Adalar Hepimizin!

-
Aa
+
a
a
a

Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, 2025 Yılı Almanak serisinde tüm zorluklara rağmen yan yana durdukları, dostlarla birlikte ürettikleri ve umudu kolektif biçimde büyüttükleri yıla dönüp bakıyor; ağırladıkları konukları, ele aldıkları meseleleri, paylaştıkları dertleri ve çoğalan umutları birlikte hatırlatıyorlar.

Nevin Sungur: Herkese merhaba, Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programını dinliyorsunuz. Ben Nevin Sungur.

Derya Tolgay: Ben Derya Tolgay.

N.S.: Evet, yine biten bir yılın son programında beraberiz. Yine diyorum çünkü geçen sene de böyle bir program yapmıştık. Bu yıl sanki biraz hızlı geçti gibi. Bu yıldan yaralı bereli çıktık; bir kere radyomuz kapatıldı, bunun dışında Türkiye’de ve dünyada olmayan kalmadı. Yorgunuz ama yine de başımız dik. Radyomuza sahip çıktık. İşimizde, gücümüzde, aklımızın, vicdanımızın, bilimin ışığında yolumuza devam etmeye çalıştık ve bu yolda adımlar attık. Ülkede, dünyada adalet inancımız ne kadar sarsılsa da biz yine de ona olan inancımızı kaybetmedik ve bu ülkede bütün olan bitene, moralimizi bozan her şeye rağmen bu ülkede güzel günlerin olacağına dair inancımızı kaybetmedik. Bütün çabamız da bu yönde.

D.T.: Bunca olumsuzluğa, bunca zorluğa, bir direniş sözcüğü olan ‘rağmen’le tutunacağız. Yeni yıl kapımızı çalan herkese kalbimizi açtığımız, insanların birbirine gel demekten çekinmediği bir yıl olsun. Bu sertliğe rağmen daha şefkatli, şiddete rağmen daha barışçıl, kutuplaşmaya rağmen daha insancıl ve toprağı, suyu, ağacı bir arka plan, manzara gibi değil de hayatın kendisi olarak gördüğümüz, her şeye rağmen umudu büyüttüğümüz bir yıl olsun, bizi var eden bütün dinleyicilerimize, destekçilerimize, herkese bin teşekkür.

Teknik masada Andrei Gritcu bizimle ve bugünkü destekçimiz Leyla Celalyan.

N.S.: Genç kuşaktan çok kıymetli birisi.

D.T.: Ayrıca deşifrelerimizi yapan ekibimizin gözükmeyen kahramanı, arkadaşımız Nermin Sungur'a da buradan teşekkürlerimizi iletelim.

N.S.: Evet ablam diye söylemiyorum, çok çalıştı.

D.T.: Bu sene biz de tüm zorluklara rağmen bizim için çok kıymetli iki çalışmayı da tamamladık. Dünya Mirası Adalar da bütün bu çalışmaların bir parçasıydı. Marmara Denizi ve Havzası Restorasyon Planı ve Asi Çevre Vizyon Planı’nı hayata geçirmiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Sevincimizi buradan paylaşmak istiyorum. Emek veren, katkı sunan herkese buradan bin şükran ve bin teşekkür. Benim söyleyeceklerim şimdilik böyle.

N.S.: Bu yılın son programında yıl boyunca yaptığımız programlardan oluşan bir almanak hazırlayalım, bandı geriye sarıp hangi tarihte kimleri programlarımıza konuk etmişiz bunlara bakalım istedik. Ama o kadar çok konuk ağırlamışız, o kadar çok konuya değinmişiz ki bir programa hepsini sığdıramadık ve bu yüzden ikiye böldük. Bugün Almanak’ın birinci bölümünü yapıyoruz. Şimdi hemen lafı uzatmadan başlayalım.

Ocak ayında Marmara Yaşasın serisi yaptık. Marmara Denizi’nde müsilajın artmasıyla beraber özellikle Mustafa Sarı Hoca'nın çaldığı alarm zilleriyle beraber böyle bir seriye başladık. 7 Ocak, 14 Ocak, 21 Ocak ve 28 Ocak'ta yayınlanan programlarımıza buna ayırdık. Sırasıyla dinleyeceğiniz sesler Prof. Doktor Mustafa Sarı, kameraman, sualtı görüntü yönetmeni Tahsin Ceylan ve Kuzey Ormanları Savunması’ndan Banu Uspeder. Marmara Yaşasın serisinde yine konuk ettiğimiz baba oğul Aslan ve Barbaros Yaşar. Baba Aslan Bey, yıllardır balıkçılık yapmış birisi, oğlu Barbaros Bey ise uluslararası dalgıç. Bu serinin en son konuğu da Sibel Horoda Coşkun olmuş sanatçı. Kendisi de ‘Suyun Şekillendirdikleri’ adını taşıyan sergisiyle Marmara'daki yaşananlara dikkat çekmiş.

  • Mustafa Sarı: Bu bizim ekolojik olarak geleceğinden emin olduğumuz ama zamanını kestiremediğimiz bir ekolojik felaketti. Ne yazık ki 23 Ekim'de tekrar ortaya çıktı. 6 Kasım'da Marmara Adalarının çevresi ve Tekirdağ kıyılarına yayıldı. 13 Kasım'da İstanbul Prens Adaları'nın çevresine geldi, yerleşti. 20 Kasım'da Gemlik Körfezi'ne artık ulaştı. 5 Aralık'a geldiğimizde de İzmit Körfezi'nin en ucuna kadar ulaşarak güneyden kuzeye kadar her tarafa ulaşmış oldu.
     
  • Tahsin Ceylan: Deniz anaları yapışmış müsilaja ve kendilerini kurtaramıyorlar. Bir müddet sonra da onlar orada yaşamlarını yitiriyorlar. Bir diğer sıkıntı da müsilaj yukarıyı kapladığı zaman, üstü kapladığı zaman güneş ışığı aşağı geçemiyor. Geçemediği zaman da işte yaşam kaynağımız olan canlar fotosentez yapamıyor. Aslında hayat her şey fotosentezle başlar. O yüzden denize arıtma bırakmamamız lazım ya da ileri biyolojik arıtmayla bu organik maddeleri bırakmamız lazım. Şu anda bırakılmıyor. Bunlarla bir ders almadı ülkemiz. Yani sadece bakanlığın ceza kesmesiyle bu soruların çözümünün olabileceğine ben ihtimal vermiyorum. Dipte yaşanan bir trajedi var yani.
     
  • Banu Uspeder: Müsilaj tehlikesi 5-6 yıl gibi uzun zamandan beri yoğunlukla Marmara Denizi'nde var. Ege Denizi'ne de ulaşmış durumda şu anda. Çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu sene bu kadar erken çıkmasıyla ilgili hocalarımız, ısrarla şunu söylüyor ‘Marmara Denizi hasta bir çocuktur.’
     
  • Aslan Yaras : Pek güzel şeyler söyleyemeyeceğim. Eskiden çok güzel şeylerle başladık. Ama sona doğru çok kötü şeyler görüyoruz. Marmara Denizi’nin neredeyse bittiğine kanaat getirdik diyebilirim. Bilhassa küçük balıkçıları çok büyük sekteye uğratmış olduk.
     
  • Barboros Yaras: Geçen ay Brezilya'daydım ve bir çok bölgesini gezdim. Brezilya'da bütün sahiller herkese açık. Bir otel ya da bir restoran tarafından kapatılmamış. Çok imreniyorum buna. Buraya geldikçe ve gördükçe de bu duruma çok üzülüyorum.
     
  • Sibel Horoda Coşkun: Yassıada’nın yanında bir fay hattı var. Oraya moloz döküldüğüne şahit olan arkadaşlarımız var. Çok derin olduğu için, dalgıçlar inemiyor ve bu yüzden de kanıtlanamıyor. Fakat strafor yüzüyor. Bizim adanın arkasına geliyor, insansız kıyılara. Aslında bastırılmış olanın hortlaması gibi. Müsilaj da öyle. Atıklar görülemeyecek bir yerde derin denize bırakılıyor. Sonra o müsilaj olarak yüzeye çıkıyor. Bu da bir çeşit hortlama gibi geliyor bana.

D.T.: Diğer konumuz da muhtemel İstanbul depremi nedeniyle bizi çok ilgilendiriyor, Hatay’da, depremden sonra Asi Çevre Vizyon Planı çalışmaları yapıldı. Bu çalışmalarda yer alan Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu ve Tabipler Merkez Konsey Üyesi Dr. Ali Kanatlı'nın sözlerine kulak veriyoruz.

  • Ali Kanatlı: Deprem şehir için bir rant fırsatı değildir. Altyapısıyla, kültürüyle şehrin yeniden yapılması için bir fırsat olması gerekirdi. Ama bunu görmedik. Halkın isteğine göre değil, sermayenin isteğine göre bir kentleşme yapılıyor. Antakya tarihi binlerce yıla yayılan bir yer. Siz bunu dört duvar arasına sığdıramazsınız. Özellikle bu kent Antakya ise siz bunu TOKİ’ye sığdıramazsınız. Bu bir çözüm yolu değildir.
     
  • Nilgün Karasu: Bu süreçte içinde ilk günden itibaren çevre sorunlarımız başladı. Molozlar, yıkılan binaların enkazı... Hemen ardından tarım alanlarımıza el konuldu. Zeytinlik alanlarımız TOKİ’ye kurban edildi. Hemen ardından ÇED. gerekliliğinin kaldırılmasıyla sayıları her gün artan taş olacakları, beton santralleri ile bugünlere kadar geldik. Bu süreçte bize çok fazla görev düştü. Çünkü bu beton santralleri ile taş olacakları bizim ikinci deprem felaketimiz.

N.S.: Avukat Onur Cıngıl ile iptal edilen İstanbul Adaları Koruma Amaçlı İmar Planı sürecini konuştuk. Neredeyiz ve neler olmakta? Onur Bey bu konuda bizleri uyardı ve bazı noktalara açıklık getirdi. Şimdi onu dinliyoruz.

  • Onur Cıngıl: Aslında devletin burada yapması gereken şey şu, Vatandaşa bir iş kalmadan görevini yerine getirmek. Çevreyle ilgili görevini yerine getirmeyenleri görürse ya da bir sorunu görürse onu cezalandırmak engellemek ve idare hukuku kapsamında ceza kesmek. Buradaki çelişki şu oluyor. Devlet çevreyi koruyacakken ben çevreyi devletten korumaya çalışıyorum. Bu yönden baktığımızda bakanlığın denizi yok etmesine ben şaşırmıyorum. Yani onlar yok der yok olur. Sanırım o yüzden Türkiye'de mücadele hiçbir zaman bitmiyor.

D.T.: Bu programda Ozan Mirkan Balpetek ile komşudaki adalılık halleri ve mücadelelerini ele aldık çünkü bizde de bir kıyı hareketi başladı. Bu çok benzer iki yakanın mücadelesini birleştirerek sizlere sunmak istedik.

  • Ozan Mirkan Balpetek: Burada başlayan bir şeyin Türkiye’ye ilham vermesi de bir tesadüf sonucu değil. Belki uzun yıllardır, özellikle son 15 yıldır bu meydan hareketleri, işgal hareketleriyle birlikte memleketlerin fertleri çok hızlı olarak bir iletişime geçebiliyor ve politik olarak birbirlerinden çok hızlı bir şekilde bir şeyler öğrenebiliyorlar. Bu yüzden neden olmasın seve seve denemeye değer.

N.S.: Şakir Paşa Ailesi ve Şakir Paşa Köşkü bu senenin çok konuşulan konularından birisiydi. Tabi dizi çok gündeme geldi ama maalesef dizinin başına da çok talihsizlikler geldi. Biz Adil Bali'yi davet ettik çünkü o Şakir Paşa ailesi köşkünün bahçesinde çocukluğunu geçiren bir Adalı. Adil, bizlere bu aileden ve köşkten bahsetti. Bir de o dönemde Adalar Müzesi'nde açılan Şakir Paşa Ailesi ve köşkü hakkındaki sergiyi konuştuk kendisiyle.

  • Adil Bali: Bu köşkte doğan sanatçılar, hepsi kralların, kraliçelerin sergilerine geldiği kendi disiplininde bir numara sanatçılar olmuş. Bir de aile çok etkileyici. Yani bahsedilen isimler sadrazam, general, paşa, sanatçı. Mesela Ahmet Hüseyin diye bahsettiğiniz kişi o dönemin en etkin ve önemli kişileri bu ailenin içinde. O dönemde gerçekten 1912'lerde, 1914'lerde onlar sokağa çıkarken peçe, çarşaf takıp çıkmak durumunda. Ama Şakir Paşa özel hocalar tutuyor. Bunu çok önemsiyor. Hatta paraları bitmek üzereyken bile eğitimden parayı hiç kısmıyor.

D.T.: Evet, 4 Mart’ta da konuğumuz Adalar Vakfı Başkan Yardımcısı Melis Şeyhun Çalışlar idi. Kendisiyle Adaların Mimozaları Festivali üzerine konuştuk.

  • Melis Seyhun Çalışlar: Ben biraz mimozaları mercanlar gibi düşünüyorum. Atollerin olduğu yerden kopardığınız bir mercan parçacığını bir ülkeden çıkaramazsanız. Büyükada’dan da kucak dolusu mimozalarla vapura binemiyor olmanız lazım. Kesinlikle bunun yasaklanması gerekiyor. Çünkü sudan çıktığı anda matlaşan balık gibi, mimazoyı da vazoya koyduğunuz andan itibaren bütün o sarılığı, canlılığı hatta kokusu yok olup gidiyor. Onu bir vazo çiçeği olarak düşünmemek gerekiyor yani. Bizim buradaki esas hedefimiz Mimoza, adanın da öngördüğü şekilde bu bitkinin artık ekzotikten endemikleşmeye döndürülerek korunması, yaşatılması. Adanın böyle endemik çok az bitkisi var. Dolayısıyla bu etkinlik aslında tamamen bu bilinci yaşatma, yaratma ve sürdürme üzerine kurulmuş bir etkinlik.

N.S.: Ressam Tiraje Dikmen senin en büyük idollerinden birisi değil mi?

D.T.: Kesinlikle ve birçoğumuzun.

N.S.: Dr. Necmi Sönmez, Tiraje Hanım ile beraber uzunca süre çeşitli projeler yapma şansını bulmuş ve yrıca Tiraje Dikmen Sözlüğü’nü hazırlamış. 11 Mart programımızda Necmi Sönmez’le hem Tiraje Dikmen’in hayatını, hem de sanatını anlattığı bu kitaba dair konuştuk.

  • Necmi Sönmez: Ben Tiraje Dikmen'i 10 Temmuz 1986 yılında ilk defa Büyükada'da Bahçeliönü Sokak’taki evinde ziyaret etmiştim. Bu geriye dönüp baktığımda benim hayatımı hakikaten en etkileyen, en derin iz bırakan atölye ziyaretlerinden biriydi. O zamandan beri Tiraje ile beraber birçok ortak projeye imza atmanın ayrıcalığını yaşadım. Kendisiyle İstanbul'da, Paris'te birçok defa ortak projeler geliştirme şansım oldu. Bu süreç içindeki sıkıntıları, sorunları çok birinci elden kendisiyle olan yakın diyaloğumdan, etrafındaki arkadaşlarından dinlemek, onlara çare bulmak, çözümler aramak durumunda kaldığım için aslında bu kitabı ona karşı olan saygımın, sevgimin, arkadaşlığımın bir tür karşılığı olarak yazmayı düşündüm. Çünkü bunu yapmak benim için çok önemliydi. Çalışmalarının yeteri kadar bilinmediğini, eserlerinin farklılığının çok fazla ön plana çıkmadığını, bunun ötesinde kendisinin dünyayı, kendisini saran insanlar dışındaki dünyaya bilinçli olarak kapalı tutması da beni çok düşündürüyordu.

N.S.: 18 Mart ve 25 Mart'ta maalesef programlarımızı yapamadık çünkü bildiğiniz gibi Açık Radyo o dönemde mahkeme kararıyla kapatıldı. Çok sevimsiz ve üzücü bir dönemdi. Ama biraz önce de dediğim gibi, kuyruğumuzu dik tuttuk. Bütün Açık Radyo çalışanları ve dinleyicilerinin emeğiyle Apaçık Radyo tekrar yayına başladı.

D.T.: Nisan ayında ise Dünya Mirası Adalar olarak etkinliklerimizin bir bölümü, ‘Adalarda Modern Mimarlık Mirası ve Adaları İnşa Edenler’ dizisiyle başladı. Bunun yürütücülüğünü de mimar arkadaşımız Zafer Akay yaptı. 8 Nisan’daki yayınımızda kendisiyle bu konuyu konuştuk.

  • Zafer Akay: Adalar bu açıdan çok çok değerli bir modern mimarlık mirasına sahip. Biraz gizli kalıyorlar ama, çok çok değerli. Çünkü Ada zaten çok rafine, çok hoş bir dünya. Özellikle Büyükada ama diğer bütün adalar çok özel örnekler ortaya çıkardı. Bütün bunların büyük ölçüde korunabildiği için çok da şanslıyız. Örneğin Anadolu yakasında modern mimarlık örneklerinin birçoğunu kaybettik ne yazık ki. Adalar'da bunların korunabilmiş olması çok değerli. Şimdi biz bu çok değerli örnekleri ve onların arkasındaki aktörleri konuşmaya ve ortaya çıkarmaya çalışıyoruz.

N.S.: 15 Nisan Dünya Sanat Günü'ydü. O günkü programımızda ise 2024 yılında kaybettiğimiz çok değerli resim ve gravür sanatçısı Teoman Südor’ın eşi ressam Gülseren Südor ve kızı Diyani Galeri sahibi Telga Südor Mendi ile sanat ve Adalar hikayelerinin yanı sıra Teoman Bey'in de sanatını konuştuk. Bu arada Gülseren Hanım bu sene içerisinde önemli bir ameliyat geçirdi ve ona rağmen bir sergi açtı. Kendisine hem geçmiş olsun, hem ellerine sağlık diyelim.

  • Gülseren Südor: Sanat aslında iyileştiriyor, insanı arındırıyor, insanı yüceltiyor diyeyim. Ben kendi adıma böyle düşünüyorum. UNESCO'nun kabul ettiği bu sanat gününde çok önemsiyorum. Çünkü sanatçı olmak bana göre bir ayrıcalık. Teoman da öyle düşünürdü. Evet çok zorlu, çetrefi yolları var. Çok çok çalışmanız lazım. Ta ki en son güne kadar. Teoman en son gün, hastaneye gitmeden evvel son resimine başlamıştı .Yarıda bıraktı maalesef. Ama inanın o halinde dahi resim yaptı.
     
  • Telga Südor Mendi: Ben de şöyle bir şey ekleyebilirim. Esasında ada Türkçe etimolojisinde değil ama Latince’de insula dan geliyor ve izolasyon kelimesi de oradan geliyor. Yani dört tarafımız çevrili ve siz orada yalnızsınız. Babamda bu his çok vardı. Kendisi adada bulunmayı ve yalnız kalmayı çok severdi. İnsanların ortasında kendi adasını kurmuş bir insandı. Resimlere baktığınızda da bunu çok iyi hissediyorsunuz.

D.T.: 22 Nisan Adalarımızın büyük bir gururu diyebileceğimiz Adalar Çocuk ve Gençlik Orkestrası'nı ağırladık. Orkestra yaylı çalgılar grubundan Nehir, Nur, Piraye, Raşel ve Sinan bize konuk oldular ve Adada çocuk olmak ve müzik yapmak üzerine çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

  • Nehir: Adayı korumak için insanlara tembihlememiz lazım ama kimse dinlemiyor. Çöpleri yere atmayın diyoruz. Ama her eve gidişimde çöpleri bazen yerde buluyorum.
     
  • Nur: İnsanlar ve özellikle başka yerlerden gelen turistler her yere çöpünü atıyor yani.
     
  • Piraye: Orman çok güzel aslında böyle piknik falan mangal yakabiliyorlar. Ama yaktıktan sonra söndürmüyorlar. Hala durduğu için orman yangınları oluyor. Çok güzel bir yer burası. Yani korumamız gerekirken gelecek nesillere hiçbir şey bırakmıyormuşuz gibi oluyor.
     
  • Sinan: Yani şimdi artık burada bir sorun var. Sorun galiba belediye başkanının sorunu. Çünkü burada bir sürü şehirleşme oldu, arabalar kaldırıldı. Bizim güzelim at arabaları yani. Kocaman böyle otobüsler falan geldi. Yani şehirleşmeye başladı artık. Yeni binalar ekmeye başladı yani turistler için. Küçük bir adaya bir sürü insan geliyor.
     
  • Raşel: Özellikle turistler, Adalıların yani bizim evimizi yıkıyorlar. Hayvanlara, doğaya hiçbir zaman anlayışlı davranmıyorlar. Her yer böyle şimdi taksi, otobüs falan oldu. Çok hızlı gittikleri için de kedi köpeklere, özellikle kedilere çok fazla zarar veriyorlar.

N.S.: 29 Nisan, Dünya Dans Günü'ydü. Buradan yola çıkarak biz de Adalı sanatçılardan, koreograf, akademisyen Talin Büyükkürkçüyan ile dansın özgürleştirici gücünü konuştuk.

  • Talin Büyükkürkçüyan: Dans daha birleştirici olabiliyor. Çünkü dansın içinde temas var. Hem dokunarak hem dokunmayarak. Yani aynı alanı paylaşıyoruz. O yüzden dans çok şifalandırıcı bir şey bence. Özellikle doğaçlama dansı ben çok seviyorum. Bence herkes dans ederse zaten hiç savaş falan olmaz.

D.T.: Ve geldik 13 Mayıs'a. Arada biz de program yapıyoruz ve bunlardan bir tanesini ben yapmıştım: ‘Ormanda yere düşen her ağaç bir son değil, bir başlangıçtır.’ Bunu gündeme getirmeye çalıştım ve dünyanın başka alanlardan da sürdürülebilir ormancılık, ekosistem temelli ormancılık, orman sadece odun değil, karbon yutağı, habitat, su kaynağı ve iklim düzenleyici olarak nasıl görülüyor bunları dile getirmeye çalışmıştım.

  • Derya Tolgay: Ormanda yürürken ayağınızın altındaki katmanın toprakla ağacın arasındaki habitatın ne kadar zengin olduğunu düşünür müsünüz? Alt tabaka yani çalılar, otlar, Ve genç fidanlar, kuşlardan böceklere, küçük memelilerden sürüngenlere kadar sayısız canlının hem evi hem gıdası. Belki de en önemlisi her düşen yaprak, her çürüyen dal toprak için bir besin. Yani hayatın kaynağı tam ekolojik döngü dediğimiz... Doğa zaten ne yapacağını biliyor. Bizim görevimiz çoğu zaman sadece geri çekilmek ve doğanın işini yapmasına izin vermek.

N.S.: 20 Mayıs'taki programımız ise bizim en büyük dertlerimizden birisi olan Tekirdağ Ergene’deki derin deniz deşarjı ve Marmara Denizi’nin giderek daha fazla kirletilmesiyle ilgiliydi. Ergene’deki bu derin deniz deşarjı aleyhine açılan davada gelinen süreci konuştuk. Konuklarımız Tunç Lokum, Mustafa Sarı Hoca ve Sera Tolgay’dı. Derya da mahkeme masraflarından bahsetmişti.

D.T.: Evet, ben de bu konuda şunları söylemiştim.

  • Derya Tolgay: Dava 4 yıldır sürüyor. Ancak geçtiğimiz günlerde açıklanan bilirkişi ücretleri gerçekten hepimizi şaşırttı. İstanbul Üniversitesi'nin hazırlayacağı bir ön rapor var bu bilirkişi raporu için. Toplamda 1,5 milyon lirayı aşan keşif ve analiz bedeli talep edildi. Sivil yurttaşların açtığı çevre davasının fiilen görülmesini engelleyecek bir olay bu.

D.T.: 3 Haziran'a geldik. Burada da Marmara Denizi Restorasyon Yol Haritası ve Asi Nehri Havzası Çevre Vizyon Planı'na dair konuğumuz Sera Tolgay’dı. Kendisi National Geographic'i kaşifi, hidrolog ve şehir plancısı. Çalışmaların özetini yaptı bize.

  • Sera Tolgay: Çok büyük coğrafyalar. Marmara dediğimizde büyük bir bölge, Asi dediğimizde aslında Lübnan'dan başlıyor, Suriye'den geçiyor. Biz mesela Asi Nehri örneğinde daha ufak bir alt havzaya baktık. Çevre Vizyon Planı dediğimizde aslında bunlar yaşayan belgeler. Süreç içerisinde son iki senede Marmara projesi ve son bir sene içerisinde de Asi projesi gelişiyor. Tabii burada bunun öncesi ve sonrası var ve bunlar yaşayan belgeler. Nasıl Asi Nehri ya da Marmara Denizi yaşayan bir varlıksa bu çevre vizyon planlarını da yaşayan belgeler olarak biz düşünüyoruz. Bu çevre vizyon planları da günümüzdeki durumu biraz anlamak ve nereye gidiyoruz, nereden geldik, nereye gidiyoruz onu anlamak için.

N.S.: 10 Haziran Asi Çevre Vizyon Planı'nı konuştuk. Bu Türkiye'nin ilk sivil çevre planı. Program konuklarımız Antakya Çevre Koruma Derneği Başkanı Nilgün Karasu ve belgeselci ve Apaçık Radyo programcısı Aysim Türkmen ile beraber Antakya'daki son durumu ve Asi Çevre Vizyon Planı'nı konuştuk.

  • Nilgün Karasu: Hatay tamamen bir rant şehri. Fırsat kapitalizmi yaşanıyor burada. Biz artık hukukun üstünlüğü diyemiyoruz, kapitalizmin üstünlüğü diyoruz. Biz halk sağlığını anlatıyoruz, ekolojiyi anlatıyoruz. Yok olan dünyamızı anlatırken karşı tarafın bize yaptığı savunma şirketin uğrayacağı milyon zararlar. En üzücü olaylardan biri de şimdiye kadar sayı veremeyeceğim yüz binlerce envai çeşit ağaç kesimi yapıldı.
     
  • Aysim Türkmen: Ben bu projeye özellikle bir film yönetmeni olarak katıldım. Her bir konu üzerine, her bir başlık üzerine bir YouTube videosu hazırladım. Bütün bu videoları da YouTube kanalımız Asi Havzası Çevre Vizyon Planı’nda görebilirsiniz. Bu kanala abone olursanız bizim için muazzam bir destek de olur.

D.T.: 17 Haziran ise National Geographic Festivali'ne ilham veren çalışmalar. Dünya Mirası Adalar olarak bizim de davet edildiğimiz bu festivale bizi temsilen Sera Tolgay katılmıştı. Sera, bu ufuk açıcı, dünyayı daha iyi bir yere taşımaya gayret içinde olan belgeselciler, bilim insanları, hidrologlar, biyologların sunumlarını bize özetledi.

  • Sera Tolgay: Tabii burada bulunmak benim için de çok büyük bir şerefti. Çünkü gerçekten bahsettiğimiz gibi Amazonlardan tutun, Antarktika'ya dünyanın dört bir yanında çalışan bilim insanları, araştırmacılar katıldı. Ortak noktaları doğayı ve dünyayı insanları anlamak, yaşamın ne kadar kırılgan ve büyüleyici olduğunu yeniden fark etmemizi sağlamak. Dünyanın gidişatı siyasi olarak biraz içimizi karartsa da bazen böyle insanların olması bana çok umut verdi açıkçası.

N.S.: Böylece almanağımızın birinci bölümünün sonuna gelmiş olduk. Şimdi geriye bakınca Derya ne kadar çok konuğumuz olmuş, ne kadar çok konuşmuşuz, ne kadar çok dertlenmişiz yine bu yılda. Yapmamız gereken şeyler bunlar ve hiç de gocunmadık, gocunmayacağız. Umudumuzu kaybetmeden bunu yapmaya devam edeceğiz.

D.T.: Bir de duyurumuz olacak, Büyükada'nın belleğinde özel bir yere sahip olan Splendid Palace bu kez kendi hikayesini anlatmak üzere kapılarını açıyor. Adaların kültürel peyzajının en önemli simgesel yapılarından biri, mimarlık, kimlik ve hafıza ekseninde ele alınacak. 4 Ocak Pazar günü saat 15:30'da Splendid Palace kendi mekanında konuk oluyor. Genç kuşak temsilcisi Serra Hamamcıoğlu Taşkent'i ağırlıyoruz. Osmanlı'dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Adaların çok katmanlı kültürel hafızasını yansıtan bu yapıyı mimarlık ve mimarlık tarihçileri Nilay Özlü ve Zafer Akay bize anlatacak.

N.S.: Programı kapatıyoruz. Mutlu bir yıl olsun, umutlu bir yıl olsun. Bir parçayla kapatıyoruz değil mi?

D.T.: Evet Paul McCartney’li Wings’den “Let ‘Em” adlı parçayı dinleyeceğiz.

N.S.: Adalar hepimizin!

D.T.: İyi seneler.

D.T.:Herkese merhaba. Dünya Mirası Adalar programcılarından Derya Tolgay ben.

N.S.: Ben Nevin Sungur.

D.T.: Yeni bir seneye girdik. Bunca olumsuzluğa, bunca zorluğa rağmen diye geçen seneyi kapatmıştık. Bu seneyi de öyle açarak bunca olumsuzluğa, bunca zorluğa rağmen yeni yıla umutla girdik. Dayanışmanın büyüdüğü, insanla doğanın, toprakla suyun, ağaçla tüm canların bir bütün olduğu bir yıl olsun diliyoruz.

Teknik masada bizi yalnız bırakmayan arkadaşlarımızın, destekçilerimizin ve tüm Apaçık Radyo ailesi ve programcılarının da yeni yılı kutlu olsun. İyi ki varsınız. Birlikte olmak bize güç, umut ve cesaret veriyor değil mi Nevin?

N.S.: Evet. Hem teşekkür ediyoruz, hem de iyi bir sene diliyoruz herkese.

D.T.: Evet, Almanak'ın ikinci bölümüne geldik.

N.S.: Biz geçen bölümde son olarak 17 Haziran’daki programı yayınlamıştık. Şimdi 24 Haziran’dan itibaren hangi konuları işlemişiz, hangi konuklarla bu konuları konuşmuşuz onları bir hatırlayacağız.

N.S.: Şimdi geriye dönüp bakınca 24 Haziran'dan itibaren toplam 9 programla en fazla Rum Yetimhanesi’ni ele alan programlar yapmışız. Bunun nedeni de basında Rum Yetimhanesi’nin geleceğine ilişkin bazı kararların alındığına dair haberlerin çıkmasıydı.

24 Haziran'da yaptığımız ilk programda da Nilay Özlü ile yeniden Büyükada Rum Yetimhanesi deyip mimari ve tarihi perspektifini konuşmuşuz.

  • Nilay Özlü: Hem kütlesiyle, hem ahşap kullanımıyla, karkas yapısıyla, konumuyla mimari olarak çok özel bir yapı. Bir şekilde bu yapı inşa içindeki piyanosu, merdivenleri, kavları, mahzenlerine kadar her şeyiyle bir şekilde inşa edilmiş. Bundan sonra korunmaması tabii çok büyük bir ayıp ve yazık. Yakın tarihimizin bir ifadesi, yakın tarihimizin bir tezahürü olan bu yapının tamamen bir turistik tesise dönüşmesi bana şu anda açıkçası acı veriyor.

N.S.: Geliyoruz 1 Temmuz'a. Gündüz Vassaf Hoca, bu konunun en yakın takipçilerinden. Onunla sen konuşmuştun galiba değil mi Derya?

D.T.: Evet çünkü o hepimizi çok ateşledi ve Dünya Mirası Adalar'ın da öncülük etmesini istedi. Birlikte bir yazı kalemi aldık. Basın duyurusu da gerçekleşti. Kamuoyunun dikkatini buraya çekmeye çalıştık.

  • Gündüz Vassaf: Şimdi aradan 7 yıl geçti. Böyle bir şey yapmadılar. Daha da çöktü. Artık ölüme terk edilmişti. Ama Türkiye'den biliyoruz böyle ölüme terk edilen yapıları. Bilerek ölüme terk edilen yapıları... Çöksün ki üstünden para kazanalım diye terk edilen yapıları. Anlaşılan Patrikhane’nin de planı buymuş.

N.S.: 8 Temmuz'da yetimhaneye bir ara vermişiz çünkü Büyükada'da Nazım Hikmet Kampı yapıldı. Geleneksel, her sene düzenlenen Büyükada Nazım Hikmet Kampı'nı Nazan Bekiroğlu ile konuştuk.

  • Nazan Bekiroğlu: Nazım Hikmet dediğimizde, okuduğumuzda, düşündüğümüzde özgürlük, dayanışma, barışı ve insan sevgisi çok ön plana çıkıyor kendiliğinden. Biz de kampta aslında tam olarak bunları yaşatmaya çalışıyoruz. Amacımız gençlerin kendilerini özgürce ifade edebilmelerini, farklılıklarıyla kabul görebilmelerini, birbirlerini dinlemelerini ve bir ortak hayalde buluşmalarını sağlamak. Nazım'ın özgürlük, dayanışma, barış ve insan sevgisi gibi değerlerini ön plana çıkartarak kampın vurgusu ve kurgusunu da bu değerlerle birlikte yapıyoruz.

D.T.: 15 Temmuz, Mimar Nevzat Sayın ile yeniden Rum Yetimhanesi konusunu ele aldık. Daha doğrusu binanın turizm amaçlı dönüşümüne dair haberler çıktıktan sonra, onunla aşağı yukarı 7-8 sene önce yaptığımız programdan da alıntılar yaparak malumun ilamı şeklinde bir program hazırlamaya çalıştık.

  • Nevzat Sayın: Türkiye'de sahiplenilmeyen tek yer yetimhane değil. O kadar çok sahipsiz, değere sahibiz ki biz. Sadece onun sıkıntısı üzerine konuşuyoruz. Çünkü bence şuradan başlıyor. Mesela Batılı toplumlar için kamusal alan herkesin sahip olduğu yerdir. Bizde kimsenin olmayan yerdir.

N.S.: 22 Temmuz bu serideki önemli bir programdı çünkü Ortodoks cemaatin önde gelen isimlerinden birisi, Laki Vingas konuğumuzdu. Kendisiyle Büyükada Rum Yetimhanesi’ni konuştuk ve ilk kez bu programda Laki Bey yetimhane konusunda Patrikhane’nin aldığı, bizi biraz tedirgin eden kararlara dair bir açıklamada bulunmuştu. Onun yaptığı o konuşmayı dinliyorsunuz.

  • Laki Vingas: Orada yapılacak olan yatırım çok büyük bir yatırım. Herkesin kolaylıkla yapacağı bir yatırım değil. Binanın restore edilmesi artık sanıyorum imkansız hale dönüştü. Biz ilk başladığımızda bunu bir kısmen bunu belki başarırız diye bir uğraşı gösterdik. Fakat zaman içinde son 10 yılda, özellikle de son 5 yılda daha da kötüleşti. Şu anda bulunduğumuz aşamada restorasyon yani onu tekrar restore etmek imkansızlaşınca artık rekonstrüksiyon yapmak gibi bir sürece gelmiş olduğumuzu fark ettik.

D.T.: Laki Bey'in bayağı bizi sarsan sözlerinden sonra sadece biz değil, kamuoyu da çok fazla ilgi gösterdi çünkü bir yıkım kararı açıklanmıştı. Onun üzerine biz de uzmanlardan görüşler almak istedik ve 29 Temmuz'da Prof. Dr. Ayşen Savaş ile yetimhane için başka gelecek mümkün mü tartışmasını açmak istedik.

  • Ayşen Savaş: Büyük yapılar var dünyada, hatta adalar var korunan. Japonya'daki bu Miyajima adası var, Yunanistan'daki Hidra adası var. Bütün bu adalar oldukları gibi korunabiliyorlar. Ama bunun nedenlerinden bir tanesi de belki devlet eliyle korunuyor olmaları. Örneğin Fransa'da Notre-Dame yangını hatırlayalım. O da yanan büyük bir yapı ama hiç kimsenin aklına ahşap olduğu için ve yandığı için Notre-Dame'i otele dönüştürmek gelmedi.

N.S.: 5 Ağustos'ta da yine Mimar Yaman İrepoğlu ile hem Mizzi Köşkü'nü konuştuk, hem de yetimhaneye ilişkin restorasyon sürecini çünkü Yaman İrepoğlu, Mizzi Köşkü'nü restore eden mimar. Dolayısıyla eski binaların restorasyonuna ilişkin neler yapılabilir konusunda kendisiyle bir sohbet gerçekleştirmiştik.

  • Yaman İrepoğlu: Yetimhane tabii ki özel mülkiyete sahip bir mülk. Fakat zaman içerisinde kamuya mal olmuş ve dünyaya mal olmuş bir dünya mirası. Şöyle bir şey var, bina kütlesel olarak sağlam olan çok noktasıyla beraber yıkılma fikrini ben kabul etmek istemiyorum şahsen bir mimar olarak.

D.T.: 12 Ağustos'ta ise Mimar Barış Altan ile yine Rum Yetimhanesi restorasyonu üzerine konuştuk. Çok önemli bir yayındı bizce çünkü kendisinin şöyle bir iddiası vardı: “Ayakta duran her yapı restore edilebilir.”

  • Barış Altan: Restorasyonun imkansız hale geldiğini söyleyen kişinin bunu neye dayandırdığını anlatması gerekiyor. Yani bu bir etik sorumluluk. Öte yandan böyle bir iddiayı ortaya atıp bunu tartıştırmanın şöyle bir negatif tarafı var. Bu konuyu normalleştiriyoruz. Bunun doğru olduğunu düşünmemiz sağlanıyor. Evet koskoca Patrikhane ve yetkilileri bir araya gelmiş. Yapının artık restore edilemeyeceğini söyledilerse bize de buna inanmak kalıyor herhalde diye düşünebiliriz. O yüzden dediğim gibi yönlendirici ve yanlış.

D.T.: 19 Ağustos'a geldiğimizde İlhan Nebeoğlu ile yine Rum Yetimhanesi’ni bu kez Troçki’nin evi üzerinden konuştuk. Çünkü İlhan Nebeoğlu, gençliğinde bu muazzam heybetli köşkün nasıl adeta baltalarla bir günde yıkıldığı ve ailece buna engel olmaya çalışmalarının nasıl engellendiğini yani kısacası bu köşkün dramını anlattı.

  • İlhan Nebioğlu: Köşk müthiş bir köşktü. İtalya'ya giderseniz Venedik’te hatta Vicenza taraflarında rönesans mimarları tarafından yapılmış bu köşkün kopyalarını görebilirsiniz. Ben gördüm. Bunun yıkılması hakikaten bir travma. İçeriye zorla açılan muazzam bir demir kapıdan girilir. İtalyan fresco resimler tavanlarda. At arabalarına binmiş kadınlar chariot lar üzerinde, melekler üzümleri aşağıya atıyorlar... Neresinden anlatayım. Yıkıldığı zaman gittim ağlayarak o molozların üzerinde oturdum. 1978 yılıydı. Yurt dışından gelmiştim. Babam duymuştu oranın yıkılmakta olduğunu.

N.S.: 26 Ağustos'ta konuğumuz gazeteci yazar Mine Söğüt'tü. Mine ile kaybolan mekanlar, kaybolan hafıza nedir? İnsan psikolojisini, insan algısını nasıl etkiler? Yetimhane üzerinden bütün bunları konuştuk.

  • Mine Söğüt: Önce hafızaya kıymet vermek gerekiyor. Çünkü biz mekanları aslında kasten değil, doğal şekillerde de yitirebiliriz. Fakat hafızanın önemi üzerine düşündüğümüz zaman zaten, bu suikastleri yapmayız o mekanlara. Bence hafızayı önemseyerek başlamak gerekiyor işe. Biz hafızayı önemsemediğimiz için mekanları gözden çıkarabiliyoruz ve tabii ki hafızadaki tahribat dolayısıyla daha büyük ve derin oluyor.

D.T.: 9 Eylül Hatay, Samandağ'daki Milleyha Sulak alanına uzandık çünkü biz Adalarla İstanbul'la Hatay'ı birbirine çok bağlıyoruz. Muhtemel depremi bekliyoruz burada da. Doğal alanların korunması imardan önce bu çevre vizyon planlarının yapılmasına çok önem veriyoruz. Hatay'dan Samim Kayıkçı, Erol Yüksek ve bizim Dünya Mirası Adalar’dan National Geographic kaşifi Sera Tolgay bunu değerlendirdiler.

  • Samim Kayıkçı: Her zaman değerli bir alandı. Bütün bu çalışmalar sonucunda buranın değeri ortaya çıktı. Bir doğal sit statüsü kazandı. Doğal sit statüsü çok değerli bir statü.
     
  • Erol Yüksek: Çünkü o bilimsel çalışmalarda 315 kuş türü Türkiye'nin yeni hem de yepyeni kaydı olan, sadece Mileyha’da ilk defa görülen 15'e yakın kuş türü işte Arum Milleyhanum denilen yeni bir bitki türü ortaya çıktı.
     
  • Sera Tolgay: Bir havza bütünü olarak aslında Asi'yi korumamızın Mileyha'ya da olumlu etkisi var.

N.S.: 16 Eylül'de Rum Yetimhanesi serimize devam ettik. Bu sefer konuklarımız, 40 yılı aşkın süredir mimari koruma alanında çalışan, geçmişte ICOMOS Türkiye ve Europa Nostra Türkiye başkanlıklarını yürütmüş ve aynı zamanda Apaçık Radyo programcısı Burçin Altınsay Özgüner ve arkeoloji ve kültürel miras alanında uzun yıllardır çalışmalar yürüten Europa Nostra Türkiye Başkanı Yiğit Özar idi.

  • Burçin Altınsay Özgüner: Yetimhane gibi yapıların ve pek çok yapının elle tutulamayan, somut olmayan değerleri de var. Yapının o maddi varlığı, somut olmayan değerlerin somutlaştığı yer. O yapı orada olduğu için biz bütün bu yetimhane geçmişini orada okuyabiliyoruz, görebiliyoruz, o mekanda bunu hissedebiliyoruz.
     
  • Yiğit Özar: Beklenen acil koruma yöntemleri bir türlü alınamadığı için yapı giderek daha da kırılgan hale geldi. Ve günümüzde bu koşulların kabul edilerek artık yapının geleceğinin tartışılması konusu kararlaştırılmış, bizim de bunu kabul etmemiz beklenir hale geldi. Oysa restorasyon projeleri de elbette müdahaleler farklı düzeylerde planlanabilir. Bunların da yine tartışılması gerekir.

N.S.: 23 Eylül'de yine özel bir konuğumuz vardı. Niyazi Selçuk, eğitim programları geliştirmek üzerine uzmanlaşmış bir sanatçı ve öğretmen. Kendisi Sakıp Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar listesinde yer aldı. Onun da nedeni kendi geliştirdiği Yeşil Karıncalar Okulu, aşırı tüketim, geri dönüştüremeyen atıkların miktarındaki artışın yarattığı iklim krizine dair yani birçok konuya dair farkındalık yaratan bir projeydi. Niyazi Bey bize bu projeyi anlattı.

  • Niyazi Selçuk: “Bir değişim yaratmak için asla küçük değilsin.” Ben bu sözü ilk duyduğumda Greta sanki bu sözü bizim çocuklara yazmış gibi geldi. Yeşil Karıncalar hikayesinde karıncalar küçük ama kendilerinin ağırlığının elli katı yükü taşıyabiliyorlar. Onların çalışkanlığı, kolektif zekası, mühendislik kafası, aralarındaki dayanışma ve işbirliği çocuklara da ilham olacak ve bu gücü verecek. Sen bir değişimi yaratmak için karıncalar gibi küçük olabilirsin. Sana söz hakkı da verilmiyor olabilir ama sen bunu istersen elde edebilirsin. Çocuğa bu gücü veriyoruz.

D.T.: Adalarda harika arkadaşlarımız var ve Yasemin Ahi de bunlardan biri. O da Tilos Adası'ndaki Yeşil Gelecek olanakları ile ilgili Adalar Belediyesi'nden Fırat Durak, İsmail Onur Balbinar ile Yunanistan’nın bu adasına ziyaret gerçekleştirdi. Burada atıklar ve kendini döndürebilen, kendine yetebilen adalara dair bir çalışma gerçekleştirdiler.

  • Fırat Durak: Atıkların geri dönüşüm konusunun adalardan hiç çözülememiş olması ve tabii ki her şeyden önemlisi çevre kirliliği ve hem Türkiye'deki ada belediyelerinin hem de yurt dışındaki ada belediyelerinin müşterek sorunlarla baş etme çalışması oldu asıl itibariyle. Biz de hem Yunanistan'ın hem Tilos Adası'nın yaşamış oldukları zorlukları, coğrafi şartların getirmiş olduğu zorlukları ve bu konuda geliştirmiş oldukları önlemleri incelemek üzere bu toplantıya katıldık.
     
  • Yasemin Ahi: Yani Tilos Adası'nda gördüğüm en önemli başarı nedenlerinden bir tanesi gerçekten de halkın katılımıydı ve yerelin çok istekli olmasıydı. Bu sayede başarı olacağına inanıyorum ben de.
     
  • İsmail Onur Balbinari: Başlangıç noktası çok önemli. Biz önce buna başlamak zorundayız. Okullarla, eğitimle başlayabilir ve bunun sonunda kazanımlar çok fazla olduğu için bunu anlatmak zorundayız. Yani bizden sonra sürdürülebilirlik aslında burada başlıyor.

N.S.: 7 Ekim Yavaşla - Geç Kal, bir bisiklet yarışı ve Adaların ritmi üzerine.

D.T.: Bir enerji içeceğinin Adalarda üstelik de yürünebilir, araçların olmadığı, bisiklete binilir ama bisikletle hız yapılmayan Adalarda hıza teşvik eden bir yarışın ilanına, "Yavaşla - Geç Kal - Adanın ritmi bu değil” diye Adalılar karşı geldi, protestolar yaptı.

NS: 14 Ekim’de gazeteci Stelyo Berberakis ile Heybeliada'da Ruhban Okulu'nun geleceğine dair konuştuk.

  • Stelyo Berberakis: Bu Ruhban Okulu'nun 50 bin tane kitabı var ki daha yani Osmanlı'dan da önce Bizans dönemine dayanan kitapları var. Kütüphanesi çok çok önemlidir. Dünyaca önemlidir. Bunun kıymetini bilmek lazım. Türkiye'nin de bundan yararlanması gerektiğine inananlardanım. Çünkü yani bu böyle bir okulun açılması, dünyaya açılması aslında yalnız Ruhban Okulu için değil, Türkiye'nin kültürü açısından da, getirisinin de olacağı muhakkak.

D.T.: 21 Ekim bizim her sene Arkitera işbirliği ile yaptığımız Adalar rotası oluyor. Bu kez de Nilay Özlü, Zafer Akay ve Seda Naniç Zeybek ile bir mimari miras yürüyüşü yapıldı iskeleden yetimhaneye. Hayli ilgi gördü ve bu da çok memnuniyet vericiydi bizim için.

  • Nilay Özlü: Açık kapı etkinliklerini çok önemsiyorum. Çünkü mimarlığa ilgisi olan herkesin girebildiği, erişebildiği, bazen erişemediği mekanlara dair uzmanlarla geziler düzenlendi. Bizden de böyle bir ricada bulundular. Ben seve seve kabul ettim. Çok da büyük bir ilgi vardı. Çok keyifliydi.
     
  • Zafer Akay: Adadaki bu özel mimarinin yaratıcılarını tanımak gerçekten çok önemli. Bunu insanlar da çok merak ediyor. Bazılarını da bilmiyoruz. Tarzları, eklektik ve neoklasik tarzları ve onların çerçevesindeki ideolojik arka planlar mimarlardan da süzülerek bol bol anlattık.
     
  • Seda Naniç Zeybek: Burası bir yetimhane olarak geçse de kayıt defterlerinde yer alan öğrencilerin aile yapılarına baktığımızda yetim olan çocukların ötesinde, özellikle Varlık Vergisi sonrasında yaşam tarzları değişmek zorunda kalan ailelerin çocuklarını okumaya devam etsinler diye getirip bıraktıklarını saptadık.

N.S.: 28 Ekim'de yine biz beraber konuşuyoruz ve sanırım yine bir dertlenmişiz. Ben Belçika’nın Bruge kentindeki, bana ada faytonlarını hatırlatan izlenimlerimi paylaşmıştım. Sen de Cambridge'den bağlandın.

D.T.: Bütün hayvanlarla insanların yani doğa insan ayrımı yapmadan birlikte bir şehri nasıl kurup içinde yaşadıklarını anlatmaya çalışmıştım.

N.S.: Bruge’ün o atmosferi içerisinde o kadar uygun bir ritm var ki hep keşke Adalarda koruyabildiğimiz bir şey olsa, o nal sesleri hala devam ediyor olsa ve o atları biz görüyor olsak.

D.T.: Ben de Cambridge'deyim. Senin anlattığın gibi, her şey yaşanmışlıkla dolu ve bunu koruyabilmek için her türlü şeyi yapıyorlar. Önemli olan Cambridge'in tarihi bütünlüğü.

D.T.: 4 Kasım'dayız ve konuğumuz Prof. Dr. Nesrin Algan. Kudming-Montreal Anlaşması ile ilgili bize çok kıymetli bilgiler verdi. 2030'a kadar alanların %30'unun korunabilmesi yani mesela Marmara Havzası için %30'unun korunması ya da Asi Havzası'nın %30'unun korunması üzerine bize kıymetli bilgiler aktardı.

  • Nesrin Algan: Deniz çevresinin sağlığını muhafaza edecek şimdiki ve gelecek kuşaklar için turizm, balıkçılık, bilimsel araştırma, eğitim gibi fırsatları oluşturacak ve deniz alanları üzerinde olumsuz etkilerin azaltılması ve bu alanların rehabilite edilmesini sağlayacak. Buna baktığınızda sizler de çok yakından tanık oluyorsunuz. Karadeniz, Boğazlar, Marmara ve Akdeniz, Ege dahil Akdeniz'deki durumumuz birazcık moral bozucu.

N.S.: 11 Kasım Açık Radyo'nun 30.yıl, Apaçık Radyo'nun da 1. yıl kutlamasıydı. Gündüz Vassaf, İlhan Nebioğlu, İbrahim Betil ve Ahmet Aykaç’la beraber 30. yıl kutlamasını yaptık ve onların anılarını dinledik.

  • İlhan Nebioğlu: Bu bir aktivist hareketti hakikaten. Aktivizm deyince buradan ben Ömer’e geçeyim; onun hakikaten bu bağımsız medyayı kurması çok çok önemli. Hatırlıyorum, o zamanlar konuştuğumuzda hep gençlere dönük bir radyo kurmak istediğini anlatırdı, “Gençler dinlemiyor, dinleyecek bir şeyleri yok” diye bir konuşmamız olmuştu. Gençler dinlesin diye bu amaçla kurulduğunu hatırlıyorum ben bu radyonun fakat daha sonra tabii gençlerden bugüne kadar geldik çünkü Ömer, daha o zamanlardan bu medya patronlarının kelepçeli bir mahkumu olmak istemiyordu; Türkiye’nin bu özgürlük davasında, demokrasi davasında insanlığa yardım edecek bir medyası olmasını istiyordu. Büyük bir başarı ile bunu başlattı ve azınlıkların sesi oldu.
     
  • Ahmet Aykaç: Ömer o zamanlardan daha Türkiye'nin bu özgürlük davasında, demokrasi davasında insanlığa yardım edecek bir medyası olmasını istiyordu ve büyük bir başarı ile bunu başlattı ve azınlıkların sesi oldu.
     
  • İbrahim Betil: Apaçık Radyobence çok duyarlı. Hem çevreye duyarlı, hem aktivist bir girişim. Sadece Türkiye'yi değil, dünyayı da yakından izleyen bir medya. Bağımsızlığı çok önemli. Kar amacı gütmüyor. Siyasetten de bağımsız. Onun için ben Ömer'i ve Açık Radyo'yu çok takdir ediyorum.

D.T.: 18 Kasım'da da Hanriet Basoğlu ile Ada’da yok olan mekanlar üzerine bir söyleşi yaptık.

  • Hanriet Basoğlu: İnsan düşünen ve hafızası olan bir varlık. Mekanlar ise hafızayı aktive eden fiziksel bir uyarı sistemi gibi. Küçük hatıralar aslında küçük küçük semt hafızasını, kent hafızasını ve birleştikçe de toplum hafızasının oluşmasına neden oluyor.

N.S.: 25 Kasım ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ programıydı. Kiraz Özdoğan ile Fransa'daki Longo Mai Hareketi'nin yani Uzun Yaşa Hareketi'nin ekolojik ve dayanışmacı yaşam anlayışını konuştuk.

D.T.: Kiraz, Adalar’a da değinerek vahşi budama gibi hepimizin çok müzdarip olduğu konuya da değindi.

  • Kiraz Özdoğan: Adalar deyince insanlık olgusu sayılmamalı. Biz hep beraberiz. Bitkiler de var bunun içinde, böcekler de var, kuşlar da var, balıklar da var. Biz ve ağaçlar değil, hep beraberiz. O budandığında ben de eksiliyorum. Benim de canım acıyor. O yok olduğunda ben de yok oluyorum.

D.T.: 2 Aralık'ta Marmara'nın genç kâşifleri bizimle oldular. Konuklarımız Dahlia Ceymus, Arya Yurducan ve Sera Tolga'ydı.

  • Sera Tolgay: Marmara Projesi aslında Marmara Denizi'nin korunmasına yönelik bir farkındalık yaratma için Dahlia ve Alya’'nın birlikte başlattığı bir projeydi. Ama zaman içinde gerçekten sahil temizlikleri, atölyeler, çevrim içi, etkinlikler, farklı çalışmalarla aslında büyüyen bir tabandan gelen bir hareket oldu. Grassroots dediğimiz.
     
  • Arya Yurducan: İkinci aşamamızda Marmara bölgesi genelinde su örnekleri toplamaya ve test etmeye başlayacağız. Ve bu aşama için de 16 ile 25 yaş arası su elçilerimizi arıyoruz.

N.S.: 9 Aralık'ta Adalı bir çocuk Lefter'in efsaneye dönüşen hikayesini konuştuk. Çünkü dijital platformlardan birisinde Lefter üzerine bir film yayınlandı ve onun tarih danışmanlığını da Haluk Hergün yapmıştı. Haluk Bey ayrıca yine Lefter'in hayatıyla ilgili bir kitap yazdı. Bizimle de hem Lefter'e dair, hem de filmin yapım sürecine dair anekdotları paylaştı.

  • Haluk Hergün: Eşi aradı beni, Lefter beni çağırmış. Ben de bir şaşırdım. Neyse gittim. Lefter “Otur çocuk” dedi, bana çocuk derdi. “Biz bu işi yapmaktan vazgeçelim” dedi. Bir anda başımdan aşağı kaynağı sular döküldü. “Niye Lefter abi?” dedim. “Yaşlandı, paraya ihtiyacı var. Onun için bir kitap çıkıyor derler.” Diyeceğim hani gözlerim doldu böyle. Dedim “Lefter abi lütfen. Bak sen futbolu bırakalı 60 sene olmuş. Bırak müsaade et de gençler çocuklar okusun Ne kadar zor şartlarda futbolcu olmuşsun. Gidip 4 sene askerlik yapmışsın. Bırak müsaade et dedim okusunlar. Bir tane dedim Lefter yakalasak kar . Bak hala senin yakınından geçecek bir futbolcu hiç çıkmadı.” Çünkü şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Lefter Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük futbolcusudur.

D.T.: Nevin, farkındaysan biz Marmara Denizi ile ilgili de çok program yaptık çünkü Dünya Mirası Adalar olarak Marmara Denizi ve Havzası ile ilgili bir çalışmamız var. Bunun etrafında da katkı veren veya ayrıca çalışmalar yapan çok kıymetli insanlar var. Bu konu bizim için çok önemli ve hayati. Marmara yaşarsa biz de yaşayacağız.

16 Aralık Sümüklü Deniz Seferleri’nde konuğumuz Aslıhan Demirtaş idi. Kendisi sümüklü deniz seferlerinin keyifli ve keyifsiz kısımlarını da anlattı.

  • Aslıhan Demirtaş: Bizden önce yapılan çalışmalara hızlıca baktık ve bir eylem planının dahi var olduğunu fark ettik. Dolayısıyla kültür ve sanat ekseninden bir araştırmayla aslında çözümü çok da belli fakat bir türlü uygulanamayan bu konunun neden olduğunu biraz da merak etmekten dolayı fiziksel olarak bedensel olarak bu denizin içinde seyrederek biz de tersine bir rota çizip olması, yapılması, çoğalması iyi olacak olma biçimleri ve denizle hemhal olan yaşamların kılavuzluğunda seferler kurguladık.

N.S.: 23 Aralık’ta ‘Bir Ada Üç Kuşak’ dedik ve Aykaç ailesini konuştuk. Konuğumuz Prof. Dr. Ahmet Aykaç'tı. Hem dedesini, hem de babasını anlattı. Ayrıca kendisiyle Kınalıada’nın bir dönemki hallerini konuştuk.

Ahmet Aykaç: Kınalıada diğer adalara hakikaten benzemeyen bir yerdir. Ezelden beri Kınalıada'nın nüfusunun çoğu Ermenidir. Ailem bildi bileli, babamın zamanlarından bu yana adada kimin ne olduğuna ilişkin bir gerginlik, bir kavga, bir laf vaki değildir. Orada kafanızda olan bir takım varsayımlar ya da toplumdan duyduğunuz şeylerin hiçbiri tutmaz. Öyle bir yerdir.

D.T.: Evet, bizleri Dünya Mirası AdalarInstagram, X ve Facebook gibi sosyal medyalardan takip etmeyi unutmayın. Bir almanak videomuz da var ve ona eşlik eden radyo programlarımız da var. İzlerseniz çok seviniriz.

N.S.: Tekrar herkese iyi seneler, görüşmek üzere. Adalar hepimizin!

D.T.: Adalar hepimizin!