İran’la Savaş Küresel Bir Finansal Krizi Nasıl Tetikler?

-
Aa
+
a
a
a

Yanis Varoufakis’e göre, İran savaşı kısa sürede bitse bile — ki bunun pek olası olmadığı açık — ekonomik etkileri hem yıkıcı olacak hem de uzun yıllar sürecek.

""

İran’daki savaş tüm şiddetiyle sürerken Orta Doğu’nun dört bir yanında yaşanan ölüm ve yıkıma ek olarak, dünyanın geri kalanı da bu çatışmanın ekonomik etkilerini hissetmeye başladı. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından, hem Batı’da hem de Küresel Güney’de petrol ve doğal gaz fiyatları hızla yükseliyor.

Ekonomist ve eski Yunanistan maliye bakanı Yanis Varoufakis, savaşın küresel ekonomiye vereceği zararın nasıl süreceğini ve ülkeleri önümüzdeki aylarda nelerin beklediğini anlatmak için Chris Hedges Report’a katılıyor.

“Trump’ı iktidara taşıyan insanların büyük çoğunluğu — yani mavi yakalı işçiler — ulaşım maliyetlerindeki fahiş artışlardan ciddi şekilde etkileniyor. Şunu unutmayalım: Ortalama bir MAGA seçmeni günde yaklaşık 160 km yol yapıyor ve yakıt tüketimi yüksek SUV’ler ve araçlar kullanıyor. Dolayısıyla benzin fiyatlarındaki bu artış doğrudan aile bütçelerine yansıyor,” diye açıklıyor Varoufakis.

“Avrupa çok kötü bir durumda. Bugün Avrupa genelinde elektrik fiyatlarına baktım ve İspanya’da kilovat saatin 35 avro, yani yaklaşık 40 dolar civarında olduğunu gördüm. Almanya’da bu rakam 98, benim talihsiz ülkem Yunanistan’da ise 144 avro. Yani Avrupa olarak sadece bu durgunluk tsunamisinden gelen bir dalgayla sarsılmış değiliz; bu darbe bizi eşitsiz şekilde vurdu. Ve bu eşitsizlikler, yerel oligarkların göreli gücünden kaynaklanıyor.” diye ekliyor. 

Chris Hedges: İran’la savaş uzadıkça küresel ekonomi giderek daha derin bir krize sürükleniyor. İranlılar, dünya enerji arzının %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapattı. Çin’in ithal ettiği petrolün %40’ı bu boğazdan geçiyor. Ham petrol fiyatı varil başına 100 doların üzerine çıktı; bu da savaşın başlangıcından bu yana %45’lik bir artış anlamına geliyor ve yükselmeye devam ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde benzin fiyatları galon başına 65 centten fazla arttı. Jet yakıtı ve dizel fiyatları %25 yükseldi. Tayland, Pakistan ve Bangladeş dahil Asya’nın bazı bölgelerinde şimdiden yakıt sıkıntısı ve benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluştu. Filipinler’de devlet daireleri haftada dört günlük çalışma programına geçti. Myanmar hükümeti ise dönüşümlü araç kullanım günlerini uygulamaya koydu.

Orta Doğu’ya petrol arzının %90’ı oranında bağımlı olan Japonya, yaklaşık 45 günlük tüketime denk gelen rekor düzeyde 80 milyon varil petrolü piyasaya sürüyor. Trump yönetimi tarafından yaptırım altındaki Rus petrolünü satın almasına izin verilmiş olsa da Hindistan özellikle ağır darbe alacak. Zaten ciddi bir sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sıkıntısı yaşıyor.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen ham petrolün yaklaşık %84’ü ve sıvılaştırılmış doğal gazın %83’ü Asya’ya gidiyor. Savaş öncesinde kısa ton başına 460–480 dolar arasında olan azotlu gübre fiyatları 520–620 dolara yükseldi. Bu da gıda fiyatlarında büyük artışlar anlamına geliyor. Ve petrol stoklarına dayanan stratejik rezervler tükendiğinde, petrol fiyatı varil başına kolaylıkla 200 hatta 300 dolara çıkabilir; bu da yıkıcı bir enflasyonu ve küresel bir ekonomik buhranı tetikleyebilir.

Bu noktada küresel ekonomiler serbest düşüşe geçecek ve yaygın bir toplumsal huzursuzluk dalgasını tetikleyecektir. Krizi daha da derinleştiren bir diğer unsur ise, bu savaşın iki nükleer güç tarafından yürütülüyor olmasıdır: yaklaşık 5.000 nükleer başlığa sahip Amerika Birleşik Devletleri ve yaklaşık 300 nükleer başlığa sahip İsrail.

İsrail, tarihinde ilk kez İran füzeleri ve insansız hava araçları nedeniyle ciddi bir yıkım yaşıyor. Bu yıkımın boyutu ise sıkı askeri sansür nedeniyle kamuoyuna yansımıyor. Özellikle ABD’nin zararlarını sınırlamak adına savaştan çekilmesi durumunda, İsrail’de Binyamin Netanyahu hükümetinin bir nükleer silah kullanması ve bunun da potansiyel olarak küresel bir felakete yol açması söz konusu olabilir. İran’la savaşın ekonomik, politik ve askeri sonuçlarını konuşmak üzere konuğum, Avrupa’da Demokrasi Hareketi 2025’in Genel Sekreteri ve Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis.

Yanis, ekonomik sarsıntının toplumsal ve siyasal huzursuzluk açısından yaratacağı sonuçlarla başlamak istiyorum. Eski Yugoslavya’daki savaşı takip ettiğim günleri hatırlıyorum; bu savaş büyük ölçüde ekonomik çöküş ve hiperenflasyonu tetiklediği bir süreçti. Ve bana göre bu durum, Radovan Karadžić gibi, Trump benzeri figürlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Ama ekonomik sarsıntıların tarih boyunca yalnızca ekonomik sonuçları olmadı; etkileri bunun çok ötesine geçti. Bu yüzden, bu konuyu biraz açıp değerlendirmeni rica ediyorum.

Yanis Varoufakis: Elbette, burada kastettiğin şey, Donald Trump’ın Binyamin Netanyahu tarafından içine çekildiği son derece akılsız bir savaşın öngörülmeyen sonuçları. Çünkü biliyorsun Chris, bugüne kadar Trump’ın neredeyse her alanda kazandığını düşündüğünü söyleyebiliriz. Avrupalılarla yürüttüğü ticaret ve gümrük tarifeleri savaşında başarılı oldu. Büyük teknoloji şirketlerini ve kripto paraları araçsallaştırma konusunda, özellikle GENIUS Yasası ile oldukça etkiliydi.

Onun bakış açısından, sürekli kazanan taraftaydı. Ama şimdi içine çekildiği bu kampanya son derece absürt. Ve bunun nedenleri muhtemelen uzun yıllar geçmeden tam olarak anlaşılmayacak. Ancak kesin olan şu ki, bunun kalıcı ve uzun vadeli etkileri olacak.

Chris, Wall Street Journal ve Financial Times’da bazı temennilere dayalı yazılar okuyordum; bu yazılarda şu anda İran’da olanlarla geçen yılki “Kurtuluş Günü” arasında bir karşılaştırma yapılıyordu.

Hatırlarsın, büyük gümrük tarifelerinin açıklanmasının ardından piyasalar bir anda sarsılmış, paniklemiş ve son derece tedirgin hale gelmişti; bu durum küresel ticareti yaklaşık bir hafta kadar fiilen durma noktasına getirmişti. Financial Times ve Wall Street Journal’ın bu iyimser yaklaşımı kabaca şöyleydi; o kadar da kötü sonuçlanmadı. Bir-iki ya da üç ay içinde piyasalar toparlandı. Ekonomi resesyon endişelerini üzerinden attı.

Ve şimdi diyorlar ki: “Belki bu durum da önümüzdeki birkaç hafta içinde sona ererse, birkaç ay sonra yine aynı şeyi söyleyebiliriz: Bu yaşananlar geçici bir dalgalanmaydı; küresel kapitalizm, ABD merkezli kapitalizm, dolara dayalı sistem dayanıklılığını bir kez daha kanıtladı.” Ama ben bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Sadece bu savaşın kısa sürede bitmeyecek olmasından dolayı değil. Elbette hiçbirimizin bir kristal küresi yok. Ama bana göre Donald Trump, Netanyahu’nun onun için kurduğu bu tuzağa tam anlamıyla yakalanmış durumda.

Ama asıl vurgulamak istediğim nokta şu: Geçen yıl tarifeler ve “Kurtuluş Günü” ile yaşananlarla bugün olanlar arasında çok büyük bir fark var. Ve izin verirsen, Kurtuluş Günü tarifelerinin etkilerinin neden geçici olduğunu ve bu sefer neden benzer şekilde geçici olmayacağını açıklamak istiyorum.

Geçen yıl Trump özellikle Çin’e karşı devasa gümrük tarifeleri getirdiğinde, birkaç hafta içinde şunu gördük: Amerika Birleşik Devletleri’nde ithal ürünlere olan talep yeterince esnekti; bu nedenle yükün büyük kısmı Amerikan tüketicilerin üzerine binmedi, daha çok ithalatçıların üzerine yıkıldı.

Trump’ın “Kurtuluş Günü” sürecinden nihayetinde zarar görmemesinin ikinci ve çok önemli, kritik nedeni şu: Resesyonist bir dalga oluşurken, aynı anda bunun ters yönünde ilerleyen başka bir dalga da vardı — Büyük Teknoloji şirketlerinin yapay zekâya yönelik devasa yatırım hamlesi. Bu durum piyasaları öyle bir yukarı çekti ki, Trump’ı tatmin etti.

Üçüncü neden ise, tarifelerin onun bakış açısından gerçekten işe yaramış olmasıdır. Bu tarifeler, Amerika Birleşik Devletleri’ne önemli ölçüde sermaye girişini tetikledi. Örneğin, BASF ve Mercedes-Benz gibi pek çok Alman şirketinin ABD’ye taşındığını biliyorum. Japon şirketleri yatırım yaptı, Tayvanlı şirketler yatırım yaptı.

“Kurtuluş Günü”nün uzun vadeli etkiler yaratmamasının dördüncü önemli nedeni ise, sadece Fed değil, dünya genelindeki merkez bankalarının faizleri düşürme ve para politikasını gevşetme sürecinde olmalarıydı. Şimdi bunu bugünkü durumla karşılaştıralım.

Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri’nde talep, benzin fiyatlarındaki artışlara karşı esnek değil. Trump’ı iktidara taşıyan insanların büyük çoğunluğu — yani mavi yakalı işçiler — ulaşım maliyetlerindeki fahiş artışlardan ciddi şekilde etkileniyor. Şunu unutmayalım: Ortalama bir MAGA seçmeni günde yaklaşık 160 km yol yapıyor ve yakıt tüketimi yüksek SUV’ler ve araçlar kullanıyor. Bu yüzden benzin fiyatlarındaki artış doğrudan aile bütçelerine yansıyor.

İkinci nokta şu: Geçen yıl Donald Trump’ı kurtaran yapay zekâ yatırım patlamasını hatırlayın. Ancak yapay zekâ son derece enerji yoğunluklu bir alan; büyük miktarda elektrik tüketiyor. Bu yüzden son 12 ayda gördüğümüz yatırım hızının muhtemelen yavaşlamaya başlayacağını düşünüyorum. Zaten bu yatırımların mantığına dair bazı soru işaretleri vardı; şimdi ise yapay zekâyı çalıştırmanın ve eğitmenin maliyeti hızla artıyor.

Bu da yapay zekâya yapılan yatırımların piyasaları dengeleyici etkisini ciddi biçimde zayıflatacaktır. Bunun ötesinde, merkez bankaları meselesi var. 10 yıllık tahvil getirileri yükselirken, merkez bankaları ya faiz artırmak zorunda kalacak ya da daha önce belirledikleri ve finansal piyasaların da zaten fiyatladığı faiz indirim takvimine uymayacaklar.

Ve son olarak, geçen yıl bu zamanlarda işsizlik artmıyordu. Oysa son iki-üç ayda hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem Birleşik Krallık’ta — ve büyük ihtimalle Avrupa Birliği’nde de — işsizlik yükselişe geçmiş durumda.

Tüm bu faktörleri bir araya getirdiğinizde, neden şu sonuca vardığımı anlayabilirsiniz: Donald Trump’ın yürüttüğü bu anlamsız savaş, sadece Bangladeş ya da Japonya gibi sizin de doğru şekilde zor durumda olduğunu anlattığınız ekonomileri değil, bizzat Amerika Birleşik Devletleri ekonomisini — ki Trump için asıl önemli olan budur — Avrupa ekonomisini, Britanya ekonomisini ve genel olarak Batı’yı ciddi bir acı sarmalına sürüklüyor.

C.H.: Evet, İranlılar bu tür bir acıyı verebilme kapasitelerinin farkında olduklarını açıkça gösterdiler ve bu acı hissedilene kadar çatışmanın kısa sürede sona ermeyeceğini de net biçimde ortaya koydular. Ve bence şunu da vurgulamak önemli: İranlılar bunun varoluşsal bir mücadele olduğunu kavramış durumda. Hem geçen Haziran’da hem de şimdi, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri İran’a saldırdığında, aslında müzakerelerin ortasındaydılar.

Bu nedenle İranlıların bir başka müzakere heyetine güvenmesi neredeyse imkânsız. Önümüzdeki haftalarda, aylarda tabloyu nasıl görüyorsun? Şimdiden özellikle Küresel Güney’de ve bahsettiğim bazı ülkelerde — hatta Japonya’da bile — bunun bir krize dönüştüğünü görüyoruz. Bize birkaç hafta sonra, birkaç ay sonra durumun ne kadar ağırlaşabileceğine ve bunun ne gibi sonuçlar doğurabileceğine dair bir tablo çizebilir misin?

Y.V.: İzleyicilerimiz arasında panik yaratmak istemem ama durum gerçekten çok ciddi. Çünkü senin de belirttiğin gibi Japonya, enerjisinin — petrol ve doğal gazının — %90’ını Katar’dan, Suudi Arabistan’dan ve Körfez’den temin ediyor. Ve Japon ekonomisi, uluslararası Batı sisteminin önemli bir dişlisi konumunda.

Özellikle Bangladeş’te yaşananlara baktığınızda, durumun ne kadar ciddi olduğu görülüyor. Şimdiden Bangladeş’te tekstil sektörü yavaşlama sürecine girmiş durumda; çünkü gaz tedariklerinin ve dolayısıyla elektrik üretimlerinin, Körfez’e olan tam bağımlılık nedeniyle aniden durma noktasına gelebileceğinden endişe ediyorlar.

Asıl önemli olan kartopu etkisi. Yani mesele sadece birincil etkiler değil; asıl belirleyici olan ikincil ve üçüncül etkiler. Ve bu etkiler, daha önce de söylediğim gibi, Hürmüz Boğazı yarın açılsa bile devam edecektir. Çünkü pandemi döneminde de gördüğümüz üzere, bu tür tedarik zincirlerinin yeniden işler hale gelmesi uzun zaman alır.

Zaten halihazırda makroekonomik olarak durgunluk eğiliminde olduğumuzu da hesaba katarsanız, buna bir de İranlıların Donald Trump’la bir anlaşmaya yanaşmayacağı gerçeği eklendiğinde — Trump gerçekten bir anlaşma yapmak ya da bombardımanı şimdi durdurmak istese bile — durum daha da ağırlaşıyor. Çünkü İranlılar daha önce defalarca aldatıldıklarını / ağır kayıplara uğratıldıklarını düşünüyorlar.

Ve bu sadece yakın döneme özgü bir durum da değil. Hatırlarsınız, 2015’te o zamanki Başkan Barack Obama döneminde Beyaz Saray’la bir anlaşma yapılmıştı. Nisan 2015’te Beyaz Saray’ı ziyaret ettiğimde ve kendisiyle görüştüğümde, tahmin edersiniz ki ben sadece Yunanistan’ı konuşmak istiyordum; çünkü o dönemde ciddi bir ekonomik durgunluk içindeydik. Ama o Yunanistan’ı konuşmak istemedi, Avrupa’dan da bahsetmedi. Tek konuşmak istediği konu İran’dı ve İran’ın küresel finansal sisteme yeniden entegre edilmesini ne kadar istediğini anlattı.

Ve Obama gerçekten o anlaşmayı hayata geçirdi. İranlılar çok memnundu, Avrupalılar da çok memnundu. Ardından Donald Trump seçildi ve o anlaşmayı yırtıp attı. Dolayısıyla İranlıların, Amerika Birleşik Devletleri ile yapılacak bir barış anlaşmasından — ya da herhangi bir tür anlaşmadan — ne elde edebileceklerini düşünmek için 10-11 yıllık bir süreleri oldu. Ve vardıkları sonuç pek bir şey de elde edemeyecekleri oldu.

Batı’nın güvenilir olmadığını biliyorlar. Müzakere süreçlerinde de güvenilir değiller. Unutmayalım ki İran’a yönelik bombardıman, Umman’ın arabulucu rolü oynadığı görüşmeler devam ederken başladı. Dolayısıyla Batı’ya güvenemezler. Özellikle de Washington’a — bir anlaşma imzalandıktan sonra bile. Bu yüzden Japonya’ya, Kanada’ya, Avustralya’ya, Britanya’ya, Almanya’ya ya da Fransa’ya — bırakın Amerika Birleşik Devletleri’ni — herhangi bir kolaylık sağlamaya niyetli değiller.

Bunların hepsi, her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsız ve egemen olmak istediklerini söyleseler de, yine de topraklarındaki askeri üsleri ABD bombardıman uçaklarına açan güçlerdir; bu uçaklar da oradan kalkarak İran’ı yerle bir ediyor, o ülkede okul çocuklarını öldürüyor. Dolayısıyla hepimiz yaklaşmakta olan büyük bir tsunamiye karşı hazırlıklı olmalıyız. Bu dalga zaten bizi vurmaya başladı ve yakın zamanda durulacağına dair hiçbir işaret yok.

C.H.: Elbette en ağır etkiler Küresel Güney’de ve Japonya gibi kendi petrolünü üretmeyen ülkelerde hissedilecek. Bu durum Rusya için ise büyük bir avantaj sağlıyor. Zaten Hindistan ve Avrupa’daki tedarik zincirlerinde yaşanan sorunlar nedeniyle Trump, yaptırımları kaldırmak konusunda yeterince hızlı davranamadı.

Avrupa bunun bedelini ödeyecek. Ve Trump yönetiminin, müttefiklerini küçümseyip hatta zaman zaman hakaret ettikten sonra şimdi onlardan Hürmüz Boğazı’nda adeta intihar görevi gibi ileri geri devriye atacak gemiler sağlamalarını istemesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin çözülen yapısının bir başka örneği. Amerika aslında bir petrol ihracatçısı, bu nedenle en azından kısa vadede doğrudan daha az acı çekebilir. Ancak küresel ekonomi çözülmeye başladıkça — ki bu konuda sen benden çok daha bilgilisin, o yüzden sözü sana bırakayım — bu durumun ABD ekonomisine de ikincil etkiler yoluyla geri dönecek bir bedeli olacaktır.

Ama gelin, etkilenecek farklı katmanları konuşalım: Küresel Güney’den başlayarak Avrupa’ya ve ardından belki de Amerika Birleşik Devletleri’ne doğru.

Y.V.: İzin verirsen Amerika Birleşik Devletleri’nden başlamak istiyorum, çünkü Trump’ın söyledikleri dikkatimi çekti. Fracking (kaya gazı) devriminden sonra ABD’nin net enerji ihracatçısı olduğunu — ki bu doğru — söyledi. Ve buna dayanarak, enerji fiyatları yükseldiğinde, yani petrol ve gaz fiyatları arttığında, “Biz Amerikalılar daha fazla para kazanıyoruz” dedi. Ama bu, aslında büyük bir kavrayış eksikliğini gösteriyor. Üstelik bu eksikliği sadece Trump değil, geleneksel ana akım medyanın büyük kısmı da paylaşıyor. Çünkü gerçekte “Amerika Birleşik Devletleri” diye tek ve homojen bir ekonomik aktör yoktur.

Birden fazla “Amerika Birleşik Devletleri” var; yani işçi sınıfı Amerikalılar var, orta sınıf Amerikalılar var, finans çevreleri var, emlak sektörü var. Şu kesin ki, eğer Amerika Birleşik Devletleri komünist bir ülke olsaydı ve her Amerikan vatandaşı adeta “ABD şirketinin” bir hissedarı olsaydı, o zaman Trump’ın argümanı geçerli olurdu. Ama durum böyle değil.

Kâr edenler petrol şirketleri. En son baktığımda, petrol fiyatlarındaki artıştan yaklaşık 80 milyar dolar kazanmışlardı bile. Ama eğer sen, yakıtı adeta içen bir arabayla işe gitmek zorunda olan bir MAGA seçmeni, bir mavi yakalı işçiysen — ve üstelik o iş de berbat bir iş ise — o zaman işin bitmiş demektir. Geçimini sağlamakta zorlanırsın.

Kimin zarar göreceğini görmek için Bangladeş’e bakmanıza gerek yok. Amerika Birleşik Devletleri’nin işçi sınıfı da zarar görecek. Çünkü unutmayalım ki bu savaşlar — ticaret savaşları, gerçek savaşlar, ölümcül savaşlar — sonuçta hepsi birer sınıf savaşıdır. Dolayısıyla mesele, Amerika’nın mı, Almanya’nın mı, Japonya’nın mı ya da Rusya’nın mı kazanacağı değil. Her yerde kaybeden işçi sınıfları olacak.

Hatta Missouri ve Mississippi’deki işçi sınıfı, Bangladeş’teki işçi sınıfından bile daha fazla kaybedebilir. Çünkü Bangladeş gibi ülkelerde çok güçlü toplumsal dayanışma ağları var. Aile yapıları, köy toplulukları var ve insanlar birbirlerine sahip çıkıyor. Orada belirli bir dayanışma kültürü hâlâ mevcut. Sizin ülkenizdeki gibi, Chris,  yerinden kopmuş, parçalanmış, adeta göçebe hale gelmiş bir işçi sınıfının yaşadığı çözülmeyi henüz yaşamış değiller.

Ama şimdi söyleneni yapacağım ve Japonya’dan, Avrupa Birliği’nden ve Küresel Güney’den bahsedeceğim. Küresel Güney’de aslında iki tür ülke var: Çin’den büyük miktarda yatırım alanlar ve almayanlar. Burada Gana ve Kenya gibi ülkelerden söz ediyorum. Bu ülkelerde son iki-üç yılda Çin üretimi güneş panelleri ve yüksek kaliteli bataryalar sayesinde Afrika’nın pek çok bölgesindeki topluluklar — ve bazı Asya ülkelerinde de — fosil yakıt sektörüne karşı belirli bir özerklik kazanmış durumda.

Dolayısıyla Kenya, Zambiya ve Gana gibi ülkelerde, tıpkı geçmişte evlere kablolar döşenen klasik telefon altyapısını yeterince geliştirmeyip doğrudan mobil iletişime geçerek iletişim alanında bir sıçrama yapmaları gibi, benzer bir durum enerji alanında da yaşanıyor. Bugün Küresel Güney’deki bazı ülkelerin artık fosil yakıtlara eskisi kadar ihtiyaç duymadığını görüyoruz. Çünkü son birkaç yıl içinde kendi kendine yeten yeşil enerji üretimi ve depolama kapasitesinde önemli bir artış sağladılar.

Bu ülkeler daha az etkilenecek ve özellikle güneş panelleri ve bataryalar başta olmak üzere Çin üretimine olan bağımlılıkları daha da artacak. Buna karşılık, bu tür özerk enerji sistemlerine sahip olma “şansını” yakalayamamış diğer ülkeler çok daha fazla zarar görecek. Avrupa’ya gelirsek… Avrupa gerçekten çok kötü bir durumda, Chris. Gerçekten çok kötü. Ve bu durum sadece Avrupa genelinde herkesi eşit şekilde etkileyen, tüm tekneleri resesyonun çamuruna saplayan bir geri çekilme dalgası değil.

Bugün Avrupa genelinde elektrik fiyatlarına baktım ve İspanya’da kilovat saatin 35 avro, yani yaklaşık 40 dolar civarında olduğunu gördüm. Almanya’da bu rakam 98, benim talihsiz ülkem Yunanistan’da ise 144 avro. Yani mesele sadece Avrupa’nın bu durgunluk tsunamisinden bir dalgayla sarsılması değil. Bu darbe bizi eşitsiz şekilde vurdu. Ve bu eşitsizlikler, yerel oligarkların göreli gücünden kaynaklanıyor.

Yani Yunanistan’da kilovat saat fiyatının 144 avro, İspanya’da ise sadece 35 avro olmasının nedeni, farklı yönetim yapılarımızın olmasıdır. Yunanistan’da tamamen oligarkların kontrolünde olan bir düzen var; Donald Trump’ın ve İsrail’in etkisi altında. Yunanistan, İsrail’in, NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin adeta bir uydusu haline gelmiş durumda. İspanya’da ise Pedro Sánchez var; kendisiyle birçok konuda görüş ayrılıklarım olsa da, en azından Filistin, ABD, İsrail, Gazze, İran ve özellikle elektrik üretimi ve dağıtımı konularında — yani enerji politikalarında — Sánchez hükümeti kartellerin ve oligopolcü çıkar gruplarının karşısında bir tutum aldı.

Gördüğünüz gibi mesele sadece şu değil: Zaten 20 yıllık kemer sıkma politikaları sonrası sanayisizleşme sürecine girmiş olan Avrupa, şimdi bir de resesyonist yeni bir dalgayla sarsılıyor ve bu durum işçi sınıflarının aleyhine işliyor. Aynı zamanda, şu anda büyük kazançlar elde eden kartellerin çıkarlarına ise zarar vermiyor.

Avrupa’da karşı karşıya olduğumuz bir diğer mesele de parçalanma. Avrupa’nın sorunu zaten hep bir bölünme olmuştu. Eskiden bu daha çok kuzey-güney ayrımıydı. Şimdi buna bir de doğu-batı ayrımı eklendi. Bugün Baltık ülkelerinden, hatta eskiden daha dengeli görülen Finlandiya ve İsveç gibi yerlerden gelen hükümetlerin ve yetkililerin daha fazla savaş, daha fazla askerî harcama ve Ukrayna’daki, Ukraynalılar açısından bir yere varmayan savaşa daha fazla destek çağrısı yaptığını açıkça görebiliyorsunuz. Bütün bunlar aslında Rusya ile daha fazla gerilim yaratmak amacıyla yapılıyor.

İspanya, İrlanda ve daha sınırlı ölçüde Portekiz gibi ülkeler ise tamamen farklı bir yönde ilerliyor. Avrupa Birliği’nin parçalanması — ki aslında Birliğin gerçek anlamda bir birlik değil, bir “ayrışma” olmasının temel nedeni de bu — zaten uzun süredir bir sorun. Bu yüzden de kimse onu ciddiye almıyor; en başta da Donald Trump. Ve bu parçalanma giderek derinleşiyor. İran’la savaşın etkisiyle birlikte bu durumun daha da kötüleşeceğini söyleyebiliriz.

C.H.: Bölgesel düzeyde ne görüyorsun? İran’ın, ABD üslerinin bulunduğu Körfez ülkelerini hedef alması, Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonik gücünü ne ölçüde çökertiyor? Sonuçta Dubai gibi yerler ekonomilerini büyük ölçüde uluslararası finans ve benzeri sektörler üzerine kurmuş durumda.

Y.V.: Son 10-15 yılda Körfez ülkeleri, Amerikan dolarına ve büyük teknoloji şirketlerine bağlı finans sektörünü ayakta tutmada son derece önemli bir rol oynadı. Körfez genelinde veri merkezleri hızla çoğaldı. Mikroçip yatırımları arttı; örneğin Nvidia, Körfez’den büyük kazançlar elde etti.

Ve bir anda, Donald Trump’ın kendisini içine çekilmesine izin verdiği, İsrail öncülüğündeki İran saldırısıyla birlikte Körfez’in iş modeli fiilen çöktü, tamamen çöktü. Şu havayolu şirketlerine bakın. Dünyanın en iyi havayolları Körfez’den çıkıyor: Qatar Airways, Emirates, Etihad ve diğerleri. Ve şu anda hepsi durma noktasına gelmiş durumda; dünyanın neresine giderseniz gidin bunu görebilirsiniz.

O muhteşem, pırıl pırıl, yeni uçaklar yerde bekliyor; her geçen gün milyarlarca dolarlık maliyet ve zarar biriktiriyorlar. Aslında söylemek istediğim şu: Donald Trump’ın içine çekildiği bu absürt savaş yüzünden, Batı’nın dolar merkezli ekonomisini ve onun siyasal-ekonomik yapısını bir arada tutan finansal ve teknolojik ağın önemli bir bölümü feda edildi. Adeta tamamen çöpe gitti.

C.H.: Enflasyon zaten başlamış durumda. Bu süreç devam ederse, hiperenflasyon ihtimali ne kadar yüksek? Ben bunu birkaç kez yaşadım — Arjantin’de, Nikaragua’da, Yugoslavya’da. Hiperenflasyon olduğunda herhangi bir hükümete duyulan tüm güven çöker. Bu noktaya gelme ihtimali ne kadar ve bunun sonuçları ne olur?

Y.V.: Amerika Birleşik Devletleri’nde ya da Avrupa’da hiperenflasyon konusunda endişeli değilim. Bunun nedeni, daha kötü bir şeyden endişe etmem. Ben stagflasyondan endişe ediyorum. Batı dünyasının merkez bankaları — Fed, Avrupa Merkez Bankası, Japonya Merkez Bankası — bizim kongrelerimiz ya da parlamentolarımız tarafından kontrol edilmiyor.

Geçim sıkıntısı çeken, temel ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele eden insanların — yani sıradan vatandaşların — refahı ile hiç ilgilenmiyorlar. İnsanların hayatta kalabilmek için almak zorunda olduğu gıdayı, yumurtayı ya da diğer temel ihtiyaçları düşünmüyorlar. Enflasyonun belirli bir seviyenin üzerine çıkmasına izin vermeyecekler; bunun bedeli, 1980’lerin başında Paul Volcker’ın yaptığı gibi faiz oranlarını %20, %21, hatta %22 seviyelerine çıkarmak olsa bile.

Bu arada Yugoslavya’dan bahsettin ve bu deneyimi yaşadığını söyledin; Paul Volcker aslında Yugoslavya’yı doğrudan değil ama dolaylı olarak yıkıma sürükleyen bir isimdi, çünkü faiz oranlarını hızla yükseltti. Hatırlarsın, 1970’lerin başında Yugoslav ekonomisi, kooperatiflere dayanan oldukça başarılı bir modeldi. Kendi kendini yöneten sosyalist işletmeler açısından ilginç bir deneydi. Ve o kadar başarılıydı ki, 1971, 72 ve 73 yıllarında Amerikan bankacıları Yugoslav işletmelere kredi vermek için adeta birbirleriyle yarışıyordu. Yugoslav işletmeler ise büyük bir hata yaparak bu kredileri kabul etti.

Sonuç şu oldu: %3, %3,5 gibi faiz oranlarıyla borçlanmışlardı; ancak Paul Volcker faizleri %22’ye çıkardığında, elbette bu sistem çöktü. Ve sonrası malum, tarih. Aynı şeyi şimdi de yapacaklar. Federal Rezerv, Avrupa Merkez Bankası — gerekirse — egemen sınıfların varlıklarını korumak için faiz oranlarını yükseltecekler.

Ama bu durum, çok büyük enflasyonist etkiler yaratacak ve işsizliği ikiye, üçe katlayacak sonuçlar doğuracak. Yani hiperenflasyon değil, yüksek enflasyon ile işsizliğin birlikte arttığı bir tabloyla karşı karşıya kalacağız. Dolayısıyla bizi bekleyen şey stagflasyon.

C.H.: Bunun neden gerçekleştiğini açıklar mısın ve stagflasyonun etkilerini hiperenflasyona kıyasla anlatır mısın?.

Y.V.: Bilirsin, bir zamanlar — 1970’lerden önce — ekonomistler, ben de o pek de sevilmeyen grubun bir üyesi olarak söylüyorum, korkmamız gereken iki “canavar” olduğunu düşünürdü. Ama en azından ikisinden aynı anda endişe etmemize gerek olmadığını varsayarlardı. Bu canavarlardan biri enflasyondu — yani fiyatların sürekli artması. Diğeri ise işsizlikti. Ve benim mesleğimin 1970’lere kadar olan inancı şuydu: İkisi aynı anda yaşanamaz.

Ya fiyatlar aşırı ısınan bir ekonomi nedeniyle hızla yükselecekti ya da ekonomi soğuyorsa, durgunlaşıyorsa işsizlik ortaya çıkacaktı ama enflasyon olmayacaktı. Ama 1970’lerde gördük ki, aslında ikisi aynı anda da yaşanabiliyor. Bunun neden böyle olduğu oldukça ilginç bir soru; isterseniz buna da girebiliriz. Ama benim vurgulamak istediğim şu: Şu anda yeniden, bu iki canavarla aynı anda yüz yüze kaldığımız bir döneme giriyoruz.

1970’lerde her ikisinin de aynı anda yaşanmasının nedeni, küresel ekonomik sistemin — yani küresel siyasal ekonominin — büyük bir dönüşümden geçmesiydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk yirmi yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri fazla veren bir ülkeydi. Savaşın hemen ardından ABD, tek alacaklı ülke, yani net ihracat yapan tek ülkeydi.

İsviçre’yi bir kenara bırakırsanız — ki küresel ölçekte pek de belirleyici olmayan küçük bir ülke — Amerika Birleşik Devletleri’nde iktidardaki New Deal kadroları, önce Roosevelt sonra Truman, bu fazla veren ülke konumundan doğan hegemonyayı nasıl sürdürecekleri konusunda son derece kaygılıydılar. Bu yüzden oldukça basit bir fikir geliştirdiler. İşte 1940’ların sonlarından 15 Ağustos 1971’e kadar geçerli olan Bretton Woods sistemi tam olarak buydu.

Bretton Woods sistemi, Amerika Birleşik Devletleri’nin fazlalarını — yani net ihracatını — Avrupa’yı ve Japonya’yı dolarize ederek sürdüreceği düşüncesine dayanıyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ve Japonya fiilen yerle bir olmuştu. Ortada işler durumda bir para sistemi yoktu. Amerikan mallarını satın alacak paramız da yoktu. Bu yüzden Amerikalılar Avrupa’yı ve Japonya’yı dolarize etti; yani bize, Amerika Birleşik Devletleri’nin net ihracatını satın alabilmemiz için para gönderdi.

Ve Amerika Birleşik Devletleri Avrupa ve Japonya ile ticarette fazla verdiği sürece, Avrupalılara satılan her Boeing uçağı ya da Westinghouse buzdolabı ile birlikte, daha önce Avrupa’ya gönderilmiş olan dolarların bir kısmı yeniden ABD’ye geri dönüyordu. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk yirmi yılın dayandığı geri dönüş (dolar geri dönüşü) mekanizmasıydı. Ancak 1960’ların sonuna gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri artık fazla veren bir ülke değildi. Açık veren bir ülke haline gelmişti.

Bu nedenle o sistem artık sürdürülemez hale geldi; çünkü sürekli daha fazla dolar basılıp Avrupa’ya ve Japonya’ya gönderiliyor, bu da zamanla doların değerini aşındıran dolar yığınları yaratıyordu. Sonunda Nixon bu sistemi sona erdirdi. 15 Ağustos 1971’deki Nixon Şoku, arkasında çok önemli isimlerin olduğu bir adımdı. Bu kararı asıl şekillendiren kişi Richard Nixon değildi — ki o da Donald Trump gibi yetki sahibi bir “deli”ydi — ama arkasında tüm süreci tasarlayan Paul Volcker gibi isimler ve ekibinde Henry Kissinger vardı.

Bu insanların fikri — ki gerçekten işe yaradı — şuydu: “Artık açık veriyoruz. Peki ne yapacağız? Almanya gibi kemer sıkıp kendi üzerimizde kemer sıkma politikaları uygulamayacağız. Çünkü bu, yatırımların düşmesi anlamına gelir ve Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyası ortadan kalkar. Hayır, dediler, “Açık veriyorsak ne yapacağız? Açığı daha da büyüteceğiz.” Ve bunun bedelini de Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’daki — daha sonra da çok daha ileriki bir dönemde Çin’deki — kapitalistlere ödeteceğiz.

Yani Amerikan ticaret açığı, Almanya’nın, Japonya’nın ve daha sonra Çin’in net ihracatını Amerika Birleşik Devletleri’ne çeken bir elektrikli süpürge haline geldi. Bu ihracatlar, ABD doları adı verilen bir tür borç senedi (IOU) ile ödendi. Peki Japonlar, Almanlar ve Çinliler bu dolarlarla ne yaptı? Bu parayı yeniden ABD’ye, Wall Street üzerinden geri gönderdiler. Ve bu parayla Amerikan devlet borcunu, yani hazine tahvillerini satın aldılar.

Başka bir deyişle, Amerika Birleşik Devletleri’nin ticaret açığı, Amerikan devletini ve Amerikan ordusunu finanse eden bir mekanizmaya dönüştü. Bu paranın bir kısmı emlak sektörüne aktı — Donald Trump gibi isimlerin zenginleşmesinin nedeni de buydu. Bir başka kısmı ise New York Borsasında hisse senetlerine, yani finansal varlıklara yöneldi. İşte model buydu. Ama bunun işleyebilmesi için Amerikan dolarının önemli ölçüde değer kaybetmesi gerekiyordu.

Nixon Amerikan dolarını %30 oranında devalüe etti. Hazine Bakanı John Connally’yi Avrupa’ya gönderdi; hatırlarsın, Nixon’ın Hazine Bakanıydı. Connally Avrupa’da şu meşhur sözü söyledi: “Dolar bizim para birimimiz ve artık sizin sorununuzdur.” Bu devalüasyon enflasyon anlamına geliyordu. Aynı zamanda ABD’de ücret maliyetlerini düşürmek için, fiilen sendikaların bastırılması anlamına da geliyordu.

Bunu daha sonra Ronald Reagan tamamladı. Reel ücretlerin baskılanması, işçilerin harcayacak daha az parası olması nedeniyle talebin düşmesi anlamına geliyordu. Bu da yatırımların azalmasına yol açtı ve sonuçta enflasyon ile işsizliğin aynı anda arttığı bir tablo ortaya çıktı.

Amerika’nın fazla veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüşmesinin ve buna rağmen hegemon gücünü sürdürmesinin bedelini, Amerikan işçi sınıfı ile Avrupa’daki ve dünyanın geri kalanındaki işçi sınıfları ödedi. Aslında bu tarihte bir ilkti: Amerika, daha fazla açık vererek daha hegemonik hale gelen ilk imparatorluk oldu. Bu daha önce hiç yaşanmamış bir durumdu. İşte bu — yani Nixon Şoku — son derece çarpıcı bir dönüşümdü. Ve bunun sonucu stagflasyon oldu.

Şimdi buna benzer bir durumu yeniden yaşıyoruz. Bu süreç geçen yıl tarifelerle başladı. GENIUS Yasası ile devam etti. Trump yönetimi — Scott Bessent ve Stephen Miran gibi isimler, yani o ekip — bu sürecin arkasındaydı. Bunun Donald’ın kendi fikri olduğunu sanmıyorum; çünkü aynı anda birkaç fikri kafasında tutabilecek biri olduğunu düşünmüyorum. Ama etrafındaki ekip aptal değildi.

Yapmak istedikleri şey, aslında Nixon Şoku’nu yeniden taklit etmekti. Bu yüzden GENIUS Yasası ile doları bir ölçüde özelleştirdiler; bunu da kripto paralar üzerinden — daha doğrusu kriptolardan ziyade Tether gibi stablecoinler üzerinden — yaptılar. Büyük teknoloji şirketlerini ve yapay zekâya yapılan yatırımları kullanarak, dünyanın geri kalanındaki sermaye akışlarını Amerika Birleşik Devletleri’ne çekmeye çalışıyorlar. Ama Amerikan ticaret açığı o kadar da fazla azalmış değil.

Dolayısıyla o unsur — yani “elektrikli süpürge” — hâlâ çalışıyor. Nixon yönetiminin icat ettiği bu mekanizma bugün de devam ediyor. Aynı stratejiyi izlediler: Nixon’ın yaptığı gibi Amerikan dolarının değerini %20–30 oranında düşürmeye yöneldiler. Böylece 1970’lerin stagflasyon döneminin tüm unsurlarının yeniden ortaya çıktığını görüyoruz.

Ve şimdi İran’daki savaş durumu daha da kötüleştiriyor. Çünkü hatırlayın, stagflasyon dediğimiz şey aynı anda hem enflasyonun hem de işsizliğin artmasıdır. Şu anda tam olarak bu yaşanıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde işe gitmek için daha fazla benzin parası ödüyorsunuz; yani enflasyon var. Ama aynı zamanda mal ve hizmetlere olan talep — dolayısıyla emek talebi de — düşüyor. Bu da işsizliğin arttığı anlamına geliyor.

Biliyorsunuz, Donald Trump aslında bu ikinci stagflasyon döneminden kaçınabilirdi; eğer yapay zekâ yatırımları, enerji kaynaklı maliyet enflasyonu olmadan sürdürülebilseydi. Ama sonuçta Netanyahu’nun onun için kurduğu tuzağa düştü.

C.H.: Sence haftalar ilerledikçe ve bu kriz daha da derinleştikçe, bu durum Hindistan’dan Almanya’ya, Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar hükümetlerin otoriter eğilimlerini güçlendirir mi? Bu tür krizler otoriterliği besler mi?

Y.V.: Her zaman, her zaman. Biliyorsun, iki savaş arası dönemde faşizm neydi? Kapitalizmin, kendi yarattığı krizle baş edemediğinde ortaya çıkan şeydi. Kapitalist sınıf kontrolü kaybettiğinde, sistemin kaldıraçlarını çekmeye çalışır ama artık o mekanizmalar işlemez hale gelir.

Kontrolsüz bir uçağın kokpitindeki çaresiz pilotlar gibi düşünün; kumanda kollarını çekip itersiniz ama artık hiçbir şey tepki vermez. İşte böyle anlarda faşizm, iktidarda kalabilmelerini sağlayan başvurulan ideoloji ve uygulama biçimi haline gelir. Tarih boyunca faşizm, egemen sınıf kendi yarattığı krizi yönetemediğinde ve kontrol altına alamadığında, onlar için son derece işlevsel bir araç olmuştur.

C.H.: Yani şunu demek istiyorum: Amerika Birleşik Devletleri’nde zaten şu anda sivil özgürlükler saat başı budanıyor. Adalet Bakanlığı, Trump yönetimi için adeta bir intikam makinesine dönüşmüş durumda. Mahkeme kararları görmezden geliniyor. Örneğin, Minneapolis’te Ocak ayında ICE’a karşı 96 karar alındı ve bunların hiçbirinin bir etkisi olmadı. Bu kriz, bu gücü nasıl daha da pekiştiriyor? Ve bu sürecin sonunda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

Y.V.: Minneapolis’te gördüğünüz şey, Amerikan vatandaşlarının öldürülmesiydi. Donald Trump’ın ikinci kez Beyaz Saray’a girdiği günden itibaren ICE’nin adeta onun “storm trooper”larına dönüşmesini gördünüz—ve tüm bunlar, o seçimi kazanırken yaşanıyordu.… Öyleyse bir de kaybetmeye başladığında neler olacağını düşünün. 2020’de ne olduğunu gördük. Seçimi kaybettiğinde ne yaptığını ve bunu nasıl reddettiğini gördük. Ve açıkçası, Kasım’daki ara seçimlerde oy oranlarının düştüğünü gördüğünde neler olacağını hayal etmeye bile başlamak istemiyorum.

Seçimler yapılacak mı? Bunları durdurmaya çalışacak mı? Bunu yapması ya da seçimden sonra sonucu tartışmaya açması son derece mümkün. Bakın, bu sadece oraya özgü değil; her yerde oluyor. Avrupa’da da benzer durumlar var. Senin meslektaşlarından biri, Alman bir yurttaş gazeteci, artık marketten alışveriş bile yapamıyor. Kirasını ödeyemiyor. Adeta “yok hükmünde bir insan” haline getirilmiş. Üstelik hükümetine dava da açamıyor, çünkü resmî olarak hükümeti onu böyle bir statüye sokmuş değil.

Adı Doğru, Hüseyin Doğru. Alman vatandaşı. “Suçu” ise Filistin hakkında sert yazılar yazmak ve Almanya’da Filistin üzerine gerçekten iyi haberler yapmaktı. Avrupa Birliği’nin yerleşik yapısı, onu kendi ülkesinin vatandaşı olmaktan fiilen mahrum bırakmanın ve aynı zamanda mahkemeye başvurmasını engellemenin bir yolunu buldu. Nasıl yaptılar bunu? Bunu benden öğrendiler diyebilirim. Çünkü birkaç yıl önce beni Almanya’ya girişten men ettiklerinde, onları mahkemeye verdim ve davayı kazanacağımı düşünüyorum. Peki Hüseyin Doğru’ya ne yaptılar? Avrupa Birliği, Brüksel’deki Komisyon aracılığıyla onu Avrupa Birliği’nden yasakladı — üstelik kendisi bir AB vatandaşı olmasına rağmen. Onu adeta “yok hükmünde bir insan” haline getirdiler. Ve bunu, hiçbir somut gerekçe olmadan, sadece yapabildikleri için, onu “Putin’in ajanı” ilan ederek gerçekleştirdiler.

Ve sonuç şu: Eğer ben ya da sen ona para gönderirsek — hatta Berlin’e gidip eline birkaç banknot versek, yiyecek alabilsin diye — biz de bir “Rus ajanına yardım etmekten” tutuklanırız. Ve bu, sözde “medenî” Avrupa’da yaşanıyor. Bu, Donald Trump’ın Amerika’sında değil. Bu, kendisini “kurallara dayalı düzen” olarak tanımlayan Avrupa Birliği’nde yaşanıyor.

C.H.: Senin peşindeler, Francesca [Albanese]’nin peşindeler. Aralık ayında bir dava sürecin var.

Y.V.: Evet, ama en azından ben mahkemeye gidebiliyorum. Hüseyin Doğru’yu bu yüzden örnek verdim; çünkü o mahkemeye gidemiyor. Bakın, adeta kusursuz bir çıkmaz durum yaratmışlar. Onu “yok hükmünde bir kişi” haline getiren kurum Avrupa Komisyonu. Aynı zamanda Almanya sınırları dışına çıkmasını da yasaklamışlar. Oysa burası Avrupa Birliği; teoride, Birlik içinde serbest dolaşım hakkının neredeyse dokunulmaz sayıldığı bir yer.

Dolayısıyla, kendisine karşı alınan Avrupa Birliği kararına mahkemede itiraz edebilmesi için gitmesi gereken yer olan Brüksel’e gitmesine de izin verilmiyor. Bunu Francesca’ya ya da bana yapmadılar. Bu ise faşizmi daha ileri bir aşamaya taşıyor.

C.H.: Peki sol, yani bizler — solda olanlar — bu yaşananlara nasıl karşılık vermeliyiz?

Y.V.: Örgütlenmek, örgütlenmek ve daha fazla örgütlenmek — ve Cenova’da birlikte yaptığımız şeyi yeniden yapmak. Bakın, hükümetleri devirmek için siyasi örgütlenmenin zorlu emeğinden başka bir yol yok. Bu, eski usul siyasetin ta kendisi. Hiçbirimiz bu sorunları tek başımıza, bireysel olarak — ne ateşli konuşmalarla ne de harika yazılarla — çözemeyiz.

Bunların hepsi, insanların örgütlenmesi ve iktidarın kaldıraçlarını gerçekten ele geçirebilmemiz için önemli araçlardır. Bu kulağa çok zor bir hedef gibi geliyor. Evet, öyle. Ama Hannah Arendt’in dediği gibi: Her devrim gerçekleşmeden önce imkânsız görünür, gerçekleştikten sonra ise kaçınılmaz.

C.H.: Harika. Teşekkürler Yanis. Programı hazırlayan Victor [Padilla], Sofia [Menemenlis], Max [Jones] ve Thomas [Hedges]’e de teşekkür ediyorum. Beni ChrisHedges.Substack.com adresinde bulabilirsiniz.


* Chris Hedges'in Yanis Varoufakis ile gerçekleştirdiği 'How the War With Iran Will Trigger a Global Financial Crisis' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.