Onarım Çağı'nda Tuna Emren, Suda Sim Meriç ve Özdeş Özbay, iklim krizine karşı adil geçiş ve iklim istihdamı kavramlarını ele alırken, yenilenebilir enerjiye dayalı dönüşümün teknik olanaklarını ve toplumsal sonuçlarını tartışıyorlar.
Tuna Emren: Yeryüzünü onarmanın imkânlarını konuştuğumuz Onarım Çağı programına hoşgeldiniz. Ben Tuna Emren.
Suda Sim Meriç: Ben Suda Sim Meriç.
Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.
T.E.: Teknik masada bize Dila Yılmaz destek veriyor.
Açılışta sizi bugün bir düşünce deneyine davet ediyoruz. Birleşmiş Milletler bünyesinde yeni bir kurum oluşturulduğunu hayal edelim ve adı da 'Gelecek Nesiller Bakanlığı' olsun. Adından da anlamış olabileceğiniz üzere görevi henüz doğmamış nesillerin haklarını savunmak. Oy kullanmayanların, tüketim ilişkisine henüz girmemiş olanların, sesi olmayanların yani gelecekte yaşayacak insanların. Bir an için tuhaf geliyor elbette ama şöyle düşünebiliriz: Siyaset, ekonomi ve hatta gündelik hayat büyük ölçüde alışkın olduğumuz şekliyle bugün yaşayanların ihtiyaçları etrafında şekilleniyor. O nedenle tuhaf buluyoruz bu fikri. Oysa iklim krizi bize başka bir gerçekle yüzleşmeyi de öğretti ki bu da bugün aldığımız kararların sonuçlarını esas olarak bizden sonrakilerin yaşayacağıdır.

Tam burada akla belki sizlerin de aklına gelmiştir; Kim Stanley Robinson'ın Gelecek Bakanlığı adlı romanı geliyor. 2020 yılında yayınlanmıştı. Benzer bir kurumdan söz ediliyor o kitapta da. Bu kurumun amacı, küresel iklim kriziyle mücadele için uluslararası bir yapı olarak kapitalizmin sınırlarını zorlamak ve felaketten korunmanın yollarını düşünmek.
Düşünmek demişken, bir şey daha düşünelim; bir kütüphane düşünelim. Her gün raftan yalnızca bir kitap eksiliyor olsun. İlk gün tabii ki kimse fark etmeyecektir ki ikinci veya üçüncü günde de kimsenin fark edeceğini zannetmiyoruz ama yıllar sonra dönüp baktığınızda kütüphane yarı yarıya boşalmış olacak. İşte atmosferdeki karbon birikimi de böyle çalışıyor. Her günkü artış küçük, önemsiz görünebilir ama on yılların sonunda, hatta yüzyıllık zaman birimlerinde ortaya çıkan tablo tüm hikâyeyi değiştirir. Çünkü atmosfere salınan karbonun önemli bir kısmı onlarca, hatta yüzlerce yıl boyunca etkisini sürdürmeye devam ediyor. Hal böyle olunca bugün açılan bir kömür madeni, yarın kurulacak bir güneş santrali ya da ertelenen bir dönüşüm kararı yalnızca bugünü değil geleceği de belirliyor. Bu nedenle iklim meselesini sadece bir çevre sorunu olarak göremeyiz. Bu aynı zamanda çünkü bir emek sorunu, bir demokrasi sorunu ve bir adalet sorunu; hatta doğrudan bir varoluş sorunu.
Dolayısıyla fosil yakıt çağından çıkışın nasıl gerçekleşeceği de en az çıkışın kendisi kadar belirleyici olacak çünkü dönüşümün biçimi, ortaya çıkacak yeni dünyanın karakterini de belirler. İşte böyle bir dönüşüm; işçileri, dezavantajlı toplumları, geçim kaynaklarını koruyarak yapılırsa uygarlığın gelişimi açısından tarihsel bir atılıma da dönüşebilir. Bu yüzden giderek daha sık duymaya başladığımız iki kavram var ki bunlar adil geçiş ve iklim istihdamı.

S.S.M.: Önce bu dönüşümün bir teknik zeminine bakalım. Karbon diyoruz, metan diyoruz; ne diyoruz? Bunlar yerkürenin ısınmasına yol açan başlıca sera gazları: Karbondioksit, metan, azot oksit ve florlu gazlar.
Bilim insanları bunlardan kaynaklı emisyonları karbondioksit eşdeğeri (CO2e) üzerinden ölçüyor. Bu gazlar arasında iki tanesi en kritik olanlar: Karbondioksit ve metan. Karbondioksit, atmosferde çok uzun süre kalıyor ve ısının uzaya geri yayılmasını engelliyor yani ısıyı orada biriktiriyor ve kalıcı oluyor. Bir örnek verelim: Tek seferde salınan bir karbondioksit bulutunun bir kısmı, salınımın ardından birkaç yıl içinde dünyanın kendi karbon yutakları tarafından atmosferden kaldırılıyor. Fakat büyük bir çoğunluğu, yaklaşık %75-80'i, 100 ila 1000 yıl boyunca atmosferde kalmaya devam ediyor. Bu herhangi bir süreçte gerçekleşebilir. Bu birkaç bin yıllık süre sonrasında bile bu tek seferde salınan partiküllerden bir kısmını atmosferde bulabiliyoruz.
Aynı şekilde dünya genelinde karbon salımı arttıkça yutakların emilimi ve karbon döngüsünün hızı da yavaşlıyor çünkü daha fazla emilecek şey, daha fazla yutulacak karbon partikülü var demektir. Bu da ne kadar karbon birikirse bu karbonun atmosferden uzaklaştırılmasının da o kadar zorlaştığı anlamına geliyor.
Metan ise biraz daha kısa ömürlü bir gaz; ortalama 12 yıl atmosferde kalıyor. Ama bu sürede karbondiokside kıyasla çok daha güçlü bir ısınma etkisi yaratıyor. Basit bir karşılaştırmayla, yaklaşık 40 kilo metan, yaklaşık 1000 kilo karbondioksit etkisine sahip oluyor.
Ö.Ö.: Burada aslında çeşitli yani farklı yöntemler de tabii mevcut. İşin içerisine bilimsel tartışmalar girdiği için... Mesela genelde şöyle de söylenir: Metanın karbondiokside kıyasla 86 kat daha güçlü bir ısıtma etkisine sahip olduğu belirtiliyor. Ancak tabii 12 yıl, hatta 20 yıl içerisinde tamamen yok olma durumu söz konusu. Fakat azalırken bu 20 yıl içerisinde ilk yıllarda 86 katken o senin bahsettiğin partiküller ömrünün sonlarına doğru ısıtma etkisini de biraz kaybediyorlar ve 20 kata kadar falan düşüyor. Ama ilk anda çok daha yüksek miktarda ısı tutuyor olması açısından bizim için önemli.
S.S.M.: Aynı zamanda metanın atmosferde oksijenle etkileşime girip karbondiokside dönüşme gibi bir özelliği de var. Aslında tekrardan kendi sayklında karbondioksit safhasına sokuyor ve ondan sonra başka bir şekilde ele alıyoruz. Bu yüzden metan azaltımı dediğimiz nokta, kısa vadeli ısınmayı yavaşlatmak açısından kritik bir rol oynuyor.
Oxford Üniversitesi'nden Michelle Kane ve Miles Allen'ın bir ifadesi var bu konuda. Araştırmalarına göre, "Bir ton metan emisyonu azaltmak, tek seferlik etkisini göz önüne aldığımızda yaklaşık 100 ton karbondioksit azaltımına denktir," diyorlar. Öyleyse elimizde temel bir soru var: Karbondioksit ve metan emisyonlarını nasıl sıfıra yaklaştırabiliriz?

Ö.Ö.: İşte burada da bir kez daha Söndür Ateşi: Yeşil Yeni Düzen ve Küresel İklim İstihdamı kitabına, Jonathan Neale'e dönmek lazım. Çünkü Jonathan Neale, bize kitabı boyunca genel bir çerçeve anlatıyor, bir iddia ortaya koyuyor: "Karbon emisyonlarını, şu ana kadar yapmakta olduğumuz karbon emisyonlarını dünya ölçeğinde %90 oranında azaltmak mümkün. Üstelik bunu yaparken de yeni istihdam alanları yaratmış olacağız," diyor. Kitabında iklim istihdamını da bunun üzerinden açıklıyor kendisi. Bazı hesaplar var; bunların tabii ayrıntılarına girmeyeceğiz ama kendi içerisinde mantıklı olan argümanlar. Karbon emisyonlarını sıfırlamak aslında biraz zor bir iş, bunu hepimiz biliyoruz; fakat sıfıra yaklaşmak oldukça mümkün. Bu sebeple %90 diyor.
Bunun neden sıfırlanamadığını elimizdeki teknoloji koşulları içerisinde anlatıyor ve çeşitli sanayi alanlarına, sektörlere bölmüş. Karbon salımına neden olan temel sektörleri sayıyor: Bunların arasında elektrik üretimi var; yılda 15 milyar ton karbondioksit emisyonu üretiyor bu alan. Tabii metanı ve diğerlerini de karbondioksit üzerinden hesaplıyorlar. Bir ton metanın kaç ton karbondioksit salımına ya da karbondioksitin ısı tutmasına eşit olduğu, örneğin 86 ile çarpılarak hesaplanıyor. Yöntemleri var, çok ayrıntılarına girmeyelim ama dolayısıyla her zaman karbondioksit üzerinden hesaplanıyor bunlar.
Elektrik üretimi için 15 milyar ton karbondioksit demiş; ulaşımda yıllık 10 milyar ton küresel karbondioksit salımı var, sanayide 8 milyar ton, ormansızlaştırmanın ise 5 milyar ton gibi bir etkisi var. Evlerin ısıtılması, yakılması, tarım vesaire diye devam eden bir tablosu var. Buradan ulaşılmaya çalışılan bir hedef var iklim istihdamı kampanyası ile birlikte. Mesela diyor ki: "Elektrik üretimi 15 milyar ton karbondioksit sağlarken, hızlı bir dönüşümle birlikte yenilenebilir enerji kaynaklarına dönersek ve elektriği tamamen buradan sağlarsak bunu 0,5 milyar ton karbondioksit emisyonuna kadar düşürmek mümkün."
Bu kitabı tabii 2022'de yazdığında, bu dört yıl içerisinde bile teknolojide önemli kazanımlar elde edildi. Dolayısıyla onun tam olarak "sıfıra yaklaşmanın güçlüğü" dediği bölümlerde anlattığı şeylerin bir kısmının da üstesinden gelmek mümkün yani daha da aşağı çekmek mümkün ve buradan da tabii yenilenebilir enerji meselesine gelmiş oluyoruz. 2024 verileri üzerinden şöyle bir hesap var; bu haftaki programda biraz bu elektrik üretimine odaklanacağız.
Buna bakacak olursak, küresel elektrik üretiminin Ember şirketinin 2024 verilerine göre %59'u, yani %60'ı diyelim, fosil yakıtlardan (kömür, gaz, petrol) elde ediliyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen küresel elektrik miktarı ise toplam enerjinin %32'sine denk geliyormuş. Fakat burada bazı amalarımız var. Rüzgâr ve güneş evet ama mesela burada biyokütle de yenilenebilir enerji diye geçiyor. Maalesef, yani ağaç yakmaktan söz ediyoruz bu arada.
S.S.M.: Biyokütle enerji üretimi, aynı zamanda dünya genelindeki enerji dönüşüm süreçlerinde en fazla metan salınımına yol açan süreçlerden bir tanesidir. Çoğunlukla "Bunu sistemin içerisinde tuttuk, aslında dışarı salmıyoruz, orada sağlam duruyor," denilen bir şeydir fakat en fazla metan üretimine sebep olur.
Ben burada ufak bir ekleme yapmak istiyorum: Şimdi milyar ton diyoruz, milyon ton diyoruz; bunlar ne demek, neye tekabül ediyor? Bir ton karbondioksit dediğimizde, bu yaklaşık benzinli bir araçla 8 bin kilometre gittiğimizde havaya saldığımız karbondioksit miktarına eş değer oluyor. Bunun sistem tarafından, dünya tarafından tutulması için yaklaşık 50 ağacın bir yıl boyunca o karbonu yutak olarak görev yapıp tutması gerekiyor. Ve biz milyar tonlardan bahsediyoruz. Kafada bir hesap oturması için ekleme olarak böyle bir örnek vermek istedim.

Ö.Ö.: Şimdi biyokütle dedik ki bu yenilenebilir enerji içerisinde sayılıyor maalesef. Yani genişçe bir alana ağaç dikiyorsunuz, bunu çeşitli aralıklarla kesip yakıp elektrik üretip sonra bir daha ekiyorsunuz. Buna yenilenebilir deniyor nedense ama bu ciddi bir tartışma konusu.
S.S.M.: Bunun sadece üretimi için hazırlanan bir sistem olmasına gerek yok; özellikle büyükbaş hayvancılığın bol yapıldığı bölgelerde dışkı atığı şeklinde de bunların tekrardan biyokütle yakımı şekline sokulduğu durumlar var.
Evsel atıkların yine aynı şekilde Türkiye'de de örneğini gördüğümüz bir santral sistemi var: Evsel atıklar toplanıyor, yakılıyor. İlla bir üretim süreci değil, bir sürplus (fazla) olarak gözüken kısmı da bu sürece sokabilirsiniz tabii ki de ama bu elinizdeki metan fazlalığını değiştirmiyor.
Ö.Ö.: Dolayısıyla bu yenilenebilir enerji kaynakları ve elektrik üretimi denilen alanın bizim için tartışmalı olan kısmını bir kenara bırakalım; bunu biz dahil etmiyoruz.
Yine yenilenebilir enerji kaynakları içerisinde tabii hidroelektrik var ki payı en yüksek olanı. Şu anda dünya genelinde kullanılan elektrik üretiminin %14,3'ü barajlardan, hidroelektrik santrallerinden elde ediliyor. Bunun da özellikle büyük barajlar kısmı tabii ayrı ekolojik felaketlere ve yerinden edilmelere sebep oluyor.
İşin bu kısmında da bu tartışmaların dışında kalacağız; bizim odağımız rüzgâr ve güneş olacak. Bir diğer tartışma ise ayrı bir kategori var. Yani fosil yakıtlar bir kategori, az evvel saydığım yenilenebilir enerji kaynakları ikinci kategori, üçüncü kategori ise nükleer enerji.
Dünya elektrik üretiminin yaklaşık %9'u nükleerden sağlanıyormuş. Bu da bizim için kabul edilebilir... Yani iklim istihdamı dediğimizde aklımıza gelen alanlar bunlar değil. Biz daha çok rüzgâr, güneş ve ayrıca dalgalardan elde edilen mekanik enerji sistemlerinden bahsedeceğiz.
S.S.M.: Dalga enerjisi, gelgit enerjisi...
Ö.Ö.: Evet, bunlardan bahsedeceğiz bu bölümde. Fakat şimdi bunun ayrıntılarına geçmeden önce geçen hafta başarısız bir girişimimiz olmuştu, yanlış şarkıyı çalmıştık sizlere. Bu sefer doğrusunu bulduk. İnşallah teknik ekip, Dila, bize bir sürpriz yapmaz ise, bu sefer doğru parçayı çalacağız. Jingle'ımızın orijinalini çalacağız, sonra geri geleceğiz.
Evet, sonunda başardık ve jingle'ımızı çalma fırsatı bulmuş olduk. Clemens Maria Haas ve Greta Thunberg bu şarkıyı söylüyorlardı: "Singing Blah Blah".
Bu "Blah Blah Blah"ı hatırlayacaksınızdır; Greta Thunberg'in aslında Dünya Ekonomik Forumu'nda, daha sonra Birleşmiş Milletler zirvelerinde de dile getirdiği, "Hiçbir şey yapmıyorsunuz, sadece konuşuyorsunuz," anlamında söylediği bir cümleydi. Bu daha sonra bizzat kendisinin de bu şarkıda söylediği sesinden belki tanıyanlar vardır "Singing Blah Blah Blah" diye bir şarkıya çevrildi. Biz de jingle olarak kullanıyorduk. İlk programda da çalalım dedik ama nasip olmadı bir teknik hatadan dolayı. Şimdi size bunu dinletme fırsatı bulmuş olduk.
Evet, buradan Jonathan Neale'in iklim istihdamının en önemli alanı dediği yenilenebilir enerji ağırlıklı yani rüzgâr, güneş ve dalgadan elde edilen elektrik üretimi meselesine o zaman geçebiliriz. Bu alanda neler olduğunu, bunların nasıl istihdam yaratabildiğini aslında anlatacağız.
S.S.M.: Yani teknik olarak bu karşı karşıya olduğumuz görevin ölçeği yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. 80'lerden beri bir talep var, bir süreç var. Şu ana kadar böyle çizdiğimiz tablo biraz teknik bir optimizm içeriyor gibi görünebilir. Yani her seferinde, "Arkadaşlar evet hoş geldiniz, hayat berbat, teşekkürlere gerek yok," demek yerine biraz da optimizm konuşalım.
Ö.Ö.: Tuna'nın açılışta bahsettiği Kim Stanley Robinson, bu arada bir eko-kurgu (eco-fiction), hatta iklim kurgu (climate fiction) diye de geçiyor değil mi? Yani iklim kurgu diye Türkçe'ye çeviriyorlar. Üstelik aynı zamanda bir ütopya yazarı; kendisi bilim kurgu ve ütopya yazarı. Onunla başladık, evet biraz optimist olabiliriz ya.
S.S.M.: Biraz bence de.
T.E.: Ayrıca şöyle bir şey de var: Hani biz böyle diyoruz ya iki programdır, "Bunlar yapılabilir, bu mümkün, şöyle geçirebiliriz güneş ve rüzgâr ağırlıklı olarak," diye; bunlar sadece teoride mümkün değil, teknik olarak da mümkün. Biz teknik olarak uygulanabilir şeylerden bahsediyoruz, onun da altını çizmiş olalım bu meselenin.
S.S.M.: Teknik olarak mümkün olması maalesef meselenin çözülebileceği anlamına gelmiyor ama zaten bizim içinde bulunduğumuz süreç bunu çözülebilir hale getirme süreci. Asıl soru da burada başlıyor aslında: Bu dönüşüm nasıl ve kimler tarafından yapılacak?

Hikâye burada değişecek gibi. Jorge Luis Borges'in 'Babil Piyangosu' adlı öyküsünde, başlangıçta masum bir şans oyunu olarak kurulan bir piyango, zamanla tüm toplumu yöneten bir yapıya dönüşüyor. Ödüller, cezalar ve ayrıcalıklar, yani hepsi bu sistem üzerinden dağılmaya başlıyor. Bir noktadan sonra olayların rastlantı mı yoksa sistemin bir sonucu mu olduğu ayırt edilemez hale geliyor.
Borges'in öyküsü aslında şunu soruyor bize: Hayatlarımızı belirleyen güçler gerçekten bizim dışımızda mı işler, yoksa karmaşık olduğu için görünmez hale gelmiş kararların toplamı mıdır? İklim krizi çağında bu soru işte yeniden karşımıza çıkıyor. Selin vurduğu kentlerin, kuraklığın etkilediği çiftçilerin, hakları gasp edilen madencilerin hikâyeleri de ilk başta bir Babil piyangosunun sonucu gibi gözükebilir ama arka planda üretim sistemini belirleyen siyasi yönelimler, enerji politikaları, karar alıcılar gibi başrollerin olduğu bir dağılım var. Yani mesele bir piyango gibi rastlantısal değil fakat sonuçta çoğu zaman piyango gibi dağılıyor gibi gözüküyor.
Bu nedenle adil geçiş derken dönüşümün maliyetlerini ve fırsatlarını kimler arasında, nasıl paylaşacağı sorusuyla ilgileniyoruz biz aslında. Yani iklim istihdamı da tam burada devreye giriyor; geleceği bir piyangoya bırakmak yerine bilinçli ve adil bir biçimde kurma çabası oluyor. Yani bu tabloya bakılınca, bu dönüşümün muazzam bir istihdam potansiyeli taşıdığı görülebilir işin içerisinde. Çünkü bir süre sonra şebekeler gelecek; değişim süreçlerinde farklı bir enerji oluşum sistemine, elektrik üretim sistemine geçilecek ve var olan sistemlerin gelişmesi, yenilenmesi, sistemin altyapısının değişmesi gerekecek.
Bunlar daha önce yapmadığımız şeyler değil ve zaten doğru sistemi aktarınca biz bu hedefe ulaşabileceğiz. Mümkünsüzlüklerle uğraşmıyoruz yani, bildiğimiz şeyleri yapıyoruz.
Ö.Ö.: Bu yenilenebilir enerji kaynakları dediğimiz rüzgâr ve güneşin şu anda küresel ölçekteki payı %15 civarı; bu kadarı sadece rüzgârdan ve güneşten elde ediliyor. Bunu çok daha fazla artırdığımızda bu alanda muazzam bir istihdam ve yatırım alanı ortaya çıkmış oluyor.
Jonathan Neale'in aslında bu kitabında, tablolarında gösterdiği şey bu ve bunu tabii farklı bölümler altında da değerlendiriyor. Yani güneş enerjisi için pil üretimi, şebekeler, hatta süper şebekelerden söz ediliyor ki bu şu anda dünyada henüz uygulamaya geçilmemiş, küçük ölçeklerde yapabildiğimiz bir sistem yani şebeke aktarımları, fazlanın aza iletilmesi.
S.S.M.: Bu ülkelerden ülkelere enerji transferinde kullanılıyor.
Ö.Ö.: Mesela şöyle bir araştırmadan, Lund Üniversitesi'nden Christine Lins ve ekibinin yenilenebilir enerji kaynaklarını gidip Gobi Çölü'ne kurup buradan yoğun miktarda üstelik bu yoğunlaştırılmış güneş enerjisi tartıştığı yer yani normalde güneş enerjisinden 24 saat elektrik elde edemiyorsunuz ancak bazı coğrafyalarda yüksek ısı ve uzun güneş saatlerinden dolayı bunun mümkün olduğunu anlatıyor ve buna 'yoğunlaştırılmış güneş enerjisi' diyor.

Örneğin, Gobi Çölü'nde üretilen enerjinin bu yeni süper şebekeler aracılığıyla Çin, Rusya, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelere iletilebileceğini; bu konuda araştırmalar yapıldığını ve enerji iletiminde son derece düşük kayıpların mümkün olduğunu belirtiyor. Çünkü enerji iletiminde normalde kayıplar yaşansa da, yüksek gerilimli doğru akım (HVDC) kabloları sayesinde "süper şebekeler" olarak adlandırılan bu sistemlerin bunu mümkün kıldığı ifade ediliyor.
Benzer biçimde, uluslararası düzeyde bir planlama ve dayanışmayla bu tür uygulamaların hayata geçirilebileceğini söylüyor. Ayrıca bunun yalnızca enerji iletimini değil, güneş panellerinin üretimini ve kullanımını da kapsadığını; güneş panellerinin yalnızca çatıların üzerine değil, kiremit yerine, asfalt yüzeylere ve kaldırımlara da entegre edilebildiğini belirtiyor.
S.S.M.: Ayrıca şu bilgiyi de vermek isterim: Bahsettiğin yoğunlaştırılmış güneş enerjisi sistemi, yani Concentrated Solar Power (CSP), aslında güneş paneli temelli bir sistem değil. Belki aşina olduğunuz bir yöntemdir; güneş fırınlarında olduğu gibi aynalarla dairesel bir düzenek kuruluyor ve güneş ışınları tek bir noktada yoğunlaştırılıyor. Bu şekilde ısı üretilerek enerji elde ediliyor. Yani fotovoltaik panellerden farklı olarak, daha çok pasif güneş sistemlerine yakın bir yöntemden söz ediyoruz.
Bu sistem, kaynak kullanımına ilişkin bazı zorlukları aşabiliyor. Bununla birlikte geniş alanlara ihtiyaç duyuyor ancak daha az kaynak gerektiriyor. Güneş enerjisini yalnızca panel bazlı düşünmemizin ötesine geçmek mümkün. Evet, paneller birçok yere uygulanabiliyor; ancak güneş enerjisi teknolojileri bununla sınırlı değil.
Tabii ki bugün en yüksek verimlilik büyük ölçüde güneş panellerinde elde ediliyor. Fakat ilerleyen bölümlerde de konuşacağımız gibi, güneş panellerinin kaynak kullanımı, geri dönüştürülebilirliği ve yeniden kullanılabilirliği gibi bazı sorunları da karşımıza çıkıyor. Sonuçta temel kaynak Güneş; enerji üretimine dair farklı teknolojiler geliştirilse de hepsinin merkezinde Güneş yer alıyor.
Ö.Ö.: Tip 1 şu anda olmamıza sebep olan şey aslında. Hatta Tip 1 bile olabilmiş değiliz. Zaten henüz tipsiz bir uygarlığız.
S.S.M.: Tip 1 bile olamamış bir uygarlığız ve sadece kimyasal güneş enerjisinin değil, güneş enerjisinin fiziksel kullanım biçimlerinin de bulunduğunu asla unutmamamız gerekiyor diye düşünüyorum.
T.E.: Benim de, eğer çok kısa vaktimiz varsa, eklemek istediğim bir şey var. Bu arada süper şebekeler dediğimiz yapı, bugün birebir benzerine rastladığımız bir sistem değil. Bunların aynı zamanda akıllı süper şebekeler olarak tasarlandığını da vurgulamak gerekir.
Yakın tarihte nasıl bir uzay yarışı yaşandıysa ve bunun sonucunda Ay'a gidildiyse, Mars'a robotik keşif araçları gönderildiyse, NASA ve ESA gibi kurumlar bu süreçte önemli roller üstlendiyse; akıllı süper şebekelerin hayata geçirilmesi de benzer şekilde teknolojinin ve mühendisliğin sınırlarını zorlayacak bir hedef olarak görülebilir.
Ancak atılımın kendisi de zaten bu tür hedeflerden doğuyor. Uzay yarışı örneğinde de görüldüğü gibi, daha hızlı, daha verimli ve daha etkin teknolojilerin geliştirilmesini sağlayan imkânlar bu süreçlerde ortaya çıkıyor. Aramızdaki mühendis arkadaşımız Suda'nın da daha iyi açıklayabileceği gibi, bu tür projeler aynı zamanda önemli bir zihinsel ve teknolojik üretim kapasitesi yaratıyor.
Ö.Ö.: Greta'nın o meşhur "Blah Blah Blah" konuşmalarını yaptığı dönemde ve iklim grevleri örgütlenirken, Suda da bu grevleri örgütleyen kişilerden biriydi. Sonrasında da bu alanda üniversite eğitimi almasının etkisiyle çalışmalarını sürdürdü.
S.S.M.: Kariyer seçimimdir bu arada; ben gazeteci olacaktım arkadaşlar.
Ö.Ö.: Dolayısıyla bu teknik meseleyi bizden daha iyi anlatabiliyor. Artık programın sonuna geldik. Önümüzdeki hafta Jonathan Neale'in çizdiği bu genel çerçeveden hareketle, bugün daha çok elektrik üretimine değindiğimiz konuyu diğer sektörlere de taşıyacağız. Karbon emisyonlarını ne ölçüde azaltmanın mümkün olduğunu ve hangi alanlarda yeni istihdam olanakları yaratılabileceğini ele alacağız. Ardından da röportajlara ve doğrudan sendikal mücadelelere doğru yelken açacağız.
T.E.: Bugünü bir özetlersek; bugün elimizdeki teknik imkânlar küresel emisyonların çok büyük bir kısmını azaltabilecek düzeyde - biz bunu görüyoruz. Hem Jonathan Neale'in Söndür Ateşi yani orijinaliyle Fight the Fire kitabında da görüyoruz, hem de birçok bilimsel çalışmadan bunu biliyoruz ve veriler de ortada zaten. Ama asıl belirleyici olan, Suda'nın biraz önce bahsettiği gibi, bu dönüşümün nasıl organize edileceği ve hangi toplumsal sonuçları üreteceği.
Bundan 137 yıl önce yine büyük bir romancıya dönüyoruz, izimizi Jules Verne'e çeviriyoruz. Dünyanın Ekseni adlı bir roman yazdı Jules Verne. Kuzey Kutbu'ndaki kömüre ulaşmak için dünyanın eksenini değiştirmeye çalışan bir şirketi anlatıyordu bu romanda ve bugün o ekseni yani bizim durumumuzda atmosferin kimyasını değiştirmiş durumdayız artık. Bu nedenle karbon emisyonlarını azaltma hedeflerini yalnızca teknik bir dönüşüm olarak okumak, hep diyoruz ya, eksik kalır; işte bu nedenle eksik kalır. Çünkü asıl tartışma insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin nasıl yeniden tanımlanacağıdır.
Üretimi, enerjiyi, refahı hangi ilkeler doğrultusunda, ne tür bir gelecek tahayyülüyle örgütleyeceğiz tekrar? Çünkü iklim krizinden çıkış yalnızca bir mühendislik problemi olmayacak, aynı zamanda bir adalet tasarımı sorunu da olacak ve belki de şu oluyor o zaman en temel sorumuz: Geleceği, her an her yeri vurma potansiyeli taşıyan bir piyango gibi, tıpkı açılışta kullandığımız 'Babil Piyangosu' referansında olduğu gibi mi yaşayacağız, yoksa bilinçli bir ortak tasarım olarak hep birlikte mi kuracağız?
Ö.Ö.: Evet, haftaya Salı yine saat 16:00'da Onarım Çağı programında buluşmak üzere. Hoşçakalın.
S.S.M.: Hoşçakalın.
T.E.: Hoşçakalın.


