İstanbul'da yaz mevsimlerinin ve sıcakların tarihinin konuşulduğu Sayfiye: Arşivden Günümüze İstanbul'da Yaz programının bugünkü bölümünde İstanbul'un tarihindeki büyük yangınları, yangın vakalarının yazın neden daha sık görüldüğünü ve konuya ilişkin akademik tartışmaları gündeme getiriyoruz. Bu meseleyi irdelerken de depremler, patlıcan yemekleri ve dini azınlıklar gibi çeşitli konulara da girmeden edemiyoruz.
Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Sayfiye: Arşivden Günümüze Yaz programındasınız. Ben sunucunuz Fatma Zişan Tokaç. Bu programda İstanbul'da yaz mevsiminin tarihini ve aşırı sıcakları konuşuyoruz. Şu an zaten İstanbul'da da Haziran’ın sonlarına doğru geliyoruz ve yazın sıcak günlerine yaklaşıyoruz. Henüz 30'lu dereceleri görmedik İstanbul'da ama sıcakların bunaltmaya başladığını sokakta sıklıkla duyuyoruz. Biraz olsun rüzgâr şu an bizi rahatlatıyor.
Bu programda tarihte İstanbullular’ın yaza dair deneyimlerini, yaz sıcaklarıyla ve sıcakların getirdiği çeşitli sıkıntılarla, afetlerle nasıl baş ettiklerini konuşuyoruz. Bu arada eğer bu programın daha önceki bölümlerini de dinlediyseniz fark etmişsinizdir; programa başlarken bir ses kaydıyla giriş yapıyoruz. Bunlar, tahmini olarak 1960'larda Mundo Sound diye bir plak şirketinin İstanbul'dan Sesler (Sounds of Istanbul) adı altında kaydettiği ve dağıttığı bir plaktan kayıtlar. İstanbul'un çeşitli sokak seslerini, tematik olarak bölümün konusuyla ilgili olacak şekilde paylaşmış olduk. Bugünkünün adı da "İstanbul'da Yaz/ Summer in İstanbul"du. Aslında böyle çok çığlıklı, bağrışmalı bir kayıt; tabii çocukların sesleri bunlar. Ama biz de bu programda yazın hem keyifli, eğlenceli boyutlarına değiniyoruz hem de aslında bıktırıcı boyutlarına, felaket boyutlarına değiniyoruz.
Bu bölümün konusu da yangınlar olacak. Bu bölümde deprem, patlıcan, dini azınlıklar gibi çeşitli konulara da değineceğiz. "Nasıl olacak da yangınları, sıcak havayı bu konulara bağlayacaksın?" derseniz dinlemeye devam edebilirsiniz.
Tabii belki İstanbul'dan birazcık daha dışarıya çıkıp geniş boyutuyla baktığımızda, özellikle 19. yüzyıl öncesinde ve hatta 19. yüzyıl da dahil, dünyanın büyük şehirlerinde neredeyse şehri baştan aşağı yakıp tüketen çok büyük yangınlar görüyoruz. Bunların arasında Londra çok büyük bir örnek mesela. 1666'daki Büyük Londra Yangını şehrin dörtte üçünü yok ediyor. Dört gün sürüyor ve dört günde şehri neredeyse yok ediyor; çok büyük bir yıkım. Mesela Tokyo yangını var; 1657'de yüz bin kişiyi öldüren bir yangın. Bunun dışında New York'ta 1776'daki büyük yangın aklıma geliyor. Ve hatta Lizbon'da 1755'te bir deprem ile başlayan ve daha sonra yangına da dönüşen felaket akla geliyor ister istemez. Tabii depremin olduğu gün "Azizler Günü" ve kiliselerde cemaat yanan mumların eşliğinde ibadet ediyor deprem olduğunda. Bu mumlar devriliyor ve şehirde bir yangına sebep oluyor. Tabii aynı zamanda deprem tsunamiye de sebep oluyor. Ne yazık ki birçok insan deprem ve yangından dolayı denize doğru kaçmayı tercih ediyor ancak tsunami de onları vuruyor. Çok enteresan bir şekilde bu yangında Hristiyan nüfus ciddi zarar görürken o esnada kiliselerde olmayan, dışarıda olan ya da daha yüksek tepelik yerlerde yaşayan nüfus olan Yahudiler ve Müslümanlar ise daha az zarar görmüş oluyorlar. Tabii bu durum, o dönemde "Tanrı'nın gazabı" kapsamında da çok tartışılıyor.

"Bunların İstanbullularla ne alakası var?" derseniz, aslında bu bölümün ilerleyen kısımlarında değineceğimiz İstanbul yangınlarında da benzer tartışmaların olduğunu göreceğiz. Ama şimdi önce kısa bir ara verelim. Büyük yangınlar, Londra yangını demişken bir müzik arası girelim. Şu zamanlarda İstanbul sokaklarında da çok sayıda punk grubu konser afişi görüyorum; "Bunlar hâlâ hayatta mıydı?" dediğimiz grupların afişleri. Biz de şimdi The Clash'ten "London's Burning" dinliyoruz.
Apaçık Radyo'ya tekrar hoş geldiniz. Sayfiye programındayız. İstanbul'da yazın, yaz sıcaklarının ve sıcaklarla alakalı afetlerin tarihini konuşuyoruz. Bugün konumuz yangınlar; İstanbul'daki tarihi yangınlar. Tabii artık İstanbul'da yangın haberleri yine görmeye devam ettiğimiz haberler olsa da İstanbul ve yangın kafamızda birbiriyle doğrudan özdeş değiller. İstanbul'da felaket deyince belki aklımıza öncelikle deprem geliyor ama İstanbul'un tarihinde yangınların niye bu kadar sık olduğunun da aslında tam olarak bununla ilgisi var. O yüzden şimdi birazcık geri dönerek başlayacağız ve hatta birkaç aşama geri dönerek devam edeceğiz; "Nasıl bir şehirmiş bu İstanbul?" diye bakacağız.

Hatta belki biraz önceki bölümlerden de özet geçmek gerekirse, bu programın adı Sayfiye. Sayfiye iki anlamlı, ilk bölümde bundan bahsetmiştik. Hem "yaza dair" demek hem de İstanbul'un özelinde "yazlık mesken" anlamına geliyor. Bu yazlık mesken ihtiyacı aslında İstanbul'da yazın sıcakların getirdiği sıkıntılardan kaçmak için varlıklı insanların kullandığı bir çözüm. Yani yaz daha çok felaketlerle özdeş ve tabii yangın da bunlardan bir tanesi. Yaz ve yangın olaylarının paralelliğine ya da yangın olaylarının hangi mevsimde daha çok görüldüğüne ayrıca değineceğiz.
Ancak şunu not etmek gerekir ki, tarihsel olarak İstanbul'da özellikle Tanzimat sonrası yapılaşma reformlarının, kent reformlarının öncesindeki dönemde sürekli yangınlar görülüyor. Bunu birazcık belki o dönemi gözlemleyenlerin dilinden dinlemek gerekir. Ben şu an Le Corbusier'in İstanbul seyahatinde yazdığı seyahatnamesine bakıyorum. Tabii Le Corbusier çok önemli bir Fransız mimar; şehir planlama denince akla ilk gelen isimlerden. Zaten Fransız mimarlar İstanbul'un modernleşmesinde de çok önemli. Hatta Le Corbusier İstanbul'dan çok etkileniyor gezisinde ve daha sonra Atatürk'e de mektup yazıyor, İstanbul'un bu modern planlamasında başrolü oynayabilmek için. Ancak bu rol bir başka Fransız mimara, Henri Prost'a veriliyor; bunu böyle küçük bir anekdot olarak geçmiş olayım.

Bahsettiğim seyahatnameye döneyim. 1911'de, henüz kariyerinin başındayken, 24 yaşındayken İstanbul'a geliyor ve İstanbul'u tarif ederken şöyle diyor. Tabii burada direkt bir çeviri yapmıyorum, onu da söyleyeyim. "İşte İstanbul... Öyle sıkı yapılaşmış bir yığındır ki fânilerin evlerinin hepsi ahşaptan, Allah'ın evlerinin hepsi taştandır." diyor. İstanbul gerçekten de konutların ahşaptan olduğu; cami, kilise gibi yapıların ise taştan olduğu ve tabii konutların birbirine çok yakın olduğu, dar sokakların ve yakın yapılaşmanın gözlemlendiği bir şehir. Bunun bir gerekçesi var: Dediğim gibi İstanbul'un en büyük korkusu, en büyük felaket korkusu depremler. Bizans'ta aslında taş yapıları daha çok görüyoruz ancak İstanbul'un Osmanlı topraklarına katılmasından sonra (tabii o esnada nüfusu azalıyor kentin) kentin nüfusunu artırmaya dair, imparatorluğun farklı yerlerinde yaşayanları İstanbul'a getirmek suretiyle çeşitli girişimler oluyor. Nüfus daha sonra artmaya başladıkça yeni yapılaşma ihtiyacı da doğuyor. İstanbul deprem bölgesi olduğu için yapıları depreme dayanıklı yapma ihtiyacı var ve bunun cevabı da ahşap olmuş oluyor. Çünkü İstanbul'un etrafı ormanlarla çevrili, kereste buralardan sağlanabiliyor. Dolayısıyla depreme dayanıklı ahşap yapılar gittikçe birbirlerine daha yakın şekilde yapılmaya başlanıyor fakat bu da şehri yangınlara çok açık bir hale getiriyor.
Şimdi tekrar bunu Le Corbusier'in seyahatnamesinden alıntılarla anlatacağım ama burada yine kısa bir müzik arası girelim. Bu defa da madem İstanbul'da yangınlar dedik, Sezen Aksu'dan "Yansın İstanbul"u dinleyelim.
Tekrar merhaba. Apaçık Radyo'dasınız. Sayfiye: Arşivden Günümüze İstanbul’da Yaz programını dinliyorsunuz. Şu an İstanbul'un tarihi yangınlarından bahsediyoruz. Tabii az önce de dediğimiz gibi İstanbul'da yangın sadece yaza özgü değildi ama yazla ne alakası olduğunu birazdan konuşacağız. Şimdi ise az önceki konunun devamı olarak Le Corbusier'in 1911'deki gezisindeki gözlemlerine dayanarak yazdığı seyahatnameye bakıyoruz ve onun ağzından dinleyelim. Birebir çevirmediğimi tekrar hatırlatmak istiyorum.
Aslında bu seyahatnamede birden fazla atıf var yangınlara. Öncelikle şundan bahsediyor; diyor ki: "Bu zaten tıklım tıklım, gereğinden fazla kalabalık İstanbul'da yangın olduğunda bu çok dehşetli bir şeydir. Yangın çığırtkanları geceleri sokakta dolanırlar; ellerinde ağır metal sopalar vardır, onları sokaktaki taşlara vura vura gezinirler." diyor. Bunu çok ürkütücü bir sahne olarak anlatıyor, kilise seslerine falan benzetiyor hatta. Sonra diyor ki: "Neredeyse her gece yangın vardır. Eğer rüzgâr da buna yardım ediyorsa ya da işin içinde kasıt varsa..." Çünkü İstanbul yangınlarının birçoğu aslında kundaklamalarla da ilişkili. "Rüzgâr ya da kasıt varsa şehir tamamen alevler tarafından kuşatılır ve buna şahit olan Avrupalılar için bu çok korkunç bir görüntüdür." diyor. Çünkü az önce bahsettik; Avrupa'da da ya da dünyanın farklı metropollerinde de tarihte çok büyük yangınlar var ama Le Corbusier'in burada bahsettiği gibi İstanbul'da bu artık şehirle özdeşleşmiş bir felaket.
Zaten birazdan devam edecek halkın buna nasıl tepki verdiği ile ilgili ama ondan önce Osmanlı halkından bahsederken şöyle diyor. "Avrupalılar için bu çok korkunç bir şeydir ama onlar (Osmanlı halkı) alevlerin yayılmasına izin verirler çünkü bunun kader olduğuna inanırlar. Ve o kadar ki, bu alevler gece boyu şehri aydınlatırken kimse de kalkıp izlemez. Ancak buna şahit olanın anlayabileceği türden bir sessizlik vardır." diyor. Bu kader tartışmasının bir benzerini aslında geçen ikinci ve üçüncü bölümümüzde tartıştığımız yaz hastalıkları bağlamındaki salgınlarda, ya da veba gibi salgınlarında da görüyoruz. Hatta ulema tarafından da bu kader tartışmasının gündeme getirildiğini; "Salgından kaçılabilir mi, kaçılmalı mıdır?" gibi tartışmaların yapıldığını görüyoruz.
Ama tekrar konumuza dönelim ve buradan nasıl bağlıyor Le Corbusier, ona bakalım. Kendisi burada bir yangın olayına şahitlik ediyor; İyd-i Millî Bayramı zamanında oluyor bu, yani demek ki Temmuz’da, yaz sıcaklarının olduğu bir zamanda oluyor. Şahitlik ettiği bu yangını zaten çok dehşetli bir şey olarak anlatıyor. Diyor ki: "Süleymaniye'den Sultanahmet'e baktığımızda her şey aynı gibi görünüyordu ama dokuz bin hane kül olmuştu" diyor. Hatta şundan da bahsediyor; aynı gün bir de o bayram olduğu için, bayramda anlamsızca fenerler ve havai fişekler kullanılıyordu diyor. Bu havai fişek meselesi de zaten apayrı bir mesele, burada zamanımız yetmez ona girmeye; belki başka bir programda, yaz şenlikleri kısmında buna girebiliriz.

Le Corbusier yangını bu şekilde anlatmaya başlıyor ve daha sonraki günlerde de nasıl geliştiğini takip ediyor. Tabii burada yangınla savaşan birlikler de devreye yer alıyor, bunların ne tür kuruluşlar olduğundan bahsedeceğiz (sonraki bölümde); çünkü henüz şu anki anlamıyla bir itfaiye yok. Ama bunun dışında halkın buna nasıl tepki verdiğinden bahsediyor: Öncelikle eşyaların, yani bu yanan evlerdeki eşyaların çevredeki camilere taşındığından bahsediyor. "Yani neredeyse bir mobilyacı gibi olmuştu camiler; hamallar bunları taşıyorlar yanan evlerden." diyor.

Fakat aynı esnada da etrafta insanlar için şöyle bir sahne çiziyor: Oturuyorlar kafelerde, sigara içiyorlar, birbirleriyle konuşuyorlar; orada limonata satan ya da şerbet satan, dondurma satan, meyve satan sokak satıcıları var; kafeler dolu, meydanlara taşmış ve diyor ki: "Alevlerle aralarında sadece ağaçlar vardı ama bu o kadar normal ki İstanbul halkı için, kimse aslında umursamıyordu." diyor özetle. Yani İstanbul için yangın günlük bir vaka. Devam edeceğiz, burada kısa bir ara veriyoruz tekrar. Volkan Gümüşlü'den "Nihavend Longa / Rüzgâr" eserini dinliyoruz.
Tekrar merhaba. Apaçık Radyo'dasınız, Sayfiye programında İstanbul'da yangınları konuşuyoruz. Az önce İstanbul'un tarih boyunca ve özellikle aslında 1700'lerden sonra sıklaşan yangınlarla mücadele ettiğini konuştuk. Burada nüfusun artışının muhakkak etkisi var. Hatta Zeynep Çelik, Osmanlı'nın ilk 180 senesinde tarihsel kaynaklarda İstanbul’da yangınlardan bahsedilmediğini söylüyor enteresan bir şekilde. Dolayısıyla şehir kalabalıklaştıkça, ahşap yapılar arttıkça ve birbirlerine yaklaştıkça yangınlar, az önce Le Corbusier'in seyahatnamesinde bahsettiği gibi çok gündelik bir olay haline geliyor.
Madem o zaman yangınlar gündelik bir olay ve çok sıradan, ise ben neden bunu Sayfiye programında, İstanbul'un yaz felaketleri kapsamında ele alıyorum? Belki birazcık buna değinmek gerekir. Ama öncelikle size bir alıntı okumak istiyorum, daha sonra ilişkisini açıklamak üzere. Bu alıntı Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner'in Bir Zamanların İstanbul'u: Eski İstanbul Yaşayışı ve Folkloru kitabından bir tür fıkra aslında. Bir yaz günü bir adam lokantaya gidiyor ve garsona ne yemekler olduğunu soruyor. Cevabını okuyorum olduğu gibi:
"İmam bayıldı, patlıcanlı bostan kebabı, patlıcanlı horhor kebabı, patlıcanlı kebap, patlıcanlı islim kebabı, patlıcanlı Beykoz kebabı, patlıcanlı çöp kebabı, hünkâr beğendi, patlıcan böreği, patlıcanlı karnıyarık, patlıcan musakkası, patlıcan köftesi, patlıcan oturtma, patlıcan silkme, zeytinyağlı patlıcan dolması, yoğurtlu patlıcan tava, salçalı patlıcan tava, patlıcan paçası, patlıcanlı pilav..." diye devam ederken garson, müşteri garsonu susturuyor: "Dur" demiş, "dur! Ben yemekten vazgeçtim, sen bana patlıcansız tarafından bir su getir."

Şimdi o zaman, ben yangınlardan ve yazdan bahsederken niye bir anda patlıcana konuyu getirdim? Bundan bahsedeceğim. İstanbul'da, tabii bu fıkradan da anladığımız üzere, bir yaz sebzesi olarak patlıcan çok gözde. Tabii bu da demek ki aslında halk evlerinde de bunu sıklıkla pişiriyor. Ancak kızartması da çok meşhur olduğu için evlerde yağda patlıcan kızartırken sıklıkla yangın çıkıyor ve bu çıkan yangınlara da —çok akademik bir terim olmasa da— aslında halk arasında "patlıcan yangınları" deniyor; hatta gazetelere de böyle girdiği oluyor bunun.
Çok sayıda patlıcandan çıkmış yangın olduğuna dair başka anekdotlar da var. Kaynak belirteyim, Abdurrahman Kılıç'ın İstanbul Yangın Kuleleri ve Çığırtkanları kitabında bahsediyor; Ragıp Akyavaş'ın Asitane: Evvel Zaman İçinde İstanbul isimli anılarını anlattığı kitaptan şöyle bir alıntıya yer vermiş, ben de onu okuyorum olduğu gibi:
"Hiç unutmam, Hürriyet'in ilan olunduğunun ikinci ayındaydık. Şimdi üniversite meydanında, o zaman Harbiye Nezareti, Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre'si oynuyordu. Çırçır'da bir yangın çıktı; iki gün iki gece devam etti, İstanbul'un göbeğini Yemen çöllerine çevirdi. Bu afet patlıcandan çıktı. Zeyrek'te başlayıp Vefa'da stop eden yangın, bu da patlıcandan çıktı. Çocukluğumda Kadıköy'ün ortasında çıkan ve büyük bir sahayı kül eden yangın, yorgancı İsmail Efendi'nin evinde patlıcan kızartılırken tavanın alev almasından çıktı" diye anlatıyor.

Yani aslında bu yazın kültürüne dair, İstanbul'un yaz alışkanlıklarına dair olgular yangınlara sebebiyet veriyor. Tabii bunların içerisinde çeşitli farklı alışkanlıklar, bağımlılıklar ya da havai fişek kullanımı gibi az önce bahsettiğimiz şenliklerde özellikle kullanılan yangın riskleri de bunun içerisine giriyor. Ancak sadece tabii bu kültürel olgulara bakıp yazları yangınların daha sık olduğunu söylemek mümkün değil; bu anlamda yine aslında akademik çalışmalara belki başvurmak gerekiyor. Ben Ahmet Tekin'in İstanbul Şehir Üniversitesi'nden master tezine baktım bu konuyla ilgili. Tabii onun baktığı dönem 18. yüzyıl yangınları ve onları sayıp aylara bölüyor; aslında toplamda çıkan yangınların üçte birinden fazlasının yaz aylarında çıktığını ve özellikle Temmuz aylarında diğer aylara göre çok daha fazla yangın yaşandığını belgelemiş oluyor bu çalışmasında.
Yine daha yakın zamana baktığımızda, Tanzimat dönemi civarındaki yangınlara baktığımızda pek çoğunun da, büyük yangınların yaz aylarında ya da yaz sonunda çıktığını görüyoruz. Bu anlamda yaz ve yangın ilişkisi önemli. Gazete arşivlerine baktığımızda da sıcakların en fazla olduğu günlerde aşırı sıcaklara dair haberler yayınlanırken, o haberin bir yerinde, sağında solunda köşesinde, sıcakla direkt ilişkilendirilmemiş olsa da yangın haberlerini sıklıkla gördüm ben kendi tez araştırmamda. Bunu böylece geçerken yine bir müzik arası verelim. Bu kadar patlıcan demişken, "Domates Biber Patlıcan"ı Şafak Şen’den dinleyelim.
Tekrar merhaba. Apaçık Radyo'da Sayfiye programındasınız. İstanbul'da tarihi yangınları konuşuyoruz. Az önce yaz ve yangın ilişkisinden bahsettik. Tabii İstanbul'da çok sayıda büyük yangın var ama ben bu programda artık süremiz yettiğince bir tane büyük yaz yangınını ele alacağım. Zaten bu yangının adı Harîk-ı Kebîr (İhrak-ı Azim) diye geçiyor; yani büyük yangın. 24 Temmuz 1660'ta gerçekleşiyor, Eminönü'nden başlayan bir yangın ve şehrin üçte ikisini yok eden bir yangın. Yani en başta bahsetmiştik işte, Londra'da da benzer bir büyük yangın olduğundan, şehrin dörtte üçünü yok eden... Bu da İstanbul'un o tarz çok büyük yangınlarından biri. İstanbul'da buna benzer mahalleleri baştan sona yok eden başka yangınlar da görüyoruz tabii.
Bu yangının bu program açısından tek önemi yazın olması değil, aslında bir yandan da akademik anlamda üzerine pek çok tartışma dönen bir yangın olması. Şimdi biraz ona bakalım. Bu yangın 24 Temmuz'da başlıyor, 49 saat sürüyor ve 280 bin konut; bunun dışında camiler, kiliseler, saraylar, hamamlar, medreseler vesaire gibi bir sürü kayıp ortaya çıkmış oluyor, can kaybının yanı sıra tabii ki. Ve bu kayıtlara şöyle geçiyor, dönemin vakanüvisi Abdi Paşa diyor ki: "Bu alevler bir işgal ordusu gibi yayıldı şehre". Çok da sıcak bir gün olduğundan bahsediliyor bunun; yani öyle sıcakmış ki insanlar zaten o sıcağın üzerine bir de alevlerin sıcağıyla böyle cehennem gibi bir sahne yaşamışlar. Hatta Süleymaniye Camii'nin minareleri yanmış, bununla ilgili şiirler falan bile var: "Eski Saray sırasıyla Süleymaniye yolu / Yandı Sultan Süleyman dört minaresi temam / Yanar idi sanırsın orduda sultan meşalesi..." gibi devam eden, aslında İstanbul'un kentsel hafızasında da çok büyük yer eden bir yangın bu.
Tabii bir başka önemi de şu: Bu aslında yangının merkezinde olan Eminönü'ndeki şu an Yeni Valide Camii'nin olduğu bölge, daha çok Yahudilerin yerleştiği bir bölge, "Yahudi Mahallesi" diye bilinen bir bölge. Ve bu yangında esas olarak Yahudilerin ve Hristiyanların mülkleri yanmış oluyor. Bu da şöyle bir tartışmayı getiriyor: "Bu yangın bu bölgenin İslamlaşmasına ve hatta İstanbul'un İslamlaşmasına sebep oldu mu, olmadı mı?" Bunu "tartışma" diye söylüyorum çünkü bu anlamda gerçekten akademik olarak böyle bir anlaşmazlık var; buna tam farklı yerlerden bakan ve tartışan akademisyenler var. Dolayısıyla bunu herhangi bir iddiada bulunmadan söylemek durumundayım. Ancak bu bölgede, tabii yangından çok daha önce aslında, bir cami projesi var: Yeni Valide Camii projesi. Ancak bu proje çeşitli sebeplerle, maddi sebeplerle olsun ya da hükümdarın değişmesi gibi bir sebeplerle askıya alınmış. Çünkü bu, Safiye Sultan'ın oğlu 3. Mehmet'in döneminde başlamış bir proje ancak 3. Mehmet'in ölümüyle 1603'te inşaatı durmuş. Fakat onun öncesinde istimlak da edilmiş buradaki bazı Yahudi arsaları o caminin yapılabilmesi için.
1660 yangınında burada çok sayıda hane ve Yahudilere ait haneler yanıyor. Bir de sinagog var burada. Sinagog arsasının satımı kanunen yasak ancak sinagoga da zarar geliyor. Daha sonra çeşitli yasal düzenlemeler çıkartılıyor ve bu düzenlemeler aslında sinagogların, kiliselerin yeniden yapımını zorlaştırıyor ve buraya cami yapılıyor. Dolayısıyla bu tartışma da aslında yangının buradaki kentsel yenilemeye bir bahane olarak kullanıldığına ilişkin ve buradaki dini dengeyi değiştirmeye yönelik kullanıldığına ilişkin bir tartışma.

Aslında yangın ve kentsel yenileme ilişkisini daha sonra Tanzimat döneminde de göreceğiz ve hatta afet ve kentsel yenileme ilişkisini şu an günümüzde güncel olarak da görüyoruz; vakit kalırsa belki çok kısa oraya da gireceğiz. Ama şimdi bu konuyu hızlıca geçmiş olalım. Tarif ettiğim gibi ya da daha doğrusu kaynakların tarif ettiği gibi, çok kuru bir mevsimde, Temmuz’da yaşanan ve sıcaktan dolayı hatta binalardan çivilerin fırladığı ve fırlayan çivilerin de diğer binaların alev almasına sebep olduğu tam bir kıyamet sahnesinin yaşandığı bir yangın bu. Dolayısıyla biz de şimdi müzik arası verirken Almora'nın solisti Soner Canözer'in Prag Filarmoni Orkestrası'yla birlikte seslendirdiği "Kıyamet Senfonisi" eseriyle ara vermiş olalım.
Herkese tekrar merhaba. Apaçık Radyo'dasınız. Sayfiye programında İstanbul'un yazları ve yaz yangınları, daha doğrusu genel anlamda büyük yangınları ile ilgili yaptığımız programın sonuna doğru geliyoruz. Birçok açıdan yangınları değerlendirdik. Şimdi bir de muhakkak şundan bahsetmek gerekir ki, yangınların özellikle Osmanlı döneminde, 18. yüzyılda, 19. yüzyılda sultanın meşruiyeti ile ilgili bir anlamı var. Yangın olduğu zaman sultan ve yönetimin yeterliliği aslında sorgulanmış oluyor. İstanbul'da da çok sık yangın çıkıyor. Bu yangınların hatta bir kısmı da, önemli bir kısmı da kundaklama olarak çıkmış oluyor ya da kundaklama şüphesi olmuş oluyor. Dolayısıyla yönetimin yeterliliği hep bir sorgulanıyor ve bunun sonunda da çeşitli cezalandırmalar, görevden almalar geliyor; vezir olsun, Yeniçeri Ağası olsun ya da işte yangının çıktığı yerle ilgili diyelim ki Tersane Emini olsun, çeşitli görevden almalar, cezalandırmalar görüyoruz bu süreçte.
Yine bir başka önemli nokta, sultanın yangın bölgesine gitmesi. Çünkü İstanbul'da günlerce süren çok büyük yangınlar oluyor ve sultanın oradaki varlığı aslında bir tür güvence veriyor insanlara ya da o amaçla sultan gidiyor oluyor. Hatta sultanın daha yangın bitmeye yakın gittiğine dair, yani gücünü göstermek için bunu tercih ettiğine dair anekdotlar da var. Bu bilgilerin bir kısmını Suraiya Faroqhi'nin Surviving Istanbul (İstanbul'da Yaşam Mücadelesi) kitabından alıntılıyorum.
Tabii aslında benzer meşruiyet sorgulamalarını farklı şeylerde de görüyoruz; mesela ikinci, üçüncü bölümde bahsettiğimiz salgınlarda da ya da İstanbul'un su sorununun çözülmesinde de bu tarz bir yönetimin meşruiyeti sorgulamasını daha ilerleyen dönemlerde ve hatta Cumhuriyet döneminde de görüyor oluyoruz. Şimdi buna çok detaylı girmeye vaktimiz yok bu bölümde, o yüzden ben hızlıca bahsetmesem olmayacak olan bölüme atlamak istiyorum ve Tanzimat döneminde yapılan düzenlemelerle yangın alanlarının yapılaşmaya açılmasını kısaca dillendirmek istiyorum. Çünkü bu önemli; daha öncesinde yanan konutlar büyük ölçüde oldukları gibi yeniden yapılıyorlar, çok hızlı olmasa da bu süreç. Ancak Tanzimat döneminin modernleşme arzusu bu yangın alanlarını kıymetli kılıyor ve yangın alanları bir tür kentsel dönüşümün öncüsü olmuş oluyorlar.

Tabii bu da bugün baktığımızda bence anlamlı bir paralel diye düşünüyorum; çünkü bugünkü Kentsel Dönüşüm Kanunu da aslında "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun", resmi adı bu. Ve yine bir afet ve kentsel dönüşüm bağlantısını güncel olarak da görüyoruz. Tabii bu kentsel dönüşümün ve şehrin yoğun yapılaşmasının sıcaklar ve şehirde sıcakların nasıl hissedildiği ile ilgili nasıl bir etkisi var, onu apayrı bir bölümde konuşacağız. Ama şimdi süremizin sonuna geldik.
Bitirmeden önce tekrar hatırlatmak istiyorum: Bu programda tarihi kaynaklara ve arşiv kaynaklarına bakıyoruz; İstanbul'un yazlarını ve yaz sıcaklarının tarihini anlamak için. Ama bir yandan da sizden de Sözlü Tarih Projesi'ne katkı sunmak için kendi hikayelerinizi, kendi varsa fotoğraflarınızı, videolarınızı bekliyoruz. Sayfiyeİstanbul sosyal medya hesaplarından bunu nasıl yapabileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bu programda bana eşlik ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki programda görüşmek üzere, hoşça kalın.


