışmalara imza attınız. O dönemde yaptığınız öngörülerin ne kadarı gerçekleşti? Uyarılarınız hangi ölçüde dikkate alındı? Üç yıl sonra Antakya’yı ve Hatay’ı çevre ve ekoloji açısından nasıl değerlendirirsiniz?
N.K.: Yani durum gerçekten çok vahim. Biliyorsunuz, biz Şubat 2023’te asrın felaketini yaşadık ama bunun yanında asrın ekolojik yıkımını da gördük. İlk günden itibaren kusur ve ihmaller, kriz yönetimindeki yetersizlikler, yetkililerin deprem sırasında ve sonrasında gerçekleştirdiği eylem ve işlemlerdeki hukuksuzluk, keyfilik ve programsızlık çevre sorunlarımızı ne yazık ki katbekat artırdı.
İlk günden itibaren öngördüğümüz birçok şeyin çok daha fazlasını yaşadık. Mevcut sorunlara çözüm bulunamazken, her güne yeni bir çevre sorunuyla başlıyoruz. Beklentilerimizin çok üzerinde çevre sorunlarıyla karşı karşıyayız. Dernek olarak ilk günden beri sahadaydık; çevre katliamlarını yakından takip ettik. Kimi zaman yetkilileri göreve davet ettik, basın açıklamaları yaptık, kamuoyu oluşturduk, hukuki süreçler başlattık.
En büyük sorunlarımız ilk günden moloz taşımayla başladı. Yönetmeliğe uygun taşınmaması, sulama yapılmaması, rastgele taşınması, kamyonların üzerinin brandayla kapatılmaması; içindeki kimyasalların, asbestin ve diğer tehlikeli maddelerin çok daha geniş alanlara yayılmasına neden oldu ki az önce Ali arkadaşımız da bu konuya değindi.
Ardından yakım işlemleri başladı; yakımlarda en büyük sorunumuz asbestti. Normal şartlarda asbestli malzemelerin sökülerek yıkım yapılması gerekirken, sökülmeden yapılan yıkımlar bu maddelerin çok daha geniş alanlara yayılmasına yol açtı. Moloz döküm alanları da ayrı bir sorun başlığı.

Bunu çok uzatmak istemiyorum ama bizim en büyük tehlikemiz, “ikinci deprem felaketi” olarak nitelendirdiğimiz taş ocakları. Deprem öncesinde sayıları 22 olan taş ocakları bugün 200’ün üzerine çıktı. ÇED gerekliliğinin kaldırılmasıyla faaliyete girdiler. Evet, bunu bekliyorduk ama bu kadar büyük bir sayı beklemiyorduk. Beton santralleri de aynı şekilde yaşamımızın içine girdi; çevreyi ve halk sağlığını çok ciddi biçimde tehdit ediyor.
ÇED’in kaldırılmasıyla birlikte özellikle kırsal alanlarda yaşam yok olma noktasına geldi. Taş ocaklarının bulunduğu bölgelerde hayvancılık, tarım ve zeytincilik büyük tehlike altında, hatta yok olma aşamasında. Yayılan toz nedeniyle hayvanlarda farklı hastalıklar görülmeye başlandı. Görüştüğümüz aileler haftada iki kez veteriner çağırmak zorunda kaldıklarını söylüyor.
Zeytincilikte insanlar ilk iki yıl zeytinlerini toplayamadı. Üzerindeki yoğun toz nedeniyle toplamak zorunda kalanlar ise yuttukları tozdan dolayı günlerce hasta yattı. Yağış olmadığı için iki yıl boyunca zeytin hasadı yapılamadı. Bu toz mutfağımıza kadar girdi.
Tarım da aynı durumda. Yaprakların üzerinde biriken toz fotosentezi engellediği için artık üretim yapılamıyor. Dikkat ederseniz depremden bu yana gıda fiyatları inanılmaz yükseldi. Artık biz de Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerle yarışır hâle geldik.
T.T.: Ve bir tarım bölgesinden bahsediyoruz aslında değil mi?
N.K.: Pardon, tam anlamadım.
T.T.: Deprem öncesinde Türkiye'nin en büyük tarım bölgelerinden birinden bahsediyoruz aslında değil mi?
N.K.: Evet, burası bir tarım bölgesi ve şu an birçok yerde aşırı toz nedeniyle tarım yapılamıyor artık. Ekilen ürünler bile olmuyor; çıkanlar çok verimsiz, kalitesiz oluyor. Özellikle köylerde hayvancılığın yok olması hepimizi çok olumsuz etkiliyor.
Bir köyde hayvancılık olmazsa şehirdeki insan sütünü, yoğurdunu, peynirini nereden alacak, nasıl tüketecek? Günde 30 kilo süt veren bir ineğin sütü 10 kiloya kadar düşüyor. Taş ocaklarında yapılan patlamalar nedeniyle inekler çok sık düşük yapmaya başladı. Özellikle Antakya, Defne ve Samandağ çok yoğun üretim yapılan ilçelerimizdi. Şu an ise biz bile artık dışarıya bağımlı kalacağımız noktalara kadar geldik.

T.T.: Peki, tam da burada şunu sormak istiyorum; yine yakından ilgilendiğinizi bildiğim Büyük Park, Antakya Parkı ve Asi Nehri Islah Projesi ile ilgili güncel durumu ve süreci bizlere aktarabilir misiniz? Oradaki çalışmalar, gelişmeler ve yaşanan süreçle ilgili bizi bilgilendirir misiniz?
N.K.: Tabii ki. Şimdi Antakya’ya yüksek bir noktadan baktığınız zaman iki tane yeşil alan görürsünüz: Biri Atatürk Parkı, diğeri mezarlıktı. Atatürk Parkı’nın ilk etapta hemen bir köşesine beton santrali konuldu. Beton santralinin yaydığı gürültü ve toz nedeniyle parkın bir bölümü kullanılamaz hâle geldi ve insanlar artık orada vakit geçiremiyor, çocuklar oyun oynayamıyor. Sonra bir baktık, parktaki ağaçlar zarar görüyor. Bunun nedenini araştırdık. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı parka el koymuş ve orayı şantiye alanı olarak kullanıyor sanki şehirde başka alan kalmamış gibi. Oysa birçok mahallemiz hâlâ arazi görünümünde. Kullanılabilecek başka alanlar varken, bizim tek yeşil alanımız olan, vakit geçirdiğimiz, yaşlılarımızın sosyalleştiği büyük Atatürk Parkı’nı şantiye alanı ilan ettiler. Üstelik burası bize Fransızlardan kalma bir yer. Oradaki ağaçların çok büyük bir kısmı 100 ile 250 yaş arasında. Girip çıkan ağır tonajlı araçlar ve iş makineleri nedeniyle ağaçların gövdeleri zarar gördü, bir kısmının kökleri dışarıda kaldı. Diyebilirim ki oradaki ağaçların %80’i kurumaya mahkûm.
Büyükşehir Park Bahçeler Dairesi yetkilileriyle görüştüm; bunun akıbeti ne olacak diye sordum, “Bizim kontrolümüzden çıktı ama oraya personel koyduk, personel günlük olarak zarar gören ağaçların tutanağını tutuyor, sonra zarar gören ağaçlar kadar fidan diktireceğiz,” dediler. Bu çözüm değil. Oradaki bir ağacın yetişmesi en az 50 yıl.
Depremden bu yana yeşil alanlara ve ağaçlara inanılmaz bir kıyım var. Sayı veremeyeceğim kadar çok ağaç kesildi. Sadece Antakya Parkı değil; Asi Nehri’ndeki projeden dolayı Sevgi Parkı’nın da büyük bir bölümünde ağaçlar kesildi.
Bütün girişimlerimize, kamuoyu oluşturmamıza rağmen çalışmalarına devam ediyorlar. Asi Nehri projesi kapsamında şu an taşkını önlemek amacıyla bir ıslah projesi yapılıyor ve fore kazıklar çakılıyor. Bana göre, şu anda bu kadar sorunu olan ve yeniden inşa edilen bir şehir varken, bu çalışma daha ileri bir tarihe bırakılabilirdi çünkü şu an şehirde çok daha acil ihtiyaçlarımız var.
Yetkililerle yaptığımız görüşmelerde bunun tamamen taşkını önlemeye yönelik olduğu söylendi. Evet, en son 2004’te taşkın oldu; kabul ediyorum, her an olabilir ama bu çalışma ertelenebilirdi, bir–iki yıl sonra yapılabilirdi çünkü şu an şehrin her tarafı şantiye alanı. Caddelerde ağır tonajlı, yük taşıyan araçlar var. Bir de buna Asi Nehri’ne girip çıkan araçlar eklenince hayat gerçekten felç oluyor, hareket etmek zorlaşıyor, birçok yerden giriş çıkış yapamıyoruz, günlük hayatımızı inanılmaz derecede etkiliyor. Proje tamamlandığında, bize sunulan şekliyle evet, şehre yakışan güzel bir proje olacak ama dediğim gibi, bu biraz daha ertelenebilirdi.
G.E.: Evet, hemen şunu merak ediyorum: Siz bunu üç yıldır söylüyorsunuz; özellikle taş ocakları meselesi konusunda çeşitli başvurular yaptınız. Fakat enteresan bir şekilde aradan bir zaman geçiyor, bir bakıyoruz yeni sayılar ekleniyor. Şu anda kaç tane taş ocağı var? Bunlar gerçekten ihtiyaçtan doğmuş taş ocakları mı yoksa kimin ne yaptığının belli olmadığı bir ortamda mı yaşamaya devam ediyoruz?
N.K.: Bana göre şu an zaten Hatay, bir “rant şehri”ne dönüşmüş durumda; kapitalizm önde gidiyor. Bu kadar taş ocağına ihtiyaç var mı? Bana göre yok. Az önce de dediğim gibi, depremden sonra 22’yken şu an 200’ün üzerinde. Bu sayıların bu kadar hızlı artmasının nedeni de ÇED gerekliliğinin kaldırılması.
İnşaat süreci, dediklerine göre, tamamlanmak üzere ama hâlâ yeni taş ocakları açılıyor. Biz defalarca sorduk, basın açıklamalarımızda da sorduk: Lütfen bir fizibilite yapalım. Bu şehrin kaç konuta ihtiyacı var? Metreküp bazında ne kadar taşa ihtiyaç var? Taş ocaklarında aylık ve yıllık ne kadar üretim yapılıyor? Bunları karşılaştıralım. Gerçekten bu kadar ihtiyaç var mı? Bana göre o kadar ihtiyaç yok. Şu an şehir; taş ocakları, beton santralleri ve deprem konutları ihalesini alan şirketler tarafından yönetiliyor. Taş ocakları bulundukları mevkide hayatı tamamen yok ediyor. Hastalıklar çoğalıyor, yaşam felç oluyor, üretim tamamen ortadan kalkıyor.
Yakın tarihte açtığımız bir davayı kazandık; yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Sekiz kişilik akademisyenden oluşan bilirkişi heyeti oy birliğiyle; meskûn alana zarar verdiği, yeraltı sularını tehdit ettiği, meraların içinde olduğu gibi nedenlerle uygun olmadığına karar verdi ve belediye de orayı mühürledi. Ancak sadece iki ay kapalı kaldıktan sonra şirket isim değişikliği yaptı, kapasite daraltmasıyla aynı taş ocağı yeniden faaliyete başladı. Yetmedi; hemen yanına iki tane daha projelendirdi. Yan yana üç taş ocağı… Halk perişan.
G.E.: Ve bunlar kent merkezine çok yakın bölgeler anlaşıldığı kadarıyla.
N.K.: Tabii, genelde yakın. Orada şirketlerin maliyet hesabı yapılıyor.
T.T.: Evet.
G.E.: Maliyetleri düşürebilmek amacıyla.
N.K.: Aynen. En yakını nasıl durdurabiliriz, onu düşünüyoruz yani bu şehirde ne çevrenin, ne de halk sağlığının bir değeri var. İlk günlerde toplanan demirin bir kamyonluk değeri, bizim sağlığımızdan daha kıymetli oldu. Tamamen şirketlerin maliyetini azaltmaya odaklı bir süreç yürütülüyor.
Orada köylüler sadece mahkeme kararının uygulanması için eylem yaptı ama gözaltına alındılar. İkisi kadın olmak üzere altı kişi gözaltına alındı. En son bana dediler ki “Abla, keşke hiç mücadele etmeseydik. Bir taneydi, şimdi üç tane oldu.” Böyle bir umutsuzluk, böyle bir çaresizlik içindeler.
T.T.: Nilgün Hocam, tam getirdiğiniz yerde şunu eklemek istiyorum; az önce bahsettiğiniz bir hesap vardı ya - kaç konuta ihtiyaç var ve bunun için kaç taş ocağı gerekir meselesi. Geçtiğimiz sene bu sıralarda Mimar Ayhan Çelik’le görüşmüştük. Kendisi uzun yıllara yayılan şantiye deneyimine sahip olduğu için bir hesaplama yapmıştı. ve ööncelikle çok çarpıcı bir şey söylemişti, “Eğer bir beton santrali toz çıkarıyorsa, orada toz ve pislik varsa, o santralde kalitesiz beton üretiliyordur,” demişti. Şimdi Antakya’yı, Hatay’ı gözümün önüne getirdiğimde zaten söyleyecek söz kalmıyor.
İkincisi de Ayhan Hoca şunu söylemişti: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Hatay Valiliği ve TOKİ’nin açıkladığı konut sayıları üzerinden yapılan hesaplamaya göre, bu konutların beş yıla yayılan bir süreçte, peyderpey ve doğru yer seçimleriyle inşa edilmesi hâlinde toplam beş taş ocağının yeterli olacağını ifade etmişti.
Şimdi böyle bir durumda moloz dökümü, enkazların ayrıştırılması ve benzeri süreçlerde bu molozun yapı malzemesi olarak kullanılma potansiyelinin hiç değerlendirilmediğini düşündüğümüzde, sanıyorum şöyle bir tablo çıkıyor. Önce moloz dökümüyle, sonra taş ocakları ve beton santralleriyle; aynı süreçte geçici barınma alanları için tarım alanlarının yok edilmesiyle; en sonunda da kalıcı konut inşaatları için zeytinliklerin, narenciye bahçelerinin, doğal alanların, sahillerin tahrip edilmesiyle sanki topyekûn bir yok edilme süreci yaşıyoruz, değil mi?
N.K.: Evet, kesinlikle. İlk etapta konteyner kentler kurulduğunda bunların çok büyük bir kısmı tarım arazilerine yerleştirildi yani yarın öbür gün o konteynerler kaldırıldığında, o alanlar artık hiçbir şekilde kullanılamaz hâle gelecek.

Beton santrallerine gelelim. Ayhan Hoca’nın raporunu ben görmedim, görmek isterim ama söylediklerine kesinlikle katılıyorum. Sen de burayı çok iyi biliyorsun; şehirde neredeyse her sokakta, her caddede bir beton santrali görebilirsiniz. İçlerinden çıkan toz tamamen çimento tozu. Çimento tozu doğrudan akciğerlere zarar verir, kansere ve üst solunum yolu hastalıklarına yol açar.
Bir okulumuzun dibine, her yaştan çocuğun okuduğu bir okulun hemen yanına beton santrali kuruldu. O çocukların hâlini düşünebiliyor musunuz? Birkaç nefeste ciğerleri doluyor.
Çok uzatmayayım; şu an mevcut beton santrallerinin hemen hemen hepsi, defalarca — en az dört beş kez — standartların çok altında üretim yaptıkları için idari para cezaları aldı ama buna rağmen hâlâ faaliyetteler, herhangi bir yaptırım uygulanmadı. Üstelik bu santrallerden çıkan betonla yapılan konutlarla ilgili ekstra bir çalışma, bir güçlendirme ya da tespit süreci de yürütülmedi. İnsanlar mecburen bu deprem konutlarında yaşamak zorunda bırakılıyor. Bana göre bunlar bizler için ikinci bir mezar olacak.
G.E.: Evet, hemen bir başka sorum var Nilgün Hanım. Antakya Çevre Koruma Derneği aynı zamanda siviller ve gönüllüler tarafından desteklenen bir kuruluş. Bu anlamda hem Antakyalılardan, Hataylılardan beklentiniz, hem de dışarıdan kente gönüllü olarak çalışmak üzere gelenlere söylemek istedikleriniz olduğunu tahmin ediyorum. Bunları da paylaşır mısınız lütfen?
N.K.: Tabii ki, mutlaka. Dediğim gibi, Antakya Çevre Koruma Derneği olarak 36 yıldır aktif bir derneğiz. Deprem sürecinde de bize çok fazla görev düştü. Özellikle Hatay halkından ve dışarıdan gelenlerden beklentim, çalışmalarımıza destek vermeleri çünkü birbirimize güç vererek bazı şeyleri daha fazla başarabileceğimize inanıyorum. Bu dünya bizim; başka yaşayacağımız bir dünya yok. Çocuklarımıza bırakacağımız gelecek bu olmamalı. Birey olarak hepimize çok görev düşüyor, özellikle de çevre konusunda. Mutlaka hepimizin üzerine düşeni yapması gerektiğini düşünüyorum.
G.E.: Evet, bu arada daha önce birlikte program yaptığınız Derya Tolgay arkadaşımızdan da size selamlar ve sevgiler mesajı geldi; onu da iletmek isterim.
Ali Bey, hastanelerin durumunu sormak istiyorum. Sorum bütün bölgeyi kapsıyor; sadece Hatay’la sınırlı değil. Hatay’ı biraz biliyoruz ama oradan başlayalım lütfen, buyurun.
A.K.: Bu taş ocaklarının hızla artmasının nedenlerinden birinin, karbon emisyonu en yüksek sektörlerden biri olan çimento fabrikalarına altyapı hazırlığı olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili ciddi kaygılarımız var; bölgeye yeni çimento fabrikalarının gelmesi ihtimali oldukça yüksek.
Biliyorsunuz, Avrupa’da karbon emisyonunu azaltmaya yönelik Kyoto Sözleşmesi kapsamında ciddi sınırlamalar var. Bu nedenle çimentoyu kendi ülkelerinde üretmek yerine, iki-üç katı fiyata dışarıdan almayı göze alabiliyorlar. Buna bir de Orta Doğu’daki yıkımlar sonrası ortaya çıkacak büyük inşaat ihtiyacını eklediğimizde, denize kıyısı olan bu bölgede - özellikle sınırı denize açılan illerimizde - çimento fabrikalarının artacağı yönünde güçlü bir endişe taşıyoruz.
G.E.:Çok haklısınız. Bunu hiç düşünmemiştim ama gerçekten çok yerinde bir tespit çünkü özellikle Suriye’nin yeniden inşası konusunda da birçok hazırlık yapıldığını biliyoruz.

A.K.:Evet, şimdi tabii ikinci basamak sağlık kurumlarında da sorunlar devam ediyor. Depremden hemen sonra biliyorsunuz geçici, prefabrik hastaneler kuruldu. Ama ne oldu biliyor musunuz? O geçici hastaneler kalıcı hâle geldi. Normalde prefabrik hastaneleri birkaç yıllığına kurar, yenileri yapılana kadar kullanırız; sonra kaldırırız ama deprem bölgesinde geçici olan hastaneler kalıcı oldu.
Yatak sayıları hâlâ deprem öncesinin çok gerisinde. Örneğin, Adıyaman’da 400 yataklı tek bir hastane var ve tüm Adıyaman’a o hastane hizmet veriyor. Hatay’ı örnek vereyim; Hatay merkezde deprem öncesine kıyasla yaklaşık bin 200 yatak eksiğimiz var. Sadece yatak sayısı değil; deprem bölgelerinde sağlığa ve sağlık emekçisine değer verilmediği için - Nilgün’ün de söylediği gibi, amaç rant ve sermaye olduğu için, yeterli teşvikler verilmediği için — deprem bölgesindeki 11 ile gelmesi beklenen sağlık emekçileri bunu on kez düşünüyor. Gelenler çoğunlukla mecburi hizmetle geliyor; mecburi hizmet biter bitmez gidiyorlar. Hatta daha kötüsü yaşanıyor: Kura sonucu deprem bölgesi çıkınca istifa edenler oluyor.
Bir örnek vereyim; Hatay’da üç yıl boyunca radyasyon onkolojisi yoktu. Radyasyon onkolojisi nedir? Meme kanseri ve diğer kanserlerde radyoterapiyi planlayan, dozunu belirleyen uzmanlık alanı. Buraya atanan üç kişiden ikisi istifa edip Almanya’ya gitti - hani “giderlerse gitsinler” denmişti ya, gittiler.
Deprem bölgeleri maalesef bir “mecburi hizmet kavşağı” hâline geldi. Geçen yıl 11 il için 17 bin atama yapıldı; Hatay’a düşen sayı yaklaşık 300–356 kişi. Bunların çoğu da zaten gelmedi.
Yoğun bakım yatakları çok önemli. Dünya Sağlık Örgütü şunu söyler: "Yoğun bakım ihtiyacı olan bir hastanın acil serviste kalma süresi maksimum 8 saat olmalıdır." Ama deprem bölgelerinde bu süre 24 saate çıkıyor yani yoğun bakımda, makinelerle, oksijenle, steril ortamda kalması gereken hastalar, 24 saat acil serviste bekliyor. Bunun sonucu olarak sakatlanmalar ve ölümler artıyor.
Bununla birlikte tüm deprem bölgesinde - Türkiye genelinin birkaç katı düzeyinde - madde bağımlılığı arttı. Bunlarla mücadele edecek merkezler, AMATEM’ler kurulmadı. Bu çok önemli. Hatay merkezde AMATEM yok. Böyle bir şey olabilir mi?
Toplum ruh sağlığı merkezleri de kurulmadı. Yine çok önemli bir başka başlık. Tacize ve cinsel istismara uğrayan çocukların başvurabileceği yerler yok. Şiddet mağduru kadınlar için de durum aynı. Sözde başvuru noktaları var ama kadın konuk evleri yok. Kadınlar 15 gün misafir ediliyor, sonra “süre bitti” deniyor, başka illere yönlendiriliyorlar. Çoluk çocuk, eğitim düzeni derken kadın çoğu zaman şiddet gördüğü yere geri dönmek zorunda kalıyor. Hastanelerin durumu önemli ama bunlar da en az o kadar hayati.
Yaşlı bakımı da çok ciddi bir sorun. Yatalak hastalar için deprem öncesindeki kapasiteye hâlâ ulaşılamadı. Huzurevleri yapılmadı; yerleri hazır ama üç yıldır inşa edilmedi. Neden? “Aile yılı.” Kim bakacak bu insanlara? Evde kadınlar. Kadının bakım yükü inanılmaz arttı.
Ve çok önemli bir konu daha: Engelliler. Hem deprem öncesi engelliler, hem de deprem sonrası amputasyonlarla birlikte bölgede sayı çok arttı.
T.T.: Peki, yeni yapılan şehir engelliler düşünülerek mi yapıldı?
A.T.: Maalesef hayır. Kaldırım yapılıyor ama bırakın her şeyi, kaldırım 20 santim yüksek, engelli aracının çıkması mümkün değil. Bunu bile düşünmediler.
Deprem oldu, yıkım yaşadık, çok acı bir süreçten geçtik. Bari bunu güzel bir fırsata çevirin. Doğru bir planlamayla, engellileri merkeze alarak yapın. Zaten depremle birlikte engelli sayısı kat kat arttı. Ama hayır, yine düşünülmüyor. Engelli araçlarını görüyorsunuz; o küçük motorlu araçlar kamyonların arasından gitmek zorunda kalıyor. Engelli olmayan insanların bile zor geçtiği yerlerden, onlar mecburen geçmeye çalışıyor. Çok ciddi sorunlar var.
G.E.: Evet Ali Bey, verdiğiniz bilgiler ve programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz. Nilgün Hanım, size de çok çok teşekkür ediyoruz. Sağolun, kolaylıklar diliyoruz. Hakikaten çok sayıda sorunla karşı karşıyasınız.
Bugün, 6 Şubat depremlerinin yıl dönümü nedeniyle hazırladığımız serinin üçüncü programını gerçekleştirdik. Gelecek hafta bölgede yaşam ve ihtiyaçların yanı sıra kayıpları da ele alacağımız dördüncü programımızla devam edeceğiz. Size tekrar tekrar teşekkür ediyoruz. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
A.K.: İyi günler, teşekkür ediyoruz.
T.T.: Hoşçakalın.
N.K.: Teşekkür ediyoruz, hoşçakalın.


