"Umut bir temenni değil, mücadeleyle kurulan bir kolektif"

-
Aa
+
a
a
a

İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, 2025’e dünyanın dört bir yanından gelen somut ve kazanılmış iyi haberlerle başlıyor; Kongo Havzası’ndan Çin’in yenilenebilir enerji atılımına, açık denizlerin korunmasından hızlı modaya karşı yasal adımlara ve Ekvador’da doğa haklarının sandıkta savunulmasına uzanan örnekler üzerinden, umudun bir temenni değil, mücadeleyle kurulan kolektif bir gerçek olduğunu hatırlatıyor.

""
"Umut bir temenni değil, mücadeleyle kurulan bir kolektif"
 

"Umut bir temenni değil, mücadeleyle kurulan bir kolektif"

podcast servisi: iTunes / RSS

Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri. Yılın ilk İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz.

Bu hafta sizlere 2025’ten güzel haberleri anlatmak istiyorum çünkü seneye nasıl başlarsak, biraz da öyle devam ediyoruz. İklim krizinin, savaşların ve adaletsizliklerin gündemi her geçen gün daha da ağırlaştırdığı bir dünyada,
iyi haberleri görmenin bir lüks değil, bir ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Bu iyi haberler bize mücadele edenlerin, direnenlerin ve başka bir geleceği mümkün kılanların hâlâ çoğunlukta olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden yılın ilk programında, umudu bir temenni olarak değil, yaşanmış ve kazanılmış örnekler üzerinden anlatmak istiyorum. O zaman hemen ilk haberimle başlayayım.



22 Ocak - Demokratik Kongo Cumhuriyeti, dünyanın en büyük tropikal orman karbon yutağı olan Kongo Havzasını korumak için tarihi bir adım atarak, Fransa büyüklüğünde bir alanı kapsayan ve gezegenin en büyük korunan tropikal orman rezervi olacak Kivu–Kinşasa Yeşil Koridorunu hayata geçirmeye hazırlanıyor. Kongo Demokratik Cumhuriyeti hükümeti tarafından, Dünya Ekonomi Forumu toplantılarında duyurulan bu girişim; savaş, yoksulluk ve iklim krizinin baskısı altındaki ormanları korumayı, aynı  zamanda yenil enebilir enerji ve sürdürülebilir tarım yoluyla yüz binlerce insana istihdam yaratmayı hedefliyor. Virunga Doğal Yaşam Parkında uygulanan ve silahlı çatışmaların ortasında bile hem doğayı hem geçimi koruyan “Virunga İttifakı” modelinin ülke geneline yayılması planlanıyor. Avrupa Birliği ve çeşitli uluslararası kuruluşların mali desteğiyle ilerleyen proje, biyolojik çeşitliliğin korunmasını barış inşasıyla birleştirerek, Kongo Havzası’nı iklim krizi karşısında dünyanın en kritik doğal kalkanlarından biri olarak güvence altına almayı amaçlıyor.

Kongo Havzası’ndan gelen bu haber, bize doğayı korumanın yalnızca ekosistemleri değil, aynı zamanda barışı, geçimi ve geleceği de korumak anlamına geldiğini gösteriyor. Ve bu yaklaşım, aslında sadece Afrika’ya özgü değil. Dünyanın başka bir köşesinde, çok daha farklı bir ölçekte ama benzer bir dönüşüm hızla yaşanıyor.

Mayıs 2025’te Çin, yalnızca bir ayda kurduğu güneş ve rüzgâr enerjisi kapasitesiyle Polanya’nın toplam elektrik üretimine denk bir potansiyele ulaştı ve yenilenebilir enerjide yeni bir rekor kırdı.

Analist Lauri Myllyvirta’ya göre Çin mayısta 93 GW güneş ve 26 GW rüzgâr kapasitesi ekledi; bu, neredeyse her saniye 100 güneş paneli kurulması anlamına geliyor. Ocak–Mayıs döneminde eklenen toplam kapasite ise Endonezya veya Türkiye kadar elektrik üretebilecek düzeyde. Böylece Çin’in kurulu güneş enerjisi gücü ilk kez 1.000 GW’ı aşarak dünya toplamının yaklaşık yarısına ulaştı. Dünyanın en büyük sera gazı salıcısı olan Çin, aynı zamanda temiz enerji teknolojilerinin de en büyük üreticisi ve kurucusu konumunda; Xi Jinpingbu dönüşümü ekonomik büyümenin anahtarı olarak sunarken, ABD’de Donald Trump döneminde iklim politikalarında yaşanan gerilim bu küresel ayrışmayı daha da görünür kılıyor.

Demek ki neymiş; İklim krizinin en büyük sorumlularından biri olmak, aynı zamanda çözümün merkezinde yer almayı imkânsız kılmıyormuş. Elbette bu tablo çelişkilerle dolu ama yine de ölçeği itibarıyla dünyanın geri kalanını doğrudan etkileyen bir gerçek var ortada. Peki ya denizler? Karada yaşanan bu dönüşüm, okyanuslara da yansıyor mu?

28 Mayıs - Avrupa Birliği, açık denizleri korumayı amaçlayan tarihi Açık Denizler Antlaşmasınıi onaylayarak okyanusların korunması, iklim kriziyle mücadele ve biyolojik çeşitlilik kaybının durdurulması yolunda kritik bir adım attı. 

Avrupa Birliği'nin, Birleşmiş Milletler çatısı altında kabul edilen bu bağlayıcı anlaşmayı onaylaması, 2025 Haziran’ında Fransa’nın Nice kentinde yapılacak Birleşmiş Milletler Okyanus Konferansı öncesinde geldi ve Avrupa’nın okyanus yönetişimindeki liderliğini pekiştirdi. Altı üye ülkenin daha katılımıyla birlikte onaylayan taraf sayısı 28’e yükselirken, AB anlaşmanın yürürlüğe girmesi için gereken 60 onaya ulaşılması çağrısı yaptı ve özellikle Afrika, Karayipler ve Pasifik ülkelerini desteklemek üzere 40 milyon avroluk bir fon açıkladı. Halihazırda açık denizlerin yalnızca yüzde 1’i korunurken, bu anlaşma sayesinde ulusal yetki alanı dışındaki denizlerde koruma alanları oluşturulmasının önü açılıyor ve 2030’a kadar gezegenin en az yüzde 30’unu koruma hedefi için güçlü bir zemin oluşuyor.

Okyanuslarla ilgili bu adım önemli, çünkü iklim krizinde çoğu zaman gözümüz karada; ormanlarda, şehirlerde, sanayide oluyor. Oysa gezegenin en büyük yaşam alanı olan açık denizler, bugüne kadar neredeyse tamamen sahipsiz bırakılmıştı. Ama iklim mücadelesi yalnızca enerjiyle ya da doğayla sınırlı değil; tüketim alışkanlıklarımız da bu hikâyenin tam merkezinde.

10 Haziran 2025’te France, ultra-hızlı modanın çevresel yıkımını durdurmak için tarihi bir yasa kabul ederek SHEIN ve Temu gibi devleri doğrudan hedef alan ilk büyük ekonomi oldu. Senato’da neredeyse oybirliğiyle geçen düzenleme; 2025’ten itibaren ürün başına 5 avroluk, 2030’da 10 avroya çıkacak bir ekovergi, ultra-fast fashion reklamları ve influencer tanıtımlarının tamamen yasaklanması ve her ürün için karbon ayak izi, kaynak kullanımı ve geri dönüştürülebilirlik bilgilerini zorunlu kılan şeffaflık kurallarını içeriyor. Kurallara uymayan markalar ürün fiyatının yüzde 50’sine varan cezalarla karşılaşabilecek.

Amaç, aşırı tüketimi —özellikle gençler arasında— frenlemek ve yerel, sürdürülebilir moda sektörünü desteklemek. Yasa henüz AB uyumu için Avrupa Komisyonuna bildirilecek olsa da, Fransa’nın saniyede 35 parça kıyafet çöpe atan bir ülke olduğu düşünüldüğünde, bu adım hızlı modaya karşı küresel ölçekte güçlü bir emsal olarak görülüyor.

Fransa’nın attığı bu adım, “ucuz ve hızlı” tüketimin gerçek maliyetini sonunda görünür kılan nadir örneklerden biri. Çünkü iklim krizini yaratan sistem, yalnızca fosil yakıtlardan değil, aynı zamanda aşırı tüketimden besleniyor. Ancak sistemin değişmesi için yalnızca yasalar değil, aynı zamanda hukuki hesap verebilirlik de gerekiyor. Ve işte tam bu noktada, çok kritik bir gelişme yaşandı.

23 Temmuz 2025’te International Court of Justice yani Uluslararası Adalet Divanı, iklim mücadelesi açısından tarihi bir karara imza atarak devletlerin iklim sistemini koruma konusunda bağlayıcı hukuki yükümlülükleri olduğunu oybirliğiyle ilan etti. 

Karar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, öncülüğünü Vanuatu’nun yaptığı ve Pasifikli genç hukukçuların başlattığı bir girişimle 2023’te sorduğu sorulara yanıt niteliğinde geldi. Mahkeme, ülkelerin sera gazı emisyonları ile çevreye “önemli zarar” vermeyi önlemekle yükümlü olduğunu ve bu zararlardan dolayı özellikle kırılgan devletler ile bugünkü ve gelecek kuşaklara karşı hukuki sorumluluk doğabileceğini vurguladı. Uzmanlara göre bu karar, iklim davalarında yeni bir dönemin kapısını aralayarak ülkeleri daha güçlü emisyon hedefleri koymaya, fosil yakıtlardan çıkışı hızlandırmaya ve “kayıp ve zarar” taleplerinin önünü açmaya yönelik küresel ölçekte çok önemli bir emsal oluşturuyor.

Bu karar, iklim krizinin artık yalnızca bir çevre meselesi değil, açıkça bir hukuk ve adalet meselesi olduğunu tescilliyor. Devletlerin “isteğine bırakılmış” vaatler dönemi kapanırken, sorumlulukların tanımlandığı yeni bir dönemin kapısı aralanıyor. Yine de bu ilerlemenin herkese eşit dağılmadığını, bazı ülkelerin hâlâ eski alışkanlıklara sıkı sıkıya tutunduğunu görüyoruz. İşte tam da bu yüzden, halkın doğrudan söz söylediği örnekler ayrı bir önem taşıyor.

Ekvador’da seçmenler 16 Kasım’da Devlet Başkanı Daniel Noboa’nın anayasayı yeniden yazma girişimini yüzde 62’ye yakın bir oyla reddetti; bu sonuç, dünyada doğaya anayasal haklar tanıyan ilk ve tek düzenlemenin korunması anlamına geliyor. 

2008’den bu yana nehirler, ormanlar ve vahşi yaşam Ekvador’da mahkemelerde madencilik ve petrol projelerine karşı hak kazanabiliyor; bu kazanımlar hem ülkede hem dünyada ilham kaynağı olmuştu. Noboa yönetiminin çevre korumayı zayıflatma, madencilik ve petrol yatırımlarını genişletme ve hatta yabancı askeri üsleri ülkeye açma planları da sandıkta durduruldu. Yerli halk örgütleri ve çevre hareketleri bu sonucu “yaşamın ve doğanın zaferi” olarak tanımlarken, özellikle Confederation of Indigenous Nationalities of Ecuador öncülüğündeki direnişin, doğa haklarının ve demokrasinin birlikte savunulabileceğini bir kez daha gösterdi.

Ekvador’da sandıktan çıkan bu sonuç, belki de bu programın anlattığı tüm haberlerin ortak cümlesi gibi: Doğa korunabilir, hak sahibi olabilir ve insanlar buna sahip çıkabilir. 2025’in bu ilk programında paylaştığım tüm bu haberler şunu söylüyor bana: Mücadele edenler kazanabiliyor, yasalar değişebiliyor, yön değiştirilebiliyor.

Elbette her şey yolunda değil, hiçbir yerde. Ama iyi haberler bize şunu hatırlatıyor: Gelecek, kendiliğinden gelmiyor; onu insanlar kuruyor. Direnenler, ısrar edenler, vazgeçmeyenler kuruyor.

Ben Atlas Sarrafoğlu. Umarım bu seneye bu güzel haberlerle başlamak, hem bizi motive eder hem de yıl boyunca bu mikrofonun başında, birlikte daha çok iyi haber anlatmamıza aracı olur. Çünkü umudu diri tutmak da, tıpkı doğayı savunmak gibi, kolektif bir iş.

Haftaya Cuma günü yine yeni bir İklim Kuşağı Konuşuyor programında buluşana dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın.