Fizan Ekspresi’nden Milat Bülent Kılıç, İran’da son haftalarda derinleşerek süren ayaklanmaları; yoksulluk, adaletsizlik ve temel yaşam krizlerinin halkı sokağa döktüğü sahici bir toplumsal patlama olarak ele alırken, Batı’nın bu süreci yönlendirme çabalarını, monarşist nostaljik popülizmin yükselişini ve muhalefetin önderlik boşluğunu eleştirel bir mesafeyle tartışıyor; "kapalıçarşı"dan "kolber"lere uzanan sınıfsal dinamikler, Venezuela ve bölgesel çatışmalar üzerinden şekillenen algılar ve rejimin sert baskı pratikleri eşliğinde 'eleştirel dayanışma' çağrısını merkeze alıyor.
İran’da yaklaşık iki hafta önce ayaklanmalar başladı ve sona ermedi. Tersine başlarda sessiz kalan kentler de bir bir ve görkemli bir biçimde sürece katılmaya başladı. Ben bu ayaklanmaları bir başka ülkenin kışkırtmasına gerek olmadığını çünkü halkın isyan etmesi için son derece sahici yığınla gerekçe olduğunu düşünüyorum. Derin yoksulluk, pahalılık, adaletsizlik, ayrımcılık, hava kirliliği, elektrik ve su yoksunluğu gibi çok ciddi yığınla gerekçe var.
Fakat şuna da kuşku yok ki Batı, özellikle de İsrail ve ABD bu sahici ayaklanmaları kışkırtmak ve yönlendirmek için elinden geleni yapıyor. Hem İsrail hem de ABD cephesinden yapılan en üst düzeydeki açıklamalar da bu dediklerime kanıt sayılabilir. Örneğin Trump, iki üç kez, “halkı hedef alırsanız biz de sizi hedef alırız” yönlü açıklamalar yaptı Molla yönetimine hitaben. Bunlardan birine Hameney de kendi sosyal medya hesabından cevap verdi. Trump, Farsça; Hamaney de İngilizce verdi mesajını.

Batı, Mehsa Jina Emini ayaklanmalarından bu yana şaibeli, tartışmalı bir figürü yani devrik Şah’ın oğlu Rıza’yı öne çıkarmaya çalışıyor. “Şehzade” Rıza, Mehsa Olayları sürecinde kendince epey çırpınsa da, beceriksiz hatta ahmak gözüküyordu. Yakın çevresinden bile çok şiddetli eleştiriler alıyordu. Ama bu kez bir ölçüde toparlanmış gözüküyor. Yabancı istihbarat örgütlerinin işlerini iyi yaptığını ve Rıza’yı bu sessizlik döneminde iyi hazırladığını söyleyebiliriz.
İran sokaklarında ise Mehsa Olayları sürecine oranla monarşi yanlısı sloganlar eylemlerde daha çok duyuluyor. Bunun önemli gerekçelerinden biri Farsça yayın yapan İsrail ve İngiliz istihbaratı destekli çeşitli medya organlarının yıllardır sürdürdükleri kesintisiz propaganda. Ama bir başka gerekçe de, geçen yıllara karşın İran muhalefetinin bir önderlik oluşturamaması. Bu da, sanıyorum ki, halkın dönüp dolaşıp ellerindeki seçeneklerden birine yönelmesiyle sonuçlanıyor. Tanıdığım bazı İranlılar, aslında Şah yandaşı olmamalarına karşın ehveni şer diyerek onu bir seçenek olarak görmeye başladı.
İranlı bazı siyasi figürler, sahada “Şehzade” Rıza’nın adının yaygınlık kazanmasını “nostaljik popülizm” olarak niteliyor. “Tam olarak öyle”, denebilir. Çünkü “Şehzade” Rıza’nın şu saate kadar yapageldikleri arasında bu önderlik misyonunu hak edecek en küçük bir pratik yok. Tam anlamıyla (artık ne anlamak gerekiyorsa) babasının imajının rantını yiyor. Öte yandan onun bir devlet başkanı adayı olmaktan çok herhangi bir medeni haklar savunucusu gibi olduğunu, Netanyahu’nun bile İran’ı Pehlevi’den iyi tanıdığını düşünenler var.
İran’da rejimin bir dönüşüm yaşaması gerektiğine inanan reformcu bir kitle uzun zamandır var. Ama bunlar, bütün çabalarına karşın, bir türlü egemen olamadılar ve bu süreçte de inandırıcılıklarını daha bir kaybetmiş oldular. Öte yandan, benim gözlemlediğim kadarıyla, İran muhalefetinin bir grup bilinçli ama sayısal olarak çok kalabalık olmayan siyasi kesimini saymazsak, İranlıların önemli bir bölümü, özellikle İsrail’in ve ABD’nin bölgede ve genel olarak dünyada yapmakta olduklarına karşı değiller. Onların gözünde Filistin, Irak, Suriye, Lübnan yönetimleri mollaların suç ortağı ve bu nedenle, başlarına geleni de hak ediyorlar. Yani İsrail’in ve ABD’nin her türden müdahalesini ve saldırısını alkışlayacak çok sayıda İranlı var. Bu kesimler ne yazık ki muhalefet cephesinde konumlanmış durumdalar. Tabii bu sözleri muhalefetin tamamı için etmediğimin altını bir kez daha çizmeliyim ama bu alkışçı kesimin de küçümsenmeyecek kadar kalabalık olduğunu çıkarsamak mümkün.
İran’ın bu alkışçı kesiminin Venezuela olayına bakışı da aynı. O zamanlar anlatıyordum: Mehsa Olayları sürmekteyken, Rejim’in birçok önemli figürünün Venezuela’da mülkler aldığı, yatırımlar yaptığı konuşuluyordu. İranlı bu kesimlerce Venezuela ve Küba, İran’ın bölgedeki en önemli müttefikleri olarak niteleniyor. Bu yüzden, ABD’nin müdahalesini de onaylıyor ya da alkışlıyor.

Peki, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de ve son olarak Venezuela’da olanlara gözlerini kapayan, bu saldırılara onay veren ve hatta sevinen İranlılar akıllarını, vicdanlarını, sağduyularını bütünüyle kaybetmiş insanlar mı? Bunu bir süre önce de tartışmıştım. Şimdi kendimce bu konuyu yorumlamaya çalışacağım:
Şah döneminin sonunda, İranlı zengin ve ayrıcalıklı sınıf, servetini - başarabildiği ölçüde - Batılı ülkelere kaçırmış ve bu ülkelerde yeni bir hayat kurmuştu. Aradan 46--47 yıl geçti. Bu kesimler Batılı ülkelerde kök saldılar, yerleştiler ve Batılılaştılar. Zaten monarşi rejiminin kaymak tabakasını oluşturuyorlardı, gittikleri ülkelerde de ayrıcalıklı bir sınıfın parçası olma olanağı buldular ama çökmüş bir monarşinin kurbanları olarak İran’da monarşiyi yeniden inşa etmek için de güçlerini seferber ettiler. İrili ufaklı sayısız yayın organını finanse ettiler. Bu da, bu kesimlerin sesinin her zaman sürgündeki öteki muhalif gruplara oranla daha çok duyulmasıyla sonuçlandı. Zaten Amerikancı, Avrupacı oldukları için de bu ülkeler tarafından daha kullanışlı bulundular. Bu, tamam. Ama bir de bu ayrıcalıklı sınıfın dışında kalan ve monarşi yanlısı olmayan, buna karşın İsrail’in ve Amerika’nın politikalarını onaylayan bir kesim var. Bunların argümanlarının bütünüyle çürük ve dayanaksız olduğu söylenemez. Çünkü İran on yıllardır orta doğudaki İslamcı örgütlere sonsuz bir kaynak sundu. Para verdi, silah verdi. Bu bölgelerdeki milisleri de yıllar yılı kendi kirli işlerinde kullandı. Rejim, İran’daki toplumsal olaylarda pek çok kez Filistinli milisleri masum halkın üstüne saldı. Bunlar da İran halkınca unutulmuyor ve bağışlanmıyor. Bu eylemlerde kolunu bacağını kaybeden insanlara da “yahu sen büyük resmi göremiyorsun” demenin bir yerden sonra hiçbir anlamı olmuyor.
Gelelim Venezuela konusuna… neredeyse Chavez döneminden beri belirginlik kazanmış olan Amerikan söylemi uyarınca özetlemek gerekirse şöyle: Venezuela’da uzun zamandır Lübnan diasporası ve onların dolayımıyla yürütülen ve İran’ın çıkarlarına hizmet eden bir takım yapılanmalar söz konusu. Kimi militanlara silahlı eğitim verildiğine ilişkin iddialar da dile getirilmesine karşın bölgedeki İran güdümlü faaliyetlerin genel olarak siyasi ve lojistik faaliyetler olduğu öne sürülüyor. İran ile Venezuela arasında bir ittifak, bir işbirliği anlaşmasının olması bu iddialarla ilişkilendiriliyor. Bu iddiaları dile getiren çevreler İran’ın askeri bir faaliyetten çok örneğin petrol gelirlerini aklama gibi işleri bu ülke üzerinden yaptığını öne sürüyor. Venezuela, bu yöndeki iddiaları Chavez döneminden beri reddedip duruyor. Rusya ise ABD’nin iddialarının dayanaksız, uydurma ve emperyalist çıkarları meşrulaştırmaya dönük olduğunu söylüyor.
Kabul etmeli ki İran’da geniş halk kitleleri bu türden iddiaların sahiciliğini sorgulamak peşinde değil. Hamaney ile çekilmiş tek bir fotoğraf bile bu iddiaları inandırıcı kabul etmek için yeterli sayılabilir. Dolaysıyla, Rejim ile can ciğer kuzu sarması olan her ülke onların gözünde Rejime duydukları kadar öfke duymayı hak ediyor.
Bu nedenle, hep söylediğim şeyi bir kez daha yinelemek isterim. İran’da bir rejim değişikliği olursa, bu, büyük olasılıkla bağımsızlıkçı, dış politikada dengeli, ABD’ye ve İsrail’e mesafeli bir yönetim olmayacak. Bölgede ondan sonra işler durulur mu, İran’da istikrar sağlanabilir mi konusu ise ayrı bir konu.

Şimdi soru ya da sorun şu: Çarşambanın gelişi bu kadar barizken, İran’da muhalefete destek verilmeli mi? Onlarla duygudaş olunmalı mı? Duygudaşlığı hak ediyorlar mı? Bana kalırsa, yine de, evet. Sürecin bu dediğim yönde işlememesi için uğraş veren kesimlerle dayanışmayı öne çıkarmak koşuluyla, eleştirel mesafeyi koruyarak İran muhalefeti mutlaka desteklenmeli. Çünkü halkın ezici bir çoğunluğunun istekleri ve ihtiyaçları bütün bu tehlikeleri gölgede bırakacak ölçüde sahici.
İran muhalefeti geçmiş yıllardaki eylemlerle, hatta İran devrimi sürecinde olup bitenlerle bugünküler arasında karşılaştırmalar yapıyor. Kimine göre bugünkü eylemler belli açılardan devrim sürecindekileri andırıyor. Bilebileceğiniz gibi İran’ın kapalı çarşı tüccarları devrim sürecinde çok etkinlerdi ve Humeyni’ye en büyük destek buradan geliyordu. Bu yılki eylemleri de yine kapalı çarşı esnafı başlattı. Üstelik daha sekiz on gün sonra yeniden kepenk kapatıp eylem yaparak tutumlarında değişiklik olmadığını kanıtladılar. Kapalı çarşıya tarihi miktarda gaz atıldı. Ama bu, en azından İran’ın yakın tarihi için ilgi çekici bir durum.
Kimi kentlerde Rejim, hastaneleri bile gaz bombası yağmuruna tutarak aslında ciddi suçlar işledi. Ambulansların birçok yerde yaralı vatandaşları bırakıp onların yerine yaralı Pasdarları, Besiçleri aldığı öne sürülüyor. Yine, ambulansların, güvenlik güçlerini bir yerden bir yere taşımakta kullanıldığı söyleniyor.
Eylemler sırasında zarar görmemek, yakalanmamak için yapılması gerekenleri anlatan videolar yeniden yaygınlaşmaya başladı. Örneğin saçmalardan veya plastik mermilerden korunmak için yoga matından nasıl yelek yapılacağını anlatan videolar var.
Daha olayların ilk günlerinde özellikle monarşistlere yakın bir takım küçük YouTube kanalları Hamaney’in Rusya’ya, Kazan’a kaçtığına yönelik asılsız bir haber yaymaya çalıştı. Birkaç gün sonra da birileri bir İngiliz gazetesine dayandırarak Hamaney’in Rusya’ya doğru belirlenmiş kaçış rotasının ifşa olduğunu açıkladı. Bunun propagandanın ve kitle manipülasyonunun bir aracı olduğunu biliyorum ama bu tür söylentiler bana komik hatta mide bulandırıcı geliyor artık. Her şeyden önce de kitleleri rehavete sürükleme potansiyelinden ötürü… Hatırlar mısınız bilmiyorum; o günlerde de anlatmıştım. Mehsa ayaklanmaları sürecinde bir ara Hamaney’in de öldüğü hatta gizli bir uçakla ve 200 kişilik bir heyetle Necef’e götürülüp dini ve askeri bir törenle gömüldüğü söylenmişti. Sonra Hamaney çıktı geldi ve İran halkına kan kusturdu. Benzer şeyler bizde de oldu, oluyor. Şu kişi ölmüş, şu kişi çok hastaymış, şu kişi kanserin son aşamasındaymış, denir durur. Bunu sıradan insanlar derse desin de medya kuruluşları deyince çirkin ve sakıncalı oluyor.

İran’daki protestolar, evet, Tahran’da Kapalıçarşı esnafınca başladı ama günlerce ülke geneline yayılmadı. Bu dönemde en çok eylemin söz konusu olduğu bölge, ülkenin batısındaki küçük kentlerin bulunduğu bölge oldu. Buralarda tabii ki derin bir yoksulluk ve yoksunluk var ama İran’ı yakından takip ettiğini düşündüğüm bir Afgan gazeteci, protestoların ülkenin batısında yoğunlaşmasının bu bölgelerde yürütülen sınır kaçakçılığıyla, yani sırtında kacak malzeme taşıyan yoksul kalabalıklarla ilintili olabileceğini söylüyor.
Bu bana ilginç geldi. Çünkü sahiden de bu bölgelerdeki ‘kolber’ler yani elektronik, sigara, parfüm gibi kaçak malları sırtında taşıyanlar bu toplumların en tehlikeli ve en ağır işlerinden birini yürütüyorlar. Sigorta, emeklilik ya da maaş gibi, hiçbir güvenceleri yok. Üstüne üstlük her yıl kolberlerin onlarcası belki 100 kadarı sınırlarda güvenlik güçlerince öldürülüyor. Dolayısıyla toplumun bu en zor koşullardaki tabakalarından birini oluşturan insanların ayarlanmalara katılması ve onu sahiplenmesi çok anlaşılır gözüküyor.
* Bu metin, 10 Ocak 2026’da yayınlanan Fizan Ekspresi programının şarkılar ve marşlarla ilgili anlatımlar çıkarıldıktan sonraki dökümüdür.


