Teröre Karşı Savaş, Trump Döneminin Önünü Nasıl Açtı?

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Matt Kennard, yeni kitabında, iki partinin ortaklaşa yürüttüğü Teröre Karşı Savaş'ın Trump'ın başkanlığına ve faşizmin yükselişine zemin hazırladığını ortaya koyuyor. Bugün ise aşırılık yanlılarının güç kazanmasıyla birlikte bunun sonuçlarıyla yüzleşiyoruz.

""

Faşizm, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nde değil, dünyanın birçok yerinde de, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanya ve İtalya'da yaşananlara benzer biçimde yeniden yükselişe geçiyor. ABD'deki bu hareketin sahadaki kadroları arasında, güç kazanmak ve eğitim almak amacıyla orduya katılan, burada hoş karşılanan ve teşvik edilen aşırı sağcılar bulunuyor. Mevcut Trump yönetiminde, Pentagon'un başındaki Pete Hegseth gibi Hristiyan milliyetçileri yer alıyor ve yönetim, Arjantin'de Javier Milei ile İsrail'de Benjamin Netanyahu gibi faşist ve Siyonist liderlere açık destek veriyor.

ABD ordusunda ve kolluk kuvvetlerinde neo-Nazilerin yükselişini anlamak için Chris Hedges, Britanyalı araştırmacı gazeteci Matt Kennard ile konuşuyor. Kennard, yeni kitabı Irregular Army için, ülke içinde RaHoWa, yani Irksal Kutsal Savaş yürütmek amacıyla ihtiyaç duydukları becerileri kazanmak için orduya katıldıklarını açıkça söyleyen aşırı sağcı gazilerle röportajlar yaptı.

Kitap, Teröre Karşı Savaş'ın Trump'ın başkanlığının önünü açtığını ortaya koyuyor. Kennard; Yurtseverlik Yasası ile devlete tanınan baskıcı yetkileri, “İmparatorluk Başkanlığı” olarak adlandırılan yürütme gücünün yükselişini, asker alımındaki yeterlilik kriterlerinin gevşetilmesini, Afganistan ve Irak'ta askerler tarafından işlenen vahşetlerin örtbas edilmesini ve yaygın PTSD vakalarını, beyaz üstünlükçülüğün ve ırkçılığın ABD hükümeti ile askerî komuta kademelerinde kök salmasına olanak sağlayan etkenler olarak gösteriyor.

Hedges, daha da aşırı bir siyasal yapının ortaya çıkıp çıkamayacağını soruyor. Kennard ise birçok alarm zilinin çaldığını belirterek şu yanıtı veriyor: “Bence giderek tehlikeli bir yokuştan aşağı kayıyoruz ve bugün normalleşen bazı şeylerin geçmişte normalleşebileceğine asla inanmazdık.” İktidardaki kişilerin tutarlı ve bütünlüklü bir stratejiye sahip olmaması bir nebze umut veriyor. Ancak faşizmin yükselişini durduracak stratejiler geliştirmek istiyorsak, önce onun temelinde yatan toplumsal ve siyasal dinamikleri anlamamız gerekiyor.

Chris Hedges: Irak ve Afganistan savaşları sırasında, asker alım kotalarını doldurmakta zorlanan ABD ordusu, ağır suçlardan mahkûmiyet, neo-Nazi gruplara üyelik, öğrenme güçlükleri, psikiyatrik rahatsızlıklar, ruh sağlığı sorunları ve hatta ırkçı dövmeler gibi geçmişte uygulanan birçok kısıtlamayı kaldırdı. Ayrıca askerlik için azami yaş sınırını 35'ten 42'ye yükseltti. Aşırı sağcıların orduya kabul edilmesi, bu kişileri yalnızca eğitmekle kalmadı; aynı zamanda cesaretlendirdi ve güçlendirdi. Bu kişilerin beyaz üstünlüğü ve ırk savaşı ideolojisi, vücudunda aşırı sağcıları simgeleyen çeşitli sembol ve ifadelerin dövmelerini taşıyan mevcut Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından da benimseniyor. Hegseth aynı zamanda on binlerce kadını, siyahı ve trans bireyi ordudan uzaklaştırıyor.

Bu aşırılık yanlısı grupların Trump yönetimi içinde güçlü müttefikleri bulunuyor. Beyaz Saray, artık narko-teröristleri, İslamcı teröristleri ve Trump yönetiminin “şiddet yanlısı solcu aşırılıkçılar” olarak tanımladığı grupları hedef alacak yeni terörle mücadele stratejisini açıkladı. Aşırı sağ ise bu listede dikkat çekici biçimde yer almıyor. Oysa Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi tarafından yayımlanan 2024 tarihli bir rapor, son on yılda aşırı sağcıların 112 kişiyi öldürdüğünü ortaya koydu. Buna karşılık sol görüşlü saldırılarda 13, cihatçı saldırılarda ise 82 kişi hayatını kaybetti.

Aynı zamanda Trump yönetimi, nefret suçlarını araştıran ve belgeleyen Güney Yoksulluk Hukuk Merkezi de dahil olmak üzere, bu aşırı sağcı grupları izleyen kuruluşları hedef aldı. Güney Yoksulluk Hukuk Merkezi, Ku Klux Klan ve diğer nefret gruplarının liderlerine içeriden bilgi almak amacıyla gizlice ödeme yapmak için milyonlarca dolar usulsüz biçimde topladığı iddiasıyla, geçici Adalet Bakanı Todd Blanch tarafından federal dolandırıcılık suçlamaları ile itham edildi. Kuruluş, Charlie Kirk'ün öldürülmesinin ardından, Kirk'ün örgütü Turning Point USA'i “2024'te Nefret ve Aşırılıkçılık Yılı” başlıklı raporunda 2024 yılındaki aşırı sağın bir örnek vakası olarak tanımlaması nedeniyle geçen yıl Trump yönetiminin hedefi haline geldi. Trump destekçilerinin 6 Ocak'ta Kongre Binasını basmasına ilişkin video ve görüntüler; taktik yelek ve kask giymiş, elinde plastik kelepçeler tutan Hava Kuvvetleri gazisi Larry Brock Jr.'ın Senato salonundaki görüntüleri ile baskına katıldıkları gerekçesiyle onlarca Amerikalı asker veya gazinin tutuklanması gibi olaylar, aşırı sağcılar ile ordu arasındaki ittifakın ülke içinde karanlık sonuçlar doğurduğuna işaret ediyor.

Matt Kennard, Irregular Army adlı kitabında aşırı sağın orduya nüfuz etmesini ve bunun sonuçlarını inceliyor. Kennard, Birleşik Krallık'ın ulusal güvenlik meselelerini ele alan haber platformu Declassified UK'nin kurucu ortaklarından biri olan araştırmacı bir gazetecidir. Daha önce Financial Times'ta kadrolu yazar olarak çalıştı. Ayrıca, ABD'nin küresel ekonomiyi kendi elitlerinin çıkarları doğrultusunda nasıl şekillendirdiğini ortaya koyan The Racket adlı kitabın da yazarıdır.

Matt, kitapta bu neo-Nazi ve aşırı sağcı gazilerden birkaçıyla yaptığınız röportajlara yer veriyorsunuz. Öncelikle bu röportajlarda bana en çarpıcı gelen noktalardan biriyle başlamak istiyorum: Bu insanların hissettiği ihanet duygusu ve terk edilmişlik hissi.

Matt Kennard: Evet, ancak Irak ve Afganistan'a gönderilen bu kişilerin çoğu Teröre Karşı Savaş'a inanmıyordu. Tüm bu röportajları yaparken ortaya çıkan ilginç sonuçlardan biri buydu. Çünkü araştırmaya başlarken şunu düşünüyordum: Bu militarist bir ideoloji ve gönderildikleri yer kahverengi tenli insanların yaşadığı bir bölge; dolayısıyla oraya ırkçıları gönderirseniz insan öldürmek isteyeceklerdir. Elbette birçoğu insan öldürdü. Ancak görüştüğüm kişilerin çoğu, Orta Doğu'ya gitmelerinin ve orduya yazılmalarının nedeninin ABD vergi mükelleflerinin finanse ettiği askerî eğitimi almak ve bu eğitimi daha sonra RaHoWa adını verdikleri amaç için ABD'ye geri taşımak olduğunu söyledi. RaHoWa, “Irksal Kutsal Savaş” anlamına geliyor ve Amerika'nın tüm ırkların birbirine karşı savaştığı bir iç savaşa sürükleneceği, bunun da Washington'da beyaz üstünlükçü bir rejimin kurulmasıyla sonuçlanacağı fikrine dayanıyor.

Irak ve Afganistan'da eğitim almış gazilerin ülke içinde saldırılar planladığı ve gerçekleştirdiği birçok vaka yaşandı. Bu nedenle benim için son derece ufuk açıcı bir deneyim oldu. Deneyimlerini anlatırken bu kadar açık olmaları da dikkat çekiciydi. Çünkü insan, bunları gizli tutmak isteyeceklerini düşünür. Ancak onların anlattığı hikâye bunun tam tersiydi: Özellikle Irak'ta, yalnızca hoş karşılanmadıklarını, aynı zamanda sahip oldukları ideoloji nedeniyle terfi ettirildiklerini söylüyorlardı.

Görüştüğüm neo-Nazilerden biri olan Forrest Fogarty ile röportaj yapmak için Florida'nın Tampa kentine gitmiştim; hatta sonunda o ve çocuklarıyla birlikte hayvanat bahçesine bile gittim. Fogarty, komutanının kendisine, “Nazi olmanı seviyorum” dediğini anlatıyordu. Ayrıca komutanının onu en zor görevlere gönderdiğini ve kendisini bir savaşçı olarak gördüğü için bundan hoşlandığını söyledi. Elbette bunlar onun anlattıkları; bunun doğru olduğunu söyleyemem. Ancak konuştuğum birçok neo-Nazi gaziden edindiğim izlenim de buydu: Kendilerinin hoş karşılandığını ve adeta “Aramıza katılmanızdan memnunuz çocuklar” denircesine muamele gördüklerini söylüyorlardı.

Dolayısıyla bu, her Amerikalıyı derinden endişelendirmesi gereken bir durum çünkü bugün ABD’de Teröre Karşı Savaş’ın iki milyon gazisi bulunuyor. Bunların arasında binlerce neo-Nazi beyaz üstünlükçü ve Teröre Karşı Savaş tarafından güçlendirilmiş bir diğer grup olan on binlerce çete üyesi de yer alıyor. Ve bu insanlar eve rahip olmak için dönmüyorlar. Ya Irksal Kutsal Savaş biçiminde ideolojik inançlarını hayata geçirmek için dönüyorlar ya da çete üyeleri söz konusu olduğunda, sahip oldukları kaynakları ve aldıkları eğitimi diğer çetelerin üyelerini öldürmek ve uyuşturucu kaçakçılığı düzenine hizmet etmek için kullanıyorlar. Sorun şu ki bütün bunlar yüzeyin altında kaynıyor. Bu nedenle çok sık görünür hale gelmiyor. Elbette zaman zaman ortaya çıkıyor, örneğin 1995’te Timothy McVeigh’in Oklahoma City bombalamasıyla olduğu gibi. Bu, Amerika’yı birçok açıdan kökten değiştiren son derece büyük bir saldırıydı. Ancak McVeigh, Birinci Körfez Savaşı’nın bir gazisiydi.

Ancak bu gazilerden herhangi biri tarafından o ölçekte bir saldırı gerçekleştirilmiş değil. Yine de daha düşük ölçekte bakıldığında, yerel Amerikan gazetelerinin haberlerinde gaziler topluluğunu içeren suç faaliyetlerine sürekli rastlamak mümkün. Bunların arasında görev yapmış neo-Naziler, beyaz üstünlükçüler, çete üyeleri ve Ahlaki Yeterlilik Muafiyeti Programı adı verilen uygulama kapsamında orduya kabul edilen suçlular bulunuyor. Bu program sayesinde, daha önce orduya alınmayacak olan ağır suçlardan hüküm giymiş kişiler ve ciddi kabahatlerden suçlu bulunan bireylerin görev yapmasına izin verildi. Dolayısıyla bu, ABD’de büyük bir sorun ancak ana akım medyayı takip ederseniz bunun farkına varmanız pek mümkün olmaz.

Diğer önemli nokta ise şu ve bununla bitireceğim; Amerika Birleşik Devletleri’nde neler olup bittiğinin bir ölçüde farkındayız çünkü medya ve kolluk kuvvetleri bunları yerel düzeyde takip ediyor. ABD’de insan öldürüp terör saldırıları planlayarak cezasız kalmanız kolay değil. Peki bu insanlar Irak ve Afganistan’da ne yapıyordu? Yaptıkları şeylerin büyük bir kısmını bilmiyoruz çünkü ABD ordusunun Irak ve Afganistan’da işlediği neredeyse her vahşet önce inkâr edildi ve örtbas edilmeye çalışıldı; ancak bunu artık sürdüremeyecekleri noktaya gelindiğinde ortaya çıktı. Bu onların çalışma biçimiydi. Hatta kitapta, ABD askerlerinin davranışları ve sivillere ya da gördükleri kişilere ne kadar pervasızca ateş açabildikleri üzerine, sizin Laila Al-Arian ile birlikte yazdığınız bir makaleye de atıfta bulunuyoruz.

Bu politikalar ile işlenen vahşetler arasındaki bağlantıyı göstermek için özellikle bir vakadan söz edebilirim. 2006 yılında Mahmudiyah Katliamı olarak bilinen meşhur bir katliam yaşandı. Bir grup Amerikan askeri, Bağdat'ın güneyindeki bir eve gitti, 14 yaşındaki bir kızı ailesinden ayırdı, ardından babasını ve kız kardeşlerini öldürdü. Daha sonra diğer odaya geçerek kıza toplu tecavüz ettiler, onu da öldürdüler ve ardından bütün evi ateşe verdiler. Bu suç uzun süre örtbas edildi. Askerler, evi bu yüzden yaktıklarını söyleyerek olayın isyancıların işi olduğunu iddia etti. Bu yalan, vicdani bir sorgulama yaşayan bir askerin gerçekte ne olduğunu açıklamasına kadar bir süre ABD ordusu tarafından kabul edildi. Peki bu katliamın başındaki kişi kimdi? Steven D. Green adlı bir askerdi ve Teröre Karşı Savaş sırasında Ahlaki Yeterlilik Muafiyeti Programı aracılığıyla ABD ordusuna katılmıştı. Daha önce sahip olduğu sabıka kayıtları, normal şartlarda askerlik yapmasına izin vermeyecek türdendi.

Dolayısıyla bu, işgal altındaki halklar üzerindeki etkinin yalnızca küçük bir örneği. Bu iki cepheli bir sorun. Ayrıca giriş bölümünde de belirttiğiniz gibi, gamalı haçlar, SS sembolleri ve benzeri işaretlerle orduya katılan askerler üzerine araştırma yapıyordum. Bugün ise bu durumun kurumsallaştığı bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Pete Hegseth'ten bahsettiniz. Göğsünde Yeni Haçlı Seferleri sembolizmiyle ilişkilendirilen Kudüs Haçı dövmesi bulunan birinden söz ediyoruz. Kolunda ise Arapça Kafir kelimesinin dövmesi var; bu da onun İslam'ı bir tehdit olarak gördüğünü ifade eden bir mesaj niteliği taşıyor.

C.H:: Kafir mi yoksa kafar mı? ‘Kafar’, ‘kâfir’ anlamına gelen kelime. Bu kafir mi yoksa kafar mıydı?

M.K.: Belki de yanlış telaffuz ettim. Evet, ‘Kafir’. Bunun Arapçadaki karşılığı bu.

C.H.: Bu, ‘kâfir’ demek. ‘İnançsız’ ya da ‘kâfir’ anlamına gelen Arapça kelime.

M.K.: Yani o, açıkça “Ben bir kâfirim” diyor. Ardından İran'a yönelik saldırıdan Haçlı Seferleri diliyle söz ettiğini görüyorsunuz. Dolayısıyla bir bakıma başladığımız noktaya geri dönmüş durumdayız. Teröre Karşı Savaş sırasında yaşananları açığa çıkarmaya çalışırken ve ABD ordusu bunları gizli tutmaya uğraşırken sözünü ettiğimiz kişiler ve eğilimler artık kurumsallaşmış durumda. Üstelik bugün bu yapının başındaki kişi de askerlik yapmış ve savaş gazisi olan biri; çünkü Hegseth hem Irak'ta hem de Afganistan'da görev yaptı. İlginç olan bir diğer nokta ise, 2021 yılında Joe Biden'ın yemin töreninde görev almasına izin verilmediğinin bildirilmiş olması. Bunun nedeni, birlikte görev yaptığı askerlerden birinin vücudundaki aşırılık yanlısı dövmeleri yetkililere bildirmesiydi.

Dünyanın tarih boyunca gördüğü en güçlü ordudan söz ediyoruz ve bu ordu, sizin de belirttiğiniz gibi, artık neo-Nazilerin ve beyaz üstünlükçülerin tam bir cezasızlık içinde hareket edebileceği mesajını veren bir aşırılık yanlısı tarafından yönetiliyor. Bu durum hem dünya hem de Amerikan halkı açısından son derece endişe verici. Çünkü bu insanlar Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'na hizmet etmiyorlar. Orduya katılmalarının temel nedeni, ABD'de kendi savaşlarını başlatmak için gerekli eğitimi almak. Hegseth de onay oturumunda, “Artık aşırılık yanlısı faaliyetlere odaklanmayacağız çünkü bu, liberaller tarafından yürütülen siyasi bir cadı avıdır” dedi. Bu da fiilen, “Katılın, artık ABD ordusunda hoş karşılanıyorsunuz” mesajı anlamına geliyor. Bunun yanında, “Bu saçma angajman kurallarıyla uğraşmayacağız” dedi. Bu da yine askerlerine, “Savaş suçları işleyebilirsiniz ve bunun hesabını vermek zorunda kalmazsınız” mesajını veren bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Ancak bence kitabın temel amacı, Teröre Karşı Savaş'ın Trump'a nasıl zemin hazırladığını göstermek. Trump, Demokratlar ve sözde “ılımlı” Cumhuriyetçiler tarafından büyük bir istisna, sistem dışı bir figür olarak sunuluyor. Oysa Trump'ın ortaya çıkmasını mümkün kılan koşulların tamamı Teröre Karşı Savaş döneminde yaratıldı. ABD ordusunun ve onu düzenleyen kuralların büyük ölçüde aşındırılması bunun bir parçasıydı. Bir diğer unsur ise Dick Cheney'nin yürütme organında olağanüstü ölçüde güç toplayarak inşa ettiği ve İmparatorluk Başkanlığı olarak adlandırılan yapıydı. Bunların hepsi Trump göreve gelmeden önce zaten mevcuttu ve Trump tarafından kullanıldı. Bugün Trump'ın yaptıklarına bakın. Birleşik Krallık'tan ABD'ye baktığımda bazen ülkenin bir yasama organına sahip olduğunu unutmak kolaylaşıyor. Çünkü Venezuela'ya ya da İran'a yönelik saldırılar söz konusu olduğunda, bunların oylanması gerektiği bile neredeyse konuşulmuyor. Yasama organından çok az söz ediliyor ve bu da Teröre Karşı Savaşın bir sonucu. Buna, Patriot Act ve diğer birçok yasa ile kurumsallaştırılan baskıcı yetkileri de eklemek gerekiyor. Bu nedenle bunun yeterince konuşulmayan bir hikâye olduğunu düşünüyorum. Trump, Teröre Karşı Savaş'tan bağımsız bir olgu değil.

Elbette büyük bir savaşın ardından faşizmin yükselmesine ilişkin tarihsel bir emsal de var. Faşizm, esas olarak 20. yüzyılın başlarında, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İtalya'da ortaya çıktı. Mussolini, hayal kırıklığına uğramış ve sisteme yabancılaşmış büyük bir asker kitlesinden yararlandı. Onun sokaktaki kadrolarının önemli bir bölümü bu askerlerden oluşuyordu. İtalya Birinci Dünya Savaşı'nı kazanmıştı, ancak toprak kazanımları elde edememiş ya da en azından askerlerin uğruna savaştığı ve fedakârlık yaptığı ölçüde kazanımlar sağlayamamıştı. Mussolini de bu durumdan büyük ölçüde faydalandı.

Hitler için de durum benzerdi. Hitler, Birinci Dünya Savaşı gazisiydi ve bugün çok iyi bilinen Versailles Antlaşması'nın cezalandırıcı hükümlerini, Almanya'nın aşağılanmasını ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında hayal kırıklığına uğramış bu büyük asker kitlesini kullanarak Nazizmin yükselişinin sahadaki gücünü oluşturdu. Trump ile de bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Trump, Teröre Karşı Savaş'ın ideolojisinin ve insan kaynağının büyük bir bölümünü, yani sisteme yabancılaşmış askerleri kullanıyor. İlk seçildiği dönemdeki söylemine baktığınızda —ki hâlâ benzer şeyler söylüyor— “Ulus inşasına girişmeyeceğiz. Yurt dışındaki savaşlara bu kadar para harcamayacağız” diyordu. Elbette bunların hepsinin boş sözler olduğunu ve gerçekleşmediğini biliyoruz. Ancak iktidara gelmek için kullandığı söylem buydu.

Ve elbette Teröre Karşı Savaş, iki partinin de sorumluluğunu taşıdığı bir felaket ve iki partinin de ortak olduğu bir suçtu. Demokratlar da Cumhuriyetçiler kadar sorumluydu. Bush'un tüm politikalarını sürdürdüler; üstelik Bush Beyaz Saray'dayken de bu politikaları desteklediler. Bu da bir demagogun, dışarıdan gelen bir figürün çıkıp “Bakın, Washington yozlaşmış ve işlemez halde. Ben gelip her şeyi düzelteceğim” demesi için uygun koşulları yarattı. Trump'ın dediği gibi, “Bataklığı kurutacağım.” Bu nedenle bugün Amerika'da yaşananları Teröre Karşı Savaş'ın ve onun Amerikan toplumuna yaptıklarının perspektifinden anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun en açık göstergelerinden biri de ABD ordusudur. Çünkü ABD ordusu muhtemelen Amerika'nın en önemli kurumudur. Kongre bütçesinin yarısı ona ayrılıyor. Bazı tahminlere göre bu rakam yılda 1,4 trilyon dolara ulaşıyor. Ordu, siyasi yelpazenin her kesimi tarafından yüceltiliyor. Ve eğer savaş gücünde bu ölçüde bir aşınma ve yozlaşma yaşanıyorsa, bunun toplumun geri kalanına sirayet etmemesi imkânsızdır. Nitekim etmiştir de ve bu durum Amerikalılar açısından son derece endişe vericidir.

C.H.: Bu yabancılaşmadan biraz söz edelim. Bu insanlarla uzun zaman geçirdiniz. Bize bu aşırılık yanlılarının psikolojik profiline dair genel bir tablo çizebilir misiniz?

M.K.: Aslında mesele yalnızca aşırılık yanlıları değil. Bu hikâyenin ve Teröre Karşı Savaş sırasında gelişen bu zehirli karışımın önemli bir parçası, çok sayıda Amerikan askeri ve gazisinde görülen Travma Sonrası Stres Bozukluğu'ydu (PTSD). Oranların yüzde 30'a kadar çıktığı söyleniyordu. Kitapta bunu Birleşik Krallık ve İngiliz ordusu gibi örneklerle karşılaştırıyorum. Tam olarak nedenini anlayabilmiş değilim ama ABD ordusunda PTSD oranları, karşılaştırılabilir diğer ordulara göre çok daha yüksek. Bazı tahminlere göre bu oran yüzde 30 civarında. Birleşik Krallık'ta ise yüzde dört ya da beş düzeyindeydi.                                                                                                                                                                                                                                                                       Üstelik bu insanlar gerekli tedaviyi de alamıyorlar. Bu nedenle askerlerde tuhaf bir psikolojik ve bilişsel çelişki ortaya çıkıyor. Çünkü medyayı takip ediyorlar. Politikacıların sürekli olarak bu insanların özgürlüğümüzü savunan harika kişiler olduğundan, “Amerika'nın en iyileri” olduklarından ve benzeri şeylerden söz ettiğini duyuyorlar. Kahraman olarak yüceltiliyorlar ama eve döndüklerinde fiilen değersiz muamelesi görüyorlar. İhtiyaç duydukları tedavi sağlanmıyor. Hatta yeniden savaşa gönderiliyorlar. Çünkü yeterli sayıda asker toplayamadıklarında yalnızca kuralları gevşetmediler; aynı zamanda görev sürelerini uzattılar ve görevler arasındaki dinlenme sürelerini kısalttılar. Oysa bunu yapamazsınız.

Bu sistemin ve görev sürelerinin bu şekilde tasarlanmasının bir nedeni vardı; çünkü askerlerin zihinsel sağlığını bozmadan bunu yapamazsınız. Çok sayıda asker bu süreçte psikolojik olarak yıprandı. Ardından, savaşmaya devam edebilmeleri için onları belirli bir düzeyde tutmaya çalışmak amacıyla reçeteli ilaçlar verildi. Dolayısıyla çok büyük bir yabancılaşma söz konusu. Askerler, “Bütün bunları yaptıysam, kahraman olarak yüceltiliyorsam neden bana değersiz biri gibi davranılıyor? Neden evsizim? Neden PTSD için tedavi alamıyorum?” diye soruyor. Ve yine, çok sayıda insan Trump'a yöneldi çünkü kullandığı söylem kulağa hoş geliyordu. “Yozlaşmış Washington düzeni askerlerimize sahip çıkmadı” ve benzeri şeyler söylüyordu. Dolayısıyla Trump yönetiminin onlar için hiçbir şey yapmaması, hatta muhtemelen durumu daha da kötüleştirmesi, bütün bunları daha da derinleştirdi. Bunun Amerika'da önümüzdeki on yıllar boyunca etkilerini göstermeye devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü bu mesele geçici değil. Timothy McVeigh'den söz ettim; o Birinci Körfez Savaşı gazisiydi ve o saldırının gerçekleşmesi beş yıl sürdü. Ancak burada onun ideolojisine sahip çok daha fazla sayıda askerden söz ediyoruz. Üstelik FBI, neo-Nazi gaziler ve aktif görevdeki askerler tarafından planlanan birçok farklı saldırıyı engelledi. Bu soruşturmalardan ya da planlardan yalnızca birinin gözden kaçması bile onlarca, hatta yüzlerce Amerikalının ölmesi anlamına gelebilir. Dolayısıyla bu, etkilerini önümüzdeki yıllarda göreceğimiz bir mesele. Ancak bundan söz etmek istemiyorlar. Bütün bu süreç boyunca çok büyük bir örtbas mekanizması işledi.

Bu nedenle medya da bu konuyu neredeyse hiç ele almadı; çünkü bu durum Teröre Karşı Savaş'ın masalsı anlatısıyla çelişiyordu. Sonuçta, neo-Nazileri göndererek bir yere demokrasi ve özgürlük götürdüğünüzü söylemeniz pek mümkün değil. Ancak diğer önemli nokta, kurumların da bunu örtbas etmeye çalışmasıydı. Bu yüzden olup bitenlere dair bilgi edinmemizin neredeyse tek yolu muhbirlerdi. Jeffrey Stoleson adlı bir muhbirle görüştüm. Kendisi orduya katılmış ve Irak'ta görev yapmıştı. Kitapta bu fotoğraflar da yer alıyor. Bağdat ve Irak'ın diğer şehirlerindeki patlama duvarlarının üzerine çizilmiş Sir 13, Crips ve Bloods gibi çete grafitilerinin fotoğraflarını çekmişti. ABD ordusunun ona nasıl davrandığı ise oldukça öğreticiydi. Fiilen cezalandırıldı, hayatı altüst edildi ve sonunda ordudan ayrılmak zorunda kaldı. Çünkü bunları örtbas etmek istiyorlardı. Sağladığı bilgiler kullanılmadı; çünkü sorunu çözmek istemiyorlardı. Zira bunu yapmak savaşın temposunu yavaşlatacaktı. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, er ya da geç ortaya çıkacak çok büyük bir örtbas operasyonudur.

Bir diğer nokta da, bunun neden ana akımda yer bulmadığını açıklıyor. Kamusal tartışma alanımız temelde iki partili bir söylem üzerine kurulu, değil mi? Eğer bu kitap yaşananları tamamen Bush yönetimine özgü bir olgu olarak sunmuş ve Obama ile hiçbir bağlantı kurmamış olsaydı, Demokratlara yakın medya kuruluşları kitabı desteklerdi. Bu da onlara siyasi rakiplerini eleştirmek için kullanabilecekleri ideolojik bir araç sunardı. Ancak durum böyle değildi. Obama da aynı politikaları sürdürdü. Kuralların uygulanmaması ve benzeri uygulamalar onun döneminde de devam etti. Dolayısıyla bu, Washington'daki tüm siyasi yapının sorumluluğunu taşıdığı bir mesele.

C.H.: Bu neo-Nazilerin ideolojisini tarif edebilir misiniz? Irk savaşına dair tasavvurlarını ve Amerika Birleşik Devletleri'nde neyin yaşanacağını düşündüklerini bizim için ana hatlarıyla anlatır mısınız?

M.K.: Evet, beyaz üstünlükçü hareket birçok farklı grup ve unsurdan oluşuyor. Devam etmeden önce şunu da belirtmek isterim ki, benzer bir eğilim Vietnam Savaşı'ndan sonra da ortaya çıkmıştı. Daha önce sözünü ettiğim nedenlerden dolayı Vietnam Savaşı'nın ardından paramiliter faaliyetlerde ve beyaz üstünlükçü hareketlerde büyük bir artış yaşandı. Bu yabancılaşmış askerler, büyük fedakârlıklarda bulundukları bir savaştan geri dönmüş, kötü muamele görmüş ve savaşı kaybetmişlerdi. Bu hareketin içinde demokratik yöntemleri tercih ettiklerini iddia eden Ku Klux Klan'dan, Washington'da neo-Nazi bir rejim kurmak isteyen neo-Nazi gruplara ve ABD genelinde faaliyet gösteren yalnız kurt tipi potansiyel teröristlere kadar birçok farklı unsur bulunuyor. Ben de kendisini beyaz üstünlükçü ve yalnız kurt olarak tanımlayan birkaç kişiyle görüştüm. Bunlardan biri şu anda bir saldırı planladığı için hapiste. Temelde amaç hükümeti devirmek. Peki bunu nasıl yapmayı düşünüyorlar? Buna ‘ivmecilik’ (accelerationism) deniyor. Bir saldırı gerçekleştiriyorsunuz, bir kriz yaratıyorsunuz ve ardından o kriz ortamında beyaz nüfusun bir bölümünü yanınıza çekerek, “Bütün hükümeti devirmemiz gerekiyor. Korunmuyoruz. Hükümet bizi öldürmek istiyor” diyorsunuz. Merkezi hükümetin herkesi öldürmek ve baskı altında tutmak istediğine dair son derece paranoyak bir kültür söz konusu.

Temelde mesele bu. Neo-Nazilerle konuştuğumda gördüğüm şey onların gerçekten neo-Nazi olduklarıydı. Hitler'in ideolojisine inanıyorlar; yani Yahudilerin dünyayı yönettiğini düşünüyorlar. ZOG (Zionist Occupied Government – Siyonist İşgal Altındaki Hükümet) adını verdikleri bir komplo teorisine inanıyorlar. Buna göre hükümetin tamamı Yahudiler tarafından kontrol ediliyor. Siyahlara karşı da aynı derecede düşmanlık besliyorlar. Örneğin gazi Forrest Fogarty ile Tampa'da bir barda röportaj yaparken, karşılıklı oturup bira içiyorduk ve o sürekli Yahudiler ve siyahlar hakkında öfkeli tiratlar atıyordu. Açıkçası ortam biraz gergindi; çünkü beni kendi çevresinden biri gibi görüyordu ve sık sık kavgalara karıştığından bahsediyordu. Ben de “Tamam, biraz sakinleşelim ya da en azından sesimizi biraz alçaltalım” diye düşünüyordum. Ancak şu çok netti: Bu insanlar görüşlerini ifade etmekten hiçbir şekilde çekinmiyorlar.

İlginç olan şu ki, daha zeki faşistler ideolojilerinin en uç noktalarını gizlemeye ya da kendilerini ana akım için daha kabul edilebilir göstermeye çalışırlar. Ancak bu kişiler öyle değil. Kendilerini sokak savaşçıları olarak görüyorlar. Forrest Fogarty, ADL'ye göre Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en şiddet yanlısı skinhead(dazlaklar) örgütü olan Hammerskin Nation'ın bir üyesiydi. Yine bana, örgütteki bazı arkadaşlarının ABD ordusunda görev yaptığını anlatıyordu. Bu yüzden bu hareket ile ABD ordusu arasında bir bağlantı olduğunu söylüyorum. Eğer amacınız ivmeci bir strateji doğrultusunda ABD hükümetini devirmekse ve bunun için gerekli koşulları terör saldırıları yoluyla bir ırk savaşı yaratarak oluşturmayı planlıyorsanız, eğitime ihtiyacınız vardır. Daha büyük savaşın önünü açacak o savaşı yürütebilmek için savaşmayı bilmeniz gerekir. Dolayısıyla ABD ordusunu gidilebilecek uygun bir yer olarak görmeleri son derece mantıklı. Zaten bu nedenle çeşitli düzenlemeler vardı ya da uzun süre yürürlükte kaldı. Bush yönetiminin ve ardından Obama yönetiminin bu kişilerin orduya katılmasını bu kadar kolaylaştırmış olması da bu yüzden son derece ciddi bir sorundur. Daha önce de söylediğim gibi, bunun sonuçlarını göreceğiz. Bu insanlar öyle bir düzen istiyorlar ki... Örneğin Holokosttan söz ettiğimizde, onun iyi bir şey olduğunu ve benzer şeylerin yeniden yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Amerika Birleşik Devletleri'nde toplama kampları kurulmasını savunuyorlar. Gerçekten ulaşılabilecek en uç noktadaki görüşler bunlar.

C.H.: Sizce bu, Hegseth'in dünya görüşünü de tanımlıyor mu?

M.K.: Bilmiyorum, özel hayatında böyle olabilir. Ancak kamuoyu önündeki tavrına baktığımızda, daha önce de söylediğim gibi, ideolojisini sunuş biçimi konusunda daha dikkatli ve daha zeki davranan kişilerden biri. Ben onun Kıyamet Günü inancına sahip olduğuna inanıyorum. Sonuçta bir Hristiyan milliyetçisi, değil mi? Orta Doğu'da devasa bir savaşın yaşanacağına ve ardından Hristiyanların İsa Mesih ile birlikte göğe yükseleceğine ya da İsa Mesih'in yeryüzüne geri döneceğine dayanan bu kıyametçi anlayışa inanıyor. Bu düşüncenin, belki de politikalarını şekillendiren temel unsur olduğuna inanıyorum. Buna inanmak için yapmanız gereken tek şey, onu dinlemek.

Ve elbette bunun ırkçılıkla da bağlantısı var. Ayrıca sizin de belirttiğiniz gibi, bazı analistlere göre Pentagon'da bir tasfiye süreci yürüttü. Siyahları hedef aldığını açıkça söylemiş değil, ancak Pentagon'dan uzaklaştırılanların büyük bölümünün tesadüfen siyah kişiler olması dikkat çekiyor. Bu nedenle, evet, bu düşüncelere inandığına inanıyorum. Dahası, Teröre Karşı Savaşın en yoğun dönemlerinde hakkında uyarıda bulunmaya çalıştığımız asker tiplerinden biri bugün bütün sistemin başına geçmiş durumda. O dönemde alarm vermeye çalıştığımız kişilerden biri şimdi tüm yapıyı yönetiyor. Bu yüzden durum son derece korkutucu.

Bu ilginç bir durum. Sonuçta geçmişine dair başka iddialar da var. Tecavüzle suçlanmıştı, değil mi? Ve suçlamayı yapan kişiye ödeme yapmıştı. Ayrıca The New Yorker'da yayınlanan bir haberde, kariyerinin bir döneminde “Bütün Müslümanları öldürün” sloganları attırdığı iddia ediliyordu. Dolayısıyla ortada çeşitli göstergeler bulunuyor. Amerika medyasının, siyasi kültürünün ve Washington'un neden bundan daha fazla endişe duymadığını anlamıyorum. Çünkü böyle bir kişi kurumun en tepesine geldiğinde, bunun etkisi tüm kuruma yayılıyor ve sonrasında durumu tersine çevirmek oldukça zor hale geliyor.

Trump'ın bu görüşlere inanıp inanmadığını bilmiyorum. Açıkçası Hegseth'in seçimi, Trump'ın tabanına yönelik bir hamle gibi görünüyor. Çünkü Hegseth'i muhtemelen çok olumlu gören Hristiyan evanjelik bir tabanı var. Ancak Hegseth konusunda dikkat çekici olan bir başka nokta da şu: O da bir zamanlar “Ulus inşasına son vereceğiz” ve “Yurt dışında anlamsız savaşlara girmeyi bırakacağız” şeklinde konuşmalar yapıyordu. Fakat göreve geldikten sonra bunun tam tersini savunmaya başladı. “Her yere gideceğiz. Önündeki engeller kaldırılmış dinamik bir ordumuz var ve bize karşı en ufak bir direniş gösteren herkesi yok edeceğiz” dedi. Ardından da Delta Force özel kuvvetleri Venezuela'ya gönderilerek devlet başkanını kaçırmakla görevlendirildi. Bu nedenle gerçekten neye inandığını, yoksa Trump yönetimi içindeki farklı güç odakları tarafından mı yönlendirildiğini anlamak zor. Bilmiyorum. Ancak kesin olan şu ki son derece tehlikeli bir figür ve tam anlamıyla bir neo-Nazi olmasa bile, bu çizgiye oldukça yakın biri.

Bu durumun ciddiyetini abartmak gerçekten zor. Çünkü daha önce de söylediğim gibi, böylesine büyük bir güce ve küresel erişime sahip bir ordudan söz ediyoruz. Uçak gemisi görev grupları var, dünyanın dört bir yanında yaklaşık 800 askerî üs bulunuyor ve Kongre'nin anlamlı bir denetimi olmaksızın çeşitli yerlerde bombardımanlar gerçekleştiriliyor. Peki bunun sonu nasıl gelecek? Bu süreç nasıl sona erecek?

Dünya açısından tek olumlu taraf, son derece beceriksiz olmaları. Örneğin Hegseth gerçekten oldukça yetersiz biri. Ona bana bir sandviç hazırlaması konusunda bile güvenmezdim. Bu yüzden yaptıkları şeyleri de iyi yapamıyorlar. Özel kuvvetleri Maduro'yu ele geçirmek için gönderdiler ama Venezuela'daki hükümet hâlâ yerinde. İran meselesi ise tam bir felakete dönüştü; belki de kuşaklar boyunca görülecek en büyük dış politika başarısızlıklarından biri. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Bildikleri tek şey ortalığı yıkıp dökmek ve herhangi bir stratejileri yok. Bu da en azından bir avantaj.

Bunun aynı zamanda Amerikan İmparatorluğunun çöküşünün hızlandığının bir göstergesi olduğunu düşünüyorum — ve biliyorum ki siz de bu konuda çok şey yazdınız. Çünkü imparatorluk artık stratejisiz, çürümüş bir aşamaya ulaşmış durumda. Elinde güç olduğunu biliyor ve kibirle hareket ediyor. Askerî gücü diğer tüm ülkelerinkini gölgede bırakıyor ve bu gücü kullanmaya kararlı. Ancak bu gücü nasıl kullanacağına dair bir stratejisi yok. Daha da önemlisi, nasıl kazanacağına dair bir stratejisi de bulunmuyor.

Aslında bu, ABD ordusu açısından oldukça eskiye uzanan bir sorun; belki de 1945'e kadar gidiyor. ABD, 1945'ten bu yana bir savaş kazandı mı? Emin değilim. Bu yönüyle, kendisinden önceki süper güç olan Britanya'dan biraz farklı. Biz dünyanın birçok yerinde son derece acımasız davrandık, ancak zamanla karşı isyan stratejilerinde, kurtuluş hareketlerini bastırmada ve toplumları istikrara kavuşturmada uzmanlaştık. Bu becerileri geliştirmek için yüzyıllarımız oldu. Amerikalılar ise bunu yapabiliyor gibi görünmüyor. İstikrar sağlayamıyorlar, kontrol kuramıyorlar... Hegseth ve Trump açısından bir başka sorun da şu ki, İran savaşının amacının ne olduğunu anlamak bile oldukça zor. Resmî gerekçe neredeyse her hafta değişiyordu. Bir hafta rejim değişikliğinden söz ediliyordu, sonraki hafta petrolden, ardından Hürmüz Boğazı'nın açılmasından. Sanırım birçok insan bunun aslında neyle ilgili olduğunu anlamadı. Belki Trump yönetimi de anlamadı. Ancak bütün bunlar son derece endişe verici.

Yine, evanjelik Hristiyanların bu kıyamet ve Armageddon anlayışı İsrail ile yakından bağlantılı ve İsrail tarafından da kullanılıyor. Çünkü her ne kadar bu inanca göre Yahudiler Hristiyanlığa geçmedikleri takdirde kıyamet sonrasında kurtuluşa erişemeyecek olsalar da, İsrail bu evanjelik Hristiyan tabanı kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Zira büyük çaplı bir çatışma senaryosu onların çıkarlarına hizmet ediyor. İran'ı Trump yönetimine kutsal bir savaş olarak sunuyorlar ve bu söylem de bu çevrelerde karşılık buluyor. Yakın zamanda New York Times'ta yer alan bir habere göre Netanyahu, İran'a yönelik saldırıdan önce Washington'a giderek Trump yönetiminin üst düzey yetkililerine bir PowerPoint sunumu yaptı ve temelde “Bunu yapmalıyız, şunu yapmalıyız” dedi. Trump'ın da buna “Tamam, ben destekliyorum” şeklinde yanıt verdiği aktarıldı. Dolayısıyla evanjelik Hristiyanlık ile Siyonizm arasındaki bağın ve her iki akımın mesihçi unsurlarının oldukça açık olduğunu düşünüyorum. Hegseth de son derece ateşli bir Siyonist. Bu yüzden evet, o bir kâbus. Dünyayı gerçekten çok tehlikeli bir noktaya sürükleyebilecek biri.

C.H.: Buna rağmen MAGA hareketi içinde de bir bölünme görüyoruz. Tucker Carlson gibi isimler ve Hitler'e duyduğu hayranlığı açıkça dile getiren Nick Fuentes gibi figürler öne çıkıyor. Sizce bu durum, siyasal yapı içerisinde daha da aşırı bir hareketin doğuşuna mı işaret ediyor?

M.K.: Bence öyle ve bunun her yerde yaşandığını düşünüyorum. Ancak bu doğal bir ilerleyiş. Eğer Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi yozlaşmış, çürüyen ve güven kaybetmiş bir merkez varsa, ki burada Cumhuriyetçiler ve Demokratlardan söz ediyoruz, insanlar bunun dışında kalan hareketlere ve partilere yönelmeye başlar. Sol ise örgütsel anlamda ortalarda görünmüyor. Bu nedenle sağ bu boşluğu dolduruyor. Birleşik Krallık'ta bunun örneği Reform Partisi, Amerika'da ise Trump.

Ancak bu hareketlerin politikaları, çözmeyi vaat ettikleri sorunların hiçbirini çözmeyecek. Her şey Meksikalılar ya da Müslümanlar etrafında dönüyor. Birleşik Krallık'ta Reform Partisi örneğinde olduğu gibi mesele, Manş Denizi'ni geçerek gelen küçük tekneleri durdurmaya indirgeniyor. Diyelim ki bütün bunları başardılar; yine de hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü asıl mücadele edilmesi gereken şey, bu ülkelerdeki yerleşik çıkar grupları, yani büyük şirketler ve en zengin yüzde birlik kesim. Bu yüzden iktidara geldiklerinde, insanlara bütün sorunların kaynağının bunlar olduğu söylenmiş olmasına rağmen, hiçbir şey düzelmiyor. Birleşik Krallık'ta Brexit de böyleydi. Avrupa Birliği'nden kontrolü geri alırsak her şeyin düzeleceği anlatılıyordu. Ama bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Peki bu durumda acı çeken, dışlanmış hisseden ve medyanın sürekli pompaladığı propaganda nedeniyle gücün gerçekte nerede olduğunu anlayamayan insanlar ne yapıyor? Daha uç noktalara yöneliyorlar. Çünkü o zaman da, “Bunu olması gerektiği gibi yapmıyorlar” demeye başlıyorlar.

Ve burada Tommy Robinson gibi, Nigel Farage'dan daha aşırı bir figür görüyoruz. Muhtemelen bir sonraki başbakan olacak olan Nigel Farage iktidara geldiğinde ve işler düzelmediğinde —tam göçmen karşıtı politikalar uyguladı, mültecileri sokakta yaşamaya zorlasa ya da aklına gelebilecek diğer sert önlemleri alsa bile— insanlar bu kez Tommy Robinson gibi isimlere yönelecekler. Donald Trump örneğinde de aynı durum söz konusu. Trump kendi seçmen tabanına tamamen ihanet etti.

Trump'ın İsrail'in talepleri doğrultusunda hareket ettiğine yönelik eleştirilerin önemli bir kısmı da doğru. Bu nedenle gerçek anlamda antisemitik aşırı sağ, Donald Trump'ın Orta Doğu politikasının büyük ölçüde Netanyahu'nun istekleri doğrultusunda şekillendiği algısından faydalanabiliyor. Bu da son derece endişe verici. Daha önce de belirttiğim gibi, bugün içinde bulunduğumuz siyasi kültür Mussolini ve Hitler dönemindeki atmosferle benzerlikler taşıyor. Mevcut dönemi 1930'larla karşılaştırmanın abartılı olduğunu düşünmüyorum. Belki bunun sonu toplama kampları ve gaz odalarıyla bitmeyecek, ancak Mussolini tarzı bir faşizme evrilebilir. Ve bu, Trump'ın temsil ettiği çizgiden çok da farklı değil. Sonuçta “Amerika'yı Yeniden Büyük Yap” söylemi, faşist İtalya'nın kullandığı retoriği andırıyor. Özgür basına, Anayasa'ya ve Kongre'ye yönelik sürekli küçümseyici söylem de aynı yönde ilerleyen bir eğilime işaret ediyor.

Ve söylediğim gibi, bunun daha da aşırılaşacağını düşünüyorum. Komplo teorisyeni gibi konuşmak istemem ama sonuçta 1933'te Reichstag Yangını yaşandı, değil mi? Nazi Almanyası'nda meydana gelen bu olay, Hitler tarafından Yetki Yasaları'nı geçirmek için kullanıldı ve bu yasalar ona demokrasiyi fiilen ortadan kaldırma imkânı verdi. Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük bir saldırı yaşanması halinde benzer bir atmosferin oluşabileceği hissine kapılıyorum. Charlie Kirk olayında ve ardından Stephen Miller gibi isimlerin kullandığı söylemlerde bunun bazı işaretlerini gördük. Miller'ın “karanlığın insanlarını” yok etmekten söz ettiği açıklamalar buna örnek gösterilebilir. Büyük çaplı bir terör saldırısı gerçekleşirse... Bence Amerikan demokrasisini tamamen ortadan kaldırabilecek bir adım için gerekli bütün koşullar mevcut. Bir de görev süresinin sonunda ne olacağı sorusu var. Gerçekten görevi bırakacak mı? Geçen sefer neredeyse bırakmıyordu. Hatta isteyerek ayrılmadı. Bilmiyorum. Ancak Amerika hakkında doğru kabul ettiğimiz pek çok normun, koruma mekanizmasının, Anayasa'nın, güçler ayrılığının ve denge-denetleme sistemlerinin artık sorgulanır hale geldiğini düşünüyorum. Hatta bunların bir kısmının sanıldığı kadar sağlam olmadığı ortaya çıktı. Kurucu Babalar Trump gibi birini hesaba katmamıştı. Ve sizin de belirttiğiniz gibi, Trump'tan daha kötü ya da daha aşırı bir figürün ortaya çıkması da mümkün. Ben burada gerçekten aşırı neo-Nazi çizgisine yakın birinden söz ediyorum.

C.H.: ICE'in kuruluşu hakkında da soru sormak istiyorum. Bu kurum, personelini çoğu zaman sisteme yabancılaşmış gazilerden ve Proud Boys gibi aşırı sağcı gruplarla bağlantılı çevrelerden devşiriyor. Sizce bu yapı bütün denklemin neresinde duruyor? Bu süreçte nasıl bir rol oynuyor?

M.K.: Evet, sizin de belirttiğiniz gibi, bu kurumlarda genellikle çok yüksek oranda gazi bulunuyor. Ve kültür de aynı. ICE'a da benzer şekilde cezasızlık sağlandı. İnsanları öldürdüklerini ve bunun yanlarına kâr kaldığını gördük. Ve yine bu durum yukarıdan geliyor. Stephen Miller gibi isimler, “Bu kişiler hakkında hiçbir şey yapmayacağız” dediler. Böylece bu kurumlara ve onların içindeki personele şu mesaj verilmiş oluyor: Cezasız hareket edebilirsiniz ve insanları, hatta Amerikalıları bile, bunun hesabını vermeden öldürebilirsiniz. Dolayısıyla burada benzer bir dinamik söz konusu. Bu anlayış Amerikan dış politikasında uzun zamandır var ve kökleri Kore ve Vietnam savaşlarına kadar uzanıyor. Nick Turse'un Kill Anything That Moves adlı kitabı vardı. O kitabı okuduğunuzda, My Lai Katliamı'nın istisnai bir olay olmadığını anlıyorsunuz. Bu tür katliamlar her hafta yaşanıyordu; belki her gün değil ama neredeyse her hafta o ölçekte katliamlar gerçekleşiyordu.

Ancak bu tür bir cezasızlık anlayışı, şimdiye kadar Amerikan toplumunun polis gücü aracılığıyla denetlenmesine büyük ölçekte taşınmamıştı. Elbette Kent State gibi olaylarda insanlar öldürüldü, ancak bunlar daha çok münferit örneklerdi. Oysa bugün, aynı militarist ideolojiye ve aynı cezasızlık anlayışına sahip, doğrudan Amerikalılara karşı harekete geçebilecek güçlerin oluşturulduğu görülüyor. Bu da faşizm açısından son derece ciddi bir ikaz işareti. Çünkü Hitler'in Almanyası'na ve Mussolini'nin İtalya'sına baktığımızda, Holokost'u ve Yahudilere yönelik saldırıları biliyoruz. Ancak çoğu zaman hatırlamadığımız şey, her iki ideolojinin de temelde Sol'u yok etmeyi hedeflemiş olmasıdır. Asıl amaçları buydu. Mussolini'nin ve takipçilerinin şiddeti solcu gazetelere, sendikalara ve sol hareketlere yönelmişti. İnsanları dövüyor, gazeteleri kapatıyorlardı. Bugün de düşmanını Sol olarak gören siyasallaşmış bir polis gücünün ortaya çıktığını düşünüyorum.

Bunu, ICE tarafından öldürülen kişilere yönelik tepkilerde de gördünüz. Sağ çevreler, “Bunlar zaten toplumun dışına itilmiş insanlar, işe yaramaz tipler, aşırı duygusal solcular” gibi ifadeler kullanıyordu. Yani onları ötekileştirerek, Sol görüşlü olduklarında Amerikalıların siyasi görüşleri nedeniyle öldürülmesini kabul edilebilir hale getirmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla yine tarihsel paralellikler var. Evet, bu henüz başlangıç aşamasındaki bir faşizm biçimi. Ve yine İsrail ile de bağlantılı. Çünkü ifade özgürlüğüne yönelik saldırılara baktığınızda bunu görebiliyorsunuz. Örneğin, sanırım yeşil kart sahibi olan bir Türk öğrenci vardı; ya da belki öğrenci vizesiyle bulunuyordu. Bir öğrenci gazetesinde yazdığı bir makale nedeniyle sivil kıyafetli ICE görevlileri tarafından sokak ortasında sert biçimde gözaltına alındığını gösteren görüntüler ortaya çıkmıştı. Sonradan o makaleyi okudum ve aslında oldukça ılımlı bir yazıydı. O an bunun çok ciddi bir ikaz işareti olduğunu düşündüm. Hatta gerçekten yaşandığına inanmak için iki kez düşünmek zorunda kaldım. Ama sonra bunlar normalleşiyor. Ve yine, bunun İsrail'in ya da Amerika'da İsrail adına faaliyet gösteren çeşitli örgütlerin baskısıyla yapıldığı iddia ediliyordu. Ellerinde insanların isimlerinin yer aldığı listeler bulunduğu söyleniyor.

Eğer özgürlük olarak gördüğümüz haklar bu kadar kolay ortadan kaldırılabiliyorsa, bir sonraki aşamaya geçmek de o kadar zor olmayacaktır. “İnsanların öldürülmesi bizi rahatsız etmiyor” ya da “Yeni seçim yapılmamasını sorun etmiyoruz” veya “Seçim sonuçlarını tanımıyoruz” denmesi çok da uzak bir ihtimal olmaktan çıkıyor. Bence giderek tehlikeli bir yokuştan aşağı kayıyoruz ve bugün normalleşen bazı şeylerin geçmişte normalleşebileceğine bile inanmazdık. Dolayısıyla evet, bana göre bütün bunlar daha geniş bir faşizan yönetim anlayışının parçası. Elbette bu yönetimi destekleyen herkes faşist değil. Ancak üst kademelerde yer alan bazı isimler, örneğin Stephen Miller gibi kişiler, bunu Sol'u tasfiye etmek için tarihsel bir fırsat olarak görüyorlar. En azından benim değerlendirmem bu yönde.

Ve Sol'u temsil etmesi ya da en azından Sol adına konuşması beklenen Demokratlar ise ortada yok. Onlar da Washington'daki aynı donmuş ve iç içe geçmiş düzenin, yani mevcut siyasi yapının bir parçası haline gelmiş durumdalar. Bu gerçekten çok korkutucu. Ve tekrar belirtmek gerekirse, benzer bir süreç Birleşik Krallık'ta da yaşanıyor. Muhafazakâr Parti'nin de sağında konumlanan, Trumpçı çizgideki aşırı sağcı Reform Partisi şu anda bütün anketlerde önde gidiyor. İki gün önce yapılan yerel seçimleri de büyük bir başarıyla kazandı. Nigel Farage'ın bir sonraki başbakan olma ihtimali oldukça yüksek görülüyor. Reform Partisi'nin belediye başkanlığı için aday gösterdiği isimlerden biri ise aylar boyunca Gazze hakkında yaptığım haberler nedeniyle tutuklanmam çağrısında bulunuyordu. Bu durum sonunda bazı alternatif medya kuruluşlarında gündem olunca bu söylemini bırakmak zorunda kaldı. Ancak eğer iktidara gelirlerse, onun gibi insanlar hükümette görev alacak.

Peki benim gibi insanlara ne olacak? Daha şimdiden İşçi Partisi hükümeti döneminde gözaltına alınan, evleri basılan gazeteciler var. Onlara ne olacak? Dolayısıyla bu, küresel ölçekte yaşanan bir eğilim ve küresel bir olgu. Merkezinde Washington bulunuyor ve Trump da, Netanyahu ile birlikte, bu sürecin en önemli referans noktalarından biri. Bolsonaro'dan Reform Partisi'ne, Milei'den diğer benzer hareketlere kadar uzanan son derece kaygı verici bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu nedenle, eğer buna karşı mücadele etmek ve etkili stratejiler geliştirmek istiyorsak, öncelikle bu olgunun temelini anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde bu temeli anlamak, Teröre Karşı Savaşı ve onun bu savaşta görev yapan milyonlarca Amerikalı üzerinde bıraktığı etkileri anlamadan mümkün değil. Bu insanların bugün nerede durduğunu, hangi kaygılara sahip olduklarını ve bu kaygılardan yararlanan siyasi güçlerin kimler olduğunu anlamamız gerekiyor.

C.H.: Harika. Teşekkür ederim Matt. Programın yapımcıları Diego ve Max'e de teşekkür etmek istiyorum. Beni chrishedges.substack.com adresinde bulabilirsiniz.


* Chris Hedges'in Matt Kennard ile gerçekleştirdiği 'How the War on Terror Created the Age of Trump' adlı röportaj Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.