"İnsanlar şehirlerini, kendi bilgi ve ihtiyaçlarını bilerek yeniden kurmak istiyor"

-
Aa
+
a
a
a

Altın Saatler'de, 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü nedeniyle dört haftalık serinin dördüncü programında Gülfer Kırbaş, Kemal Vural Tarlan ve Eda Dinçman Sağıroğlu ile deprem bölgesindeki yaşamı, karşılaşılan sorunları, ihtiyaçları, gündelik hayatın zorluklarını ve eğitim, sağlık ve barınma alanlarındaki mevcut durumu ele alıyoruz.

""
6 Şubat 2023 Depremleri Özel: Gündelik hayat, eğitim, sağlık ve barınma alanlarındaki sorunlar
 

6 Şubat 2023 Depremleri Özel: Gündelik hayat, eğitim, sağlık ve barınma alanlarındaki sorunlar

podcast servisi: iTunes / RSS

Gürhan Ertür: Apaçık Radyo'da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programı Mehmet Nuray Aydınoğlu, Elvan Cantekin, Muzaffer Tunçağ, Tuğçe Tezer ve ben Gürhan Ertür birlikte sunuyoruz. Teknik masada ise Salih Işıker sesimizi size ulaştırıyor ve bugünkü programımızın destekçisi Kürşat Başdemir'e teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Efendim, bugün üç konuğumuz var; Adıyaman'dan Gülfer Kırbaş, Gaziantep'ten Kemal Vural Tarlan ve Hatay'dan Eda Dinçman Sağıroğlu. Hoşgeldiniz arkadaşlar programımıza, merhaba.

Gülfer Kırbaş: Merhabalar, hoşbulduk.

Kemal Vural Taylan: Merhaba, hoşbulduk.

Eda Dinçman Sağıroğlu: Merhabalar.

G.E.: Evet, bugün 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü için hazırladığımız dört programlık serinin dördüncüsünü gerçekleştiriyoruz. Program başlığımız: “Bölgede Yaşam: Sorunlar ve İhtiyaçlar.” Konuklarımızla birlikte, depremlerin üçüncü yılında bölgedeki gündelik hayatı; eğitim, sağlık ve barınma alanlarındaki sorunları; kırılgan grupların durumunu ve mevcut ihtiyaçları konuşacağız.

Serinin ilk programında hukuk ve deprem davalarını, ikinci programında planlama ve yeniden inşayı ve üçüncü programında ise sağlık ve çevre başlıklarını ele almıştık.

Konuklarımızı kısaca tanıtmak istiyorum:

Gülfer Kırbaş, siyaset bilimi ve kamu yönetimi lisansının ardından Kocaeli Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Çember Sivil İnisiyatif Derneği’nin kurucu üyesi ve halen genel koordinatörü. Kriz zamanlarında kadınların ihtiyaçları, rolleri ve feminist afet müdahalesi üzerine çalıştı; Adıyaman özelinde çalışmalarını sürdürüyor. Adıyaman Sivil Toplumu Anlatıyor kitabının yaratıcı ekibinde yer aldı ve editörlüğünü üstlendi. Kendisiyle daha önce bu kitap üzerine bir program gerçekleştirmiştik.

Kemal Vural Tarlan, birkaç kez programımıza konuk oldu. Kırkayak Kültür, Göç ve Kültürel Çalışmalar Merkezi’nin Genel Koordinatörü ve Başkanı. Araştırmacı ve belgesel fotoğrafçısı. 2000 yılından bu yana Orta Doğu’da yaşayan Dom Çingene toplulukları üzerine görsel sosyoloji ve antropoloji araştırmaları yürütüyor. 2011’den bu yana ise Suriyeli mülteciler üzerine çalışmalar yapıyor; göç teorileri ve toplumsal uyum konularını inceliyor.

Eda Dinçman Sağıroğlu, Hatay Antakya’da yaşıyor ve öğretmenlik yapıyor. Deprem sonrası sorunlara çözüm üretmek ve yeniden iyi olma hâlini inşa etmek amacıyla kurulan Hatay Kadın Dayanışması İnisiyatifi’nin kurucuları arasında yer alıyor.

Nuray Hocam, Elvan Can Tekin, Muzaffer Tunçağ ve Tuğçe Tezer, sizler de programa hoşgeldiniz. Bugün kalabalık bir kadroyla birlikteyiz.

İlk soruyu Gülfer Kırbaş’a yöneltmek istiyorum: Programımızın belirttiğimiz çerçevesi doğrultusunda; bölgede yaşam, sorunlar ve ihtiyaçlar, eğitim, sağlık, gündelik hayat ve barınma alanlarındaki mevcut durumu Adıyaman özelinde özetlemenizi rica ediyoruz, buyurun.

G.K.: Merhabalar tekrar. Elbette çok geniş bir konudan bahsediyoruz. Bütün alanlara yeterince hâkim olmasam da gözlemlediğim kadarıyla aktarmaya çalışacağım ki özellikle kadın odağından bakarak tabloyu görmeye çalışıyoruz.

2025 Mayıs ayında Adıyaman’da bir kadın çalıştayı düzenledik. Sivil toplum örgütleri ve yerel yönetimle birlikte gerçekleştirdiğimiz bu çalıştayda şunu net biçimde gördük: Evet, deprem kaynaklı çok sayıda sorun var ve Adıyaman’da pek çok kurum deprem özelinde çalışıyor ancak depremden bağımsız, yapısal pek çok sorun da mevcut. Bu sorunlara bütüncül bakılmadığında uzun vadeli iyileşme sürecinde kalıcı ve anlamlı adımlar atılamıyor.

Nitekim yeni TOKİ konutlarının inşası, yeni yerleşim alanlarının seçimi, konut planları ve insanların yönlendirilme süreçlerinde bunu çok net gözlemliyoruz. Günlük hayatı en çok koordine eden, mekânı en yoğun kullanan kadınların ihtiyaçları Adıyaman’da bu süreçlerde neredeyse hiç gözetilmedi. Bu başlıkları kapsamlı biçimde ele aldığımız çalışmalar yaptık ve bir rapor da yayımladık.

Son bir yıldan söz edecek olursam; geçici yerleşim alanlarının kontrolsüz biçimde kapatılma sürecini yaşadık. Bu, psikolojik olarak herkesi çok zorladı. Artık bir afetin ilk günlerinde değiliz; apar topar ve kontrolsüz uygulamalar beklenmemeliydi ancak kimi alanlar, önceden ilan edilen tarihlere uyulmadan, ani kararlarla boşaltıldı. “İçindeki eşyalar alınmasın”, “çalınmasın” ya da “insanlar çıkmaz” gibi gerekçelerle bir günde boşaltma kararları alındı. Bu süreç son derece yıpratıcı oldu.

Konteyner alanları kapatılınca insanlar ya kiralık ev bulmak zorunda kaldı ya da hak sahibi ise yeni yapılan konutlara geçmek durumunda bırakıldı. Ancak bu konutların bir kısmı henüz tamamlanmamıştı; yerinde dönüşüm bitmemişti; kiralık ev bulmak ise zaten çok zor.

Somut bir örnek vermek gerekirse; bir konteyner kent kapatıldı. Yeni konutlar henüz tamamlanmadığı için geçemeyen bir aile, şehir dışında tutulan başka bir konteyner alana yönlendirildi - ancak çocuklarının okulu şehir merkezindeydi. Eğitim yılı ortasında bu tür bir zorunlu yer değişikliği yaşandı. Bu bireysel bir örnek gibi görünse de aslında geneli yansıtıyor.

Altyapı sorunları ise devam ediyor. 2025, gündelik hayat açısından çok zor bir yıl oldu. Özellikle ciddi su kesintileri yaşandı. Zaten sıcak bir şehirde, her yer inşaat halindeyken ve yol yapım çalışmaları sürerken bir de susuzlukla mücadele etmek çok zorlayıcıydı. Bu kış bol yağış oldu; umarız olumlu etkilerini görürüz. Ancak altyapı çalışmaları hâlâ tamamlanmış değil. “Tüm sistemi yeniliyoruz, daha iyi olacak” deniyor ama küçük bir şehir olan Adıyaman’da bir yerden bir yere gitmek bile bu kadar zor olmamalı. İnsanların sabrı ciddi biçimde tükenmiş durumda.

Sağlık açısından da riskler sürüyor. Toz ve inşaat kaynaklı hava kirliliği artık neredeyse normalleşmiş durumda. İnşaatlar ve yol çalışmaları devam ediyor. Hava kalitesine dair şeffaf ve düzenli bir bilgi paylaşımı yok; bu konu yeterince konuşulmuyor. Ancak mevcut koşulların sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değil.

G.E.: Çocukların ve gençlerin eğitimi konusunda durum nedir?

G.K.: Eğitim hayatı bir yandan devam ediyor ancak deprem sonrasında birleştirilmiş okullar uygulaması oldu. Yer değişiklikleri ve ulaşım aksaklıkları nedeniyle özellikle öğrenciler açısından ciddi zorluklar yaşanıyor. Eğitim sürüyor gibi görünse de olağan ve sağlıklı koşullarda yürüdüğünü söylemek zor.

Adıyaman’da alternatif bir yaşam kurmak da oldukça güç. Kadınlar ve çocuklar için kamusal alanda var olmak sınırlı. Akşam saatlerinde dışarıda olmak, topluluk halinde hareket etmek ya da düzenli sosyal alanlara erişmek pek mümkün değil.

Sivil toplum alanı da ciddi biçimde daralmış durumda: Depremin ilk döneminde aktif olan pek çok örgüt artık yok; şehirde çalışan yalnızca birkaç örgüt kaldı. Geçici yaşam alanları kapatıldığı için etkinlik yapılabilecek alanlar da ortadan kalktı. Çocuklara ya da kadınlara yönelik bir faaliyet düzenlemek istendiğinde uygun bir kamusal mekân bulmak hâlâ zor.

Eğitim konusunda çok yakın gözlemim yok ancak sağlık meselesi burada daha belirgin bir sorun alanı olarak öne çıkıyor. Kadınların kadın sağlığı hizmetlerine erişimi hâlâ sınırlı. Hastane şehir merkezine uzak ve ulaşım sorunları devam ediyor. Bununla birlikte koruyucu sağlık hizmetlerine erişimde de ciddi sıkıntılar var.

Aslında bu hizmetlerin hiçbiri deprem sonrasının ihtiyaçları gözetilerek yeniden kurgulanmadı; sanki şehir böyle büyük bir yıkım yaşamamış gibi, öncesinde zaten yetersiz olan hizmetler aynı biçimde sürdürülmeye çalışılıyor. Oysa mevcut durum, çok daha kapsayıcı ve iyileştirici bir yeniden yapılanmayı gerektiriyor.

Bu nedenle uzun vadeli bir iyileşme süreci göremiyoruz. Aksine insanlar giderek daha yorgun, daha umutsuz ve daha tükenmiş hissediyor. Özetle tablo bu şekilde.

G.E.: Evet, şimdi hemen Kemal Vural Tarlan'dan aynı soruya yanıt alalım. Evet Kemal, özellikle sen oldukça geniş bir alanda çalışmalarını yürütüyorsun. Benzer gündelik hayata ilişkin, eğitime, sağlığa, barınma konularına ilişkin evet, çok genel ve geniş bir soru soruyorum ama özellikle de kırılgan gruplar üzerine çalıştığın için onların durumu ve ihtiyaçları nedir? Biraz bundan bahsedelim lütfen.

K.V.T.: Evet, ben de sevgili Gülfer’in Adıyaman ekseninde çizdiği çerçeveye, deprem bölgesinde yaşayan ve ağırlıklı olarak Suriyeli mültecilerden oluşan topluluklar ile Dom, Abdal gibi diğer dezavantajlı gruplar açısından birkaç noktayı eklemek isterim.

Depremden bu yana hem mülteci topluluklarla hem de Dom ve Abdal topluluklarla yaptığımız görüşmelerde, yoksulluğun ve çaresizliğin giderek derinleştiği bir tabloyla karşılaşıyoruz. Deprem, bu topluluklar açısından bir dönüm noktası olarak ifade ediliyor çünkü zaten var olan yoksulluk, barınma krizi ve hizmetlere erişimdeki eşitsizlikler deprem sonrasında çok daha ağırlaştı.

Suriyeli mülteciler açısından 6 Şubat açık bir kırılma noktası oldu. 2012–2023 arasındaki yaklaşık 12 yıllık dönemde, tüm sorunlara rağmen, toplumsal uyumun kısmen gelişmeye başladığı; insanların yavaş yavaş kendi ayakları üzerinde durabildiği bir süreç yaşanıyordu. Ancak deprem ile birlikte bu kırılgan denge tamamen ortadan kalktı. İnsanlar yeniden geçici yaşam merkezlerine yani kamp alanlarına alındı ve fiilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ayrıştırıldı. Özellikle Antakya gibi sınıra yakın bölgelerde, kent merkezlerinden uzak kamp alanlarına yönlendirildiler.

Bu durum, kamp alanlarına gitmeyen geniş bir kesim için ise kayıt dışılığa itilme sonucunu doğurdu. Türkiye’de Suriyeli mülteciler kayıtlı oldukları şehirlerde yaşamak zorunda. Deprem sonrası konut yıkımı ve kira artışları nedeniyle birçok kişi başka şehirlere geçici izinle gitti ancak ekonomik nedenlerle geri dönemedi. Zamanla Göç İdaresi bu kişileri ya kayıtlı oldukları şehirlere dönmeye zorladı ya da fiilen kayıt dışına itti.

Kayıt dışına düşmek, geçici koruma statüsünün dışına itilmek anlamına geliyor. Bu durumda başta çocukların eğitim hakkı olmak üzere sağlık ve diğer temel hizmetlere erişim kapanıyor. Dolayısıyla deprem süreci, Suriyeli mülteciler açısından görünmezleşmenin ve hak kaybının kapısını araladı.

2024 yılı 6 Aralık’ta Suriye’de rejimin yıkılmasıyla birlikte Türkiye’nin ve diğer ülkelerin göç politikalarında da değişimler yaşandı. Bu durum, zaten kırılgan olan mülteciler için geri dönüş baskısını artırdı. İnsanların önemli bir kısmı gönüllü olarak dönmek istemiyor ancak kayıtlı oldukları yerlere de barınma ve ekonomik nedenlerle dönemiyor. Bu da zorunlu ya da yarı-zorunlu geri dönüşleri tetikleyen bir mekanizma oluşturdu. Göç İdaresi verilerine göre, 6 Aralık’tan bu yana yaklaşık 600 bin kişinin döndüğü belirtiliyor; Türkiye’de kayıtlı Suriyeli sayısı yaklaşık 2 milyon 300 bin civarında. Buna ek olarak kayıtsız bir nüfus da mevcut.

Depremin yoğun yaşandığı Antakya, Maraş, Adıyaman, Malatya ve Antep’in bazı ilçelerinde Suriyeliler için yeniden kamp alanları açıldı ancak bu kamplar kent merkezlerinden oldukça uzak. Bu durum çocukların eğitime, yetişkinlerin ise çalışma alanlarına erişimini ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Diğer taraftan Dom ve Abdal topluluklar açısından da tablo ağır. Zaten tarihsel olarak dışlanma ve ayrımcılığa maruz kalan bu gruplar için geçici yaşam merkezleri zamanla yoksulluğun yoğunlaştığı alanlara dönüşüyor.

Depremin üçüncü yılına girerken şunu gözlemliyoruz: Hak sahibi olup yeni konutlara geçebilenler kamplardan ayrılıyor; başka şehirlere göç eden ya da kiraya çıkabilenler de çıkıyor. Geriye ise daha yoksul, hak sahibi olmayan ya da yasal statü sorunları yaşayan gruplar kalıyor. Bu durum, geçici yaşam merkezlerinin kalıcı yoksulluk alanlarına dönüşme riskini barındırıyor. Bazı kentlerde bunun nüvelerini şimdiden görüyoruz; ileride damgalanmış “yoksul mahalleler”e dönüşme ihtimali var. Ayrıca hak sahipliği ve mülkiyet sorunları nedeniyle bazı Dom ve Abdal toplulukların yeniden göçebeliğe zorlandığını gözlemliyoruz. Bu da özellikle çocukların eğitim ve sağlık hizmetlerine erişiminde ciddi kopuşlara yol açıyor.

Özetle, depremin üçüncü yılında gördüğümüz en belirgin duygu belirsizliğin kalıcılaşması. İnsanlar sürekli bir geçicilik hâlinde yaşıyor; geleceğe dair öngörüleri zayıflıyor. Deprem sonrası dönemin en ağır miraslarından biri de bu süreklileşmiş belirsizlik.

G.E.: Evet, bugün Açık Gazete içinde yer alan Hüsnükabul programını da anımsatalım. Geçen hafta Çarşamba ve bugün yayımlanan programlarda, yalnızca deprem bölgelerindeki değil, Türkiye genelindeki göçmenlerin durumu bir rapor çerçevesinde kapsamlı biçimde ele alındı. Dinleyicilerimize bu yayınları da takip etmelerini önerelim.

Şimdi sözü Eda Dinçman Sağıroğlu’na bırakalım ve kendisinden konuştuğumuz çerçeve doğrultusunda Hatay özelinde bir değerlendirme rica edelim. Eda Hanım, buyurun.

E.D.S.: Benden önce konuşan arkadaşlara büyük ölçüde katılıyorum. Aynı bölgeler, aynı sorunlar… Üç yıldır yeniden ayağa kalkmaya çalışan şehirlerden biriyiz biz de.

Süreç en başta barınma kriziyle başladı. Konteynerler; yazın yakıcı sıcağı, kışın dondurucu soğuğu… İlk iki yıl yağmurla sınandık. Konteynerlerin içi su alıyordu, alanlar çamur içindeydi. Rögar kapakları patlıyor, su ve elektrik kesintileri yaşanıyordu. Az önce yayına bağlanırken internetimin birden kesilmesi bile aslında gündelik hayatımızın özeti. Altyapı sorunları hâlâ sürüyor.

Yollar çok kötü durumda ve bir türlü düzeltilmiyor. Hatay büyük bir şehir gibi düşünülebilir ama merkezde herkesin kullandığı birkaç ana yol var, alternatif yok. İnsan ister istemez soruyor; 'Bu yolları kullanan idareciler görmüyor mu?' Buna rağmen her şey yolundaymış gibi bir görüntü veriliyor.

Su sorunu burada da ciddi. Kuraklık büyük sıkıntı yarattı. Musluktan akan kirli suyun bile insanları mutlu ettiği günler oldu çünkü insanlar çamaşır yıkamak, tuvalete su dökebilmek istiyordu. Bunun bir “nimet” haline gelmesi çok acıydı.

Sağlık hizmetlerine erişim de çok zor: Gerçek anlamda tam teşekküllü bir hastane hâlâ yok. Konteyner ya da prefabrik yapıların büyütülmüş versiyonları hizmet veriyor. Defne Hastanesi’ne gidiyorsunuz, sizi başka bir hastaneye yönlendiriyorlar; orada çözülmezse Reyhanlı’ya gönderiliyorsunuz. Bu kadar merkezi bir yerde bile sağlığa erişememek çok büyük bir sorun.

Ekonomi çok ağır bir kriz içinde. Küçük esnaf dükkânlarını kaybetti ki ailem de onlardan biri, üç yıldır belirsizlik içindeler. Kira yardımı alamıyorlar, işyerlerini eski çarşı merkezinde yeniden kuramıyorlar. Dün, yeni kurulan gastronomi çarşısının yakınında bir dönerci ustası, borçlarını ödeyemediğini anlatan bir video yayımlayarak sesini duyurmaya çalıştı. Aynı gün çok sevdiğimiz bir arkadaşımız intihar etti. Nedeni tam olarak bilmiyoruz ama deprem travmasının hâlâ ne kadar derinde olduğunu gösteren bir kayıp yaşadık. Hepimizin kayıpları var; arkadaşlarımızı, akrabalarımızı yitirdik. Sürekli evini, Antakya’yı özlediğini söyleyen biriydi. Dışarıdan güçlü görünen insanların bile içeride nasıl bir yük taşıdığını bilmiyoruz.

Bütün bu zorluklara rağmen özellikle kadınların ve çocukların umudu yeşertme çabasını görmek çok kıymetli. Kadınlar yoktan imkân yaratmaya çalışıyor. Çocuklar okula gidebilmek için otostop çekmek zorunda kaldı çünkü okullar birleştirildi, konteyner alanlar şehir merkezinden uzaktaydı. İlk yıl servis desteği verildi, sonra kesildi. Bir konteyner alan kapatılıyor, çocuklar daha uzak bir okula yönlendiriliyor.

Şimdi en büyük kaygı konutlara geçiş süreci. İnsanlar “Bu eve geçebilecek miyim, borcunu ödeyebilecek miyim?” sorusuyla yaşıyor. Peşin ödeme imkânı için borçlanmayı düşünenler var. Ama yapılmakta olan konutların ne kadar sağlam olduğu da ayrı bir soru işareti. Farklı TOKİ bölgelerinden gelen görüntüler kaygı yaratıyor. Zemin sorunları, çökmeler, asansör boşlukta kalmaları gibi problemler konuşuluyor ancak bu konuda yeterli şeffaflık ve denetim hissedilmiyor.

Yaralar kapanmış değil. “Hatay ayağa kalkıyor” deniyor. Evet, Hatay yaşamaya çalışıyor ama bu ayağa kalkma hâli hâlâ çok ağır bir yükün içinde, büyük bir belirsizlikle sürüyor. Ama nasıl ayağa kalkıyor, gerçekten ben de bilmiyorum.

Bu şehirde hepimizin ortak bir isteği var artık: Devletin ve iktidarın yürüttüğü bu sürecin bir an önce tamamlanması ve müdahale biçiminin son bulması çünkü insanlar kendi şehirlerini, kendi bilgi ve deneyimleriyle, kendi ihtiyaçlarını bilerek yeniden var etmek istiyor.

G.E.: Evet, çok teşekkürler. Bu arada Nazan Cömert de programın başında aramıza katıldı; anons sonrasında olduğu için şimdi belirtme fırsatı buluyorum. Hoşgeldin Nazan.

Bugün üç konuğumuz var demiştim: Adıyaman’dan Gülfer Kırbaş, Gaziantep’ten Kemal Vural Tarlan ve Hatay’dan Eda Dinçman Sağıroğlu. 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü için hazırladığımız dört programlık serinin son bölümünü gerçekleştiriyoruz.

Aslında bugün kayıplar ve hâlâ ulaşılamayan insanlar konusunu da gündeme getirmeyi planlıyorduk ancak bu başlık, görünen o ki, başlı başına ayrı bir programı gerektiriyor. Kayıplara ilişkin verilere ve açılan davalara dair bilgilere ulaşmakta ciddi zorluklar yaşıyoruz. Bu konuda bilgi ve belge paylaşabilecek dinleyicilerimiz var ise bizimle temasa geçmelerini rica ediyoruz. Açık Radyo’nun info adresini kullanabilirler.

Şimdi, son bir haftada Hatay özelinde yaşanan gelişmeleri Tuğçe arkadaşımız toparladı ve sözü ona bırakalım. 

Tuğçe Tezer: Çok teşekkürler Gürhan. Tekrar hoşgeldiniz, iyi ki geldiniz, hepimiz için çok önemli bir tanıklığa imkân verdiniz.

Son bir haftada yaşananlara baktığımda ben de gerçekten şaşırdım. Öncelikle Amik Gölü yeniden canlandı. Israrla “ova” yapmaya çalıştığımız ve ova diye andığımız yer aslında bir göl. Buna rağmen gölün ortasında hâlâ havalimanı faaliyet sürdürüyor. Gerçekten akıl alır gibi değil.

İkincisi, dün Hatay İskenderun’da depremde ağır hasar almış ve “kontrollü yıkım” kararı verilmiş bir yapı, kontrolsüz şekilde yıkılırken bir anne ve küçük kızı son anda enkaz altında kalmaktan kurtuldu. Depremden üç yıl sonra hâlâ bu tür riskler yaşanıyor.

Üçüncü olarak, Antakya’da seyir hâlinde olan bir pickup tipi ticari aracın arka kapağı açıldı ve yaya yolu bulunmayan bir bölgede yol kenarında yürüyen bir kadına çarptı. Araç durmadan yoluna devam etti. Bu örnekleri, gündelik hayatta karşı karşıya kalınan risklerin çeşitliliğini göstermek için aktarıyorum.

Geçtiğimiz hafta Hatay’da bir hafta içinde dört çocuk yaşamını yitirdi. 5 ve 6 yaşlarındaki İsmail ve Ömer kardeşler ile 10 yaşındaki Cüneyt, güvenlik önlemi alınmayan bir inşaat çukuruna yağmurlu bir günde düşerek hayatlarını kaybetti. 10 yaşındaki Mehur El Ali ise köprüden nehre düşerek yaşamını yitirdi. Her iki olayda da gerekli tedbirlerin alınmadığı görülüyor.

Ayrıca sevgili Eda’nın da değindiği gibi, bir dönerci esnafının işyerini ateşe vermesi hepimizi sarstı. Talepleri aslında son derece anlaşılır. Deprem bölgesinde Kasım 2025’ten itibaren sona erdirilen mücbir sebep hâlinin, önceki depremlerde olduğu gibi uzatılması ve borçların faizle ertelenmesi yerine vergi affı uygulanması bekleniyor.

Hukuki süreçler de devam ediyor. Dün Hatay Adliyesi’nde görülen davalardan biri Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi davası, diğeri Hatay Fuat Koku Sitesi davasıydı. Fuat Kokuz Sitesi davasında kamu görevlilerinin yargılamaya dahil edilmesine ilişkin taleplerin bir kısmı kabul edildi ancak esas karar verici konumdaki kamu görevlileri için yargılama süreci yine başlamadı.

Duruşmalarda sanıkların “vareste tutulması”, yani duruşmaya katılma zorunluluğunun kaldırılması uygulaması birinci yılın ortasından beri sürüyor. Bu durum, hayatını kaybedenlerin yakınlarının da ifade ettiği gibi, adil yargılanma hakkına ilişkin ciddi soru işaretleri yaratıyor. İlk duruşmadan sonra sanıkların bir daha gelmemesi ve bazı sanıkların yurt dışına kaçmış olması bu kaygıları artırıyor.

Antakya Uğur Mumcu Bulvarı’nda dün gece denetimsiz bir yıkım daha gerçekleşti. Yerel halk son anda uzaklaşarak olası bir facianın önüne geçti.

Doğa da bu süreçte korunamıyor. Hatay’da okaliptüs ağaçlarının söküldüğüne dair haberler yayımlandı. Bunun TOKİ konutları ve atıkların Asi Nehri’ne yönlendirilmesi için yapılacak altyapı çalışmaları kapsamında gerçekleştiği belirtiliyor.

Son olarak üç konuğumuza yöneltmek istediğim sorular var. Sevgili Kemal Hoca’nın ifade ettiği “belirsizliğin sürekliliği” meselesinden hareketle, başta geçici ve acil yardım kapsamında kabul edilebilecek uygulamaların kalıcılaşması gibi bir tablo görüyoruz.

Sorularım şöyle:

  • Deprem bölgesinden başka şehirlere göç edenler açısından geri dönüş söz konusu oldu mu? Geri dönüş için hangi koşulların sağlanması gerekiyor?
     
  • İlk aylardaki dayanışma ruhunun üçüncü yılda hâlâ sürdüğünü söyleyebilir miyiz?
     
  • Kısıtlı kaynaklarla geldiğimiz bu aşamada, dördüncü yılın ilk ayını geride bırakırken, öncelikli müdahale alanı ne olmalı? Şu an mutlaka ele alınması gerektiğini düşündüğünüz en acil başlık nedir?

Uzun bir soru oldu ama konuklarımız istedikleri başlığa yanıt verebilirler. Gülfer Hanım ile başlayabiliriz.

G.K.: Tabii. Belirsizlik meselesini ben de düşünüyordum. Sorulara geçmeden önce şunu söylemek istiyorum; ben Adıyaman’da sürekli yaşamıyorum, sık sık gidip geliyorum. Bu da içeride nasıl bir normalleşme yaşandığını dışarıdan daha net görmeyi sağlıyor.

İçeride hayat bir şekilde akıyor. İnsanlar devam etmek istiyor ve birçok nedenle devam etmek zorunda. Çalışmak gerekiyor, gündelik hayat sürüyor. Özellikle kadınlar bu akışı gerçekten sürdürüyor, hatta sürmesini sağlıyor. Ama başka bir şehirden, bu durumu hiç görmemiş biri ilk kez Adıyaman’a gitse büyük bir şok yaşar diye düşünüyorum çünkü bugün hâlâ bunları konuşuyor olmamamız gerekirdi. Artık “insanlar nasıl iyileşti?”, “travmalarla nasıl baş ettiler?”, “yeni bir afete hazır mıyız?”, “buradan ne öğrendik?” gibi başlıkları konuşmamız gerekirdi. O noktaya gelemedik.

Geri dönüş meselesi açısından şunu gözlemliyorum: Deprem sonrası yaralanmış, güçten düşmüş insanlar iyileştikçe dönmeye başlıyorlar. Daha çok özledikleri için döndüklerini görüyoruz. Ama büyük bir geri dönüş dalgası yok. Geri dönüş için hayatın sağlıklı ve düzenli bir akışa kavuşması gerekiyor. Şu an hâlâ kaotik bir durum var.

Ayrıca hiç konuşmadığımız bir başlık var: Engelli hale gelmiş insanlar. Deprem sonrası kalıcı sağlık sorunları yaşayanları neredeyse hiç gündeme getirmiyoruz. Asansörlü bir binada kalabilecek mi, hareket alanı nasıl olacak, kamusal alan erişilebilir mi… Bunlara dair planlama yok. Bu nedenle dönemeyen çok insan var.

Dayanışma meselesine gelirsek: Adıyaman’ı uzun süre, sivil dayanışmasını koruyabilmiş bir şehir olarak tanımlıyorduk ve ikinci yılın sonuna kadar bu dayanışma oldukça güçlüydü. Ancak üçüncü yılda, kaynakların azalması ve sahada aktif çalışan yapıların sayısının düşmesiyle birlikte dayanışma da zayıfladı. Yine de tamamen yok olmadı; daha çok kadınlar üzerinden süren bir dayanışma var. Sivil alanda kadınların daha görünür hale gelmesine vesile olan bir süreç yaşandı. Örneğin, kadın futbol takımı Gökyüzü Şutlayıcıları etrafında güzel bir birliktelik oluşuyor. Ama bu tür girişimler de desteklenmediği için giderek azalıyor.

Çok basit ama çözülemeyen bir mesele var: Kadınlar bir araya gelmek istese toplanabilecekleri bir kamusal alan yok - bu inanılmaz bir eksiklik. Dayanışma büyümüşken, imkân yaratılmışken, kalan konteynerlerin kamusal kullanım için değerlendirilmemesi büyük bir kayıp. Kontrolsüz şekilde kaldırıldılar ve hatta satıldıklarına dair haberler duyuyoruz. Neden ortak kullanım alanına dönüştürülmediler? Neden insanlara sorulmadı? Hayatın zorluğu dayanışmayı da zayıflatıyor. Ama tamamen bitmiş değil; daha çok iç dinamiklerle sürmeye çalışıyor.

İlk adım ne olmalı?” sorusu gerçekten zor ama insanların önce biraz nefes alması gerekiyor. Bu sürekli belirsizlik hali artık talep etme gücünü de yok ediyor. Hak bilinci zaten yeterince yerleşmemişken, hiçbir şey düzelmiyormuş hissi ve görünür bir muhatap olmaması talebi daha da zayıflatıyor.

Adıyaman’da yollar neden düzelmiyor sorusunun tek görünür muhatabı belediye. Belediye ulaşılabilir bir muhatap ama onun dışında sanki ortada bir devlet otoritesi yokmuş gibi bir algı var. Devletin varlığı hissedilmiyor ve bu da belirsizliği ve kaotik düzeni kalıcılaştırıyor.

Açık söylemek gerekirse, bu sorunlar sadece sivil toplumun ya da toplulukların kendi iyileşme çabalarıyla çözülemez. Biz elimizden geleni yapıyoruz ama bunlar çok sınırlı. Gerçek anlamda bir devlet iradesi ve bütüncül planlama olmadan çözüm mümkün görünmüyor. Bunu umutsuzlukla değil, aslında yapılabilir olduğu için söylüyorum. Planlama yapılırken insanları dinlemek gerekiyor. TOKİ konutlarının balkonlarının ve mutfaklarının çok küçük olduğunu biliyoruz. Burası sıcak bir coğrafya. İnsanlar üç yıldır kurutmalık yapamıyor. Oysa kurutmalık Adıyaman’da temel bir besin kültürüdür. Tozdan, koşullardan yapılamıyor. Bunlar bu coğrafyanın temel ihtiyaçları ve bu gerçeklik gözetilmeden yapılan her plan eksik kalıyor.

G.E.: Meyve ve sebzelerin kurutulmasından bahsediyoruz.

G.K.: Kurutmalık yazın hazırlanır ve orada kışlık için son derece temel bir besindir. İnsanlar bunu artık yapamıyor. Zaten uzun zamandır 21 metrekarelik alanlarda yaşamak zorunda kaldılar. Şimdi en azından biraz nefes alabilecekleri, daha insani koşullara sahip bir yaşam alanına geçmeyi bekliyorlar.

G.E.: Süremiz giderek azalıyor. Gülfer Kırbaş’a çok teşekkür ediyoruz ve aynı soruları Kemal’e de yöneltelim. 
Kemal, sen ne dersin? Sorulara dair değerlendirmelerini alalım.

K.V.T.: İlk soru, depremin hemen ardından yaşanan kitlesel göçle ilgili. Hepimiz biliyoruz ki özellikle ilk günlerde ve haftalarda, deprem bölgesindeki beş ilden İstanbul, Ankara ve batı illerine doğru ciddi bir göç yaşandı.

Bu konuda bazı çalışmalar da yapıldı. Sahada yaptığımız görüşmelerde şunu görüyorduk: Evet, gidenler vardı ancak deprem bölgesi, Antakya’dan Maraş’a uzanan Amik Ovası hattı, Türkiye’de hem tarımın hem de endüstriyel tarımın yoğun olduğu, hâlâ önemli ölçüde tarımla geçinen bir nüfusa sahip bir bölge. Bunun geri dönüş için bir “çekim gücü” oluşturacağını düşünüyorduk. Zamanla şunu gözlemledik: Deprem sonrası gidenleri de kendi içinde ayırmak gerekiyor. Devlet memurlarına tayin hakkı tanındı ve önemli bir kısmı başka illere gitti. Onları ayrı tutarsak, bölgeden ayrılanların büyük bölümünün zamanla geri döndüğünü gözlemledik. Özellikle şehir merkezindeki evleri yıkılanların, köylerdeki ya da kırsaldaki evlerine döndüklerini gördük.

Dayanışma meselesine gelince: Deprem sonrası özellikle Hatay ve Adıyaman’da güçlü bir dayanışma vardı. Bu dayanışma, yıkımın görünür olmasını ve ilk müdahalenin yapılmasını sağladı. Ancak şunu kabul etmek gerekiyor: %80’i yıkılmış bir kenti sivil toplum örgütleri ayağa kaldıramaz.

İlk günlerdeki insani yardım ve dayanışma çok kıymetliydi. Ancak bugün, kısıtlı kaynaklarla sivil toplumun yapabileceği en önemli şeyin hak temelli savunuculuk olduğunu düşünüyorum. Yeniden inşa sürecinin, tutulmamış yasların ve psikososyal boyutun da içinde olduğu bir çerçevede savunuculuk yapılması gerekiyor.

Sadece yardım dağıtarak, kısa süreli desteklerle insanları güçlendirmek mümkün değil. İnsanlar artık yardım değil, güvence istiyor; düzenli ve sürdürülebilir bir gelir güvencesi talep ediyorlar.

Özellikle Dom ve Abdal toplulukları gibi daha dezavantajlı kesimler için, hak sahibi olmadıkları için konuta erişemeyenler açısından sosyal konut projeleri geliştirilebilir. Geçici yaşam merkezlerinin kalıcı çöküntü mahallelere dönüşmesini engellemek için, bu toplulukların konut hakkına yönelik uzun vadeli politikalar üretilmesi gerekiyor.

G.E.: Evet, son olarak Eda'dan da çok kısa bir süre içinde özet rica edebilir miyiz?

E.D.S.: Ben de “ilk adımda ne yapılmalıydı?” sorusunu çok önemsiyorum çünkü aslında ilk adımda yapılması gerekenler yapılmadı, en büyük problem buydu.

Depremden sonra çok hızlı bir enkaz kaldırma süreci başladı. Bu hız, insan sağlığını ciddi biçimde etkileyecek ölçüde asbest riskini beraberinde getirdi. Ardından yine çok hızlı bir inşaat süreci başladı. Zeytinlikler, yeşil alanlar, tarım alanları hızla yapılaşmaya açıldı, beton ağırlıklı bir kentleşme ortaya çıktı.

Burada Japonya’dan gelip çalışma yapan bir araştırmacı arkadaşımız var. Onunla konuşurken Japonya’daki deprem sonrası süreci sormuştum. “Burada her şey çok hızlı, her yerde ev var. Japonya’da öyle değil. Biz yavaş ama sağlam yaparız,” demişti. Bu cümle aslında durumu çok net özetliyor: Burada hızlı ama sağlam olmayan bir süreç yaşandı.

Oysa önce insana, insanın iyileşmesine yönelik adımlar atılmalıydı ama atılmadı. Sanki binalar tamamlandığında insanlar ruhen, fiziksel ve psikolojik olarak kaldıkları yerden eksiksiz devam edecekmiş gibi bir varsayım var. Oysa böyle bir dünya yok.

Binaların bitmiş olması tek başına bir anlam taşımıyor. Biz iyi olmak istiyoruz ama şehrimizle birlikte iyi olmak istiyoruz. Eğer bir parka gidebiliyorsam, yaşanabilir bir kamusal alanım varsa, devlet bana gerçekten insanca yaşayabileceğim bir alan tanıyorsa bu anlamlı.

İlk etapta 21 metrekarelik konteynerler, çadırlar vardı. Sonrasında 40 metrekarelik “köy evi” diye tanımlanan yapılar yapıldı. Hatta bazı köylerde ciddi yıkım olmamasına rağmen bu evler inşa edildi. Oysa bu konutlar, gerçekten ihtiyacı olan ve yaşanabilir alanlara erişemeyen insanlara daha planlı biçimde tahsis edilebilirdi. Kira yardımları doğru ve sürdürülebilir biçimde sağlanabilseydi, parklar, yollar, içme suyu, elektrik ve altyapı öncelikli olarak çözülebilseydi insanlar zaten yaşamlarını sürdürebilirdi.

Bu nedenle ilk adımda yapılması gerekenler yapılmadı. Umarım bundan sonrası için daha doğru adımlar atılır diyerek sözümü burada bitiriyorum.

G.E.: Evet arkadaşlar, hepinize çok teşekkür ederiz. Gülfer Kırbaş, Kemal Vural Tarlan ve Eda Dinçman Sağıroğlu bugün programımızın konuklarıydı. 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümü için hazırladığımız dört programlık serinin dördüncü bölümünü gerçekleştirdik ve bölgede yaşamı, karşılaşılan sorunları, ihtiyaçları, gündelik hayatın zorluklarını; eğitim, sağlık ve barınma alanlarındaki mevcut durumu yeniden gündeme getirdik. Katıldığınız, deneyimlerinizi ve tanıklıklarınızı paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşmek dileğiyle hoşçakalın.